Anlamsız Hayata En Gösterişsiz Şekilde Anlam Yükleyebilen Ferah Düşünce Akımı: Varoluşçuluk
"İnsanın bizzat değeri yoktur, insanı tanımlayan kendi kararlarıdır." diyen varoluşçuluğun temel meselelerini anlamak insanın iç dünyasında bir rahatlamaya yol açıyor.
Anlamsız Hayata En Gösterişsiz Şekilde Anlam Yükleyebilen Ferah Düşünce Akımı: Varoluşçuluk
Kış Uykusu (2014)

bizzat yaratıcıları olan jean paul sartre, albert camus, martin heidegger, soren kierkegaard'dan etkilendiği gibi, dolaylı olarak charles darwin’in evrim teorisi, karl marx’ın modern toplum hakkındaki analizleri, friedrich nietszche'nin din hakkındaki görüşlerinden de etkilenir.

kısa ve anlaşılmaz, klişe bir tanım: varoluş, özden önce gelir. bunu şöyle anlamak daha mümkündür, insanın bizzat değeri yoktur, insanı tanımlayan kendi kararlarıdır.

varız. nokta. varlığımızın herhangi başka bir canlıdan fazla anlamı yok. insan hayatının anlamı bir amip veya bakteriden daha büyük değil. bir tür olarak evrimleştik, ardında hiçbir motif veya anlam olmaksızın. yaşayan organizmalar olarak varız. nokta.

hayat, mavi ve yeşil renkli, minicik dönen bir kaya parçası üzerinde bir anlığına varolan biyolojik maddedir. buraya biri tarafından konulmadık, bir elkitabı yok, sadece varız, nokta.
insan hayatının veya bütün hayatın kendinden gelen (preordained, inherent), büyük ve önemli bir anlamı yok. varız, nokta. sadece rastgele varoluş. insan doğası diye bir şey var, ama insan hayatının bir anlamı yok. dolayısıyla kesin gerçekler, etik kuralları gibi şeyler de yok. olamaz. her şey rastgele varoluş. ve bu çok moral bozucu bir haber.

yani, hayat tamamen, kendiliğinden anlamsız- insanlık, evrenin boyutunu ve evrende ne kadar kısa süredir bulunduğumuzu ve bu devasa evrendeki hiçbir şeyi etkilemediğimizi düşününce tamamen anlamsız. varız, yaşıyoruz, iyi veya kötü, ve ölüyoruz. herhangi bir tek hücreli canlı veya karıncadan tek farkımız, hayatta kaldıktan ve dünyayı miras aldıktan sonra, kültür denen bir mekanizma, bir tür bilinç, iletişim, felsefe, din gibi kavramları yaratmış olmamız. bir nevi, geçici olduğumuzu, değersiz olduğumuzu bildiğimiz bir dünyada kendimizi daha şirin bir masala -anlamlı olduğumuz, önemli olduğumuz, bu gezegenin birileri tarafından bizim için yaratıldığı, bu evrenin bizim için yaratıldığı, o birilerinin bir planı olduğu ve fani varlığımız sona erdikten sonra, daha güzel bir yere gideceğimiz masalına- inandırmamız. ister pembe yalan de, ister kullanışlı yalan de.

fakat, tamamıyla anlamsız olduğuna inandığımız bir hayatta yaşamak için güç bulmamız için, bir anlamın varlığına inanmak şart gibi görünüyor (veya, bir anlamın yokluğunu kabul etmenin ne kadar güç olduğu açık).

varoluşçuluk ise, modern dünyanın, modernizmin yol açtığı nihilizme kapılmamak için, bu anlamsızlığın üstüne çıkmak için ortaya çıkmış bir felsefi ve edebi akımdır. belki de en önemlisidir.

modern insanın bunalımı, pembe yalanlardan ve kullanışlı masallardan vazgeçtikten sonra, insan varlığını anlamlı kılacak bir sebep bulamamasıdır (nietzsche: tanrı öldü, ve onu biz öldürdük…). bu bunalım komple hayatın anlamsızlığını değil, aynı zamanda bir etik kurallar bütününe bağlı yaşamanın anlamsızlığını da doğurur. (nietzsche: …bütün güneşlerden uzaklaşmıyor muyuz? sonsuz bir hiçliğin içinde düşmüyor muyuz? bomboş evrenin nefesini hissetmiyor muyuz? her şey daha soğuk olmadı mı?) varlığımın anlamı yoksa- belirli bir şekilde davranmamın nasıl anlamı olabilir? hayat kendiliğinden anlamsızdır, rastgeledir, geçicidir, insana karşı tepkisizdir, absürttür. insan bir anlam yaratmak adına toplumsal bir oyun yaratmıştır, eğitilmek, para kazanmak, toplum içinde yaşamak. insan sık sık toplumdan, başkalarından koptuğunu, anlaşılmadığını, yabancılaştığını hisseder, emile durkheim buna anomi der.

nietzsche

nietzsche, tanrı’yı (ve alkolü) insanın bu anlamsız hiçlik içinde kendini yatıştırmak için kullandığı bir tür savunma olarak görür. nietzsche, hristiyanlığa açıkça karşıdır. ona göre, hristiyanlık, kölelerin istediklerini elde etmekteki güçsüzlük ve korkularını bastırmak için aslında istediklerini (özgürlük, güç, intikam, haz, seks) kötü şeyler olarak lanse edip, ikiyüzlü bir şekilde elindekileri iyi değerlermiş gibi göstermeye çabasıdır. köle özgür olmak ister, ama güçsüzlüğünden dolayı olamaz, dolayısıyla özgürlük kötü, boyun eğme iyidir. köle seks ve haz ister, ama bunu elde edemez, dolayısıyla saflık, bakirelik bir değer olur. köle intikam alamaz, bunun için yeterince güç yoktur, dolayısıyla artık onun yaptığına affetmek ve bağışlamak denir ve bu da iyi bir değerdir. zayıflık, yetersizlik artık erdem olmuştur.


camus

camus, sisyphos söyleni’nde (the myth of sisyphos), insan hayatını sisyphus’un durumuna benzetir. nasıl insan, sona ereceğini bildiği, kendini mutsuz eden, zorluklar ve mücadeleler ile yüzleştiren, kendisine tepkisiz kalan, adaletsiz bir hayat sürüyorsa; sisyphos da böyle bir durumdadır. yunan tanrılarının hükmü üzerine, büyük bir kayayı, bir dağın yamacında, dağın tepesine taşımaya çalışır, fakat kayanın yamaçtan aşağı geri düşmesini engelleyemez, bu onun kabiliyeti dahilinde değildir. sisyphus asla başarılı veya mutlu olamayacaktır, acımasız bir hükümle cezalandırılmaktadır. [haksızlık etmemek adına: camus, bu absürt, anlamsız, zorlu durumu saptamasına karşın, sisyphus’un gülümsediğini hayal etmemizi söyler: hayat, içinde birçok güzelliği de barındırmaktadır. mutluluk, arkadaşlık, sevgi, yemek, david gilmour, seks, anlaşılma, tamamlanma…]


kierkegaard

kierkegaard, zengin ve 7 çocuklu bir aileye doğmuş, 22 yaşında geldiğinde 5 kardeşinin ölümünü görmüştür. kierkegaard bunun sonucunda çok fazla düşünmüştür ve yazmıştır. ona göre, insanların aileye inancımız, iş veya emeğe yüklediğimiz önem, aşka ve sevgiye bağımlılığımız gibi kullanışlı pembe yalanlardan uyanması ve gerçekliği olduğu gibi ele alması gereklidir: ‘’büyüdükçe gözlerimi açtım ve içinde bulunduğum dünyayı ve onun anlamsızlığını gerçekten gördüm. kahkaha atmaya başladım ve henüz durmadım.’’ kierkegaard, etrafına baktıkça iki ucu boklu değnekler, her halükarda pişman olunacak imkansız kararlar görmüştür. ‘’evlen ve pişman ol. evlenme ve pişman ol. dünyayı gör ve kahkaha at. pişman ol. dünyayı gör ve ağla. pişman ol. kendini as ve pişman ol. kendini asma ve pişman ol.’’ veya ‘’üzerine düşünenler anlayacaktır ki, kimsenin tamamen mutlu olması asla mümkün değildir. yarım saatlik çay arasında bile. kimse dünyaya ağlamadan gelmez. kimse dünyaya gelmek isteyip istemediğinizi sormaz. kimse dünyadan gitmek isteyip istemediğinizi sormaz.’’ ayrıca, kierkegaard’ın da hristiyanlığa karşı düşmanlık beslediği açıktır. ‘’inanmak aklını yitirmek ve tanrı’yı kazanmaktır.’’


sartre, varlık ve hiçlik’te dünyanın garip, anlaşılmaz, absürt yapısını anlatır. insanlar, fani ve lüzumsuz hayatları boyunca, dönen bir kayanın üzerinde, küçük yeşil kağıt parçaları elde etmek için, küçük mürekkep lekeleri dökülmüş kağıt parçalarını okuyup bunların üzerine bir şeyler yazmaktadır. doğadan tamamen kopmuş şekilde, beton, sıva ve içeriyi göstermeyen camdan yapılma küçük binacıklar içinde hayatlarının çok büyük kısmını geçirmekte; ölü hayvanların parçalarını ve yerden kopardığı yeşillikleri yiyip sıçarak; başkalarının altı telli bir çalgıya dokunarak gürültü yapmasını dinleyerek mutlu olmaktadır.


bu absürtlüğü bence en iyi anlatan merhum romancı ve büyük usta douglas adams başyapıtı ve favori kitabım otostopçunun galaksi rehberi'nde anlatmaktadır

"galaksinin batı sarmal kolunun bir ucunda, haritası bile çıkarılmamış ücra bir köşede, gözlerden uzak, küçük ve sarı bir güneş vardır. bu güneşin yörüngesinde, kabaca 148 milyon kilometre uzağında, tamamiyle önemsiz ve mavi yeşil renkli küçük bir gezegen döner. gezegenin maymundan gelen canlıları öyle ilkeldir ki dijital kol saatinin (editörün notu: günümüzde apple watch?) hala çok etkileyici bir buluş olduğunu düşünürler. bu gezegenin şöyle bir sorunu vardı...: üzerinde yaşayan halkın büyük bölümü çoğu zaman mutsuzdu. bu sorun için pek çok çözüm önerilmişti ama bunların çoğu genellikle yeşil renkli küçük kağıt parçalarının hareketleriyle ilgiliydi. bu da tuhaftı, çünkü aslında mutsuz olanlar yeşil renkli küçük kağıt parçaları değildi. bu nedenle sorun varlığını sürdürdü, halkın çoğunun durumu kötüydü ve onların büyük bölümüyse sefildi, dijital kol saati olanlar bile. her şeyden önce, ağaçlardan inmekle büyük bir hata ettiklerini düşünenlerin sayısı gün geçtikçe artıyordu. bazıları ağaçlara çıkmanın bile yanlış bir fikir olduğunu ve hiç kimsenin okyanuslardan asla ayrılmamış olması gerektiğini söylüyordu."

Douglas Adams

sartre da tamamen bu absürdite ve anlamsızlığı anlatır ve buradan şu sonuca varır: eğer dünya anlamsızsa ve önceden verili bir anlam ya da kurallar yoksa, her şey mümkündür. insan kendisini bağlayan dini veya evrensel kuralların yokluğunda her şeyi yapmakta serbesttir. bu serbestliği kierkegaard şöyle anlatır: ''bir binanın tepesinde duran insan iki şeyden korkar. birincisi oradan düşmek, ikincisi atlamak. atlamaktan korkması sahip olduğu bu özgürlükten dolayı aklın sersemlemesinden ve yanlış kararlardan korkmasından dolayıdır.''

fakat maalesef yeterince açık ki, bu acımasız dünyada, her türlü kötülüğü insan kendisine ve diğer canlılara yapmakta, can almakta, vahşete yol açmakta, milyonları ırkından dolayı doğramakta, soykırımlar yapmakta, o küçük ve içini göstermeyen camdan yapılmış binalara havada uçan kanatlı ve ağır makineler sokarak veya birbirlerine patlayan şeyler fırlatarak daha fazla acıya, ölüme, eziyete, mutsuzluğa, acıya yol açmaktadır.

şimdi başka bir kısmına geçiyoruz konunun

camus diyor ki, hayatın anlamı bütün bu anlamsızlık (absürdite) ve sıkıntılara rağmen, boş hayatlarımızı anlamla doldurmak ve varoluşumuzu anlamlı kılmaktır. tabii demesi kolay, zira kendisi süper yakışıklı, atletik, ünlü bir filozoftur. bu ‘’anlam yaratma mücadelesi’’ bizzat hayatın kendisine karşı verilen bir mücadeledir ve cesaret ile kuvvet gerektiren bir mücadeledir- bir takım kolay kaçış yollarının aksine.

stanley kubrick bu konuda şunu demiş:

"insanı anlam arayışına iten bizzat hayatın anlamsızlığıdır."

bu anlamsızlığın kaynağı, hayatın evrimle başladığını kabul etmek ve yeryüzündeki zibilyon adet deiteyi (notice how many gods you reject: http://godisimaginary.com/i28.htm) reddetmekle beraber doğan kuralsızlık, kadersizlik anlayışıdır. determinist görüşler aksine, varoluşçu düşünürler kader, kısmet gibi şeylerin varlığını reddeder; onlara göre insan hayatını kendi tercihleriyle şekillendirmektedir. 


sartre’ın örneğini günümüze adapte edelim

türkiye’nin güneydoğu’da bulunduğu çatışma ortamından herkes haberdar. 25 yaşında, çok sevdiği annesi hasta, milliyetçi bir gencin güneydoğu’da savaşmak için askere çağrıldığını düşünün. hasta annesiyle ilgilenmek adına askerden kaçarsa, bu onun vatansever olmadığı anlamına mı gelir? veya askere gidip annesini yalnız bırakırsa, bu onun ailesine bağlı olmadığı anlamına mı gelir? iki halde de, varoluş özden önce gelmektedir: mevcut durum bir tercih gerektirmektedir ve bu tercih de yapacak kişinin karakterini şekillendirecektir. (sartre: insan, olmayı seçtikleri haricinde hiçbir şeydir.)

ve her şeye karar verecek olan sadece ve sadece insansa, hem kişisel, hem de toplumsal bir boyutta neyin doğru, neyin yanlış olduğuna karar verecek olan sadece insanın kendisidir. etki ve tepkiden oluşan bir dünyada verdiğimiz kararlar hem kendimiz, hem de başkaları üzerinde sonuçlar doğuracaktır ve bundan tamamen sorumluyuz.

başka bir düşünce, insanın tercihleri kadar, içinde bulunduğu ortam tarafından da şekillendirildiğidir. bir insanın tercihlerini etkileyen en önemli faktörlerden biri, çocukluğundan itibaren ve yetişkinliğinde de etrafından duydukları, gördükleri, izlediği haber kanalları, okuduğu kitaplar, izlediği filmler, kendini maruz tuttuğu fikirler ve insanlar olacaktır.

kaderci bir yaklaşımı veya teslimiyetçi bir tutumu reddetmesinden ötürü, varoluşçuluğun özgürlükçü bir düşünce olduğu tartışmasızdır. insan kendi hayatını kendi anlamıyla doldurmaya özgürdür ve bu özgürlüğü kullanırken verdiği kararların sonuçlarından sorumludur. hayat kendi özgür iradelerimizle oluşturduğumuz, subjektif bir tecrübedir. neyi değiştirip neyi değiştiremeyeceğimize dair kısıtlamalar mevcuttur (çoğunlukla insan eliyle yaratılmış kısıtlamalar- coğrafi veya ekonomik), ama yine de insan tercihleriyle hayatını şekillendirir ve anlamlandırır.

varoluşçu düşüncenin bir diğer sorunu şudur, eğer tanrı yoksa, anlam yoksa, cennet veya cehennem yoksa, yaşamaya değer mi?

70, 80 sene yaşıyoruz, sevdiklerimiz de öyle, ve bu sıkıntılarla dolu bir hayat. fakat varoluşçu düşüncenin bir diğer savı da, eğer anlamlı olan tek şey bu sürece ne sıkıştırabilirsek o ise, bu sürecin daha da önem kazandığıdır. dolayısıyla doldurulmamış, veya kötü şekilde doldurulmuş bir hayat yaşanmaya değer olmayacakken, doğru tercihlerle, mutlu bir şekilde doldurulmuş bir hayat hepimizin en temel hedefi olmalıdır.

belki de olabilecek en olumlu yaklaşım da budur. hayatı neyse o şekilde kabullenmek, fazlasını aramamak, elimizdekinin kıymetini bilmek, pilates hastası butik otel uzmanı chp ilçe teşkilatında çalışan halanızın dediği gibi küçük şeylerden zevk almayı öğrenmek. onun için depresif ağlak radiohead albümlerinizi ve sigara yakıp uzaklara bakmalı nuri bilge ceylan dvd’lerinizi çöpe atın (aslında, kenarda dursa daha iyi). 


varoluşçuluk, nihilizmle aynı şey değildir

nihilizmde yukarıdaki paragraftaki düşünce benimsenmez, nihilizmde bir ‘’anlam yaratma amacı’’ yoktur. nihilizm, anlamsızlığa karşı pes etmek, teslim olmakken, varoluşçuluk bu anlamsızlığı ve yanında getirdiği serbestliği kabullenmek ve bundan iyi bir şeyler yaratmaktır. oscar wilde bunu şöyle anlatır: ‘’hepimiz bir çukurdayız, ama bazılarımız kafamızı kaldırıp yıldızlara bakıyoruz.’’ nihilistler üzerinde hiçbir şey ekilmemiş bir toprak yığınına bakıp sadece üzerinde hiçbir şey ekilmemiş bir toprak yığını görürken, varoluşçular o bahçenin üzerine güzel, parlak çiçekler mi yoksa lezzetli meyve ve sebzeler mi ekeceklerini düşünürler.

bir nihilist dev bir trajediyi görürken, bir varoluşçu o trajediyi bir filme çevirir.

nietszche'nin tarif ettiği "köle mentalitesi" ile yaşayan biri ise trajedinin ya farkında değildir, ya da yaşadığı trajedi karşılığında cennete giderek sonsuza kadar dondurma yiyebileceğini ve tamamı yastıktan oluşan bir odada uyuyabileceğini ve sayısız huri ile sevişebileceğine inanarak kendini rahatlatır.

her halükarda, varoluşçuların bu "hayatı anlamla doldurmak" düşüncesi hayata çok daha olumlu bir yaklaşımdır, zira bu tutum, günlerimizi (kendimiz veya çevremiz için) faydalı veya doğru şeylerle geçirmek, daha özgür, daha mutlu, daha gerçekçi bir hayatı yanında getirir.

herkes sizin yaşadığınız krizleri yaşıyor, herkes bulunduğu yere ait değilmiş gibi hissediyor, herkes bazen kim olduğunu veya neye dönüştüğünü merak ediyor, herkes yaptığı yanlış tercihlere sonradan yanıyor, herkes bazı günler (çoğunlukla pazartesileri) yataktan kalkmakta zorlanıyor, hatta kimisi yataktan kalkmaya sebep veya güç bile bulamıyor, ve herkes 3 yıl sonra kimbilir ne halde olacağını merak ediyor, ve kimsenin ne yaptığı hakkında hiçbir fikri yok, ve kimse hayattan ne beklemesi gerektiğini bilmiyor, ve kimse asla sürekli ve tam olarak mutlu değil.

endişelenmeyi bırakın ve bombayı sevmeyi öğrenin.

"you are the music, while the music lasts." t. s. eliot