Bilimin Batıl İnançlara Açtığı Büyük Savaşın Sonucu Olan Güzel Öğreti: Pozitivizm
Bilimle herhangi bir dönemde içli dışlı olan herkesin ister istemez içinde bulunduğu bir düşünce akımı.
Bilimin Batıl İnançlara Açtığı Büyük Savaşın Sonucu Olan Güzel Öğreti: Pozitivizm
iStock

Nedir, ne değildir?

insan için olumlu ve yapıcı olanın sadece olguları gözlemleyerek betimlemek olduğunu ileri süren öğreti.

pozitivizm (olguculuk) öğretisi hume ve kant anlayışları temeli üstünde fransız düşünürü auguste comte (1798-1857) tarafından kurulmuştur. ingiliz düşünürleri john stuart mill (1806-1873)'le herbert spencer (1820-1903)'in de geniş çapta katkıları olmuştur. öğretiye olguculuk adını veren comte'tur.

comte'un terminolojisinde pozitif deyimi, negatif deyiminin tam karşıtıdır. comte, bu deyimle, kurduğu sistemden önceki bütün felsefelerin yıkıcı ve olumsuz olduklarını, ancak kendi sisteminin yapıcı ve olumlu olduğunu ileri sürmektedir. comte'a göre bütün felsefeler yıkıcı ve olumsuz olmuşlardır, çünkü deneyi aşan anlamında metafizikle uğraşmışlardır. oysa ister düşünceci (idealist) ister özdekçi (materyalist) olsun, deneyi aşan bütün spekülâsyonlar metafiziktir. felsefeden metafiziği atmak ve bunun yerine bilimi koymak gerekir, bundan ötürü de olguculuk bir bilim felsefesi'dir.

Hakkında detaylı bir yorum

tıpkı evrim teorisi gibi, yanlış anlaşıldığı için, sık sık bok atılan, en güzel -izmlerden biridir pozitivizm. öncelikle pozitivizmi doğru anlayalım:

pozitivizm evrendeki her şeyin bir matematiksel formülden ibaret olduğunu iddia etmez. iddia ettiği evreni anlamanın en iyi yolunun bu tip bir yaklaşım olduğudur; bir pozitivist matematiksel modellemelerin kafası dışında hiçbir anlam ifade etmediğini bile kabul etse yine de evreni ve doğa yasalarını en doğru şekilde anlatabilecek teorilere "inanır".

bunu söyledikten sonra bir laf da pozitivizmi determinizmle karıştıranlar için söyleyelim. doğrudur, bu izmler kulağa pek benzer gelmeseler de önyargılı insanlar pozitivizmi eleştirirlerken hep, "amma merkanık, amma kuruşun, hayatta bazen rastlantılar da vardır" gibi yüzeysel yorumlarda bulunurlar. bilindiği gibi determinizm bugünkü bilimsel bakış açısından modası epey geçmiş bir teori. olsa olsa olasılıkçı determinizm var, yani kuantum fiziğine uyarlanmış hali. bu teoriye göre her elektronun her "state"e geçmesi bir olasılıkla belirlidir, dolayısıyla değişik olasılıklarda sayısız alternatif evren vardır. bu görüş klasik determinizmi yerle bir etse de ne yazık ki örneğin özgür iradeyi savunanlara yardımcı olmuyor.

şimdi ben bu görüşe de bağnazca bağlanmıyorum çünkü kuantum teorisinin ayrıntıları son 40-50 sene içinde yaklaşık bir düzine defa değişti. bir daha değişmeyeceğini de kimse söyleyemez. sicim teorisi 1985 yılında ortaya atıldığında theory of everything gözüyle bakılıyordu sonradan balonu söndü. daha doğrusu şimdiki anlayışa göre sicimler (string theory) çok daha geniş bir sınıfın (p branes) bir tek üyesi. ve bütün bu fantastik isimli hedelerin aslında aynı teorinin değişik yorumları oldukları yönünde kuşkular mevcut (m theory).


bu bahsettiklerimin hiçbiri üzerinde mutabakat sağlanmış değil ama asıl önemli olan, bir poztivist olarak en uygun modeli seçmek durumunda olduğumuzdur. bir başka deyişle olasılıklarla idare edebiliriz. yani benim hayatı anlamakta, mesela, kuantum fiziğine olan inancım yüzde yüz olmamakla beraber epey yüksek. gökyüzünde oturan ve herkesin günah çeteresini tutan ak sakallı bir tanrıya olan inancım ise bayağı düşük. aynı şekilde kimyasal tepkimelerin emergence teorileriyle paralel olarak inanılmaz bir karmaşıklığa ulaşmaları ve sonunda evrime yol açmış olmaları ihtimali yüksek geliyor, lakin aşkın hiçbir zaman anlaşılamayacak yüce bir duygu olması daha az olası. sonuçta, örneğin, sicim teorisi tutmadı diye, lastiği tamamen patlatıp, hiç olmayacak görüşlere bağlanma zorunluluğumuz yok. pozitivizm, hiçbir zaman, yüzde yüz kesin doğru cevabı garanti etmedi ki zaten.

gördüğüm kadarıyla bilimsel bakış açısına yöneltilen eleştirileri iki gruba ayırmak mümkün

birinci gruptaki eleştiriler olaya hakim olmayan, bilinmeyenle yüzleşmekten korkan veya bazen de düpedüz cahil kimseler tarafından, dikkate bile alınmayacak kadar yüzeysel şekillerde yapılır. bu tip insanlardan mümkün olduğunca uzak durun, hem ilginç değiller, hem de yanlışlar (birincisi daha kötü bir özellik).

ikinci tip eleştirilerse daha ziyade bilinemezcilik üzerine kurulu. yani örneğin, nöronların yapısını çözebiliriz, hatta nasıl mutluluk hissi verdiklerini de kavrayabiliriz ama işte o mutluluk hissini açıklayamayız veya sevginin özünü kavrayamayız bu yöntemlerle. hatta bana mutluluğun resmini çizebilir misin abidin diye sorarlar bilim insanlarına.

işte bu tip insanlar daha ilginçtirler ve savları da saçma değildir. hakikaten de bu tip olguları hiç açıklayamama ihtimalimiz var. bilinç nedir, bunu kesin cevaplayamama ihtimalimiz var. ama demin de bahsettiğim gibi böyle bir ihtimalin olması, işi gücü bırakıp, bütün bilimsel görüşlerimizden pişmanlık duyup kendimizi chakra açmaya adamamıza bahane olmamalı. inanıyorum ki pozitivizm bu durumda dahi tutunulacak en iyi daldır. zira allah aşkına, bilincin açıklanması konusunda kime daha çok hak veririm: evrenin yasalarından bihaber, duygu hezeyanı içindeki bir şaire mi, yapay zeka doktorası olan açık görüşlü bir bilimadamına mı?

örneğin, dostoyevski'yi ilk okuduktan sonra insan psikolojisiyle ilgili tüm düşüncelerim değişmişti ama bu tip görüşlerin bizi bağlamasına izin vermemeliyiz. yani platon da çok zeki, bilgili bir adamdı, belki bütün sözlük camiasını toplasan bir platon etmez ama aradan geçen 2000 yıl dehadan daha önemlidir. dünyanın tüm bilginlerini, tüm eski filozoflarını bir odaya doldurup saatlerce tartıştırabilirsiniz, başyapıtlar yazdırabilirsiniz ama bir teleskobun icadı sayesinde onların o güne kadar ki bütün teorileri çürütülebilir. sonuçta bizim evren, insan beyni, teorik fizik vs hakkındaki bilgilerimiz bu noktada durmayacak ki, şu anda dostoyevski'nin beynime kazıdığı raskolnikov belki de, ileride kavanozun içinde yaşatılabilecek veya birkaç milyon satırlık bir bilgisayar programı olacak, veya bambaşka bir şey...


olmayabilir de, ruh diye bir şey var olabilir, ghost in the machine teorisi gerçektir, şudur budur... ama benim düşünceme göre bunu anlamanın en etkili yolu yine bilimsel düşüncedir. elli tane şairi, gönül adamını dinleyeceğime teleskobu bulurum, ancak ondan sonra bir tane adam gibi bir filozofu dinlerim.

"bazen hayatta optimal çözümler yoktur, matematik formülleriyle anlaşılamaz her şey" diye düşünebilirsiniz. aşık olanlar, bunun bilimin ve her şeyin ötesinde olduğunu düşünebilir ama unutmayın ki aynı duyguları birkaç yüzyıl önce insanlar gökyüzü hakkında da hissediyorlardı. bizim bir süreci anlayamamamız genelgeçer bir kanun değildir; evrenin bu noktasında, bu zamanda bulunan bizler için geçerlidir sadece.

belki hakkaten evrenin bir "kodu" var, tanrının keşfedilebilir bir aklı var, belki matematik bir icat değil keşif, evrenin özünde var olan bir şey. belki yarın öbür gün manyağın teki çıkıp bütün fizik yasalarını birleştirdiğini açıklayacak. olmayabilir de. ama tekrar tekrar söylediğim gibi en iyi ihtimal bunu bilimle test etmek. kara delikler üzerine geliştirilen bir teori, bu açıdan, dünyada kıçının üstüne oturup düşünen 100 tane filozoftan daha büyük katkı sağlar. o filozofların, şairlerin, bilinemezcilerin devri ancak yeterli bilgi edinildikten sonra başlamalı. yeterli bilgi edindik mi peki kesin bir şey söylemek için? daha güneş sisteminin bile dışına çıkamadığımız düşünülürse hayır (bir tane uydu sürüklenmişti galiba ama iletişim koptu) ama bilimsel gelişmemizin yüzde 99'unun son 200 yıla sığmış olması ve bu oranın ivmelenmesi çok da beklemeyebileceğimizi gösterebilir.

Siyasetin Çimentosu Denebilecek Kadar Benimsenmiş Olan Acımasız Öğreti: Makyavelizm

20. Yüzyılın Sonlarına Doğru Popülerliği İyice Artan Siyasi Kavram: İrredantizm