Black Mirror'da Daha Önce Neler Olduğunu Unutanlar İçin Tüm Bölümlerin Tek Tek Genel Özeti
Şimdiden efsane olan TV dizisi Black Mirror yarın Netflix üzerinden izleyiciyle buluşmaya hazırlanırken, yeni sezon öncesi neler olduğunu bir bir hatırlatalım istedik.


1x1 - the national anthem

the national anthem adlı bölümle başlayan black mirror, daha ilk bölümüyle sıra dışı olduğunu kanıtlamış ve izleyenlerine acımadığını göstermişti. sosyal medyanın gücünü gözümüze sokan bu bölüm, ingiltere başbakanını merkezine oturtarak çok cesur bir yapım olduğunu kanıtlamakta da gecikmemişti.

bir ülkenin başbakanı tüm dünyanın gözü önünde canlı yayında bir domuzla cinsel ilişkiye girebilir mi? işte dizinin bu bölümü bizlere bu soruyu yöneltiyor ve izleyicilerini can yakan noktalardan vuruyor. sabah uyandığında böyle bir video ile karşılaşan başbakan, videonun internetten silinmesini ve prensesi kaçıran kişiye ne kadar fidye istiyorsa verilmesini emrediyor. ama duyduğu cümle anında soğuk terler içinde kalmasına yetiyor:

“prensesi kaçıran kişi para değil, sizin canlı yayında bir domuzla ilişkiye girmenizi talep ediyor.”

birkaç saniye sonra ise, bunun bir şaka olduğunu ve hiç de komik olmadığını dile getiren başbakan, etrafındakilere bu tavırlarından derhal vazgeçmeleri gerektiğini söylüyor. ama hayır, olay gerçektir ve yapmaması halinde prenses öldürülecektir.

o güne dek dünyanın her yerinde kaçırma eylemlerinin büyük bir bölümü yüklü miktarda para anlamına gelmektedir, bu olay ise bir istisnadır. böyle bir istek karşısında afallayan devletin zirvesi tedirgindir zira önlerinde sadece saatler vardır.

video birkaç dakika içerisinde youtube’dan silinse de, yayılması için o süre yeterlidir ve silindikçe koskoca internet uzayına yenileri yüklenmektedir. facebook ve twitter gibi iletişim araçlarında ise konu en çok konuşulanlar arasına yükselmiştir. tüm ülkenin hatta dünyanın gözü bu ilginç olayın üzerindedir. kısaca, internetin gücü, insanoğlunu alt etmiştir. hemen her gün eğlence ve başka insanlarla “etkileşim aracı” olarak kullandığımız internetin hayatımızı zora sokuşunu ve geri dönüşü olmayan bir yola girmemizin an meselesi olduğunu hatırlatmasını endişeli gözlerle takip ediyoruz ekrandan.

öte yandan, işin politik yönüne de bakmak gerekiyor. yaratılan algıyla birlikte başbakanın bu iğrenç olayı sergilemekten başka çaresi kalmıyor. yapmadığı takdirde, kendi gururunu bir canın üzerinde tutacaktır, bunun sonucunda oyları düşecektir, uluslararası arenada ise karizması çizilecektir. kendisinin ve ülkesinin geleceği adına bunu yapmak zorunda olduğunu kabullenecektir.

başbakanın domuzla canlı yayında ilişkiye girdiği andan yarım saat önce serbest bırakılan prenses ıssız londra caddelerinde düşe kalka ilerlemektedir. ıssız evet, çünkü bu eylemi gerçekleştiren kişinin amacı ne para ne de prestijdir. ne idüğü belirsiz bir dünyada robotlaşan insanlardan sıkılmış ve artık yaşamak istemeyen bir adamın, giderayak insanlara ders vermesinin öyküsüdür aslında bu.

bölüm boyunca hemen her sahnede insanların ellerinde yer alan telefon, tablet gibi aletler ve her evde, ofiste bulunan televizyon, bilgisayar gibi araçların o simsiyah ekranlarını gördüğümüzde aslında dizinin ana temasını çok net anlayabilmekteyiz. “kara ayna”larımıza hapsolduğumuz bir dünyada bir cengaverin çıkıp ülkenin en büyük ismini herkesin önünde rezil etme amacı gütmesi ve insanlığa verdiği unutulmaz ders bölümün finalinde içimizi ürpertiyor.

bölüm başlı başına iyi bir sosyal medya eleştirisidir kısaca. işin insanlık tarafına baktığımız zamansa, aklımıza şu soru geliyor:

insan hayatı, milyonlarca insanın gözü önünde ahlaksız bir davranış sergileyecek kadar değerli midir gerçekten de?

elimizde bulunan siyah ekranlı aleti bir süreliğine uzak bir yere koyuyor ve düşünmeye başlıyoruz.

1x2 - fifteen million merits

fifteen millions merits kelimenin tam anlamıyla distopik bir düzenin hakim olduğu romanları çağrıştırıyor bize. en başta aklımıza gelen kitaplarsa yine oldukça tanıdıklar: brave new world, mıy, nineteen eighty-four ve fahrenheit 451. aldous huxley’nin başyapıtı cesur yeni dünya’dakine çok benzer bir senaryo ile karşı karşıya olduğumuzu söylemek mümkün.

ünlü romanında huxley, insanların gelecekte doğadan kopuk bir yaşam süreceklerini, anne baba kavramlarının yok olduğunu, insanların tüplerden çıkmaya başladığını, ahlak, din gibi kavramların kökten yok edildiğini, uykuda eğitimlerle insanların robotik bir mekanizmaya dönüştürüldüğünü tasvir etmektedir. ilk bakışta duyan herkese ürkütücü gelen bu gelecek kurgusunda aslında tüm insanlar mutludur ve bunun sebebi de her duruma uygun minik hapların bulunmasıdır. o anki ruh halinin tam tersine dönüşmek için onunla ilgili hapı yutmak yeterlidir. işte bu kadar basittir huxley’nin dünyasında mutlu olmak.

insanlık bu hale nasıl gelmiştir? nasıl olur da o kadar insan bu düzenden şikayet etmemektedir? elbette böyle bir sistemin arkasında çok daha büyük bir mekanizma bulunmaktadır. günümüz dünyasındaki partilerin görevini üstlenmiş olan üst yönetimler, insanlığa böyle bir geleceği reva görmüşlerdir. hiçbir söz hakkına sahip olmayan insanlar değersizleştirilmiştir. insan hayatı bir nevi yok sayılmıştır ve onlar sadece nefes alması gereken organizmalardır. hatta bazen nefes almamaları gerektiğine dahi sistem karar vermektedir.

rus yazar zamyatin’in biz’inde attığı temellerin üzerine inşa edilen cesur yeni dünya’da mustafa mond çıkar karşımıza. orwell’ın bin dokuz yüz seksen dört adlı romanında ise büyük birader her yerden bizi gözetlemektedir. bradbury’nin kitapsız bir geleceği öngördüğü romanı fahrenheit 451’de ise televizyon insanları etkisi altına almıştır. kitapların okunmadığı, yakıldığı bir gelecek portresiyle yüzleşiriz. tüm bu distopyalar günümüzde bir şekilde karşımıza çıkmaktadırlar.

dizinin ikinci bölümü fifteen million merits’te de üstte bahsi geçen kitaplardaki kurgulara çok benzer bir senaryo işlenmiştir. katı bir sistemin içinde yer alan insanlar, belirli kurallar çerçevesinde yaşamaya endekslenmiştir. doğayla ilişkileri kesilmiş ve kapalı binalarda yaşamaya mahkum edilmişlerdir. sanal bir dünya içinde yaşamakta ve topladıkları puanlar sayesinde yaşamsal ihtiyaçlarını gidermektedirler.

teknolojinin üst düzeyde olduğu sanal bir odada uyanan bing, bisiklet benzeri bir aracı sürmek için her gün kendine ayrılan bölüme gitmekte ve koca gününü pedal çevirerek geçirmektedir. bu sırada önündeki ekranda ise çeşitli aktiviteler yapabilmektedir. her şey belli bir düzen çerçevesinde ilerlemektedir ve insanlar bu durumdan şikayetçi görünmemektedir. sistemi sorgulamayan insanlar, sistemin içerisinde yok olup gitmektedir.

abi adlı genç kızın da kendi bölümünde pedal çevirmeye başlamasıyla birlikte bing’in hayatı değişecektir. aşık olduğu kadın uğruna o güne dek topladığı tüm puanları gözden çıkaran bing, ısrarları sonucu abi’yi bir yetenek yarışmasına katılmaya ikna eder. bu yarışma, günümüzde türkiye televizyonlarda yayımlanan (rising star, yetenek sizsiniz, o ses) yarışmaların bir nevi benzeridir aslında. bu da, anlatılan olayın bir benzerinin, içinde yaşadığımız dünyada tezahür ettiğinin bir kanıtıdır.

abi, yetenek yarışmasına katılır ve şarkısını söyler. şarkıyı söylemeden önce kendisine verilen içecek ile düşünme mekanizması yok edilen abi, sistemin işlemesinde önemli rol oynayan jüri üyeleri tarafından kandırılarak kötü yola saptırılır. bing’in yaşadığı ızdırap tarif edilemez boyutlara ulaşır ve bölümün finalinde ise bing, zekice sergilediği bir plan ile jüri üyelerinin karşısına çıkmayı başarır. önceden bir konuşma metni hazırlamamasına rağmen, jüri karşısında doğaçlama monoloğu muazzamdır. belki de bu iğrenç çarkın dönmeye başladığı günden itibaren tek baş kaldıran, sistemin kölesi olmayı reddeden tek insandır bing ve yaptığı büyük bir cesaret örneği olarak addedilir.

sisteme karşı başkaldırmasına ve diğer insanlara umut olmasına rağmen, kısa bir an sonra bing kendisini tekrar sitemin içinde bulacaktır. karşı koyamayacağı bir teklifle yüz yüze kalan bing, sistem tarafından emilecek ve öğütülecektir. ne yazık ki bu dünyadan çıkış yoktur. çark dönmekte ve robotlaşan diğer insanlar için hayat devam etmektedir. tabii o yaşadıklarına hayat denebilirse.

bölüm içinde gördüğümüz her olgunun günümüz dünyasında bizlerle birlikte olan birçok şeyin metaforu olduğunu fark etmekse yine zor olmuyor. bing, günümüz işçi sınıfını temsil ederken, jüri üyeleri ise gücü elinde bulunduran ve çarkın dönmesi için gerekli olan sistem adamlarını. bisiklette pedal çevirmek yaşamımızı idame ettirebilmek için bir işte çalışmamızla aynı anlama gelirken, toplanılan puanlar ise, yaşamsal ihtiyaçlarımızı giderebilmek için gerekli olan paraları…

bir “kitle iletişim aracı” olarak kabul edilen televizyonda yayımlanan showların insan yaşamına olan etkisini sorgulatan bir bölüm. bölümün son sahnesinde bing’in içinde bulunduğu dev “yapı”nın içinden ormanı seyrediyor oluşu bir kez daha canımızı yakıyor.

“bir aptal kutusuna hapsolmak mı yoksa doğayla barışık bir şekilde özgürce yaşamak mı?” diye düşünüyoruz bölüm bittiğinde.

1x3 - the entire history of you

the entire history of you adlı bölümde, en yakın iki insanın dahi teknoloji yüzünden hayatlarının paramparça olabileceğini görüyoruz. teknolojinin hissizleştirdiği insanların ve onların hayatının yıkılışına tanıklık ediyoruz.

sevdiğimiz adamın/kadının hayatını yeterince iyi biliyor muyuz? onunla aramızda yaşanan ilişkinin doğruluğuna ne kadar eminiz? teknolojinin getirdiği yeniliklerin günün birinde hayatımızı alt üst edeceğine hazır mıyız peki?

gelecekte insanların beyinlerine eklenen çipler vasıtasıyla geçmişimizin her anını kayıt altına alma ve istenildiği an gözler vasıtasıyla ya da herhangi bir video izleme aygıtı aracılığıyla yeniden izleme mümkün bir hale getirilmiştir. liam ve fifion adlı çift de bu teknolojiyi kullanan kişiler listesindedir.

eşini jonas adlı başka bir adamla aldatan fifion, gelecekte yaşanması muhtemel bir aldatma hikayesi sunuyor bizlere. geçmiş anları eşelemeye başlayan liam’ın acı sonla yüzleşmesi geç olmayacaktır. o güne dek hayatlarını kolaylaştıran teknolojinin o andan sonra onları geri dönüşü olmayan bir yola sürüklediğinin farkına varacaklardır. gerçeklerin aydınlanmasını sağlayan teknoloji, birden fazla insanın hayatını heba edecektir.

bu bölümü izledikten sonra aklımıza hemen her anımızı kaydettiğimiz twitter, facebook, ınstagram gibi sosyal medya hesaplarımız geliyor. çünkü izlediğimiz şey tam olarak bu “iletişim araçlarının” bir adım ilerisi. mevcut dünyamızda insanlar anılarını bu tür sitelerin geçmişlerine bakarak tekrar görebiliyorlar, dizide ise o anılar boynumuza takılan ve “grain” adlı verilen bir teknoloji sayesinde eksiksiz kaydedilebilmekte.

dizinin anlatmak istediği ise tam olarak bu. bu bölüm, hayatımızın her anının eksiksiz kaydedilebildiği cihazlara sahip olmanın bir ilişkiyi nerelere sürükleyebileceğinin altını çiziyor. teknolojinin gelecekte insanları nasıl yozlaştırabileceğinin somut kanıtı bu senaryoda saklı.

teknolojinin insanı paranoyaklaştırması, duygusuzlaştırması, insanlar arası ilişkilere verdiği zarar gibi konuların ustaca işlendiği bir bölüm olan the entire history of you, dizinin etkileyicilik dozu yüksek bölümlerinden ve aynı zamanda da ilk sezonun bittiğine dair bir uyarı.

2x1 - be right back

dizi, 2 yıllık bir aranın ardından be right back adlı bölümle devam etmiş ve bu sefer de yine insanlığı can alıcı bir noktadan vurmayı başarmıştır: “ölülerin farklı bir formatta diriltilmesi mümkün müdür?” sorusunu yönelten ve cevabını da bölüm içinde birçok bakış açısı ile birlikte sunan sarsıcı bir black mirror bölümü daha.

“hemen döneceğim,” diyerek giden ash, sevgilisi martha tarafından beklenmekte fakat saatler ilerledikçe de geri dönmemektedir. bir trafik kazasında hayatını kaybettiğini anladığımız ash’in ani bir şekilde dünyaya gözlerini yummasını kabullenemeyen martha, içinde bulunduğu teknolojik imkanların birçok şeyi çözebildiği bir çağda farklı bir yönteme başvuracaktır.

gelişmiş bir bilgisayar programı ile, ölen insanların tüm sosyal medya hesaplarındaki sesli, görüntülü ve yazılı tüm geçmişlerini belleğine alarak, yapay bir insan yaratılabilmektedir. telefon veya tablet gibi ekranlardan, yani kısaca bir “kara cam” aracılığıyla, sanki ash hiç ölmemişçesine onunla “iletişim kurmaya” başlayan martha, ilk zamanlarda bunu kabullenemese de, zamanla uyum sağlayacaktır.

buraya kadar her şeyin normal olduğunu görüyoruz çünkü böyle bir programın yapılma ihtimali günümüzde çok da düşük sayılmaz. gelecekte karşımıza çıkmasına kesin gözüyle bakılmakta olan bu ilginç programın bir üst versiyonunda ise ölen insanların, insan formunda ama bir android/robot seviyesinde geri dönüşümü sağlanmaktadır.

ash’in bir kopyası ile yaşamaya başlayan martha, adeta dış dünyaya kendisini kapatır ve o çok sevdiği eşiyle birlikte dolu dolu saatler geçirmeye başlar. o aslında ölmüştür fakat bunu kabullenemeyeceğini bilen martha, bir robot dahi olsa sevdiği adamla hayatına devam etmektedir. ilk zamanlar her şey iyidir, hoştur, ama zamanla martha da karşısındaki “şey”in gerçek bir insan olmadığının, ash olamadığının farkına varacaktır. bir süre hayatı eskisi gibi mutlu bir şekilde devam etse de, çöküş devri yakındır ve martha, bir daha asla ash gibi bir adama sahip olamayacağını acı bir şekilde tecrübe edecektir.

öncekilere nazaran duygusal bir bölüm olduğunu söyleyebiliriz be right back’in. tabii ki bu etkiyi yaşatmasında güzel ve yetenekli aktris hayley atwell ve oldukça iyi bir aktör olan domhnall gleeson’ın payları yok değil. gerek martha’nın ash ile yazılı bir şekilde iletişime geçtiği anlarda, gerekse robot hali ile etkileşimde bulunduğu kısımlarda olsun, bölümün başından sonuna, tatlı hatıraların getirdiği acı duyguların hissedildiğini söylemek mümkün.

çok sevdiğimiz ve ondan kopamayacağımızı düşündüğümüz insanlar öldükten sonra da onlarla iletişimimizi devam ettirmeli miyiz? devam eden iletişim nereye kadar sağlıklıdır? iletişime geçtiğimiz “şey” o sevdiğimiz insan mıdır gerçekten yoksa onun duygusuz, sevgisiz ve ruhsuz bir yansıması mı?

bu tür soruları yanıtlamamızı bekleyen serinin senaristi charlie brooker, izleyicisine unutulmaz bir deneyim daha yaşatıyor.

2x2 - white bear

white bear adlı bölümde ise, insanoğlunun tanrıcılık oynamasıyla karşı karşıya kalıyoruz. suçlu bir insana verilebilecek en ağır ceza nedir? sorusu yöneltiliyor bu kez izleyicilere. karanlık bir atmosfere sahip bölüm baştan sona dek büyük bir dikkatle takip edildiğinde kurgu ancak kavranabiliyor. öteki bölümlere nazaran farklı bir anlatım tekniğinin kullanılmış olduğunu gözlemlemek mümkün.

victoria adlı suçlu bir kadın çevresinde şekillenen senaryoda, çevrelerine karşı duyarsızlaşan ve yaşananları sorgulamayan bir toplum tasviri yapılmaktadır. sorumsuz bir toplum sebebiyle daha fazla gücü kendinde bulan sıra dışı adalet örgütü ise, suçlu olduğuna kanaat getirdikleri kişiye karşı 1 ay boyunca vahşi bir şekilde oyun oynamayı sürdürmektedir. insanlar tepki göstermek yerine, ellerinde fotoğraf ve video çeken aletlerle, kahkahalar eşliğinde bu yaşanan insanlık dışı eylemin takipçisi olmaktadırlar.

hafızasını kaybetmiş bir şekilde uyanan victoria, konsolun üzerindeki fotoğraflar aracılığıyla evli ve bir de kızı olduğu sonucuna varır. evden dışarı adım attığındaysa ellerindeki kameralarla kendisini görüntülemeye çalışan ve bunu yaparken de hiçbir açıklama yapmayan bir güruhla karşılaşır. bu topluluk bir yandan da kendisinden kaçmaktadır. bunun yanı sıra, bazı yüzü maskeli insanlar da, ellerinde silahlarla her şeyden bihaber olan kadını kovalamaya başlarlar.

bu bölümü izledikten sonra bireylerin ve bireylerin bir araya gelmeleriyle oluşan toplumların yani kısaca insanlığın acımasızlığında sınır olmadığı çıkarımını yapmak mümkün. bir insanı cezalandırmanın en katı yollarından birinin sergilendiği senaryoda en ilgi çekici noktalardan biri ise hiç kuşkusuz cezayı çekmek zorunda kalan insanı izlemekle ve hiçbir açıklama yapmamakla yükümlü olan halkın çeşitli seanslarla bu göreve hazırlanması.

elbette halkın yanı sıra, 1 ay boyunca ortama uyum sağlayacak oyuncuların varlığını da es geçmemek gerek. izleyicilerin bölüm sonuna kadar gerilmesini sağlayan ve finalde ise şok etkisi yaratan kısmında o kişilerin etkisi büyük. koca bir tiyatro sahnesinde, hiçbir şeyden habersiz victoria’nın yardım çığlıkları kulaklarımızı çınlatsa da, onun bir suçlu olduğu gerçeği de aklımızı kurcalamaya devam ediyor. fakat işlenilen suç, böylesine ağır bir cezalandırmayı gerektirir mi gerçekten?

bu bölümde de çok net bir şekilde bir “iletişimsizlik” örneğinin sergilendiğini görebilmekteyiz. suçlu insanın çok ağır bir uygulama karşısında çaresiz kalışını izlemek yeterince vahşet yansıtmıyormuş gibi, çevresindeki insanların ona bir açıklama yapmak yerine fotoğrafını ve videosunu çekerek kaçmaları da yine eşit miktarda vicdansızlık örneğidir.

white bear’ı diğer tüm bölümlerden ayıran en önemli unsur ise, betimlenen dünyanın kimilerine göre bir distopya, kimilerine göre ise bir ütopya olmasıdır. vahşice suç işleyenlerin vahşice bir şekilde cezalandırılması gerektiğine inanan sayısız insanın bulunduğu gezegenimizde, çıkarılan sonucun tamamen zıt kutuplarda olmasına şaşmamak gerekir.

2x3 - the waldo moment

the waldo moment ile kapanan dizinin ikinci sezonu bu sefer çok farklı bir kulvara eğiliyor ve yakın gelecekte sanal bir kahramanın insanlar tarafından nasıl sahiplenildiğini ve siyaset arenasında karizmatik liderleri geride bırakacak kadar benimsenebileceğini gözler önüne seriyor.

bu sefer de teknolojinin insanları çok kolay manipüle edebileceğini gözlemleme fırsatı yakalıyoruz. sanal ortamda yaratılan mavi bir ayıcık figürü sanki gerçekmişçesine siyasete atılır ve seçime adaylığını koyar. önceleri bu durum garip karşılansa da, zamanla insanlar buna alışacak ve waldo seçim anketlerini 1. sırada götürmeye başlayacaktır.

waldo’nun argo bir üslupla diğer siyasetçilerle “iletişime geçmesi “halk nezdinden oldukça olumlu karşılanır ve waldo kısa bir sürede halkın büyük çoğunluğunun takdirini kazanmayı başarır. waldo’ya hayat veren jamie ise aslında siyasetten nefret etmesine rağmen bu işi yapmayı sürdürür. mutlu olmayı amaçlayan jamie için waldo ikinci plandadır.

jamine’nin rakip adayın kampanyaları için çalışan kadın ile yakınlık kurması sonucu birçok şey değişecektir. ve aralarında yaşanan birtakım olaylar sonucu kendi yarattığı karakter olan waldo’yu elinden kaçıracaktır. bu olay izleyenlere her başarılı erkeğin ardında bir kadın vardır sözünün tam tersini hatırlatmaktadır zira jamie, elindeki büyük gücü, aşık olduğu bu kadın ve aynı zamanda hırsı yüzünden yitirmektedir.

gelecekte hayali kahramanların argo bir dille çevrelerindeki insanlarla iletişime geçmesi ve büyük kitleleri arkasına alabilmesi konusu özgün bir şekilde işlenmiş. waldo’nun iktidara geldiği bir gelecek portresi düşünüldüğünde oldukça sıra dışı bir olay olduğunu söylemek pekala mümkün. fakat asıl korkutucu olansa işte tam olarak bu.

bölümün sonunda gördüğümüz tabloda waldo, gelecekteki düzenin hakimidir ve ona yapılan en ufak bir olumsuzluk cezalandırılır. günümüzde her yerden fırlayan sayısız reklamlarda artık yalnızca waldo vardır ve insanlar, arkasında bir insan olan, sanal bir kahraman tarafından yönetilmektedirler.

bu bölümle birlikte yaklaşık 2 yıl televizyon ekranlarında görünmeyen blak mirror, 2014 noel’inde özel bir bölümle bu uzun araya son verdi. bu bölüm, uzun bekleyişi fevkalade bir şekilde telafi eder nitelikteydi.

2x4 - white christmas

dizinin 2014 noel’inde yayımlanan özel bölümü white christmas ise, birden fazla olayla, birden fazla şey anlatmaya çabalayan, bunu da yine özgün yöntemlerle yapmayı başaran gerçekten de “özel” bir bölüm sıfatı taşıyor.

dizinin önceki tüm bölümlerine nazaran bu bölümdeki senaryonun biraz daha farklı olduğu söylenebilir. hikaye içinde hikaye anlatma tekniği ile kulvar farkını daha en baştan belli eden charlie brooker, ilmek ilmek dokuduğu senaryosunu finalde harika bir kurguyla noktalandırıyor.

ilk 6 bölümde karşımıza çıkan birçok unsurun bu bölümde tekrar bir araya getirildiğini ve senaryoyu tamamlayıcı görevler üstlendiklerini görüyoruz. ilk bölümdeki tv kanalı (ukn), ikinci bölümde hafızamıza kazınan şarkı (findlay), üçüncü bölümdeki teknolojinin bir üst modeli (kişi engelleme), dördüncü bölümde ölen bir insanı yeniden hayata döndürme olayını andıran vücudu olmayan bir insana sanal ortamda vücut yerleştirebilme, beşinci bölümdeki suçlu insanı cezalandırma yönteminin daha ağır bir versiyonu ve son olarak 6.bölümdeki sanal kahraman ismini bu bölümdeki insanlardan birinin kullanıcı adı olarak kullanması (waldo). brooker, önceki bölümlerin tümüne güzel göndermeler yerleştirmiş ve kendi yarattığı şaheseri yine kendisi taçlandırmış.

noel özel bölümünde karşımıza çıkan olaylardan kuşkusuz en farklı olanı, sosyal medya hesaplarımızdan engellediğimiz bir insanın, gerçek hayatımızdan da engelleniyor olması. sanal bir ortamda bastığımız tuşların hayatımıza da etki ediyor oluşu yeterince ilginç. engellediğimiz insanla geçmişimizdeki tüm anıların bir anda yok olması, engellenen kişi açısından zaman zaman ağır sonuçlar doğurabilmekte.

engellenen insanın yüzü tüm fotoğraf ve videolarda buğulanıyor ve görünmüyor. sokakta buğulanmış insanlar görmek, onların sizi engellediği anlamına gelmektedir. ve o güne dek sizi engelleyen tek kişi hayatınızı birleştirdiğiniz kadınsa, dışarıda ona rastlamak ama iletişim kuramamak gerçekten de acı bir tecrübe yaşatabiliyor. tıpkı bu bölümde karşımıza çıkan potter ve beth gibi.

potter’ın hikayesi temelde ağır bir aile dramını yansıtıyor ve finali ise acı bir son ile noktalanıyor. bu acı sonun kanıtını ortaya çıkarmak ise daha önce bir bilişim suçu işleyen ve cezalandırılan matt’e düşüyor. insanlarla konuşmada usta olan matt, potter’ın ağzından bu itirafı duyabilmek için zamanın ileri teknolojisini kullanarak onunla sanal bir ortamda iletişime geçiyor. biraz çabaladıktan sonra amacına ulaşan matt, bunun karşılığında kendi suçunun sıfırlanmasını talep ediyor.

bu talebi bir şartla yerine getiriliyor fakat matt açısından bakıldığı taktirde belki de hapis cezasının daha iyi bir yol olduğunu anlamak zor olmuyor. zira serbest kalma koşulu, dünyadaki tüm insanların kendisini hayatlarından engellemesine dayanıyor. hiç kimseyi göremiyor, duyamıyor ve kimseyle iletişime geçemiyor. kırmızı bir şeritle diğer insanlardan ayrılması sağlanıyor ve tüm dünyanın gözünde alenen suçlu konumuna düşürülüyor.

bir insanın dünyadaki tüm insanlarla iletişiminin kesilmesi o insan için hiç kuşkusuz çok ağır sonuçlar doğuracaktır. aristoteles’in “insan, sosyal bir hayvandır” tezinden yola çıkarsak eğer, bir insanın başka insanlarla etkileşimde olmadan yaşayamayacağı sonucuna varırız. matt için kurtuluş, bir nevi ölüm anlamına gelmektedir ve black mirror'ın channel 4 kanalındaki macerası böylesine efsane bir finalle noktalanmaktadır.

3x1 - nosedive

hikayesinin charlie brooker’a ait olduğu 1. bölümün senaryosunu kaleme alan kişiler rashida jones ve michael schur. joe wright’ın yönetmen koltuğunda oturduğunu gördüğümüz bölümün başrol oyuncusu ise bryce dallas howard.

nosedive, 2 yıla yakın bir süredir beklediğimiz yeni black mirror sezonunun ilk bölümü olması ve konusunun da sosyal medya olması sebebiyle bir kara mizah örneği olarak sosyal medyada büyük bir hızla yayıldı. pastel renklerle bezeli olan bölüm, ilk etapta 2013 yapımı spike jonze imzalı “her” filmini anımsatıyor. üstelik filmle bağlantısı bu kadarla da sınırlı değil. yakın bir gelecekte geçen her ile nosedive teknoloji ile iç içe geçen insan yaşamına odaklanıyor. tıpkı filmdeki gibi nosedive’da da ekranda görünen herkesin elinde insanların sanal bir dünyaya giriş yapmasını sağlayan aygıtlar bulunmakta. black mirror’ın önceki bölümlerinden de izler taşıyan bu bölüm ile izleyicisine yeni kanalında yeniden merhaba diyen dizi, son derece sert bir sosyal medya eleştirisine imza atıyor ve önceki tüm bölümlerden geri kalır bir yanı olmadığını kanıtlıyor.

günümüzde facebook, twitter, ınstagram, snapchat, periscope gibi sosyal medya uygulamaları ile insanların her anlarını sanal bir ortama aktardığı zaten bilinen bir gerçek. bu bölümde anlatılanlar ise biraz daha korkutucu bir fikir ile çıkıyor karşımıza. bu tür uygulamalarda yapılan her türlü paylaşıma gelecek olan her beğeni ve yorum insanların egolarını tatmin etmekten başka bir işe yaramamakta ve insanlık her geçen gün sanal bir kutuya hapsolarak yapaylaşmaktadır.

lacie’nin günlük hayatına konuk olduğumuz bu bölüm adından da anlaşılacağı üzere bir “dibe vuruş” öyküsü anlatıyor. zaten konu black mirror olunca ütopik bir senaryo beklemek abes olurdu. distopyayı iliklerimize dek hissedeceğimiz bir gelecek portresinde insanlar 5 puan üzerinden sınıflara ayrılmıştır. günümüz sınıf farkının sanal bir boyuta taşındığını gözlemediğimiz hikayede puanı yüksek olan kişilerin yapmacık, düşük olan kişilerin doğal/normal insanlar olduklarını fark etmekse trajikomik bir durum yaratıyor. acaba lacie 4.5 üstü bir puana sahip olan arkadaşının düğününe katılıp puanını 4.5 üzerine çıkarabilecek ve bu sayede o çok istediği evi satın alabilecek midir?

black mirror bu bölüm itibarıyla kelimenin tam anlamıyla, “ben döndüm!” mesajı veriyor.

3x2 - playtest

kurt russell’ın oğu wyatt russell ve hannah john kamen‘in başrolde yer aldığı sezonu ikinci bölümü “platest”in senaryosu charlie brooker tarafından yazılmıştır. dan trachtenberg’in yönetmenlik koltuğunda oturduğu bölüm, arttırılmış gerçeklik teknolojisinin gelecekte alabileceği boyut ve bunun sonuçları üzerine kurulu.

evden habersiz bir şekilde çıkan ve dünyanın çeşitli yerlerini gezen cooper, gittiği yerlerde hayatın tadını çıkaran ve parası bittiğinde ise geçici işlerde çalışarak yolculuğuna devam eden bir gezgindir. teknolojiyle arası bir hayli iyi olan ve kısa süreli işlerini sanal ortamdan bulan maceraperest ruhlu karakterimiz londra’dayken yine aynı sorunla karşılaşır ve büyük bir oyun firmasının piyasaya sürmeden önce insanlar üzerinde test edilmesini amaçladığı bir oyunda kobay olmayı kabul eder.

bir anda kendini gereğinden fazla “arttırılmış” bir gerçekliğin hakim olduğu oyunun içinde bulan cooper, kendi iç dünyası ve bilinçaltından beslenerek korku öğeleri yaratan, oynayan insanın sınırlarını zorlayacak korku gelirim türündeki oyuna ne kadar süre tahammül edebilecektir?

günümüzde dahi oyun sektöründe büyük bir hızla yer etmeye başlayan sanal gerçeklik ve arttırılmış gerçeklik teknolojilerini düşündüğümüzde, dizide karşımıza çıkan böylesine korkutucu olayları ilerleyen zamanlarda görmemiz işten bile değil. inceptionvari bir finale sahip olan playtest’in zaten en vurucu kısmı da son bölümünde yer alıyor.

ayrıca bölümün bir sahnesinde 2. sezon 2. bölüm “white bear”a ufak bir gönderme yapmayı da ihmal etmemiş brooker. buna ek olarak, edgar allan poe’nun “kuzgun”unu görmek de güzel bir olay olarak hafızalarımızda kalıyor.

3x3 - shut up and dance

başrollerinde game of thrones’da bronn karakteriyle tanıdığımız jerome flynn ve yetenekli genç aktör alex lawther‘ın yer aldığı bölümün orijinal hikayesi charlie brooker’a, senaryosu ise william bridges’a ait. kamera arkasında ise the woman in black başta olmak üzere çeşitli korku/gerilim filmlerinde yönetmenlik yapmış olan james watkins bulunuyor.

black mirror dizisinin bildiğimiz o karanlık senaryolarına ek olarak gerilim unsurunu da çok iyi kullandığını biliyoruz. sezonun 3. bölümü olan shut up and dance ise kelimenin tam anlamıyla izleyicisine ekran başında soğuk terler döktürmeyi başarıyor.

kenny ve hector, her normal insan gibi hayatlarına devam ederken, içinde bulundukları teknolojik çağın başlarına açacağı belalardan habersizdirler. bilgisayar korsanları tarafından yapılan şantajlar birçok insanı mağdur etmektedir ve 19 yaşındaki kenny ile evli ve çocuklu olan hector da toplum tarafından hoş karşılanmayacak türden şeyler yaparken bu internet korsanları tarafından kayıt altına alınıyorlar ve adeta birer kukla olarak kullanıyorlar. bu “ayıp” şeylerin yayılmaması için her türlü şeyi yapmaya hazır olan ikilinin gerilim dolu hikayeleri izleyicide şok etkisi yaratırken, aynı zamanda içten içe onların iyi birer insan olduklarını düşünerek izleyip empati kurmak da farklı sonuçlara yol açabiliyor. peki korsanlar sözlerini tutacak ve o içerikleri yaymaktan vazgeçecek mi dersiniz?

shut up and dance’ta bilgisayarlar ve telefonlarımızın kameraları başta olmak üzere birileri tarafından sürekli izlendiğimiz varsayımı ortaya atılıyor ve aslında sanal dünyanın geldiği boyutu da düşündüğümüzde bunun gerçekleşmesi çok zor bir ihtimal olmadığını fark ediyoruz.

yine aynanın karanlık tarafından bakan black mirror, yaşamakta olduğumuz karanlık çağ özelinde izleyicisini bilinçlendirmeyi ihmal etmiyor.

3x4 - san junipero

sezonun 4. bölümü orijinal bir isme sahip. ilerleyen dakikalarda bölüm içinde geçen bir yer adı olduğunu anladığımız san junipero’nun yönetmeni aynı zamanda 2. sezon 1. bölüm “be right back”in de yönetmenliğini yapmış olan owen harris, senaristi ise charlie brooker. başrollerinde mackenzie davis ve gugu mbatha-raw‘ın bulunduğu bölüm an itibarıyla birçok platformda sezonun en iyi bölümlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.

aşina olduğumuz distopya havasından ilk etapta uzak olduğunu hissettiğimiz bu bölümün vuruculuğu bittiğinde ve üzerinde biraz düşünüldüğünde ortaya çıkıyor. kimilerine göre bu dizi çatısı altında yayımlanması dahi hata olan ve ütopik bir senaryoya sahip olduğu söylenen san junipero, tıpkı aldous huxley’nin brave new world'ündeki gibi ütopya görünümlü bir distopya aslında.

senaryo ölümsüzlük üzerine kurulu. fakat alışılagelen fiziksel bir ölümsüzlük değil bu. sanal bir ortamda gerçekleşen ve kişilerin öldükleri andan sonra farklı bir boyutta ve sınırlı bir alanda yaşamaya devam ettikleri san junipero şehrinde geçiyor öykümüz. yorkie ve kelly isimli iki kadının yolu bu sanal şehirde kesişir ve bilinç düzeyinde birbirlerine aşık olurlar. dünya’da yaşam devam ederken her hafta 1 saatliğine bu şehri ziyaret etme şansına sahip olan insanlar, eğer memnun kalırlarsa ebediyen burada kalmayı seçme ve dünya’daki varlığına son verme özgürlüğüne sahiptirler.

yorkie henüz 20’lerinin başında genç bir kadınken geçirdiği trafik kazası sonucunda felç kalır. belli bir süre san junipero’yu ziyeret eden yorkie, çekingen ve içine kapanık biridir. fakat kelly ile tanışması sonucunda hayatının kırılma noktalarından biri gerçekleşecek ve dünya’daki varlığına son vererek sonsuza dek san junipero’da yaşamaya karar verecektir. peki ama aşık olduğu kadın uğruna bunu yapan yorkie, dünya’da eşi ve çocuğunu kaybeden kelly’den aynı karşılığı görebilecek midir? onu san junipero’da yalnız bir hayat mı beklemektedir yoksa bilinç düzeyi ve sınırlı bir alanda aşk dolu sanal bir “yeni dünya” mı?

dizide san junipero adıyla karşımıza çıkan yer 80’li, 90’lı ve 2000’li yılların california’sı olarak izleyiciye sunulsa da, şehir görüntülerinin cape town’da çekildiği bilgisi yer alıyor. şehrin daimi olarak sonsuz eğlence ve mutluluk alanı olarak lanse edilmesi ilk etapta olumlu görünse de, bölümün sonundaki dijital mezarlık görüntüsü bir an için korkutmaya yetiyor, ki bölümü distopya yapan kısmın bu olduğunu fark etmek insanı geriyor.

bu bölümü distopya olarak görmeyen black mirror izleyicilerinin yapmaları gereken şey ise olaya biraz daha farklı bir pencereden bakmayı başabilmelerinde gizli. san junipero sanal bir dünyadır ve tabii ki bir veya birden fazla yazılımcıya sahiptir. kaderimiz o yazılımcıların ellerindeyken, bilerek ve isteyerek fiziksel dünyayı terk etmek ne kadar doğru? içinde yaşadığımız fiziksel dünyada da her an birileri tarafından yaşamımıza son verilme ihtimalinin bulunması san junipero ile dünya’yı aynı kefeye koymamıza yetiyor. her iki dünyada da insan bir “yolcu”dur aslında ve niçin o dünyaya giriş yaptığını ve ne zaman terk edeceğini bilemez. haliyle kaderimizin öyle ya da böyle birileri tarafından kontrol edildiği gerçeğiyle yaşamalıyız. hangi dünyada olduğunaysa yine kendimiz karar vermek zorundayız.

özetle, tüm black mirror bölümleri arasında farklı bir kulvarda olan san junipero, ütopya ile distopyanın kesiştiği o ince çizgi üzerine kurulmuş olan, üzerine tezler yazılabilecek denli etkileyici bir senaryoya sahip.

3x5 - men against fire

yine tamamı charlie brooker’a ait olan senaryonun yönetmeni jakop verbruggen. başrollerinde malachi kirby ve madeline brewer‘ın olduğu bölümde 2014 yapımı zaman paradoksu temalı predestination filminde karşımıza çıkan sarah snook da bulunuyor.

men against fire, senaryonun gidişatı itibarıyla en çok 1. sezon 2. bölüm olan “fifteen million merits”i andırıyor. bir nevi uyuşturucu benzeri yöntemle sistemin içine yerleştirilen insanlar sorgulamadan kendilerine söylenenleri yapmak zorunda bırakılmışlardır. çeşitli etkenler sebebiyle sistemi sorgulamaya çalışan stripe’ın, tüm gerçekleri idrak etmesinin ardından tekrar sistem tarafından öğütülmesi bölümün ana konusunu oluşturuyor. bu yönüyle 1.sezon 2. bölüm ile birbirlerine olay örgüsü bakımından benzediği söylenebilir. bölümün sertlik dozu ise 2. sezon 2. bölüm “white bear”ı akıllarak getiriyor.

ilerleyen yıllarda askeri bilimkurgu alanında kült olarak sayabileceğimiz yapımlar arasında girmeyi daha şimdiden garantileyen men against fire, tüm bölümler içinde kendine ön sıralarda yer bulabilecek denli iddialı olmayı başarıyor. insanı birçok konu hakkında sorgulamaya iten bölümün güçlü yanlarından biri ise yaratılan atmosfer.

dünya üzerinde var olan tüm devletlerin ve o devletlerle çeşitli sebepler dolayısıyla sürekli bir çatışma halinde olan silahlı örgütlerin ideolojisi ve hayata bakış açısını son derece tutarlı bir şekilde anlatmayı başaran bölüm, etkili bir sistem eleştirisine imza atıyor. distopik bir dünyanın hakim olduğu bu gelecek portresinde insanların öldürmek için nasıl bir psikolojiye sokulduğunu görüyor ve savaş denen olgunun ne kadar anlamsız olduğunu yeniden idrak ediyoruz.

bu bölümde, teknoloji ile birlikte insanın duyarsızlaşması, vicdan denen olgunun bedenini terk etmesi, başkaları tarafından rahatça kontrol edilebilecek canlılar haline gelmesi gelecek adına endişe verici boyularda resmediliyor. katı bir distopya izlediğimiz bölüm, dizinin klasik havasını son derece başarılı bir şekilde devam ettiriyor ve sezonun son bölümü öncesi izleyicilerine sert bir darbe indiriyor.

3x6 - hated in the nation

1.5 saatlik bir zaman dilimi ile bir film izliyormuşuz etkisi yaratan hated in the nation, dizinin en uzun süreye sahip bölümü unvanını şimdilik elinde bulunduruyor. charlie brooker tarafından yazılan senaryo, james hawes tarafından ekrana aktarılıyor. başrollerinde kelly macdonald ve faye marsay‘ın yer aldığı bölüm, yine korkutucu bir senaryo üzerine kurulu.

devlet tarafından da desteklenen “robotik arı” projesi ile şehrin her yerine yayılan arılar çok gizli bir şifreleme yöntemi ile korunmaktadır. insanların yararı için kullanıma sokulan bu proje, günün birinde birileri tarafından hacklenip insanlara karşı kullanılırsa ne olur peki?

bilimkurgu ile polisiyenin harmanlandığı bu bölümde yakın bir gelecekte londra’dayız. dedektif karin parker ve onun teknik anlamda donanımlı yardımcısı blue colson, sosyal medyadaki tepkiler sonucunda yaşanan bir dizi sıra dışı olayı analiz etmeye başlarlar. günümüzde reddit, ekşi sözlük, facebook, twitter gibi platformlarda insanların her türlü olaya karşı yazdıkları sanal tepkiler bu bölümde karşımıza çıkanlarla paralellik gösteriyor.

bir süre sonra gizemli ölümleri de beraberinde getiren bu ilginç olaylar silsilesinin önüne geçilmediği taktirde çok daha fazlası meydana gelecektir. halk ve hükümet çaresizdir. teknolojiye karşı başlatılan savaş gerçekten bir sonuç getirecek midir yoksa teknolojisinin kölesi mi olunmuştur? bu soru çerçevesinde şekillenen bölüm, insanı derin sorgulamalara itiyor. sezonun en katı bölümleri arasında yer alan bölüm yok artık nidaları eşliğinde izleniyor ve dünyanın geleceği hakkında oldukça karamsar bir bakış açısı sergiliyor.

hated in the nation’da ayrıca dizinin önceki 3 bölümüne de ince göndermelerde bulunuluyor. white bear, playtest ve men against fire bölümleri hakkındaki detaylar aslında her bölümü farklı bir zaman diliminde geçen dizinin özünde birbirine bağlanabildiğini kanıtlıyor.

Dizinin dördüncü sezonunun fragmanını da buraya bırakalım ve bekleyişe geçelim