Bukowski'nin Neden Bukowski Olduğunu Açıklayan Kült Ergenlik Romanı: Ekmek Arası

Çavdar Tarlasında Çocuklar'ın sert versiyonu diyebileceğimiz Ekmek Arası (Ham on Rye), yazar Charles Bukowski'nin, çocukluk ve ergenlik yıllarını enfes bir üslupla anlattığı kült bir eser. Kendisine bir göz atalım.
Bukowski'nin Neden Bukowski Olduğunu Açıklayan Kült Ergenlik Romanı: Ekmek Arası

Nedir, ne değildir?

charles bukowski’nin, 1922-1941 arasındaki çocukluk gençlik yıllarını büyük oranda otobiyografik unsurlar içererek anlatan, mizah ve acının başarılı bir kolaylıkla iç içe geçtiği, 1982'de yayınlanan yapıtı. okuduğum ilk ve tek bukowski kitabı ancak daha öncesinde john fante'den ask the dust'ı (toza sor) okumuştum; kitabın bukowski tarafından yazılan önsözünde kütüphanede kitapları deneyerek arayışını, fante’nin toza sor’u ile tanışmasını ve kendisinin "tanrısı" oluşunu anlatır, ham on rye'da da 35. bölüm fante'den bahsetmemekle birlikte aynı durumun anlatımıdır.

Romanın sade bir kritiği

ekmek arası, charles bukowski'nin açık ara en güzel kitabıdır. dünya edebiyatının da en güzel kitaplarındandır. gerçekten de bukowski'nin ilk yazdığı romanlara göre bayağı farklıdır. çoğu bukowski kitabı gibi "sabah kalktım. iki bira çaktım kendime geldim" ya da "i liked her legs, those shining legs" ya da "i really put it in to her" tarzından uzaktır. küçük bir çocuğun asosyalliğini, ergenliğin en sarsıcı ve abartılı ayrıntılarını, fakirliği, baskıyı, ilk gençlik tedirginliğini böylesine neşeli verebilen bir kitap daha bulmak çok zordur. çocukluk-ergenlik arası dönemi the catcher in the rye'i anımsatabilir. kitabı sonuncusu orijinalinden olmak üzere, şu ana kadar 4 kere okumuş biri olarak söylemeliyim ki, türkçe çevirisi olağanüstüdür. hatta orijinalinde aynı tadı bulamadığmı söyleyebilirim. sıradan sokak ve argo sözcükler türkçeye çevrildiğinde daha renkli ve canlı hale gelmiş belki de. şüphesiz ki küçük bir çocuğun "bok doluydum ve dövüşmek zorundaydım" demesi "i was full of shit and i had to fight" demesine göre insanın içine daha çok işler (ya da anadili türkçe olan birinin mi demeliyim yoksa?)... her neyse, çevirisi çok çok iyidir sonuç olarak.

bu roman 82'de yayınlanmıştır. yani bütün o women, post office, factotum, notes of a dirty old man türü agresif kitaplarından çook daha sonra. bukowski'nin hayatının eski bir döneminden kırıntıları sonlarda anlatması bu anlamda ilginçtir. üstelik de bu romanın yayınlandığı yıllar, sanırım ünlenmeye başladığı yıllar olmalı. yani bukowski'nin iyi bir yaşamın iyi bir yazını beraberinde getirdiği tezini de destekler. bukowski kitapları bilindiği gibi karı kaldırmada bunalım ve sorunlu bir havanın etkili olduğu düşüncesini yaymıştır kimi yüzeysel gençlerde. işte ekmek arası (ısrarla türkçe ismini kullanmamın nedeni açık sanıyorum) baş karakterin hiçbir seks ilişkisini içermeyerek de farklı bir yön sergiler. yani bukowski'nin kitaplarının üzerine oturduğu kadın-içki-umursamazlık üçgeninin umursamazlık köşesinin nasıl oluştuğunu anlatan ve örnekleyen kitaptır.

evet başladığım gibi bitireyim: kaptan yemeğe çıktı ve tayfalar gemiyi ele geçirdi bukowski'nin en iyi kitabıysa, ekmek arası da en güzel kitabıdır.

Romandan bazı alıntılar

* camel sigarası sihirliydi.

* belki de dedikleri gibi "kaçık" tım biraz. ama içimde gerçek bir şeyler olduğuna dair bir duygu besliyordum. sertleşmiş boktu içimdeki belki, ama onlarda o da yoktu.

* benden nefret etmeyi sürdürmelerine rağmen nefretin daha iyi bir türüydü bu, benden neden nefret ettiklerinden emin değildiler sanki.

* insan yok, hiçbir şey yok.

* güneşin bile babama ait olduğunu, onun evinin üstüne parladığı için benim güneşe hakkım olmadığını hissediyordum. güllerinden farksızdım, ona ait olan bir şeydim.

* annemin bir deliği, babamın ise sıvı püskürten bir kamışı vardı. nasıl oluyor da böyle şeylere sahip olup her şey normalmiş gibi davranabiliyorlardı, havadan sudan konuşurken arada bu işi yapıp kimseye anlatmıyorlardı. babamın sıvısından olduğumu düşündükçe kusacak gibi oluyordum.

* dünya dışardaydı ve her şeye kayıtsızdı ama önemi yoktu. milyonlarca insan vardı dışarda, köpekler, kediler, sincaplar, binalar, sokaklar, ama önemsizdi. sadece bir baba, ustura kayışı, banyo ve ben vardım.

* banyodan çıktığını duydum. banyonun kapısını kapattı. duvarlar harikuladeydi, küvet harikuladeydi, lavabo ve duş perdeleri, hatta tuvalet bile harikuladeydi. babam gitmişti.

* istedikleri buydu demek: yalanlar. harikulade yalanlar.

* yapmam gerekeni yapma cesaretinden yoksun olduğumu bilmek çok kötü bir duyguydu.

* biz böyleydik, başka türlü olmak istemiyorduk.

* herkes iyi olabilirdi, iyi biri olmak cesaret gerektirmiyordu.

* kötüysen kötü rolü yapman gerekmez, kötüsündür. kötü biri olmak hoşuma gidiyordu. iyi olmaya çalışmak hasta ediyordu beni.

* biri bana çirkin olduğumu söyledikten sonra gölgeyi güneşe, karanlığı ışığa yeğler olmuştum.

* bu içki denen şey cerrahlara yaramıyordu belki ama cerrah olmak isteyen biri kafadan biraz noksandı zaten.

* bazıları gerçekten yaşar.

* bir boktan çıkıp başka bir boka giriyoruz sürekli.

* o kadar yaşlanmıştı ki ölmesinin bir anlamı kalmamıştı.

* başka birine güvenmekte hesap yoktu. iş yoktu insanlarda.

* kelebeklerin ve arıların arzuladığı bir çiçek olmak varken, sinekleri cezbeden bir bok parçasıydım. yalnız yaşamak istiyordum, yalnız olunca daha iyi hissediyordum kendimi, daha temiz, ama onlardan kurtulacak kadar zeki değildim.

* yaralarım ve çıbanlarım yasaya karşı değillerdi.

* beni arzulamalarını arzuladım.

* ilgi duymuyordum. hiçbir şeye ilgi duymuyordum. nasıl kaçabileceğime dair hiçbir fikrim yoktu. diğerleri yaşamdan tat alıyorlardı hiç olmazsa. benim anlamadığım bir şeyi anlamışlardı sanki. bende bir eksiklik vardı belki de. mümkündü. sık sık aşağılık duygusuna kapılırdım. onlardan uzak olmak istiyordum. gidecek yerim yoktu ama. intihar? tanrım, çaba gerektiriyordu. beş yıl uyumak istiyordum ama izin vermezlerdi.

* herkes sisteme uyup içine girebileceği bir kalıp bulmak zorundaydı.

* sarhoş olmayı hep sevmeye karar verdim. sıradanlığı alıp götürüyordu, sıradanlıktan yeterince sık uzaklaşabilirsen sıradan olmazdın belki.

* harikulade hiçlerdi hepsi.

* insanın kendini sonsuza dek sersem ve yararsız hissetmesini engelleyen tek şeydi içki.

* ve hiçbir şey ilginç değildi.

* at boku kadar can sıkıcıydılar.

* aynı bok çukurunun içindeydik hepimiz. kaçış yoktu...zamanı geldiğinde sifonumuz çekilecekti.

Tom Robbins'in, Aşk ve Kelebekleri Felsefeyle Harmanladığı Bal Tadında Kitabı: Dur Bir Mola Ver

Albert Camus'nün, Okuyanları İntihara Yönlendirdiği Söylenen Eseri: Sisifos Söyleni

Her Devir Her İktidar İçin Uygun, Zamanının Ötesinde Bir Eser: Hayvan Çiftliği