1960'ların Müzikte Binbir Çeşitlilik ve Canlılık Yaratan En Güzel 20 Albümü
Şu anda ne dinliyor ve seviyorsak hepsi 60'lardan geliyor. Bu tertemiz ve bir o kadar da özel yılların müzikleri de doğal olarak o kadar güzel oluyor. Günümüzden bakıldığında teknik olarak alışılan kıvamda olmamaları, bu renkli dünyaya dahil olmamak için bir bahane değil.
1960'ların Müzikte Binbir Çeşitlilik ve Canlılık Yaratan En Güzel 20 Albümü

70'ten 2010'a kadar her on yılı yaptıktan sonra geriye 60'lar kalmıştı. bunu da bitirerek 50 yılı tamamlamış oldum. 60'lar, cazın 50'lerin ortasından sonra başlayan altın çağını yaşamaya devam ettiği, rock'ın ise 60'ların ortasından itibaren blues rock, psychedelic rock, hard rock, progressive rock gibi türlere ayrılmaya başladığı, soul ve funk müziğin ortaya çıktığı, müzikte çeşitlilik açısından bir tür patlama yaşandığı ilk 10 yıl. her zamanki gibi 60'larda da en sevdiğim 20 albüme ve albümlerle ile ilgili yorumlara yer verdim.

20. charles mingus - blues & roots (1960)

listeye black saint and the sinner lady'yi mi koysam diye muallakta kaldım fakat biliyorum ki eğer mingus ah um 59'da değil de 60'da çıksaydı listeye en kötü ilk 10'dan girerdi. her neyse albüme dönecek olursam harika bir post-bop örneği. bu albümü dinlerken caz bir altyapıdan ziyade swing stili, groove ritimler üzerine kurulu bir altyapı kendini gösteriyor. hatta 50'ler r&b'ye göz kırptığı ritimler de yer alıyor. sadece 50'ler 60'lar caz dinleyen bir arkadaşım bu albüm için çok deneysel demişti. rock dinleyen biri bunu çok fark edemiyor sanırım ama 1960'daki cazın konumunu düşününce dönemine göre hayli deneysel bir albüm. bu kadar deneysel bir yapıyı sade yansıtmak da ayrı bir ustalık. albüm adından da anlaşılacağı blues'a ve cazın köklerine inen, saygısını sunan ama bunu yaparken son derece yenilikçi, gelecekten ilham alan bir albüm.

75'te als hastalığına yakalanmış ve 79'da da vefat etmiş mingus'un bu harika albümünden öne çıkan parçalar: moanin', tensions

19. cream - disraeli gears (1967)

eric clapton, ginger baker, jack bruce üçlüsünün çıkardığı 2. albüm. blues rock klasiği bu albüm cream'in yaptığı en güzel şarkıları içinde barındırır. clapton'ın blues gitarlarıyla ortalığın tozunu attırdığı, naif vokalleriyle gönüllere kazınan bir albümdür. new york'da atlantic studios'da kaydedilen albüm 11 şarkıdan oluşur. kökünü bluesdan alan hayli rock n roll albüme sinmiş psychedelic koku egemendir. akılda kalıcı melodilerle riflerle çevrili disraeli gears bir şekilde dinleme şansı bulmuş herkesin başucu albümlerinden olmaya adaydır.

albümden öne çıkan parçalar: strange brew, sunshine of your love, tales of brave ulysses

18. otis redding - otis blue otis redding sings soul (1966)

favori soul albüm olma özelliğini taşıyan bu albüm otis redding'in 24 yaşında çıkardığı 3. albümüdür. 26 yaşında bir uçak kazası sonucu hayatını kaybeden redding, 23 yaşında çıkardığı ilk albümden 26 yaşındaki son albümüne kadar 3 sene içinde soul müziğe damgasını vuran albümler yapmıştır. insan yaşamaya devam etseydi çok daha büyük bir isim olurdu diyor. 3 senelik serüvenine otis blue başta olmak üzere insanın ruhuna hitap eden, duygusal albümler yapmıştır. dünyanın gelmiş geçmiş en güzel seslerinden biridir. bazen tertemiz bazen gırtlaktan gelen vokaline eşlik eden bazen dingin bazen enerjik soul altyapıyla insana huzur, mutluluk ve bazen acı aşılayan mükemmel bir albümdür.

albümden öne çıkan parçalar: ole man trouble, down in the valley, i've been loving you too long

17. thelonious monk - monk's dream (1963)

piyanist monk'un elinden çıkma en güzel albüm. diğeri için: (bkz: brilliant corners). sofistike bir hard bop örneği albümde monk'a saksafon, bas ve davul eşlik ediyor. ritim ve melodinin harika uyumuyla sonsuza kadar ara vermeden dinlenebilme özelliğine sahip bu albümün baslarını da dinlemek çok zevkli. albümde bolivar blues ve five spot blues şarkıları daha önce başka albümlerde bulunan şarkıların üzerlerinde oynanmış hafif değiştirilmiş, şu anki tabirle cover diyebileceğimiz versiyonları. caz müzik rock kadar dinlediğim bir müzik değildir dolayısılya rock kadar ara sokaklara dalamamış ve onun kadar kulaklarım eğitilmemiştir. fakat monk'un çalışı o kadar özgün ve karakteristir ki daha önce dinlemediğim herhangi bir müziğini duyduğum zaman monk'a ait olduğunu söyleyebilirim. bende bu özelliğe sahip nadir caz müzisyenlerindendir. bunda tarz olarak hep belli bir yol izlemesi de etken olabilir tabi. bir insan caz müzik dinlemeye başlamak istediğini söylese ne duke ellington'dan ne miles davis'ten ne charles mingus'tan bir albüm öneririm. önereceğim ilk albüm bu albüm olur. bu albümü ne zaman dinlesem keşke piyano çalsaydım diyorum.

albümden öne çıkan parçalar: monk's dream, five spot blues, bolivar blues

16. the beatles - magical mystery tour (1967)

listede 3. bir beatles albümüne yer vermem benim kişisel beğenimden çok, beatles'ın dünyanın gelmiş geçmiş en iyi ve 60'lara damgasını vurmuş en büyük gruplardan biri olmasından dolayıdır. aslında stüdyo albümü değildir, snigle'lardan ve aynı adlı filmin soundtracklerinden oluşan toplama bir albümdür. fakat daha önceki hiçbir stüdyo albümden şarkı içermediği için, stüdyo albüm mantığında değerlendirdiğim için listede yer verdim. bu açıdan konsept albüm olarak düşünmek yanlış olur. bana kalırsa beatles'ın hakkı verilmeyen nadir albümlerindendir. beatles'ın en neşeli, en mutlu olduğu albümdür. sgt pepper's lonely hearts club band'daki kadar olmasa da burada da net psychedelic hava vardır. penny lane gibi 63-65 arası erken dönemi anımsatan şarkılar da vardır. her zamanki gibi yaratıcılık fışkıran, vokalleriyle masalsı bir atmosfer yaratan, beatles'ın gelmiş geçmiş en güzel şarkılarının ağırlıkla bulunduğu harika bir beatles albümüdür.

albümden öne çıkan parçalar: magical mystery tour, i am the walrus, strawberry fields forever, all you need is love

15. the velvet underground - white light white heat (1968)

the velvet underground'un ilk albümleri sonrası yollarını andy warhol ve nico'dan ayırarak tamamen kendi kafaları doğrultusunda hareket ettikleri, ilk albümdeki aykırılığın dozunu artırarak yıllar öncesinden punk örneği ortaya koyacak kafaya ulaştıkları albümleri. bu sefer albümün prodüktörlüğünü bob dylan, frank zappa, sun ra, simon and garfunkel gibi isimlerle çalışmış tom wilson yapmakta. vu'nun noise soundun derecesini artırdığı, müziğe dair ne varsa bozup kendi kurduğu ama aynı zamanda daha dinamik bir kayıtla dikkat çeken albümü. bu albüm yıllar sonra ortaya çıkacak pek çok kavramın doğduğu, bu kavramların çıkış noktası olarak kabul edilebilecek bir müziğe sahip. bu kavramların sadece protopunk ile ilişkili olmasından bahsetmiyorum, bu kavramlar aynı zamanda shoegaze'den noise rock'a kadar 80'ler sonu 90'lar başı patlamış birçok türün ortaya çıkmasına vesile olmuştur. bu kavramlar nedir? bu albümde ayrı ayrı her şarkıda fark edilecek denemeler. bir müziği teknik olarak değiştirmek üstüne değil de temelde bozarak, üstünde oynayarak deforme etme mantığı. bu farkı görmek için sadece sister ray parçasını dinlemek bile yeterli. lady godiva's operation'daki reed'in nico stili vokali de debut albümü hatırlatır.

albümden öne çıkan parçalar: lady godiva's operation, sister ray

14. pink floyd - the piper at the gates of dawn (1967)

pink floyd'un müzik dünyasına adım attığı buram buram psychedelic rock kokan debut albümü. bu kadar saf aynı zamanda yoğun halüsinasyon kokan başka bir psychedelic albüm var mıdır bilmiyorum. psychedelic rock denince aklımda direk bu albüm canlanır. bu tür adına referans noktam diyebilirim. sonradan uyuşturucu sebebiyle gruba veda edecek syd barrett öncülüğünde kaydedilen syd barrett'ı severlerin taptığı albümdür aynı zamanda. ben açıkçası pink floyd'un 70'ler dönemini daha çok severim fakat bu albüm de psychedelic rock denince saygıda kusur edilmemesi gereken, çok özgün bir albümdür. barrett'in ağır ingiliz aksanını beyninize işleyen, bulanık kafasından çıkma sözleriyle, gitar efektleriyle kendine özgü atmosferi yaratan the piper at the gates of dawn'da pink floyd'un ana elemanlarından, sonradan soundunu progressive'e kaydıracak olan david gilmour henüz ortada yoktur. keza syd barrett ayrıldıktan sonra yerine gelecektir. syd barrett için söylenen o olmasa pink floyd olmazdı ama o ayrılmasaydı da olmazdı lafı gerçekten çok doğru. albüme dönersem syd'in çocuksu beynini, iç dünyasını müziğe döktüğü, tüm şarkıların syd tarafından bestelendiği ve yazıldığı bir albümdür.

psychedelic havanın hakimiyeti altında dinamik, enerjik, akılda kalıcı şarkılardan oluşan, bünyede halüsinatif etki yapan albümden öne çıkan parçalar: astronomy domine, lucifer sam, interstellar overdrive, bike

13. john coltrane - a love supreme (1965)

giant steps ile birlikte sadece 60'lara değil tüm bir caz tarihine damgasını vurmuş efsane albüm. coltrane bu albümde tanrıya karşı duyduğu sevgiyi anlatıyor. bir insanın herhangi bir kelimeyi enstrümantal açıdan anlatabilmesi işin sanat alanına girmesine sebep oluyor. (nadir giren a love supreme nidalarını sözden saymıyorum) anlatılmak istenen duyguyu söz olmadan vermek ya da vermeye çalışmak, bunu müzikal bir kompozisyon içinde anlatabilmenin zorluğununun üstesinden gelmek, aynı zamanda içerik olarak da üstün bir yaratımın olduğu ilham verici albümler yapmak çok az kişinin başarabildiği bir durum. başaranlar ünlü olup adını tarihe yazıyor zaten. birçok ünlü klasik ve caz müzisyeni anlatmak istediğim hususta en tepede olanlar.

coltrane ve onun 65 tarihli albümü a love supreme anlattıklarımın güzel bir örneği. bu listede giant steps'e mi yer versem diye çok düşündüm fakat 60 tarihli giant steps'de kendi klasik tarzı hard bop yapmış coltrane'in free ve avangard cazdan nasibini almış bu albümü çok daha bu konumu hak ediyormuş gibi geldi. 67'nin sıcak bir temmuz günü vefat eden coltrane, ölümünden 2 sene önce 39 yaşında yaptığı bu albüm hem tema ve hem de içerik olarak yaratıcısının öleceğini bilir gibi.

20'lerinde miles davis'in grubunda çalmış coltrane'in mükemmel ötesi albümünden öne çıkan parçalar: acknowledement, pursuance

12. king crimson - in the court of the crimson king (1969)

stand up ile birlikte progressive rock denen hadisenin fitilini ateşleyen debut albüm. bu albüm son derece karışık, deneysel, teknik bir albüm. burada sadece caz elementlerinin rock ile birleştirilmesi durumu yok. bunu aynı zamanda klasik bir eser formunda oluşturarak yavaş yavaş progressive rock denen olayı sınırları da çizilmeye başlanıyor. progressive rock'ın ilk en büyük neferi böylece ortaya çıkıyor. tabiki daha öncesinde soft machine, moody blues gibi gruplar albümlerini çıkarmış durumlar ama bu kadar net bir şekilde ya da saf anlamda progressive rock'ı yansıtan ilk albüm. ilk defa bir albümde bir rock grubu psychedelic ve blues'un sınırlarından bu kadar kopuyor. bu albümde king crimson'ın bir daha olamayacağı kadar duygusal, naif parçalar da yer alır (bkz: i talk to the wind). albümden favorim 21st century schizoid man caz, rock ve klasik müziğin kusursuz bir şekilde bir bütün olarak var olabildiğinin ilk ve en iyi örneklerindendir. moonchild gibi deneyselliğin peşinden koşan şarkıyı da içinde bulunduran albüm, farklılığıyla müzikte birçok ezberi bozmuştur. bana kalırsa king crimson'ın tüm karmaşasına rağmen dinlemesi kolay olan tek albümüdür. king crimson dinlemeye niyetlenmiş kişiler için de harika bir başlangıç noktasıdır.

bu başyapıttan öne çıkan şarkılar: 21st century schizoid man, the court of the crimson king

11. the stooges - the stooges (1969)

bir sonraki albüm fun house kadar mükemmel olmasa da başka bir canavar gibi the stooges albümü. iggy pop'un önderliğinde 67'de kurulan the stooges'un iki yıl sonra çıkardığı, grupla aynı adı taşıyan debut albümü bir sonraki albümündeki agresifliğin işaretlerini veriyor. daha henüz rayından çıkmamış gibi duran iggy'nin rock n roll vokalleriyle dikkat çeken albümdeki kaydın güçsüzlüğü fun house'dan sonra net hissedilse de bu müziğin enerjisinden, güzelliğinden hiçbir şey kaybettirmiyor. albümün kaydını the velvet underground'dan john cale yapmıştır ve açıkçası vu'daki güçsüzlüğü bilerek bu albümde de kullanmıştır dolayısıyla sınırlı ve baskılanmış noise müzik burada da göze çarpar.

bu albüm daha dinamik ve sert bir hisle tekrardan kaydedilse bambaşka bir şey ortaya çıkar demişimdir her zaman. akılda kalıcı rifleri ile albümden favorim i wanna be your dog'dur. we will fall gibi bana fazlasıyla swans'ı hatırlatan deneysel bir güzellik de bulunur. fun house koca bir patlamaysa, bu albümde bu patlamanın temellerinin atıldığı çok önemli bir albümdür. albümde ann gibi ağır ama vurucu bir şarkı da bulunur, burada "i love you" derken iggy'nin çığlıkları albümün en güzel yerlerindendir.

albümden öne çıkan parçalar: i wanna be your dog, no fun, not right

10. miles davis - in a silent way (1969)

bitches brew adlı insanüstü eserin bir yıl öncesi bir başka aşmış, kardeşinin yolunda giden miles davis'in kendini fusion ile tatmin ettiği bir başka albümü. deneyler, doğaçlamalar, her müzisyenin kendi mastürbasyonunu kusursuz bir müzikalite içinde sergilediği bir albüm. insan böyle bir albüm yapsa 3-4 sene müziğe dönemez, davis hemen ardından daha da üstüne çıkarak bitches brew patlatmış. bitches brew kadar aykırı, uç bir albüm değil fakat miles davis'in 69'a kadar yaptığı en deli iş. fusion'ın yanına avangard'ı da eklediği, bitches brew'e göre hazmı daha kolay albüm. in a silent way bu yüzden birçokları tarafından bu dengenin en iyi kurulduğu albüm olarak görülür. bu kişiler bitches brew'da sınırları daha da zorlayacağım diye davis'in işin ucunu kaçırdığını düşünür. ben öyle düşünmüyorum.

in a silent way'de miles davis'in kurduğu ekip dudak uçuklatan cinstendir. çoğuyla bitches brew'da çalışmaya devam etmiştir. herbie hancock, chick korea, wayne shorter , davis'in yanında pişmekte olan john mclaughlin, dave holland, tony williams gibi efsane isimler yer alır. all-star jazz kadrosu desek yanılmış olmayız (bitches brew'da bu all-star kadroyu daha da genişletmiştir). bu kadar geniusun birleşiminden bir şaheser çıkmaması olanaksızdır.

20 dakikaya yakın 2 şarkıdan oluşan albümden öne çıkan parça: shhh/peaceful

9. fleetwood mac - then play on (1969)

albüme geçmeden önce fleetwood mac hakkında kısa bir bilgi vermek isterim. fleetwood mac 60'larda blues rock, 70'lerden itibaren ise ise kurucu üyeleri peter green'in lsd'den dolayı gruptan ayrılmak zorunda kalması sonucu pop/rock yapmış ve pop/rock albümleriyle ünlenmiş, ticari başarı yakalamış bir gruptur. hatta 60'lar blues dönemi için gruba isim olarak peter green's fleetwood mac bile denir. grubun kuruluş süreci adadaki ilk blues rock oluşumu olarak görülebilecek john mayall and the bluesbreakers 'dan ayrılan peter green'in yanına yine aynı gruptan mick fleetwood ve jon mcvie'yi alarak fleetwood mac'i kurmasıyla başlar. peter green'li fleetwood mac 4 albüm kaydetmiştir ve sonuncusu then play on'dur. bu 4 albüm de birbirinden güzel, bana hem blues'u hem de blues rock'ı sevdiren albümlerdir. benim için blues rock'ın en güzeli peter green'in elinden çıkma işlerdir. eric clapton işleri daha sonra gelir.

peter green'in lsd sebebiyle müziğe en üretken döneminde ara vermek zorunda kalması çok üzücüdür. belki de şu an bir eric clapton ağırlığında olabilirdi bu adam, o potansiyel kesinlikle varmış. bu durum syd barrett ile pink floyd arasındaki duruma çok benzer. peter green gruptan ayrılmak zorunda kalmasaydı fleetwood mac muhtemelen hiçbir zaman ünlü bir grup olmayacaktı, keza peter green grubu kurmasaydı da hiçbir zaman ünlü bir grup olmayacaktı çünkü var olmayacaktı. vaktinde bb king'in en beğendiği gitaristmiş. albüme geçersem bu albüm birbirinden güzel naif, duygusal, şiir gibi blues parçalarıyla bezeli bir blues rock klasiğidir.

albümden öne çıkan parçalar: show-biz blues, my dream, although the sun is shining, like crying

*bu dönemi merak edenler 2002 tarihli the best of peter green's fleetwood mac adlı toplama albümü dinlesinler. peter green döneminde yapılan tüm güzel şarkıların toplandığı harika bir albümdür.

8. the soft machine - volume two (1969)

canterbury scene'in öncü grubu the soft machine'in 2. albümüdür. canterbury kelimesi müziğin kökeni olan şehir için söylense de yansıttığı karakter olarak psychedelic rock ve fusion'ın birleşimi denebilir. yeryüzüne inmiş en değeri bilinmemiş albümlerden olabilir. bir sonraki albüm third'ün popülerliğinin çok uzağında kalmıştır. psychedelic ve fusion müziğin en hiperaktif hali. robert wyatt'ın davulları ve fantastik vokalleri ile o dönem adanın psyhedelic müzikle uçmakta olan kafasını progressive ögelerle iyice bulandırmış, sarmış, çok daha yükseklerde uçurmuştur. özellikle robert wyatt'ın ispanyolca söylediği, albümün en uzun parçalarından dada was here parçası -muhtemelen sözleri dadaizm ile ilgili- çok güzel vokallerin olduğu bir parçadır. aklıma gelmişken aynı yıl beatles'da sun king'de ispanyolca söylemişti.

ortalama 2 dk süresiyle 17 parçadan oluşan albüm yaramaz bir genius çocuğun elinden çıkma gibi. ne yapacağı belli olmayan, durmayan, fantastik bir atmosferde ilerleyen, caz ve deneysel tarafı da olan ama genel olarak psychedelic/progressive müziğin hakimiyetinde, doğaçlamaların bolca yer aldığı (bkz: out of tunes), esaslı müzisyenlerden çıktığı belli deli bir albüm. aynı zamanda flüt, piyano, organ ve saksafonun çeşitli vokal efektleriyle rahatsız bas-davul ikilisine eşlik ettiği, yer yer akustik gitar üzerine şarkıların da olduğu (bkz: dedicated to you but you weren't listening) masalsı bir albüm. albümün masalsı olmasında en büyük etken wyatt'ın vokal tarzı ve albümdeki kısa süreli geçiş parçaları.

başucu albümleri arasına konulması farz olmuş albümden öne çıkan parçalar: hibou- anemone and bear, dada was here, out of tunes, dedicated to you but you weren't listening, orange skin food

7. led zeppelin - led zeppelin ii (1969)

çoğu blues coverlarından oluşan muhteşem ilk albümünden sonraki bu albümde grup blues kökünden ayrılmadan hard rock ve deney dozunu artırıyor ve kıyısından psychedelic sulara da giriyor. 60'ların blues/psychedelic rockı ile 70'lerin hard rock'ı arasında kusuzsuz bir köprü olan bu albümde bu tarz yeniliklerin yer almasının en büyük nedeni kuşkusuz mühendis eddie kramer. page'in özellikle kramer ile çalışmak istemesinin nedeni are you experienced'dan oldukça etkilenmesi ve kramer'in bu albümün kaydında yer almış kişi olması. albümün yapım süreci de grup turlarken başladığı için şarkılar farklı şehirlerde yapılmış, farklı şehirlerde kaydedilmiştir. bu düzensiz kayıt sürecinden takdir edilesi bir albüm çıkmıştır. albümün kapağı 1. dünya savaşından kalma bir fotoğraftan esinlenilerek oluşturulmuştur.

albümde plant'in vokalleri bir kere daha gelmiş geçmiş en iyi rock vokali olduğu gerçeğini yüzümüze çarpıyor. kramer ile page'in kafa kafaya verip mixlerini yaptığı albüm, bonham'ın tavizsiz groove davullarına hasta olduğumuz bir başka albüm. (bkz: moby dick) bir önceki albümde good times bad times veya dazed and confused gibi şarkılarda şahit olunan bonham'ın patlayan yaratıcı davulları bu albümde etkisi altına aldığı alanı artırmışa benziyor. albümde birçok hard rock klasiği de yer alıyor (bkz: whole lotta love) (bkz: heartbreaker).

thank you gibi vurucu parçaların yanında harika bir sonny boy williamson cover'ı da bulunduran ve bu coverla sona eren albümden öne çıkan parçalar: whole lotta love, thank you, heartbreaker, bring it on home

6. the velvet underground - the velvet underground & nico (1967)

the velvet underground'un devrim gibi debut albümü. andy warhol'un prodüktörlüğünü ve muz figürlü minimal kapak tasarımını yaptığı albüm rock denince akla gelen ilk karelerden. albümün geneline hakim deneysel havanın yanında sözlerde de ağız bozduran konuların dibine dibine giden, arsız, çok terbiyesiz bir albüm. andy warhol aracılığıyla nico adlı alman modelin vokallerde gruba eşlik ettiği (bkz: femma fatale) (bkz: all tomorrow's parties) (bkz: i'll be your mirror) kusursuz bir başyapıt. müziğin içinde yer alan lou reed'in alışılmın dışındaki vokal ve gitar kullanımı, john cale'in ses üzerine denemelerinin yanında venus in furs ve the black angel's death song gibi şarkılarda kullandığı uyumsuz bir tondaki drone şekilde viola kullanımı bu albümün nasıl bir amaçla yapıldığının açık göstergesi.

venus in furs bdsm hakkında bahsederken, heroin uyuşturucunun etkilerinden bahseder, i'm waiting for the man ise eroin satıcısını bekleyen bir adam hakkındadır. albümü neresinden tutsanız -müzikal ya da lirikal olsun fark etmez- bir tür çizginin dışına çıkma amacı, bir tür aykırılık size eşlik eder. bu albüm yeraltında çok büyük ses getirse de yer üstünde hiç bir ses getiremeyince reed andy warhol'u ve nico'yu kovmuş ve bir sonraki efsane vu albümü için grup kollarını sıvamıştır. yıllar sonra bizlere de geride kalan bu albümü takdirle anmak kalmıştır.

albümden öne çıkan parçalar: sunday morning, venus in furs, heroin, there she goes again

5. the who - my generation (1965)

the who'nun debut albümü my generation benim çoğunun aksine the who'dan favori albümümdür. the who'nun 60'lar mod dönemini seven biri olarak, tommy'den ziyade bu albüme yer vermem kişisel bir tercihin sonucu tabiki. ek bilgi olarak my generation 66'da amerika'da the who sings my generation adıyla çıkmıştır. ingiltere'deki mod kültürünü yansıtan albüm, müzikal olarak gelecekte ortaya çıkacak birçok türü de içinde barındırır. beat ve r&b'nin etkisinde kulaklara nüfus eden bu müzik psychedelic'ten blues rock'a kadar birçok tohumu da için de barındırır.

pete townshend, john entwistle, keith moon ve roger daltrey'den oluşan bu 4 ingiliz gencinin 60'larda adaya vurduğu damga beatles'tan sonra en kalıcı olandır. my generation gibi ham ve agresif bir şarkıyla o dönemki naif ingiliz müziğini bir kenara iterek 70'lerdeki anarchy in the uk isyanına benzer bir şekilde ses getirmiştir. belki de the stooges gibi protopunk gruplarının ortaya çıkışını the who'nun mod dönemine borçluyuz. (bkz: the who sell out) hatta biraz daha ileri giderek ilk heavy metal albümü olarak kabul edilmesinde bir sakınca olmayacağını bile söyleyebilirim. albümde i don't mind, please please please gibi blues'a göz kırpan, la la la la lies ya da the kids are allright gibi pop etkili şarkılar da yer alır. keith moon'un yetkiyi ele aldığı the ox adlı bir de enstrümantal parça bulunur.

başucu albümlerinden my generation'dan öne çıkan parçalar: i don't mind, la la la lies, my generation, please please please

4. the doors - the doors (1967)

the doors'un debut albümü. 67'de ne olduysa tüm muhteşem albümlerin özellikle aynı yıl çıkacağı tutmuş. jim morrison'ın etkileyici vokali ve şiirsel sözlerinin önderliğinde eskimek bilmeyen albümlerden. rock müziğin şahit olduğu en tatlı klavyeler bu albümdedir kanımca. ray manzarek'in büyülü parmakları the doors'un altyapısındaki en belirgin karakter. robby krieger'ın harika basları bu albüme bağımlı olan insanlardan biri yapıyor sizi. akılda kalıcılığı, melodi zenginliği ile öne çıkan albüm, morrison'ın nam-ı değer kertenkele kralın birçok edebi kaynaktan ilham alarak yazdığı sözleri ve bence 60'ların karakteristik olarak en güzel sesiyle size hayat boyu eşlik edecek bir albüm. blues ve psychedelic müziğin müthiş bir kombinasyonu olarak görülebilecek albüm, the doors'un milyonlar satan ticari açıdan en başarılı albümü. albümün benim için bu kadar tepede olmasının bir başka sebebi de kişisel sebeplerden kaynaklanıyor. bu albüm hayatımda en çok dinlediğim albümlerden biridir.

tanışma hikayem ilginçtir. yıllar önce öss'ye hazırlanırken, daha izole bir ortam olsun diye bilgisayar ve internetin olmadığı annanemlere taşınmıştım. müziksiz uzun süre ders çalışamayan bir insan olarak bunalmış ve annanemlerdeki eski kaset/cdleri gözden geçirmiştim. orhan gencebay'dan mozart'a kadar birçok kaset/cd vardı fakat tek rock the doors albümüydü. rock dinleyen bir insan olarak bana hitap edebilen tek cd adını duyduğum ama daha önce hiç dinlemediğim the doors grubunun debut albümü the doors idi. arada klasik müziğe el atsam da yüzde 80 saatler boyu haftalarca ben bu albümü dinlemiştim. tek başıma sessizce çalışırken geniş salonda yankılanan albümün yarattığı güzel akustiği unutamam.

bu güzel albümden öne çıkan parçalar: soul kitchen, alabama song, light my fire, end of the night

3. the beatles - sgt pepper's lonely heart club's band (1967)

pop-art etkili çok güzel bir kapağı olan bu albüm, içerik anlamda da en iyilerden. albümün konsepti kral edward dönemindeki askeri hayali bir müzik grubu olarak kurgulanmış. bu albüm beatles'ın 8. albümü ve pop, rock ve psychedelic müziğin bir araya geldiği sofistike bir art rock örneği. aynı zamanda yetenekli ve vizyonu geniş müzisyenlerin bir araya geldikleri zaman kusursuz bir ahenge sahip bir yaratıma sebep olduğunun elle tutulur kanıtı. beatles'ın deneysel sulara daldığı, bilinçaltlarını kurcaladıkları bir şaheser. progressive rock denen hadisenin prototipi olarak da bakılabilir. a day in the life olmak üzere birçok şarkıyla ile birlikte güçlü bir kural yıkıcı. beatles'ın en güzel şarkıları bu albümde değil fakat bir bütün olarak birbirine sıkıca bağlanmış şekilde çok sağlam duran bir albüm.

bu albüme ne kadar kafa yorulduğunu, üstüne ne kadar düşünüldüğü, her şarkı üzerinde ne kadar titizlikle çalışıldığını, ne kadar insanüstü bir emek verildiğini ve özen gösterildiğini görmemek için insan kendini tüm iradesiyle zorlasa da, insanın her defasında suratına çarpacak ve görmek zorunda kalacağı bir albüm. sgt pepper's lonely heart's club band, içine girdikçe, çok ince işlenmiş dokuları, detayları fark ettikçe insanın albüme duyduğu hayranlığı parabolik bir şekilde artıran bir özellikte. john lennon'ın himayesi altında şekillenen albüm blues, psychedelic, rock, doğu kültürü, pop, avangart gibi kavramları tiyatral bir üslupla bir araya getiriyor.

tek kelimeyle masalsı diyebileceğim bu devasa albümden öne çıkan parçalar: sgt pepper's lonely hearts club band, getting better, being for the benefit of mr. kite!, a day in the life

2. the jimi hendrix experience - are you experienced (1967)

dünyaya gelmiş en iyi debut albümlerden birinden bahsetmeden önce bu eşsiz müziği yapan adamların bir araya nasıl geldiğinden kısaca bahsedeceğim. jimi hendrix ilk olarak bir clubda keith richards'ın kız arkadaşı linda keith tarafından keşfediliyor. rolling stones menejeri ve prodüktörü tarafından beğenilmeyen hendrix'i, linda keith chas chandler le tanıştırıyor. hendrix'i beğenen chandler, kısa sürede grubu toparlıyor. önce bir elektro gitarist olan noel redding'i basa sonra da mitch mitchell'ı davula getiriyor. chandler the who'nun menejerlerinin kurduğu plak şirketiyle anlaştıktan sonra, grup 66'dan 67'e kadar sürecek 5 aylık kayıt sürecine başlıyor, sonunda da bu uçuk albüm ortaya çıkıyor. blues rock ile psychedelic müziğin muhteşem kombinasyonu 67'ye damgasını vuruyor.

bu albümün jimi hendrix'in etkisi altında olduğu doğrudur fakat mitch mitchell'siz are you experienced'in ortaya çıkamayacağı ortadadır. mitchell döneminin en yaratıcı, kesik davulcularındandı. bu albümü jimi hendrix albümü olarak görmek yanlıştır. bonham'dan önce mitchell vardı. jimi hendrix'in groovy, bluesy notalarıyla, mitchell'ın ritimleri ve ataklarının birleşmesinden yükselen müzik, psychedelic havanın bu müziğe sinmesiyle büyüleyici bir hal alıyor. bu büyülü atmosferin kesinlikle plaktan dinlenmesi gerekiyor.

bir de billy roberts coverı içeren (bkz: hey joe) rocknroll, blues, r&b, psychedelic karışımı bu inanılmaz albümden öne çıkan parçalar: purple haze, manic depression, the wind cries mary, third stone from the sun

1. the beatles - abbey road (1969)

hepsinin bir bütünlük içinde olduğu 17 adet birbirinden güzel şarkı. bu albümü bu kadar harika yapan etkenlerin başında geliyor. beatles'ın çıkardığı her albümü üzerine saatlerce konuşulabilir, sayfalarca yazılabilir özellikle rubber soul ile başlayan daha kompleks ve deneysel yolda ilerledikleri albümler söz konuysa. grubun 11. stüdyo albümü abbey road bana kalırsa bu yolda yaptıkları en iyi şey. tabiki hiçbir zaman kolay dinlenebilirlik ve naifliğinden gram kaybetmeden bu yenilikleri müziğine adapte etmiştir. abbey road pop, blues rock, progressive rock birçok tınıyı harmanlamıştır. beatles'ın en bilinen fotoğrafı da bu albüm kapağına aittir. aynı zamanda let it be son albümleri olmasına rağmen beatles'ın dağılmadan önce stüdyoya girdiği son albümdür. grubun dağılacaklarını bildiği ama buna rağmen kayıt süreci gayet olumlu geçen bir albümdür. beatles'ın zirveden yaptığı bir elveda.

albümün ilk kısmı daha oturmuş hit mantığında parçalardan oluşurken, ikinci kısmı birbirine bağlanan şarkılardan oluşan öbekler içerir. ilk öbek you never give me your money - sun king - mean mr. mustard - polythene pam - she came in through the bathroom window, ikinci öbek ise golden slumbers - carry that weight - the end - her majesty'den oluşur. ikinci kısmını daha çok severim. abbey road o kadar mükemmel bir albüm ki, 6 yıla bir dünya dolusu müzik, duygu ve efsane albümler sığdıran beatles, abbey road'suz eksik, tamamlanamamış kalacaktı. abbey road görkemli bir yapbozun son parçası gibi.

efsane albümden öne çıkan parçalar: come together, something, i want you, öbek 1, öbek 2

Bonus: 60'lar demişken bu albümün adını anmazsak olmaz

Bob Dylan - Blonde on Blonde


Yazarın diğer derlemelerini de sevebilirsiniz