Bilim Kurgu Yazarı Isaac Asimov'un Günümüz Türkiye'sini 1980'de Gördüğü Yazı: Cehaletin Kültü
2 Ocak 1920-6 Nisan 1992 arasında Dünya'mıza konuk olan şahane yazar Asimov'la pek çok insanın yolu Ben, Robot öyküsünün film uyarlamasıyla kesişmiştir sanıyoruz. Kendisi oldukça üretken bir yazardı ve bu yazı gibi pek çok farklı alanda işe de imza atmıştı.
Bilim Kurgu Yazarı Isaac Asimov'un Günümüz Türkiye'sini 1980'de Gördüğü Yazı: Cehaletin Kültü


basın özgürlüğüyle ilgili şu eski argümanı tekrardan tartışmaya açmak zor: “amerika’nın bilme hakkı!”

bugün şu masum soruyu sormak bile kötü görünüyor:

“amerika’nın bilme hakkı, ama neyi? bilim? matematik? ekonomi? yabancı diller?”

hiçbiri değil elbette. aslında, genel kanıya göre, amerikalılar bu saçmalıklar olmadan çok daha iyiler. 

birleşik devletler’de bir cehalet kültü var, her zaman vardı. entelektüelizm karşıtlığı, demokrasinin hatalı “benim cehaletim senin bilginle eşit derecede iyidir” tanımıyla beslenerek politik ve kültürel hayata hep bir tehdit oluşturdu.

politikacılar shakespeare ya da milton’ın dilini mümkün olduğunca dilbilgisinden yoksun bir şekilde konuşarak, “okumuş adamlar” olduklarını seçmenlerinden gizlemeye çalıştılar. böylelikle, adlai stevenson, konuşmalarından bilgiyi ve dilbilgisini çıkardığında, amerikan seçmenlerin, ingilizce’yi tamamen kendi istediği biçimde konuşan bir adaya koştuklarını gördü.

george wallace, konuşmalarında rakiplerinden birine “sivri zekalı profesör” dediğinde sivri zekalı dinleyicilerinin alkışlarıyla desteklendi.

moda sözcük: bugünlerde gericilerin yeni bir sloganı var; “uzmanlara güvenmeyin!” on yıl önce bu slogan daha farklıydı; “30 yaşın üstünde kimseye güvenmeyin!” ancak sloganın sahipleri, zamanla bu kendilerinin de bu yaşa geleceklerini anladıklarında, aynı hataya tekrardan düşmemeye karar verdiler. “uzmanlara güvenmeyin!” sözü çok daha güvenliydi. ne zaman, ne de bilgi, bu insanları herhangi bir konuda uzmana dönüştüremeyecekti.
 

ayrıca bilgiye, yetkinliğe, öğrenmeye ve yeteneğe değer verenler için yeni moda bir sözcüğümüz var; “elitist.”

şimdiye kadar bir şekilde popüler olmuş sözcüklerin en komiği bu; çünkü entelektüel elitin dışındaki insanlar “elitist”in ne oluğunu ya da nasıl kullanılacağını bilmiyorlar. birine “elitist” diye haykırıldığında, o kişinin okumuş olduğu için suçluluk duyması gerektiğini anlıyoruz. 

pekala, şu samimi sorumu unutalım. amerika’nın bilme hakkı bu tarz elitist konuları kapsamıyor. bu hak daha çok “neler oluyor?” sorusu etrafında şekilleniyor. mahkemelerde, kongrede, beyaz saray’da, sanayi kurullarında, işçi sendikalarında neler oluyor?
kesinlikle katılıyorum. ancak, insanlara bütün bunları nasıl bildireceksiniz?
bize özgür basın ve bağımsız, korkusuz birkaç gazeteci verin, biz de insanlara bildirelim.

tabi okuyabilirlerse!

görünüşe göre, “okumak”, daha önce bahsettiğim elitist eylemlerden biri. uzmanlara ve sivri zekalı profesörlere güvenmeyen amerikan halkı okumuyor ya da okuyamıyor.
elbette ortalama amerikalı okunaklı bir el yazısını ve spor manşetlerini okuma yeteneğine sahip. ancak elitist olmayan amerikalılar bin kelimelik makaleleri okuma zahmetine girecekler mi?

dahası, durum giderek kötüleşiyor. okullardaki okuma dereceleri düzenli olarak düşüyor. imla hatalarıyla dolu trafik tabelaları (“avaş git”, “ark asaktır”) yerlerini sivri zekalı profesörlerden biri olmayan sürücüler için, minik resimlerle kaplanıyor.

yine, televizyon reklamlarındaki yazılara bakın; yüksek eğitimli tabakanın dışındakilerin de olan biteni anlaması için, yazıların tamamı yüksek sesle okunuyor.

durum böyleyse, amerikalılar bilme hakkını tam olarak nereden alıyor? belirli yayıncılar halkı bilgilendirmek için özenle çalışıyor, ama kendinize sorun, kaç kişi bunları gerçekten okuyor?
200 milyon amerikan vatandaşı, (gerçek isimlerini kullanıp komşularının önünde onları utandırmayacağınıza söz verirseniz) hayatının bir döneminde okula gittiğini ve okuma yazma bildiğini itiraf edecektir. ancak, en düzgün süreli yayınlar bile yarım milyonluk baskıyı büyük başarı sayıyorlar. sebebine gelince; amerikan vatandaşlarının yüzde birlik, belki de daha az kısmı öğrenme haklarından faydalanıyor. tabi, bu yaptıklarıyla elitist olmakla suçlanıyorlar.
bu kadar cahil bir toplumda “amerika’nın bilme hakkı” sloganının tamamen anlamsız olduğunu, kimsenin okumadığı bir yerde basın özgürlüğünün hiçbir şeye yaramadığını düşünüyorum. 

peki bu konuda ne yapacağız?

öncelikle kendimize soracağız; cehalet gerçekten bu kadar güzel mi?

“elitizm”i kınamak mantıklı bir iş mi?

normal bir beyni olan her insanın oldukça çok şey öğrenebileceğine ve bir “entelektüel” olabileceğine inanıyorum. toplum olarak öğrenmeyi, bilgiyi onaylamalı ve ödüllendirmemiz gerektiğine inanıyorum.

hepimiz entelektüel elitin bir parçası olabiliriz ve ancak o zaman “amerika’nın bilme hakkı” düzgün bir demokrasi konseptiyle bir anlam ifade edebilir.

not: bildiğim kadarıyla türkçe'ye çevrilmemiş "cult of ignorance" yazısını, amatör hallerimle çevirmeye uğraşmıştım. el emeği göz nuru (hataları şeyapınız lütfen).

Bu içerik de ilginizi çekebilir