20. Yüzyıl Marksizminin En Önemli İsimlerinden Biri: Antonio Gramsci
İtalyan düşünür, siyasetçi ve sosyalist kuramcı Antonio Gramsci ve hayatı.
20. Yüzyıl Marksizminin En Önemli İsimlerinden Biri: Antonio Gramsci


Antonio Gramsci'nin Hayatı

antonio gramsci, 1891 yılında italyanın en yoksul bölgelerinden biri olan sardunya adasının ares kasabasında doğdu. dar gelirli bir memur ailesinin dördüncü çocuğuydu. gramsci altı yaşındayken babası yolsuzluk suçlamasıyla tutuklanınca aile için zor günler başladı. gramsci'nin çocukluk ve gençliği ekonomik zorluklar ve yetersiz beslenme gibi sebeplerle gelişen sağlık problemleri ile boğuşmakla geçti. 11 yaşında okulu bırakıp çalışmak zorunda kaldı, fakat okulla bağını hiç kesmedi, kendi kendine çalışmaya devam etti ve iki yıl sonra okula geri döndü.

orta öğretiminin ardından (daha sonra italyan komünist partisi genel sekreteri olacak olan arkadaşı togliatti ile birlikte) kazandığı bursla torino üniversitesine girdi. üniversitede dilbilim okudu fakat felsefe ve tarih başta olmak üzere sosyal bilimlerin birçok alanında dersler takip etti. italyan işçi sınıfı hareketinin en önemli merkezlerinden olan torino, gramscinin sosyalist düşünce ve mücadeleyle tanışmasına zemin sağladı. daha sonra üniversite öğrenimi için gittiği torino' da daha yoğun çelişkiler yaşamaya başlar. burada güney italya'nın yoksulluğunu, kuzey italya'nın zenginliğini görür. italya'nın bu manzarası gramsci'yi ciddi bir şekilde sorgulamaya götürür. ayrıca, bu yıllarda torino da gelişen işçi hareketi de gramsci için iyi bir deneyim olur. gramsci 1913 yılında italyan sosyalist partisine katıldı ve kısa zamanda partinin sol kanadının sevilen yöneticilerinden biri olarak tanındı.
1915te üniversiteyi bitirdi ve parlak bir akademik kariyere sahip olabilecekken partinin gazetesinde çalışmayı ve sınıf hareketi içinde daha aktif görevler yüklenmeyi tercih etti. 1915ten itibaren avanti! gazetesinin torino baskısını yönetmeye ve gazetede düzenli olarak yazmaya başladı. siyasi yazıların yanı sıra tiyatro ve edebiyat eleştirileri yazıyor, proleter kültür birlikleri ve çalışma gruplarında marksizm, edebiyat ve kültür konularında konuşmalar yapıyordu. 

ekim devrimi gramscinin düşüncesini derinden etkiledi. hapishane defterlerinde ilyiç diye bahsedeceği, praksis felsefesinin (marksizmin) en büyük modern teorisyeni diye anacağı leninin eserleri kendi kuramsal katkısının inşasında ekonomizmle mücadeleden örgüt sorununa, hegemonya kavramından organik entellektüel tanımına birçok alanda gramsciye rehber oldu. italya solu içinde göze çarpan bir yere sahip olur. 1. paylaşım savaşı başladığında üyesi olduğu sosyalist parti'nin aksine savaşa karşı çıkar.

gramsci 1917de italyan sosyalist partisinin torino bölge sekreterliğine seçildi, aynı yıl floransa'da gizli yapılan bir toplantıda gramsci'nin de içinde yer aldığı partinin devrimci fraksiyonu kuruldu. sınıf mücadelesinin yoğunlaşması ve sovyetler deneyinin etkisiyle gramsci'nin fikir babalığını yaptığı fabrika konseyleri deneyi doğdu (fabrika konseyleri ve endüstriyel demokrasi fikri sovyet deneyinin gelişimiyle koşut olarak gramscinin düşüncesinde zaman içinde önemsizleşecektir). gramsci 1 mayıs 1919da togliatti ile birlikte fabrika konseylerinin yayın organı olarak tasarlanan lordine nuovo: rassegna settimanale di cultura socialista'yı (yeni düzen: haftalık sosyalist kültür dergisi) çıkarmaya başladı. dergi güncel siyasi analizlerden kuramsal ve kültürel çalışmalara geniş bir alanda ürün verdi ve güçlü bir etki yarattı. 1920'de patlak veren işçi hareketlerine fabrika konseyleri önderlik eder. fabrika konseyleri, o dönemde işçiler içinde büyük bir prestij sahibidir. işçiler, fabrika konseyleri aracılığıyla bir çok fabrikada yönetime geçer. ama gelişen işçi hareketine önderlik edecek çap ve düzeyde olmayan parti, devrimci durumu devrime dönüştürecek taktik politikalar yerine yatıştırıcı politikalar güder ve sonuçta italya işçi hareketi, arkasında "fabrika konseyleri" gibi deneyler bırakarak yenilir. 

1921 yılında gramsci ve togliatti önderliğindeki devrimci fraksiyon italyan sosyalist partisinin reformist çoğunluğuyla ayrışarak pctyi kurdu. partinin merkez komitesinde yer alan gramsci ilk dönem genel sekreterliği yürüten bordiga ve ekibininden farklı olarak faşizmin yükselişi karşısında bir tür birleşik cephe politikasını savundu. mayıs 1922-kasım 1923 arasındaki bir buçuk yılı üçüncü enternasyonal delegesi olarak moskovada geçirdi. moskovada tanıştığı keman sanatçısı julka schucht ile evlendi. 1926da doğan küçük oğlu giuliano hala moskova'da yaşıyor.

nisan 1924 yılında 18 komünist milletvekili ile birlikte pctden milletvekili seçilerek parlementoya giren gramsci, tüm enerjisiyle faşizmi teşhir etmeye çalışır. 1926 yılına gelindiğinde faşist diktatörlük tüm italya çapında yayılmış, baskılar artmıştır ve 1926 yılında tutuklanana kadar pctnin parlemento grubunun başkanlığını yaptı. kasım 1926da pctnin kapatılmasının ertesi günü mussolini iktidarınca devletin güvenliğine karşı komplo kurmak, sınıf kavgasını körüklemek, sınıf düşmanlığını kışkırtmak ve suç övgüsü yapmak suçlamalarıyla tutuklandı. 1928 yılında yirmi yıl hapse mahkum edildi ve milano hapishanesinden faşist rejimin en kötü zindanlarından biri olarak bilinen turi di bari merkez cezaevine nakledildi.

mussolini'nin gramsci hakkında bu beynin çalışmasını yirmi yıl engellemeliyiz dediği söylenir. fakat faşizm, ironik bir şekilde, gramsci'nin zihinsel faliyetini engellemek bir yana, 20. yüzyıl marksizminin en önemli eserlerinden olan hapishane defterlerinin yazılışına ev sahipliği yapmış oldu. gramsci zayıf bünyesine rağmen zor hapishane koşullarına karşı üstün bir direnç gösterdi, partiyle ilişkisini hiç kesmedi, kendini okumaya ve yazmaya verdi.

defterler 1929-1935 yılları arasında yazıldı. gramsci'nin zayıf olan sağlığı 1933te iyice kötüleşti. 1935te yazamaz hale geldi, 27 nisan 1937de çok geç gönderildiği romadaki quisisana hastanesinde öldü. gramsci'nin hapishane yılları boyunca mektuplaştığı baldızı tania schucht hastane odasından gramsci'nin el yazısıyla doldurduğu 32 defteri kurtarmayı başardı. hapishane defterleri 2. dünya savaşı sonrası italyada ve 1960larla beraber yayınlandığı diğer avrupa ülkelerinde komünist hareket ve marksist aydınlar üzerinde büyük yankı uyandırdı ve marksist düşüncenin başlıca esin kaynaklarından biri haline geldi.

ve Düşünceleri

özellikle kültürel problemler ve kültürel formasyon ile siyasi egemenlik arasındaki ilişkiler bağlamında yaptığı çalışmalar önemlidir. diğer yandan, özellikle üstyapı üzerine yoğunlaşması ve ekonomi, kültür, sınıf ve iktidar ekseninde yönelttiği eleştirel sorular nedeniyle marxist yazında bir ilk olarak görülebilir. gramsci’nin temel eleştirisi, marxist yöntemi, toplumun, ekonomik ve tarihsel yasalarla belirlenen doğal bir bilimi olarak gören pozitivist marxistleredir. bu bağlamda temel argümanı da marxism gibi bilinç ve praxis’e ilişkin sorunlar üzerinde çalışan bir diyalektik bilimin, doğa bilimlerinin yöntem ve kavramlarıyla asla bağdaşmayacağı, açıklanamayacağı olmuştur.

gramsci marxism’i bir praxis felsefesi olarak tanımlar. bu yolla işçi sınıfının eğitilmesinin ve kendini sömürüden ve sınıf egemenliğinden kurtarıp özgürleştirmesinin altını çizer. aslında gramsci’nin anlatmak istediği, tarihsel sürecin, insanı özü olmayan bir takım iktisadi yasaların sonucunda değil, politik partiler, dernekler ve ticaret birlikleri gibi formlarda kolektif bir yapıya bürünen insan iradesinin sonucunda ekonomiyi yönlendirdiği ve nesnel gerçekliğe şekil verdiğidir. kısacası gramsci’nin demek istediği şudur: sosyal değişimlerin durağan bir kitleye yapılan bir takım otomatik dışsal etkilerin (tarihsel yasaların) sonucunda oluştuğunu söylemek, işçi sınıfını tarihsel süreçte pasifleştirmek demek olacaktır ki bu da o güne kadar kabul gören marxism yorumlarının yumuşak karnıdır. kanımca, aslında marxist tarih teorisinin sosyalizmi kaçınılmaz olarak gören yorumu da bu bağlamda proleteryayı tarih sahnesinden dışlamakla aynı anlama geleceğinden, gramsci tarafından eleştirilmeye açıktır. gramsci devrimin, dışsal iktisadi kuvvetlerin otomatik bir ürünü olarak görülmesi fikrine karşı çıkar; ancak onun bir sınıfın diğer sınıflar üzerinde kurduğu kültürel egemenlik olduğunu da yadsımaz (burada belirtmekte fayda görüyorum, örneğin ekim devrimi’ni böylesine “demir kanunların” değil ortak bir iradenin sonucunda gerçekleştiğini savunur). diğer yandan, bir toplumda baskın sınıf, sivil toplumu kendi ahlaki, geleneksel, dini ve politik görüşleriyle (bkz: weltanschauung) kontrol altına alan sınıftır. gramsci’ye göre devrimci sınıf, diğer sınıflar üzerinde ekonomik, politik ve askeri bir gücü ve entelektüel ve ahlaki önderliği yoluyla bir otorite kurma çabasına girişecektir ve bu sınıf, devrim öncesinde toplumun farklı katmanlarına kendi kültürünü nüfuz ettirmelidir. başka bir deyişle, eğer işçi sınıfı baskın sınıf olmak istiyorsa, toplumun diğer katmanlarından destek alan kontrol edici bir kültür yaratmalıdır. ancak gramsci’nin marxist dünya görüşü ve bu görüşün bir sınıf ideolojisi değil de aksine tarihin yapısal değişim sürecini açıklayan bir evrensel açıklaması olması, onu, başka bir kavramı açıklamaya ve tanımlamaya iter: hegemonya. devrimci sınıfın, devrim öncesinde nüfuz ettirmesini önerdiği kültürel ürünler, işte tam da bu kavramı işaret eder: kültürel hegemonya. bu noktada gramsci’nin hegemonya ve egemenlik kavramları arasındaki ayrımını belirtmek çok önemlidir: ona göre, hegemonya sosyal sınıflar arasında bir anlaşma ve dengeyi işaret ederken, egemenlik kavramı devletin tehdidini barındırır. bu bağlamda hegemonya, özel kurumlar ve sivil toplumda yaratılan ve bireyle devlet arasında arabulucu rol üstlenen bir kavramdır. doğrudan egemenlik düşüncesi ise devlet aygıtları!devletin ideolojik aygıtları ve kamu kuruluşları yoluyla süregelen tehdit ve zor kullanmanın sonucudur.

gramsci, proleter sınıfın lider ve baskın sınıf olabilmesini, çalışan nüfusun çoğunluğunu kapitalizme ve burjuva devletine karşı olan bir konuma getirmesinde yardımcı olacak bir ittifaklar sistemini kurabilmesine bağlar. bu açıdan hegemonya; politik, entelektüel ve ahlaki önderliğin etkili bir sentezidir ve aynı zamanda bir sınıfın ortak çıkarlarını savunmak amacıyla oluşturulan ve diğer sosyal gruplara yönlendirilen bir tutumu kapsar. burada gramsci’nin kendi örneğini alırsak, ona göre, yalnızca burjuvazi ve proleteryanin hegemonya kurma olanağı vardır çünkü kapitalizmin aksine feodal toplum, kapalı ve bir tür kast sisteminin egemenliği altında olan bir sosyal yapıyı barındırır. böyle bir sosyal yapılanmada da, egemen sınıflar, bizzat kendilerine ait olan ve hem teknik hem de ideolojik olarak apayrı kültürel araçlar üretemezler.

gramsci, -pek de şaşırtıcı olmayacak bir şekilde- devrim olasılığının gelişmiş kapitalist ülkelerde yüksek olduğunu düşünmüştür. bunda şaşıracak bir şey yoktur, çünkü yukarıda da bahsettiğim gibi ona göre, işçi sınıfı burjuva ideolojisinin baskıcı yapısının pasif bir kurbanı değil aksine, burjuva toplumunun aktif muhalif kanadıdır. gramsci’ye göre batı avrupa sivil toplumunun göreceli olarak daha güçlü olması, burada burjuvaziye anlaşma yoluyla hükmetme şansı doğurmuştur. elbette gramsci, -çokça vurguladığı gibi- hegemonyayı yalnızca anlaşma yoluyla ortaya çıkan bir kavram olarak değil aynı zamanda tehdit ve zor yoluyla da yürütülen bir tutum olarak görmektedir. başka bir deyişle, hegemonya, yukarıda da bahsettiğim denge kavramında olduğu gibi, anlaşma ve tehditin dengeli bir uyumunu işaret eder. bu bağlamda sivil ve siyasi toplum ayrımı mutlak değildir, çünkü ona göre, kapitalizmin sosyal yapılanması ayrı ve bağımsız kurumlara ayrılamaz. örneğin eğitim sivil topluma ait bir kurumken, aynı zamanda hem ekonomik hem de ideolojik olarak devlete bağlı bir kurumdur. hegelci terminolojiyle gramsci, devletin ahlaki rolünden bahseder ve baskın sınıfın ekonomik ve politik çıkarlarını savunurken aynı zamanda sivil toplumun güçlenmesine katkı sağlayacak hukuk ve eğitim gibi kimi kurumların kurulmasında rol aldığının altını çizer. bu, devletin bir sınıfın diğeri üzerinde baskı kurması için yaratılmış bir kurum olmadığının, aksine modern kapitalist toplumlarda yaratılmış ve meşrulaştırılmış bir araç olduğunun gramscitarafından izahıdır. ancak bu süreç tahmin edilebileceği üzere sınıf ideolojisi üzerinden değil, burjuva weltanschauung’u ekseninden hareket eder.

politik, entelektüel ve ahlaki etmenleri ile birlikte gramsci’nin hegemonya kavramı, marxism’in ekonomiyi temel alan ve bu temeli, ideolojik üstyapının belirlenmesinde yegane güç sayan pozitivist yorumlarına karşı önemli bir karşı savdir. modern kapitalist toplumların kendine özgü kompleks yapıları nedeniyle tek bir sınıf, diğer sınıf ve grupların eylemlerini dışlayarak ve hiçe sayarak üstten bir egemenlik kuramaz. egemen sınıf mutlaka diğer sınıfların seslerine kulak vermek ve onların davranışlarını göz önüne almak zorundadır. bu bağlamda gramsci’nin modeli, ikna ve anlaşma ile aktif tehdit ve zorlamanın bir uyumunu varsayar denebilir. gramsci’nin varsayımı, egemen sınıfın diğerlerini toptan yokedemeyeceği, farklılaşmaların, alternatif kültürlerin ve direnç ve devrime ilişkin seslerin susturulamayacağı üzerinedir.

bu sosyal sınıflar arasındaki kültür, politika ve değerlere ilişkin süregelen çatışmalar ve hiyerarşik ilişkiler, otonom sınıfların, tümden ve uyum içinde sosyal bütünde birleşmesine ilişkin zorlamalara göstereceği direnç temelinde gramsci’nin toplum anlayışını tanımlamaktadır. bu, toplumun merkezden dışa doğru yayılan toplu bir davranışsal eylemler bütününün ürünü olduğunun farklı bir deyişidir.

son olarak gramsci’nin modern topluma ilişkin entelektüeller teorisinden bahsetmeden olmaz: ona göre, ideolojilerin ve toplumsal uyumun yapılandırılmasında entelektüellerin çok önemli bir rolü vardır, özellikle toplumsal bütünleşme bağlamında. marxism’in gelişmiş kapitalist toplumlarda başarısızlığa uğraması, entelektüellerin ve dolayısıyla liderliğin rolünün yeniden tartışılmasını gerektirmiştir. en azından gramsci, meseleye bu bağlamda yaklaşmıştır. gramsci, entelektüelleri sosyolojik bir tabanda tanımlamış ve spesifik bir toplumsal tabakaya özgü kimi “entelektüel” aktivitelerle karıştırılmamasını istemiştir. ona göre, bu tür özellikler toplumun her üyesinde az ya da çok vardır. bu bağlamda, bilgi üreten büyük entelektüeller idealini reddeder. ona göre, entelektüeller bir sınıfın çıkarlarının basitçe yansıtmaktan çok, bilgi ve ideoloji üreten bir gruptur. kapitalizmle birlikte ise toplumun geleneksel toplum yapısından devlet kurumuna doğru dönüşümüne yardımcı olan bir uzman konumundadırlar. gramsci bu bağlamda entelektüelleri, üretim, kültür ve kamu yönetimine ilişkin örgütleme işlevleri üzerinden tanımlar. özellikle entelektüellerin burjuva toplumunda, ulusal bir eğitim sistemi, yerel ve ulusal sivil toplum hizmetlerinin yönetimi, dinin ve kısaca devletin ideolojik aygıtlarının merkezileştirilmesindeki rolünden bahseder. gramsci’ye göre her sosyal sınıf kendi entelektüellerini oluşturamaz. bu savı açıklayabilmek için onun entelektüellere ilişkin sınıflandırmasından bahsetmek gerekir: ona göre iki çeşit entelektüel vardır: organik ve geleneksel entelektüeller. organik entelektüeller, bir sınıfın amaçlarını ve umutlarını açıklayan ama kendileri bir sınıf oluşturmayan sosyal gruptur ve üretim araçlarındaki değişimler sonucunda ortaya çıkarlar. geleneksel entelektüeller ise tarihin kesintiye uğratılamayan sürekliliği sonucunda evrimleşen ve üretim araçlarıyla doğrudan ilişkileri olmayan gruptur ve bu nedenle de kendilerini egemen sınıftan ayrı bir şekilde tanımlarlar. din görevlileri, avukatlar, öğretmenler, doktorlar gibi geleneksel entelektüellerin başlıca işlevi, sosyal yapılanmadaki değişimlerdeki sürekliliği sağlamaktır. öyleyse, gramsci’nin tezi şudur: hegemonya kurmak isteyen her sosyal grup geleneksel entelektüelleri ele geçirmek ve etkisi altına almak zorundadır. ancak burada belirtmekte gene fayda var ki gramsci bu tezinden yola çıkarak özellikle zamanın italya’sina ilişkin kimi çıkarımlara gitmiştir ve bunlar yalnızca hipotezdir, çünkü entelektüeller ile sosyal yapı arasındaki ilişki bağlamında ampirik bir çalışma yapmamıştır.

son olarak, gramsci’nin en başta bahsettiğim görüşünü yinelemek sanırım bitirmek için en uygunudur: ona göre tarihsel bilgi yalnızca ampirik sosyal bilimlerin ürünü olamaz; ampirik çalışmalar mutlaka tarihsellik ve hümanizmanın kılavuzluğunda olmalıdır.

Bu içerik de ilginizi çekebilir