Arkadaşının Öğrenci Evine Kız Atmaya Çalışan Gencin Drama Tadında Hikayesi
Öğrenci evi hikayeleri her zaman komik olmuştur. Sözlük yazarı ''soner bastiat''ın hikayesi de bunlardan biri.
Arkadaşının Öğrenci Evine Kız Atmaya Çalışan Gencin Drama Tadında Hikayesi


üniversiteyi istanbul'da okuduğum için ailemle kalıyordum.. dolayısıyla bizim ev hiç müsait değildi. bu yüzden istanbul'a okumaya gelmiş, yurtta kalmayan kişilerle aramı iyi tutmaktaydım. flört ettiğim birisi olursa akşama kadar dolaşıyor, sonra da "geç oldu ya istersen bana gel, sabah da beraber okula gideriz" diyordum. tabii ki "arkadaşın evine gidelim" diyemezdim çünkü bu doğrudan "hadi sevişelim" gibi bir şey oluyordu. kızlar böyle aleni hödüklüklerden hiç hoşlanmaz. her zaman aynı kişinin evini kullandığım için de eve korkunç derecede hakimdim, hiçbir sorun yaşamıyordum. yine flört halinde olduğum bir kızla ilk kez başbaşa kalmak üzere planlarımı yaptım ancak o hafta çocuğun memleketten babası falan geldiği için başka bir arkadaşımın evini ayarlamak zorunda kalmıştım. her neyse..biz kızla buluştuk, ettik, akşam oldu. "bende kal, sabah okula beraber gideriz" dedim, kabul etti. tek sorun; bu gideceğimiz eve o kadar hakim değilim. sadece daha önce 1-2 kere çok kısa süreli uğradığım olmuştu, hepsi bu. cihangir'in karanlık ara sokaklarında evin olduğu sokağı bulamamakla başladı tüm rezalet. hayır ne diyebilirsin ki? "ya valla sabah buradaydı yae ev!" mi diyeceksin ne diyeceksin?

yaklaşık 45-50 dk köpek gibi dolandırdım kızı..ama böyle çaktırmadan dolandırıyorum. havada da bunaltıcı bi nem ve sıcak..o kadar bunaldı ki bi ara bakkala girip su aldı ve minibüsçüler gibi döktü suratına böyle eliyle. açıkçası bu hareket beni kendisinden biraz soğuttu ama yine de pek dert etmedim..nihayetinde buldum evi. arkadaşın verdiği anahtarlıkta takılı olan yaklaşık 6 anahtardan hangisinin apartman kapısına ait olduğunu bulmam 6. denememe nasip oldu. pardon 7. bir tanesini iki kere denedim. bir de böyle "allah allah niye açmıyor ya?" falan diye söyleniyorum kız şüphelenmesin diye. neyse apartmana girmesine girdik fakat bu sefer de daire kapısı zorluyor beni. içimden "inşallah doğru kapıyı zorluyorumdur" diye geçiriyorum..yüzümde kendine güvenen, kıza güven veren, komşulara korku salan garip bi ifade. 

içeriden fanilalı ekmek bıçaklı bir adam çıkmaması için dua ediyorum. allah'ın belası kapının da garip özellikleri var..kilidi ters tarafa çevirmen (kilitliyormuş gibi) ve aynı anda hayvan gibi kendine çekmen falan gerekiyor kapıyı. kız sıkılıp merdivene oturuyor, arada sönen apartman ışığını yakıyor benim için. sağ olsun yani o da uğraşıyor. tabii gecenin bir yarısı apartmanda bu kadar ses çıkartmam karşı dairedeki yaşlı komşunun dikkatini çekiyor..bir tıkırtı ve "oğlum?" diye bir ses duyuyorum tam arkamda. dönmüyorum. tıkır tıkır tıkır devam ediyorum ben işime..çünkü oğlu değilim. "ilyas sen misin oğlum??" diyor. ilyas benim arkadaş, evin gerçek sahibi. kaldırmıyorum kafayı, sanki ben ilyas'mışım da duymuyormuşum gibi yapıyorum. daha güçlü zorlamaya başlıyorum çünkü bir uçurumun kenarındayım ben artık, dönemem. dönersem daha kötü olacak her şey. kapı ve ben o gece orada o saniye birbirimizin oluyoruz. yalvarırcasına ve çaresizce kapının deliğine bakıp son bir kez daha bütün gücümle zorluyorum kilidi..acıyor bana ve açılıyor. hayatımda ilk kez kapı öpüyorum kapı.

kızı tutup "ilyas sen misin ilyaaaas" başlıklı dramatik soundtrack eşliğinde "benim teyzecim benim sen yat" şeklinde bağırarak hızla eve girip kapıyı kapatıyorum. "bunak bu ya, bana sürekli 'ilyas' deyip duruyor hehe" diyorum, gülüyoruz. "lavabo nerede?" diyor. elimi belli belirsiz ilerilere doğru uzatarak "orada" diyorum. muhtemelen oralarda bir yerde çünkü öteki taraf salon. dolaptan bir şeyler alırım, televizyonu açarım..koltukta otururken bence öpüşürüz bile. "sorun yooook" diyorum içimden. ancak dolapta da bir şey yok. ilyas salağının dolabı tam takır kuru bakır bile değil, sadece tam takır. böyle konuşmamıştık. "evde her şey var abi direkt gel" demişti. "ne var ulan evde şerefsiz ne var??" diyorum içimden, gözlerimi belerte belerte dolaba. kız tuvaletten çıkıyor, iki tane iğrenç motifli su bardağına hızlı hızlı pompalıdan su dolduruyorum, taşıyor yere silmiyorum, çok kızgınım ilyas olm sana.

pompalı sularımızı daha romantik bir ortamda yudumlamak için 2-3 tane mum yakıyorum, koltuğa oturuyoruz..televizyonu açıyorum, film olsun ne olur film olsun ve mümkünse biraz sıkıcı bir film. ama bırakın filmi, trt 1 bile çekmiyor. tgrt haber'e razıyım, o da yok. birbirinden garip üç tane kumanda var önümüzde. hangisine hangi sırayla basacağım, ne yapacağım? dalgalı dalgalı gidip gelerek çeken bir kanal buluyorum.."eşeko" adında tuhaf bir dizinin tekrarına denk geliyoruz. benim yaşımda olanlar bilirler..eşeği olan ve onunla garip köylü şivesiyle konuşan bir adamın maceraları. dizinin yarısı "eşekoooooooooğğğğ bugün nasılsın eşegoooooğğğğ???", "bu gız beni sevmiyör eşegooooooğğğğğ" ve "gidelim buralardan eşegoooooooğğğğğğğ" falan diye geçiyor. diğer yarısında da eşeko ona karşılıklar veriyor ve dizi sona eriyor. 

şimdi size mum ışıkları içindeki ortamımızı hayal edebilmeniz şu linki gönderiyorum, mümkünse çok az da olsa dinleyip öyle devam edin okumaya;


evet önümüzde tek çeken kanal olarak eşeko kanalı..hani kıza ayıp olmasın diye, bi ses, bi şey olsun diye öylesine açık bırakmışım. zaten görüntü baya gittiği için sorun etmiyorum. fakat ingiliz bir kadın yazar sorun etmiş bunu mesela..sessizlikten neden kaçındığımızı, neden ille de bir ses, bir 'şey' aradığımızı sorgulamış ve hatta bunun için 'a book of silence'(sessizliğin kitabı) diye bir kitap bile yazmış. "hep sükûnet ve huzur istediğimizi hayal ederiz ama böyle bir fırsat elimize geçtiğinde de kullanmaya pek yanaşmayız. sessizliği romantikleştiririz fakat öte yandan ondan korkarız da. sessizlik; akıl sağlığımız ve şu hayatta çalışıp çabalayarak kazandığımız ne varsa hepsi için bir tehdit gibi görünür gözümüze" diyor maitland fakat ben o zamanlar muhtemelen kendisine pek hak vermediğimden kapatmıyorum televizyonu, öylesine açık duruyor odanın bir köşesinde.

kızla bunun hakkında olmasa da çeşitli konularda derin sohbetler etmeye çalışıyorum..bir yandan böyle gözlerim kısık, buğulu buğulu, artist artist cevap veriyor, bir yandan elimde tuttuğum tipsiz bardaktan yudum yudum su içiyorum..bi bok içiyormuşum gibi serçe parmağım havada. işte tam da böyle bir anda “eşekkoooooğğğğ gutınmorgın eşegoooğğğ ai ai” diye bi ses geliyor arkadan. kusura bakmayın ama skerim böyle ortamı arkadaşlar. hemen kalkıp kapatmaya çalışıyorum tv'yi, üflüyorum mumları falan. televizyonu kapatayım derken yanlış kumandadan 5+1 surround'u dayıyorum apartmana, eşeko'nun anırtıları dalga dalga stereo yayılıyor binaya..maitland'i dinlememenin bedelini ağır ödüyorum. kızla aramızdaki tüm çekim yerle bir oluyor. keşke bir imkan olsa da kendisinin o anki surat ifadesine buradan bir link verebilsem, yok böyle bir bakış..kızın gözünde salağın tekiyim artık. allah belanı versin ilyas, allah belanı versin. kardeş kardeş uyuyoruz, sabah olunca çıkıyoruz evden. yalnız ben sonraları ilginç bir şekilde kızın gözüne çok giriyorum. okuldaki herkese "soner çok düzgün çocuk, evine çağırdı beni ama bir kere bile yanlış bir hareketini görmedim" falan demiş. diyemiyorum ki "soner değil, eşek o". olaysız dağılma sebebimiz ben değilim fakat bu anlamsız 'kaliteli efendi'lik tribi senelerce üzerime gereksizce yapışıyor. arkadaşlarım okul asansörlerinde günübirlik ilişkiler yaşarken, ben efendi ve kaliteli olduğum için pastanelerde buluşup, uzun uzun ilişkiler yaşıyorum. "ya bir kahraman olarak ölürsün, ya da kötüye dönüşmeni izleyecek kadar uzun yaşarsın" diyen batman yanılıyor, iyi-efendi-sıkıcı birine dönüşüyorum. ağzıma sçıyor eşeko, gençliğimin en çılgın zamanlarını sırtına yükleyip götürüyor...

Entry'nin yazarı Soner Bastiat'ı Twitter'dan takip edebilirsiniz:

DAHA FAZLA İÇERİK