Çin'de Çapkınlık Turuna Çıkan Bir Arkadaş Grubunun Mekanda Rehin Alınmayla Son Bulan Hikayesi
İş için yapılan Çin ziyaretinde çapkınlık turuyla başlayıp olayların zirve yaptığı bu hikayede tansiyon bir an olsun düşmüyor.


çin'in en büyük şehirlerinden, tianjin'deydim iş gereği. akşam oldu. orada tanıştığım, ingilizcesi "fanteksentyu"yu tek bir kelime zannetme seviyesinde olan dört türk ve bir arap arkadaş "ya biz iletişimde güçlük çekiyoruz, sen de bizimle gel" diye diye beynimi yedi ve hep beraber çin gecelerine giriş yaptık. "ee, ne yapalım?" dediğimde bana hiç dolandırmadan "çapkınlık!" dediler hep bir ağızdan. (bu arada yaşları hep 35+)

ya diyorum beni niçin böyle şeylere bulaştırıyorsunuz? kız tavlamak istiyorsanız gidin kendiniz yapın ne yapıyorsanız ben istemiyorum. bunlar beni yakamdan tuttu bırakmadı illa bizimle geleceksin diye.

neyse. bindik bir alamete, gideyoz gıyamete. bir taksi çevirdim. istemeye istemeye dedim ki, "arkadaşlara güzel bir gece geçirecekleri bir yer lazımmış, önerebilir misiniz mekan?" tabii biliyorum ya dedi götüreyim sizi hemen. ama adamın yüz ifadesinde cem yılmaz'ın türk taksicilerini anlatırken kullandığı "ohh oğlanın nişanını yaptık bugün" ifadesini görüyorum taksimetreye basarken. ben nereden bileyim bunların şebeke olduğunu? içimden diyorum ki oğlum everest inşallah bu gece sorunsuz biter.

mekana girdik. ne dans alanı var, ne müzik var, ne dj var. sadece danışma gibi, otel resepsiyonu tarzında genişçe bir masa var bel boyunda, o kadar. beş adım attım, birileri geldi ceketimi falan çıkardı. yok abla ben tutarım dur diyorum, "rilaaağksss baby" diyor ağzını yaya yaya, gözlerini kısa kısa, dudağını büze büze. altıma işemek üzereyim korkudan. on adım daha sonra biri geldi buyrun diye bir yere götürdü yol göstererek. yemin ediyorum mekanın hizmetinin güzelliğine odaklanamıyorum. vay be demem gerekiyor muameleden dolayı ama sırtlan sürüsüne denk gelmiş zavallı orman kralı aslan gibi korkuyorum çaresiz. neresi burası, neresi?!

bizi bir genişçe özel bir locaya alıyorlar. deri koltuklar, projektörlü sinema salonu ekranı, dans alanı, aynalar, disko topu, ışıklar. minyatür bir disneyland sanki. oturduk ve iki dk sonra içeri ip gibi dizilmiş, kuzey kore askeri disiplininde on tane kız aynı adımlarla, aynı kıyafetlerle ve aynı yüz ifadesi ile yarım ay şekilde karşımıza dizildiler. yıllar önce alparslan'ın kürt kapanı taktığı yapması aklıma geldi. hazır olun dedim, sakın ilerlemeyin, sabit kalın. ardından bir abla daha girdi. buyrun dedi seçin. abla diyorum içimden, ben şimdi bu yanımdaki abazalara "seçin" diye çevirsem söylediklerinizi, neler olur biliyor musun? sekiz haftadır yemek bulamamış boz ayı gibi ağzının suyu akıyor adamın görmüyor musun?

hepsi birer tane kız seçti, arap üç tane seçti. bizde böyle diyor ya manyak mıdır nedir? ben seçmedim sadece dans mans ederim bari ortama ayak uydururum diye geçiyor aklımdan.

müzik çalmaya başladı. disko topu dönüyor, kızlar dans ediyor, bizimkiler apaçi dansıyla karşılık veriyor. içeri gelip giden garsonların getirdiği tabakları saymaya kalkmak, rüzgarlı havada bir ağacın dibine oturup yapraklarını saymaktan daha zor.


bir saat civarı dans ettikten sonra, bizimkilerden biri yanıma gelip "hadi artık odaya modaya falan gidelim kızlarla" dedi. ben bunu kıza nasıl söyleyeceğim ya düşünce bile utancımdan yerin dibine girdim ama bunlardan kaçış yok, mecbur kızın kulağına eğilip "arkadaşım odaya geçmek istiyormuş" dedim. "ne odası ya?" demesin mi? abi diyorum, ne odası oda moda falan yok diyor dedim. bizimki bi sinirlendi önce o kadar dans ettik sabahtan beri bunun için bekliyoruz ne demek odaya gitmiyorlar diye ses yükseltti.

korkumdan, koltuğun sürekli kumanda giren aralığına saklanmak istiyorum ama giremiyorum. ortalık azıcık gerildi. hepsi duydu odaya falan gitmeyeceklerini. seslerden şüphelenen iki tane kablolu kulaklığı olan korkunç bakışlı abi geldi içeri. yanlarında, en başta gördüğümüz abla geldi. ne oluyor burada dedi. tam bir şey yok ya falan diyordum ki, aç gözlü arap arkadaş sitemkar şekilde yüksek ses tonu ile güllügillihullamülla bi şeyler demeye başladı. adeta, buz devri'nde fındığı elinden alınmış o sincap gibi çıldırmıştı.

sonra üç-beş tane takım elbiseli abi geldi içeri bizi götürüyorlar başka bir odaya ama bacağımdan aşağı süzülen sıcak şeyin çis olmamasını dilemekten başka bir şey düşünemiyorum o an.

ben dindar insan da değilim ki. suphaneke'yi bile ilkokulda kopya çekerek okuyup din dersinden geçmiştim. dua bile edemiyorum öldürmeyin beni diyorum. kimsenin beni iplediği yok. annem babam beni ufkum açılsın, dünyayı tanıyayım, kendimi bulayım diye gönderdi buralara. sonum bu olmasın diye sızlanmaya devam ediyorum ama dans ederken bile bu kadar terlemedim. kolumdan bacağımdan boncuk boncuk ter akıyor.

şimdi pastanın çileği geliyor.

o abla tekrar geldi, durumu konuştuk güzelce. dedi ki bu kızlar konsomatris. odaya falan götüremez kimse. arkadaşlar da olaylardan sonra adamların ciddiyetini anlamış olacak ki, süt dökmüş kedi gibi sadece mekandan çıkmak istiyorlar hiçbir şeyde gözleri yok.

hesabımızı ödeyip gidelim dedik tamam dediler hesabı bir getirdiler. bakın ben böyle bir hesabı en son richie rich çizgifilminde görmüştüm. ankara'da, istanbul'da gördüğünüz duyduğunuz şehir efsanesi hesapların hiçbirine benzemiyor. yani nusr-et'i kapatırsın o paraya öyle söyleyeyim. şu şekilde ifade etmeye çalışayım: oradaki altı kişi hepimiz cüzdanımızın son centine kadar verdik ve hala para eksikti.

dediler ki tamamlayacaksınız bu parayı. dedim yok başka paramız ne yapalım? hepinizin pasaportunu alır yakarım mahvolursunuz dedi. kadın ve mafyavari adamlar kendi aralarında konuşup sürekli bana bakıyorlar. aklımdan bugüne kadar izlediğim bütün kaçırılma sahneli hollywood filmleri geçiyor. havalandırma boşluklarını, asansör aralıklarını falan inceliyorum. sanki içime bir michael scofield girmişti ve prison break'ın ilk sezonundaydım.

"tek anlaşabildiğimiz kişi sen olduğun için seni rehin alıyoruz, diğer arkadaşların bu hesabın kalan parasını getirirse gidebilirsin" dediler. abla diyorum gözünü seveyim ben bu adamlarla daha bir iki gün önce tanıştım. niçin geri dönsünler kaçar giderler dedim. beni ilgilendirmez dedi. dışarı çıkarken bana nanik yapmadıkları için minnettarım. yüzlerindeki o korkuyu gördüğümde geri geleceklerine inanmıştım.

aradan bir saat geçti geçmedi, geri geldiler. hepsi gitmiş, "çocuğun başına ne geldiyse bizim suçumuz" deyip bankadan paraları çekip birleştirip getirmişler. en azından vicdanlı çıktı herifler. hesabın kalanını da ödeyip konuyu hallettik ve sağ salim çıktık. o gün beni orda bıraksalardı ne olurdu bilmiyorum.

macera yaşayayım derken başıma gelenler, yaprak dökümü'ndeki ali rıza bey'in bile başına gelmemiştir.