Akıl ve İnanç Savaşı Şeklinde Geçen Enteresan Düşünce Dönemi: Ortaçağ Felsefesi
Yeterince hakkı verilmeyen ve kilise nedeniyle felsefe konusunda üzerinde diğerleri kadar düşünülmemiş bu dönem iyi bir incelemeyi hak ediyor.
Akıl ve İnanç Savaşı Şeklinde Geçen Enteresan Düşünce Dönemi: Ortaçağ Felsefesi
Camelot dizisinden

ortaçağ felsefesi, bazı felsefe kitaplarında atlanılan bir bölümdür. pek fazla önem verilmediğinden ve bu felsefenin hristiyanlığın gölgesinde oluştuğu için, tam olarak felsefe gibi görülememesinden kaynaklanıyor olabilir. ama zannımca hatalı bir bakış açısıdır. çünkü gösterdiğiniz ilgiyi karşılıksız bırakmayacak zenginliklerle de doludur.

genel olarak antik yunan felsefesinin hristiyanlığa yedirildiği dönem diyebiliriz. yedirilmekten çok, birleştirilerek yeniden yorumlamak demek belki daha açıklayıcı olacaktır. insanlar platon, aristo, platinos gibi filozofların akıl yoluyla ulaştıkları şeyleri kendi dinlerinde de görünce, akıllarına dini öğretilere akıl yoluyla ulaşılabileceği geldi. kimi bütün öğretilere akıl yoluyla ulaşılabileceğini varsayarken, kimi de sadece hristiyanlığın bazı parçalarına ulaşabiliriz o şekilde, dedi. ortaçağ aslında akıl ve iman arasındaki bir savaştır, denilebilir sanıyorum.

roma imparatorluğunun çökmesiyle oluşan otorite azalması, bir çok barbar kabilelerin istilasına, savaşlara neden oldu

yunan, helen ve roma kültürlerinden gelen uygarlık dağıtıldı ve karanlık çağ başladı. ama karanlık çağ derken bu avrupa için geçerliydi. nitekim islam belki de altın çağını yaşamaktaydı. ayrıca uzakdoğuda da çin ve japon ülkeleri, kültür ve uygarlık açısından çok yol katettiler.

bu dönemde antik yunan felsefe akımlarından çoğu görülür, şüphecilik hariç(augustinus bir zamanlar merak salmıştı ama o zamanlar hristiyan değildi). din temelli bir ortamda şüpheciliğe yer olmaması şaşırtıcı değildir.

13. yüzyılda, avrupa düşüncesinin ve uygarlığının, roma imparatorluğu çöktükten sonraki beri ilk kez uyandığına tanık olunmuştur. hristiyan ve islam kültürleri arasındaki alışveriş, aristo felsefesinin araplardan tekrar avrupa'ya dönüşü, kral arthur efsanelerini konu alan bir romantik edebiyatın doğması, büyük fransız katedrallerinin inşası, cambridge ve oxford üniversitelerinin kurulması, magna carta ve avam kamarası gibi hedelerle birlikte anayasal yönetimin başlaması ve bilimum bir takım nedenlerden dolayı bu döneme ortaçağ rönesansı da denir. islam uygarlığından alınan aristo'yla birlikte, platon'cu patristik felsefe, yerini aristo'cu skolastik felsefeye bırakır bu dönemde.

ortaçağ'da genel olarak şu filozoflar kendini göstermiş efendim

boethius (480-524)

sanıyorum bu adamın ünü de, büyük ihtimalle işkenceyle öldürülmesinden geliyor. ölümü beklerken felsefenin tesellisi adıyla bir kitap yazdı. bu eser tam platon'cudur. platon'cu metafizik geniş ölçüde incelenir. ''bir tanrı vardır, bizim amacımız da tanrısallığa ulaşmaktır. bunu yaparsak mutlu oluruz, mutlu olan herkes de tanrıdır.'' gibi garip görüşleri vardır. bu laflar hafiften panteizmi çağrıştırır.

joannes scotus (815-877)

scotus'un yaşadığı zamanlar bilgin ve düşünürler irlanda'ya gittiler. çünkü barbarlığın olmadığı irlanda, o zamanki avrupa içinde uygarlık meşalesini elinde taşıyordu. bu yüzden bu dönemlerde birçok bilgin irlanda'dan çıkmıştır. bu zat-ı muhterem de onlardan biridir.
scotus da(eriugena diye de bilinir) ortaçağda birçok kişinin yaptığı gibi hristiyanlığı akıl yoluyla kanıtlamaya çalıştı. ama scotus bunu aquinolu thomas gibi yapmadı. o gerçek felsefenin peşindeydi. ona göre, eğer hristiyan öğretileriyle akıl çatışırsa akıldan yana olunmalıydı. çünkü gerçek din, gerçek felsefeydi. bu yüzden kanıtlamaları daha etkileyicidir scotus'un.

görüşleri panteizme kayar daha çok. bizim tanrı'nın bir parçası olduğumuz ve en sonunda o bire geri döneceğimizi söyler. scotus'un en etkili düşüncesi ise, tanrının kendisini bilemeyeceğidir, çünkü ondan başka bir şey yoktur. o kendisini kavrayamaz. çünkü bir şeyin bilinebilmesi için, bilinen bir nesne, bilen bir özne olması gerekir. örneğin insanın özü sadece kendisinde olduğu için başka şeyleri bilebilir. ama tanrının özü her şeydir. bilinen ve bilen de aynı şey olamayacağı için tanrının kendini bilebildiğini söylemeyi bırak tanrı dediğin hiçbir şey bilemez. çok yıkıcı düşüncelerdi bunlar. ne demekti tanrı bilemez hiçbir şey?
gerçi bu sorunun üstesinden anselmus'un yüzeysel ontolojik kanıtıyla gelinebilir. ama bu problem adam akıllı bir çözüme kavuşmak için kant'ı bekleyecekti.

aziz anselmus (1033-1109)

pek bir fiyakası olmamasına rağmen tanrının ontolojik kanıtını bulmasıyla bayağı ün yapmıştır. bu kanıt çok basittir : tanrı en mükemmel olduğuna göre, var olmamak da bir eksiklik olacağına göre, var olmaması bir çelişki doğurur. demek ki tanrı vardır. bu kadar... böyle kanıt mı olur, desek de bu görüşün yanlışlığını bulmak o kadar da kolay değildir. ayrıca mükemmellik kavramının subjektif yapısından olsa gerek, kırk tarafa çekilebilir bu argüman. yani en mükemmel tanrının dünyayla işi olmaz, niye bizi sınıyor falan denilebilir. hatta ve hatta en mükemmel tanrının insanlar tarafından varlığının kanıtlanması böyle dandik laflarla olmaz, diyerek anselmus'a çelik ayna gösterebiliriz. aquinolu öz ve varlık arasındaki ayrıma dikkat çekerek bunun bir kanıt teşkil etmediğini söylese bile; yine her bokta olduğu gibi bu da kant'ı bekleyecektir çözüm için.

abelardus (1079-1142)

kendisine ''adçı'' demek sanıyorum yanlış olmaz. (tümeller sorununa platon'cu yaklaşmaya gerçekçilik, aristo'cu yaklaşmaya adçılık denir.) ''biz anlam olarak sözcüğü, değişik şeylere yüklediğimiz için ; tümel, fiziksel nesne olan sözcük değil, anlam olarak sözcüktür.'' der. bu aristo'cu yaklaşımı diğer bir deyişle ifade etmek gerekirse, ''şeyler, birbirine benzer. bu benzeyişler tümellere yol açar. fakat benzer iki şey arasındaki benzeme noktasının kendisi bir nesne değildir.'' diyerek gerçekçiliğe karşı olduğunu belirtir. ama platon'cu ideaları da tümüyle reddetmez. ibn sina misali onların, tanrının zihninde yaratma örnekleri olarak bulunduğunu söyler. gerçekte idealar tanrı'nın kavramlarıdır.

duns scotus (1266-1308)

thomas'tan ayrı bir felsefesinin olması hiç kuşkusuz platon'a yakınlığından kaynaklanıyordu. kesin bir doğruluğun, tanrı'nın ruhunun aydınlığı olmadan bilinemeyeceğini savunarak akılcı olduğu izlenimi yaratır. tümeller konusunda da thomas'tan farklı düşünür. thomas'a göre, sokrates fötr şapka takarsa; sokrates olması kalıcı bir özellik olurken şapka takması geçici bir özellik olur. ama scotus der ki, iki tane ayrı nesne varsa bunların özleri de kesinlikle farklı olmak zorundadır. bundan dolayı birbirleriyle aynı iki öz bulunamayacağı için(çünkü şapka takmak bile özü değiştireceğine göre) öz kavramı ortadan kalkmış olur. felsefe yoluyla kanıtlamalara pek değer vermez. inanç önemlidir onun için. bu nedenle ruhun ölümsüzlüğüne inansa bile bu konudaki kanıtları reddeder.

ockkham'lı william (1288-1348)

ünlü özdeyişi occam'ın usturası ile tanınır. ''eğer elimizde eşit kanıt bulunan iki açıklamamız varsa, daha basit olanı tercih edilir.'' burada basit yerine ''daha olası'' sözcüğünü de kullanabiliriz. bu ustura, felsefede çok işe yaramıştır. einstein bile atıf yapar: ''her şey olabildiğince basit yapılmalıdır, daha basit değil.'' 

aristo'nun yolundan gittiği için düşünceleri aziz augustinus'dan çok aqunolu ile uyuşur. özellikle mantık üstüne bayağı kafa patlatmıştır william. doğal dünyanın bilgisine deney ve gözlemle ulaşacağımızı söyleyip aristo'dan yana çıksa da; aristo'nun ''her şeyin o şekilde olması zorunludur, başka türlü olmaz'' savını reddetmiştir. ayrıca tümeller uydurma şeylerdir diyerek gerçeğin tikellerden oluştuğunu söyler. ampirik bir bilgi anlayışına sahip olduğundan dolayı tanrı'nın varlığının kanıtlanamayacğını düşünür.

rocer bacon (1214-1294)

kendisini aristo'cu diye tanımlayabiliriz. ne de olsa ortaçağdaki kişileri aristo-platon kamplaşmasında bir yere oturtmak, her ne kadar felsefeyle derinden ilgilenenleri memnun etmese de, en azından yüzeysel bir şekilde anlamayı kolaylaştırır. bacon da zihinsel kanıttan çok deneye önem verir. bu, kendisinin modern çağlarda övülmesine yol açmıştır. aristo'ya saygıda kusur etmemekle birlikte her dediğini de doğru kabul etmez. örneğin, bacon, mantığın gereksiz bir çalışma olduğunu düşünür. arap filozoflarına(özellikle ibn sina ve ibn rüşd) ilgi duyar. oxford'da ders veren ilk kişilerdendir. bilgisizliğin nedenleri hakkında eserler vermiştir.

ortaçağ'da islam uygarlığı ve felsefesi

hz. muhammed öldükten sonra geride kalan islam devleti hiç de güçsüz sayılmazdı. hemen arap fetihleri başladı, ve az zamanda islam uygarlığı çok geniş bir alana sahip oldu. arapların ilk fetihleri yağma saldırılarıydı, sonradan sürekli işgale dönüştü. öyleki hemen suriye, sonra iran, sonra mısır fethedilmiştir. hindistan'da ele geçirildikten sonra istanbul'a kuşatma bile yapılmıştır. 710 yıllarında ispanya bile islam imparatorluğu içindeydi. çin'e ve fransa'ya aynı anda komşu olduğu düşünülürse oha felan olunur. ama bu fetihler 732 yılında duraklamaya başlamıştır. 

fethedilen yerlerde yönetim çoğunlukla yine aynı kalırdı. vergiler azaltılır, insanlar haraç ödememek için akın akın müslüman olurlardı (hak din olmasını pek taktıklarını zannetmiyorum). halifenin (bunlar ilk başta seçimle iş başına gelse de sonra miras yöntemi uygulanmıştır) yönetimindeki mutlak monarşik islam imparatorluğu giderek zenginleşmeye ve ticaretini geliştirmeye başlamıştır. 

araplar suriye'yi fethettikten sonra suriye'deki kimi çevrelerin aristo hayranlığı (yeni platoncu bir aristo hayranlığı aslında, karışık) araplara geçmiştir. böylece genel olarak araplarda aristo platon'dan üstün yer tutar. araplar'ın aristo'nun eserleriyle meşgul olduğu yıllarda, avrupa'da aristo'ya ait sadece mantık öğretileri vardı (bu da boethius'un çevirmesiyle varolagelmiştir). daha sonra avrupa aristo'yu geri almıştır. 

bu dönemde arap dünyası iki ünlü filozof çıkardı

ibn sina (980-1037)

batı'da, tıptaki çalışmaları felsefeye göre ona daha çok ün kazandırmıştır. öyleki avrupa'da 12. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar bir tıp kılavuzu olarak görülmüştür. mekanikle falan da uğraşmış ama astroloji, simya gibi şeyler onu pek sarmamıştır. felsefe alanında ise aristo'ya daha yakındı, tümeller sorununa el atmıştır. bu konuda hafiften platon ve aristo'yu birleştirmek için çalıştığı izlenimine kapıldım ben. diyor ki, tanrı eğer kedi yaratacaksa kedi ideasına sahip olması gerekir. demek ki idea tek tek kedilerden öncedir. kediler yaratıldığında onların her birinin içinde kedilik bulunmaktadır. ve sonra biz pek çok kedi gördüğümüzde onların birbirlerine benzediklerini anımsar ve kedi ideasına varırız. yani bu önce bir idea olur, sonra bizim ona verdiğimiz bir ad...

ibn rüşd (1126-1198)

matematik, coğrafya, astronomiyle ilgilenmiş, bilimsel araştırmalar yapmıştır. felsefede ise ibn rüşd, doğruluğun akıl yoluyla kanıtlanabileceğini düşünürdü. doğal olarak imanı biraz kenarda bırakır. böyle yaptığından dolayı o dönem başı bayağı bir ağrımıştır. çünkü kuranı salt sözel anlamda ele alan halk, onun dışına hafif çıkan birini gördü mü sapkın ilan ediyordu. bu yüzden hapse bile girmişliği vardır. pervasız davranış ve görüşlerinden dolayı ona zamanının voltaire'i bile denir. bazıları ise, kuranın bir ayetinin bile yüzlerce yoruma açık olmasından ötürü, ibn rüşd gibi filozofların dinlenmesi taraftarıydılar. ibn rüşd aristo'ya inanılmaz bir hayranlık duyuyordu. evinin duvarlarında posterleri olduğu söylenir. bu nedenle aristo'daki saflığı yakalamak için ondaki yeni-platoncu etkiyi azaltmaya çalışmıştır. batı'da aristo mirasının yeniden keşfedilmesi, ibn rüşd'ün eserlerinin 12. yüzyıl başlarında latince'ye çevrilmesiyle başlamıştır.

Bu içerik de ilginizi çekebilir