Araştırmacı Gazetecilik Kavramını Ülkemize Getiren Uğur Mumcu'yu Katledilişine Götüren Süreç
Kimsenin kalemi olmadan sadece gerçekleri yazan, gerçek gazeteci Uğur Mumcu, tam 25 yıl önce bugün katledildi. Mumcu'nun failleri ise hala bulunamadı. Onu, bu korkunç ölüme götüren süreci hatırlıyoruz.
Araştırmacı Gazetecilik Kavramını Ülkemize Getiren Uğur Mumcu'yu Katledilişine Götüren Süreç

24 ocak 1993.

uğurlar olsun şarkılarının söylendiği, yiğidim aslanım burada yatıyor diye gözyaşı döküldüğü tarih. 24 ocak türkiye’nin tarihinde karanlık bir gün.

uğur mumcu katledilmeden tam yirmi yıl önce “bir gün sesimiz hepinizin kulaklarında yankılanacak. ey halkım. unutma bizi.” demişti.

uğur mumcu’nun yazılarının araştırmalarının değerinin bilindiği tarih susurluk kazası sonrasına denk gelir. susurluk ile ortaya çıkan ilişkiler yumağını çözmeye en yakın olan kişi uğur mumcu’dur. bu kaza ile ilk kez halkın duyduğu isimleri o yıllar önce satılarında kelime kelime yazmıştır oysa. halk o günlerde hiç okumasa da.

cüneyt arcayürek bu konu ile ilgili şöyle diyor;
“uğur mumcu, abdullah çatlı dahil, papa’ya suikast yapanlar dahil hepsinin isimlerini yazdığı zaman, kamuoyundan kaç kişi ilgilendi.”


mumcu, askerliğini sakıncalı piyade olarak yapmış ve bir daha üniversiteye dönmemek için gazeteciği seçmişti ve cumhuriyet gazetesinde günlük köşe yazılarını yazmaya 1975 yılında başladı. 12 mart’ı gördü, askeri mahkemeleri ve cezaevini gördü. yaşadıklarının hesabını sormaya karar verdiğinde elinde silah yerine kalem vardı. zaman ilerledikçe görülecekti ki o kalem nice silahı korkutacaktı.

“geçmiş cinayetleri kolaylıkla unutan bir toplum, bundan sonra dökülecek kanların da sorumluluğuna ortak oluyor demektir” diyordu bir yazısında.

12 eylül öncesiydi. türkiye’de adeta adı konulmamış bir iç savaş vardı. 1978’de ecevit hükümeti’nin kurulmasından sonra terör çığ gibi büyümeye başlamıştı. yükseliş kolejinde, istanbul üniversitesinde bombalar patlıyordu. çok sonraları bu bombaları hazırlayanların adı “çete elemanı” olarak anılacaktı. o günlerde bunların üzerine giden ve kontrgerilla ile ilgili bir dava dosyası hazırlayan ankara savcı yardımcısı doğan öz de öldürüldü. doğan öz, mumcu’nun dostuydu. mumcu yine kalemine sarılıyordu.

“bu olaylar nedeniyle öğreniyoruz ki, örneğin yükseliş koleji’ne atılan bomba amerikan yapısıdır ve silahlı kuvvetlerde kullanılmaktadır. bu bomba, başlı başına bir ipucu sayılmaz mı? silahlı kuvvetlerde kullanılan bir bombanın nasıl ve ne yolla ele geçtiği araştırılırsa, bundan bazı örgütlerin parmak izlerine de ulaşılır” diyordu.


elindeki bilgi ve belgeleri ecevit hükümetine verdi. kışkırtıcı ajanların listesini, kontrgerilla talimnamelerini hepsini. ama hiçbir işlem yapılmadı.

1979 şubatında uğur mumcu’yu ve türkiye’yi allak bullak eden bir haber geldi. milliyet gazetesi yayın müdürü ve başyazarı abdi ipekçi öldürülmüştü.

mumcu kendini bu olaya adadı. bu suikastı yıllarca araştırdı. isimlerin ve ipuçların üzerine yürüdü ve yaklaştığı bir sırada ipekçi ile aynı kaderi paylaştı.

ipekçi’yi öldüren mehmet ali ağca 6 ay sonra 10 temmuz 1979’da yakalandı ve olayı itiraf etti. fakat uğur mumcu çok başka bir ayrıntı peşindeydi. olay yerinde 12 mermi kovanı bulunmuştu. ağca’nın silahı 12 mermi alamayacağına göre başka biri daha vardı. mumcu bu ismin peşine düştü ve çok uzun araştırmalardan sonra onu ismi buldu. kendi kaleminden;

“ağca’nın ipekçi soruşturmasında sakladığı en önemli isim oral çelik’tir. çelik, ipekçi suikastının gerçek katilidir. ağca olay yerinde çelik ile beraberdir. cinayet, oral çelik-mehmet şener ikilisi tarafından planlanmıştır. ağca bu ikisinin emrinde görev yapan bir militandır. oral çelik, papa’ya suikast sırasında da ağca ile beraberdir. ağca baştan sonra kadar orak çelik’in adını gizlemeyi bilmiştir.”


burada bazı açıklamalar yapmak gerekiyor. ağca 23 kasım 1979 günü türkiye’nin en iyi korunan askeri garnizonu içindeki kartal maltepe cezaevinden kaçmayı başardı. peki bunu nasıl yaptı? bu hep araştırıldı. en yaklaşan isim yine uğur mumcu’ydu. mumcu’ya göre ağca müthiş bir kurnazlıkla örgüte sinyal yolladı. mumcu’nun kendi kaleminden;

“önce cinayeti tek başına işlediğini söyleyen ağca, duruşmalar sırasında bir gün hiç beklenmedik bir anda olay yerinde bulunduğunu ama ipekçi’yi öldürmediğini, gerçek katilleri yakında açıklayacağını söyleyince işler birdenbire değişti. bu açıklama oral çelik için bir sinyaldi.”

aslında çok mantıklı. ağca; “beni çıkarın yoksa öterim” demişti. aba altından gösterilen sopa işe yaradı. mumcu, firarın ertesi günü köşesindeki başlığı “kim kaçırdı?” oldu ve aynen şöyle yazacaktı.

“hiç kuşkum yok. ağca’yı silahlı kuvvetlerde yuvalanmış silahlı bir sağ örgüt kaçırdı. bu örgüt cezaevi yöneticileriyle ilişki kurdu; birlikte bir plan hazırlandı ve plan gerçekleşti. olay budur!”

yazısının devamında mumcu adeta isyan ediyordu;

“ne oluyor, ne oluyor? kim yönetiyor bu devleti?
hey, duyuyor musunuz beni? yetkililer heeey. heey, duyuyor musunuz?”

mumcu’nun yakarışlarını duyan olmadı.


neyse biz devam edelim. mumcu’nun olayların peşine düşerken izleri hep ağca üzerinden sürdü ve ağca’nın yalnız olduğuna hiç bir zaman inanmadı. ve en önemli yazılarından birini 21 eylül 1985 tarihinde kaleme aldı. yazının başlığı “çatlı kim?”di. mumcu doğru hedefteydi.
bu yazıda çatlı’nın lakabının büyük reis olduğunu, 7 tip’li gencin öldürülmesinde aktif rol aldığını, papa suikastini gerçekleştiren silahı, avusturyalı silah kaçakçısı eski naziden satın alanın çatlı olduğunu iddia ediyordu. çatlı yargılanmadıkça bir çok olay karanlıkta kalacaktır, diyordu.

türkiye’de kimse bu iddiaların üzerine gitmezken mumcu, italya’da papa suikastı davasında tanıklık yapıyor, italyanlara ağca’nın ülkücülerle ve mafyayla ilişkilerini, bulgar bağlantısını anlatıyordu.

işin özü mumcu çok önceden susurluk olayını ortaya çıkarmıştı.

cüneyt arcayürek, mumcu’nun yakın arkadaşlarından biriydi. bu çetenin kaçakçılık işlerine de bulaştığını düşünüyordu mumcu. arcayürek şöyle konuşuyor:

“apo’nun gelmişini geçmişini iyice inceleyip, kiminle ve ne şekilde birden bire kürt sorunu yarattığını çözmeye çalışıyordu sanıyorum. o, söylüyordu da bunu. ve kafasında çok yerleşmiş bir soru vardı. ‘abdullah öcalan mit’in adamı mıydı?’ uğur işte bunu araştırdı. ölmeseydi bunu araştıracaktı, doğru veya değil. ama mit’le irtibatı olup olmadığı, kafasındaki kesin sualdi. ‘bunu ben eğer keşfeder, bunu sağlam temeller üzerine oturtabilirsem, kitabın girişi bir bomba gibi patlayacak’ derdi.”


araştırmalarında apo’nun mülkiye’de maliye bakanlığı bursuyla okuduğunu ortaya çıkardı. apo 1972’de bildiri dağıtmaktan tutuklanmış, aleyhte tanıkları olmasına rahmen salını verilmişti.

aydınlık dergisinde soruyordu;

“apo’nun kontrgerillacılarla işbirliği yaptığı, pkk içindeki mit ajanı bir pilotu kolladığı ve kayınpederinin bir mit elemanı olduğu doğru mu?”

8 ocak 1993 tarihindeki yazısında yine bu konuya giriyordu;

“birileri türk halkını kürt halkına, kürt halkını da türk halkına düşman edici bir kanlı tuzak kuruyor. yakında yayınlanacak bir yayınımda kürt milliyetçileri ile istihbarat ajanları arasındaki ilişkilere ışık tutacak ilginç belgeler açıklayacağım.”

bu yazının yayınlanmasından 16 gün sonra uğur mumcu öldürüldü.

bir pazar günüydü. evinden dışarı çıktı. saldırı olur diye alışkanlık olarak arabasına eşinden ve çocuklarından önce giderdi yine öyle yaptı. 30 yıl boyunca sürdürdüğü mücadelesi o gün orada noktalandı.


“uğur mumcu’nun katledilişinin faillerinin bulunması bir namus borcudur” diyordu yetkililer. oysa olay yerinde kanıt sayılabilecek her şey süpürgeyle süpürülmüştü.

can dündar ergenekon isimli kitabında çok şey anlatıyor. bunlardan biride gürdal mumcu ile mehmet ağar’ın 1993 eylülünde gerçekleşen görüşmesi. o sıralarda mumcu cinayetinin faili olarak iki kişi yakalanmış fakat bu kişiler olay sırasında tutuklu olduklarını idda etmişlerdi. fakat resmi belgeler incelendiğinde tutukluluk tarihleri arasında tahrifat yapıldığı görülmüştü. gürdal mumcu, mehmet ağar’a işte bunu sordu. o sırada mumcu’nun karlı sokaktaki evinde avukat emin değer de vardı. değer olayı şöyle anlatıyor;

“gürdal mumcu o günkü olayı gelişmeleri anlattı. arada ben de küçük sorular soruyordum, önemli şeyler değil. bir noktaya geldi; istanbul emniyeti’nin kovuşturma evrakındaki bir tahrifata değindi. elindeydi o anda. tahrifatı anlattı. ‘ne diyorsun?’ dedi. ‘olabilir bunlar’ dedi ağar. ‘çocukların yorgunluğuna gelir. özel bir amaçla, herhangi bir kanıtı karartmak amacıyla yaptıklarını zannetmiyorum.

gürdal tekrar söz aldı, dedi ki; ‘görüyorsunuz, olay bir yerle bitmiyor, her şey bir tuğla gibi, bir duvar halinde yükseliyor.’ ağar ‘altından bir tuğla çekerseniz yepsi yıkılır’ dedi. gürdal, ‘çekin o zaman’ deyince, ağar, ‘yapamam’ dedi. gürdal ‘o halde çekilin başkası yapsın’ dedi. ‘onu da yapamam’ dedi. gürdal mumcu bu konuda benim tanıdığım, gerektiğinde gerçekten gözünü budaktan, dilini sözden sakınmayan çok yürekli biridir. ‘o halde siz altında kalırsınız’ dedi.”
bu konuşmanın üzerinden çok değil 3 yıl geçti. bir tuğlanın “kazara” çekilmesiyle (susurluk kazası) o koca duvar çökecek ve çöken duvarın altında kalan ilk isim de mehmet ağar olacaktı. içişleri bakanıydı ve 8 kasım 1996’da istifa etti.

tüm bunlar çok uzun zaman önce yaşandı. bir döneme bu şekilde bitti. geriye uğur’lara yakılan ağıtlar kaldı. peki her şey düzeldi mi? bu günlerde bizim bilmediğimiz neler oluyor? daha önemli bir soru bizim bilmediklerimizi bize bildirmek için kimler gazetecilik yapıyor. ve biz o gazetecilere güveniyor muyuz? o gazeteciler uğur mumcu kadar abdi ipekçi kadar yüreklice yazabiliyorlar mı bilmediklerimizi? yoksa bugün yaşananları 20 yıl bir macera filmi anlatırcasına başkalarımı yazacak? ve bir macera filmi okurcasına kimler okuyacak bunları? artık uğur’ların faillerinin bulunmayacağı bir gerçek. 20-30 yıl önce yaşananlar silinip gidiyor. asıl mesele bugünde. geçmişten ders almayanlar yarını nasıl çocuklarına verecekler. biz yani.

“birgün sesimiz hepinizin kulaklarında yankılanacak. ey halkım. unutma bizi.”

kendin için...

Mecidiyeköy Trafiği Yerine Hollanda'da Bisikletle İşe Gitmeyi Seçen Birinin İmrendiren Hayatı