Crossdresser Bir Sözlük Yazarının Kitap Akıcılığında Yazdığı, İnanılmaz Olaylarla Dolu Günlüğü
Crossdresser, kısaltılmış haliyle CD, karşı cins ile özdeşleşmiş kıyafetler giyen insanlara deniyor. Yani kadınsa erkek, erkekse kadın kıyafetleri giyiyor CD'ler. Hikayemizin baş kahramanı "kirli kedi" ise kadın kıyafetleri giymeyi seven bir crossdresser.
Crossdresser Bir Sözlük Yazarının Kitap Akıcılığında Yazdığı, İnanılmaz Olaylarla Dolu Günlüğü

"dudaklarım daha kırmızı olmalı" dediğim gün başladı her şey. 2007 yılının eylül ayıydı.
ucuz bi ruj alıp eve girer girmez dudaklarımı boyadım, onlar kırmızıya daha çok bulandıkça benim de ufkum o kadar genişledi sanki.

artık yalnız yaşadığım bir evim vardı. kendi çöplüğüm ve bütün sırlarımla beraber yapayalnız yaşadığım bir ev. çelik kapının dışındaki dünyanın beni zerre kadar ilgilendirmediği, prensesi, prensi, kraliçesi, sahibi ve tek yöneticisi olduğum bi dünya. o ev, dünyanın sonundaki evdi benim için.

ilk kez 2 numara çorap alıp da giyerken sinirden yırttığım günün akşamıydı. ne kadar desenli çorap varsa eve doldurmuştum. ama hepsi 2 numara. peki dedim olmuyor, demek ki ben 3 numaralı çorapların kadınıyım. daha öğrenecek ne çok şeyim vardı. etek ya da elbise için bedenim kaç, 85c nedir, silikonlu çorap nasıl olur, push-up sütyen ve daha bir dünya ayrıntı.

makyaj konusu ayrı bir dert, hangi ton fondöten tenime gider, göz makyajı nasıl yapılır, peki ya ruj? french manikür? düşündükçe afakanların bastığı ağda seansları? bunları nerden almalı, hangi markalar iyidir vs. vs.

bir yerden başlamak lazımdı. önce internet üzerinden kıyafetler sipariş edildi. hiç unutmuyorum, aldığım ilk ayakkabı nine west'in platform topuklu bilekten bağlamalı bej renkli ayakkabısıydı. hem büyük numara ayakkabı bulmak öyle sandığım kadar da kolay değildi. ya nine west ya da deichmann. bu ikisi kurtarıcım oldu. bir de özel olarak yaptırdığım diz üstüne kadar çıkan sivri topuklu parlak deri çizme tabi ki.

en çok korktuğum şey topuklularla nasıl yürüyeceğimdi. ama hiç de korktuğum gibi olmadı. sanki 30 yıldır topuklu ayakkabıyla dolaşıyomuş gibi rahattım. sanki su yolunu bulmuş ve olması gereken yere doğru akıyor gibiydi.

iç çamaşırları bedeni ayrı bir mesele. bunları internetten almak yerine gidip mağazasından almayı tercih ettim. ilk başlarda üstümdeki çekingenlik yüzünden kendimi hiç rahat hissetmiyodum ama baktım ki kafa dengi tezgahtarlarla çok rahat olabiliyorum. hiç unutmuyorum bi gün iç çamaşırı mağazasında sepete doldurmuşum bir ton tanga, sütyen, baby doll, jartiyer çorapları, külotlular vs. kasaya geldim, arkamda bi ton insan var. kasiyer durdu durdu: bunların hepsini siz mi giyeceksiniz, dedi. hiç bozuntuya vermedim, "evet kabare sanatçısıyım ben, dedim. bir gün gelin izleyin." ben mi giyecekmişim. sanane yahu. ister ben giyerim ister sokaktaki fahişelere dağıtırım. hadsiz. :/ o günden sonra oraya gitmedim tabi.

sıra geldi saçlara, her zaman uzun kıvır kıvır siyah saçlarım olsun istemiştim. nitekim oldu da, üniversitede neredeyse belime kadar gelen saçlarım vardı, sonra iş güç falan derken kestirdik tabi. yine aynı uzunlukta saçlara kavuşmak hiç de zor olmadı. süvari'den aldığım ilk peruğu çok uzun süre kullandım ve sonradan aldığım hiçbir peruğu bu kadar beğenmedim. şu anda 15 tane kadar vardır ama hiçbiri ilkinin yerini tutmadı. aynısından da bir türlü bulamadım malesef.

ve epilasyon! korkunç bir tecrübe. gidip de daha uygun diye bulduğum yer resmen mahvetmişti beni. bir daha oraya asla adımımı atmadığım gibi kendi kendime de söz verdim. eğer olacaksa her şeyin en iyisi olacaktı, ya da bunu sürdürmeyi bırakacaktım. daha iyi bir yer seçtim kendime. önce göğüs, sonra yüz ve kollardaki tüylerden kurtuldum. bunu böyle bir cümlede söylemek ne kadar da kolay. halbuki 3 yıl sürecek bir zorlu ve acılı süreç dahilinde kurtuldum bunlardan ve bir kez daha gördüm ki, acıya dayanıklılığım maksat güzellik olduktan sonra bir kat daha artıyor. o epilasyon acısı vız geldi her seferinde.

para para para. her şey para istiyo. kıyafetler, ayakkabılar, kozmetik ne kadar da pahalı! deli gibi harcıyorum, neden? mutlu oluyorum çünkü. kendimi hazırlıyorum, bir tür metamorfoz. yıllardır tırtıl olarak yaşayan birinin kendine koza örmesi ve rengarenk bir kelebek gibi bu kozadan kurtulması. bunu görmek için her şeyi feda edebilirdim. aklınıza gelecek her şeyi.

artık tamamen hazırdım. kıyafetlerimi giydim, önce iç çamaşırları sonra çorabı. kırmızı bir elbise almıştım, mini ve vücuda yapışan, çok seksi ve şık bişey. onu giydim. altımda da topuklu siyah rugan ayakkabılar. makyajım da tamamdı. geçtim aynanın karşısına. karşımda bebek gibi bir kız duruyordu ve ben o an anladım ki bu kızla yaşamayı öğrenecek ve bundan sonra tamamen ona çalışacak, ona harcayacak, onu düşünecektim.

ilk tepkileri duymak için ölüyodum adeta. en yakın arkadaşıma gösterdim içimdeki kadını, bayıldı, yüreklendirdi beni. daha sonra internetteki cd'lerin sohbet mekanlarına takılmaya başladım, diğer cd'leri inceledim, binlerce fotoğraf ve bir ton video. birçoğu kalitesizdi, büyük bir kısmı erkeksiydi, bazıları çok çirkin, yaşlı ve itici. onlara kendimi gösterdim, fotoğraflarımı gönderdim. ve cd olmayan cd seven diğer erkeklere. sonuç mükemmeldi, beklediğimden de iyiydi. harika tepkiler aldıkça ben daha da ileri gidecektim.

ilk kez biriyle görüşmeye karar verdiğimde 2008 yılının ocak ayıydı. hiç unutmayacağım bir tarihti: 05.01.2008.

zaman ilerledikçe bazı şeyler yetmez oluyordu. beğenilme arzusu içten içe bana hakim olmaya başlamış gibiydi. sanal sohbetler de bir yere kadar. kendi evimde, dört duvar arasında ne yaptığım kimseyi ilgilendirmediğine göre, alabildiğime özgürdüm her şeyde.

27 yaşındaydım ve o güne kadar hemcinsimle hiçbir ilişkim olmamıştı. yüzeysel olarak yaşadığım bazı şeyler vardı elbet ama tam anlamıyla bir cinsel ilişki yaşamamıştım. çünkü partnerlerimle bir erkek olarak değil, bir kadın olarak beraber olmam gerekiyordu benim. bunu keşfettiğimden beri ilk hedefim, isteklerimi reele dökmekti.

bir yandan da alışveriş çılgınlığım sürüyordu. internet yoluyla hong kong'dan, amerika'dan, türkiye'nin birçok yerinden kıyafetler, ayakkabılar sipariş edip getirtiyordum. uzak doğu'nun bedenlerine giremeyeceğimi de ordan gelen elbiselerle deneme yanılma yöntemiyle böylece öğrenmiş oldum. aslında deneme yanılma yöntemiyle birçok şeyi öğrendim ki makyaj da bunlardan biri. mesela bir sabah, birbirine yapışan kirpiklerim nedeniyle gözlerimi açamadığımda daha az maskara sürmem gerektiğini anlamam gibi.

evimdeki iki odadan birini gece yaşantıma, diğerini gündüz yaşantıma ayırdım. biri ne kadar soluk, cansız ve sıkıcıysa; diğeri o kadar renkli bir cümbüş içindeydi. onlarca çift ayakkabı, 1 dolap dolusu kıyafet, takı, incik boncuk ve tabi ki kozmetikler, parfüm şişeleri. işi o kadar abarttım ki kendime beyaz bir kürk bile almıştım.

bir gün şehirdışında yaşayan annem "sana geliyorum." dedi. hemen odaları toparlayıp bütün ipuçlarını ortadan kaldırdım. ama bunu o kadar aceleyle yapmıştım ki, elime ne geçtiyse (peruklar, elbiseler, takılar, makyaj malzemeleri) palas pandıras tıkmıştım dolaba. hatta dolabın önüne de bir sürü şey yığmıştım ki, annem açıp da içini görmesin diye. tabi ne kadar meraklı bi annem olduğunu unutarak.

bir gün işten geldim, tıka basa doldurduğum dolabın önündeki tüm engeller kaldırılmış, dolabımın içi özenle düzeltilmiş ve her şey bir güzel katlanıp yerleştirilmişti. "işte", dedim, "dananın kuyruğunun koptuğu gün." her şeyi açıklamaya gücüm vardı. annemin yanına gittim, oturdum. bekliyorum ki; bana bişey sorsun, ben de hemen başlayayım anlatmaya. ama ne o birşey sordu, ne de ben birşey anlattım. belki kendince yorumlar çıkardı, her şeyin -eğer varsa- bir kız arkadaşımın olduğunu düşündü, ya da bana karışmak istemedi. bilemiyorum. bildiğim tek şey annemin o akşam gözümde çok daha yüceldiğiydi. aradan kaç yıl geçti, o dolapta gördükleri hakkında halen en ufak birşey sormadı kadın. (bir adet zenci dildosu da buna dahil!)

sanal sohbetlerde binlerce kişiyle konuştum. herkesin sorduğu ilk soru, "ücret ne kadar?" oldu. bunu ilk kez duyduğumda kendimi nasıl aşağılanmış hissettiğimi anlatamam. ama hiçbirine tepki göstermedim. çünkü malesef sanal dünya böyle bir dünyaydı. bunu para için yapmadığımı, ücret talep etmediğimi, sadece kendim için giyinip süslendiğimi insanlara sakince anlatmaya çalıştım. az da olsa kırmaktı niyetim önyargıları. yılmadan anlattım her birine, yaşadığım bütün duyguları. kimi hak verdi, kimi küçümsedi. bense çok fazla umursamadım. elimden geleni yaptım, anlattım, gerisini onlara bıraktım.

sanal ortamdaki açlık beni ürküttü. hem de fazlasıyla. gazetelerde boy boy cinayet haberleri, homofobi, transfobi vakası okudukça daha dikkatli olmaya zorladım kendimi. konuştuğum insanların hemen hemen tamamı yüzyüze görüşmek istedi. ama görüşeceğim kişi beni seçmemeliydi, görüşeceğim kişiyi ben seçmeliydim. çünkü seçeceğim kişi, aynı zamanda ilkim de olacaktı. buna karar vermiştim.

ilgimi çekenler genç erkeklerdi. benden büyük olanlarla ya da evli olanlarla hiç işim olmazdı, bunu biliyodum. amaç sadece cinsel güdüleri tatmin etmek olmamalıydı hiçbir zaman. bir paylaşım olmalıydı, konuşulacaklar, birbirimize öğreteceğimiz birçok şey olmalıydı.

görüşmeye en çok yaklaştıklarımdan biri son anda tam bir psikopat çıktı. bütün gece sadece onunla konuşmamı istiyodu. bana kamera açıp karşımda ağlıyodu. görüşmek için. her duygusunu çok abartılı yaşayan biriydi. çok ufaktı. tam bir çocuk gibiydi. kızdığı zaman ağza alınmayacak küfürler edip, sevdiği zaman hüngür hüngür ağlayacak kadar. işi en sonunda çok daha iğrenç yerlere taşıdı, beni tehdit etmeye başladı. beni takip ettiğini, evimi bulduğunu söyledi ve daha bir ton palavra. tüm bunlarla bilmiyodu ki; kendisiyle olan şuncacık görüşme isteğim de yok olup gitmişti.

ve diğerleri. görüşmek isteyip de cesareti olmayanlar, evli olup da eşinden gizli gizli benimle konuştuğunu itiraf edenler, kameradan sanal sex yapmak için para teklif edenler, hesap numaramı isteyip her türlü masrafımı karşılamak isteyenler. güzellikle olmayınca işi çirkefliğe döken, çirkinleşen, o aşamayı da atlattıktan sonra bir çocuk gibi yumuşayanlar. insan psikolojisi hakkında bana çok şey öğreten her biri birbirinden ilginç vakalar ve gözlemler. ince eleyip sık dokumalıydım, çünkü kaybedecek çok şeyim vardı benim.

derken bir çocukla tanıştım. bahçeşehir üniversitesinde öğrenciydi onunla tanıştığımda. şimdi mezun oldu ve çalışmaya başladı tabi. izmirliydi. o kadar toydu ki. onun toyluğunu, ürkekliğini ve o minicik yüreğindeki erkekliğini sevdim ben. çok gülüyoduk onunla, sabahlara kadar bilgisayar başında konuşuyoduk ve en sonunda görüşmeye karar verdik.

karar vermemde en çok etkili olan şey, ona gönderdiğim bir fotoğrafımı cep telefonuna duvar kağıdı yapmasıydı. hatta annesi görmüş bir gün, "kız arkadaşın mı bu?" demiş, "evet" demiş bizimki de. buydu işte aradığım. bana kız arkadaşı gibi davranmasını bilecek, sahiplenecek biriydi. yaşadığı hiçbir şeyi inkar etmeden, yüreklice savunabilecek biriydi.

2008 ocak ayıydı. kar yağıyordu. bana göre karşıda, anadolu yakasında, oturuyodu. bütün geceyi planlamıştım. önce yemek yenecek, bir film izlenecek, sonra da birlikte uyunacaktı. tabi ona hazırladığım sürprizden haberi yoktu.

zor bi yoldan geldi, buz gibiydi elleri. ilk buluşma, ilk heyecan. kalbim yerinden fırlayacak. siyah ince çorap giymişim, ayakkabılarım yeniydi. kırmızı bi elbisem vardı üstümde. makyajım da tamam. buluşma öncesinde en yakın arkadaşıma görüşeceğim çocukla ilgili bilgileri verdim. dedim ki, "telefonu bu, msn adresi bu, adı soyadı bu, beni 1-2 saat sonra ara, telefonu açarım ve her şey yolundaysa seninle önceden kararlaştırdığımız şeyleri konuşuruz." böyle de temkinliyim. ama çocuğa güveniyorum zaten. güvenmesem evime davet etmem.

içeri girdi, hazırladığım masaya oturduk. mum ışığında yemeklerimizi yedik ve uzun uzun sohbet ettik, bişeyler içtik. sonrasında kararlaştırdığımız filmi izlemeye başladık, izlerken arada öpüşerek. cahil periler'di izlediğimiz film. defalarca izleyip, onunla sanki ilk defa izliyomuş gibi yapmak çok zordu. yine de filmde bayıldığım yemek sahnelerine onunla birlikte gülmek, onun kollarında uzanmak müthiş bir zevkti. onca hazırlığa, aylarca süren emeğe değmişti. ben artık resmi olarak bir crossdresser olmuş, beğeni görmüş ve kendimi kabul ettirmiştim. amacıma ulaşmıştım.

o gece, o ocak gecesi, dışarda karlar yağarken sevişmeye başladık. "ben", dedim, "senin olmak istiyorum ve bu ilk olacak." bekaretin bir erkeğe verilecek en güzel hediye olduğunu gözlerindeki şaşkınlık ve parıltıdan anladım. gerçekten önemli bişeydi bu ikimiz için de. deli gibi şaşırdı, "nasıl yani" dedi, "daha önce hiç?" "hayır" dedim, "ilkim olacaksın."

ve o gece ilkim o oldu. sonrasında defalarca anacağımız, özleyeceğimiz bir gecede. sonraları bana kendini çok özel hissettiğini söylemişti. aslında pipisi ufacık olduğu için ilkim olmasını istediğimi bilse belki de bu kadar minnet göstermeyebilirdi. :)

uyuduk birlikte. sabah okula gitmesi gerekiyodu, benim de işe. daha ojelerimi çıkaracak, makyajımı temizlicek, duş alıcak ve işe gidicektim, sıkıcı ve soğuk maskelerimden birini takarak.

sabah kalkar kalkmaz ilk işim aynaya koşmak oldu. beni cd olarak gören birinin normal halimle görmesini hiçbir zaman istemedim. çünkü 2 hayatım birbirinden çok ayrıydı ve ben bunları birbirine karıştırmak istemiyodum. o her ne kadar böyle şeylere önem vermese de, ben dış görünüşümle çok ilgiliydim ve her zaman kusursuzun peşindeydim.

acaba makyajım ne haldeydi, saçım başım, boynumdaki iz!

aynaya baktım, her şey yolundaydı, gereksiz panik yapmıştım. hemen onu da uyandırdım ve okula gönderdim. içimde pişmanlıkla karışık mutluluk, tuhaf duygular ve belirsizlik vardı.

şimdi ne olacak? anlık bir şey miydi bu yoksa devamı gelecek miydi?

beklemek gerekti.
beklemek.

ama öncesinde aseton şişesini bulmalıydım.
takım elbisemi giymeden önce tırnaklarımdaki ojeleri silmek için!

siz hiç jartiyer giymiş bir futbolcu gördünüz mü?
ben gördüm.
hayatımda gördüğüm en sakil sahnelerden biriydi.

internet deli bişey. insanın tüm abukluklarını, çılgınlıklarını ve tüm sırlarını aymaz bi şekilde paylaşabildiği yegâne ortam internet olsa gerek. benim için de geçerliydi bu. giyinip süslenip dışarda bi mekâna çıkma cesaretine henüz sahip olamadığım için, tek eğlence kaynağım bu olmuştu. benim gibi crossdresser'larla tanıştıkça, "bu işte" ne kadar başarılı olduğumu daha iyi anlıyordum. ama beni asıl şaşırtan şey, sokakta görsek asla toz konduramayacağımız abilerin, "ben de aslında bazen kız arkadaşımın iç çamaşırını giyiyorum, mini etek giyip mastürbasyon yapmayı seviyorum ya da kadın çorabı giydiğimde korkunç zevk alıyorum." demeleri olmuştu.

bir gece bir adamla tanıştım. futbolcuymuş. adam tam tipimdi. uzun boylu, gayet fit bir vücutlu, esmer, hafif kirli sakallı, erkeksi yüz hatları olan, kısa saçlı, gülünce kısılan gözleri ve kocaman elleri olan bir adam! daha ne olsun? sohbet ilerledikçe birbirimizden hoşlandık, benimle beraber olmak istediğini söyledi, "beni de kendin gibi giydirmeni istiyorum, seninle o şekilde sevişmek istiyorum!" dedi.

crossdresser'ların bir kısmı, yine kendileri gibi crossdresser olanlarla sevişmekten hoşlanır, bu bir gerçek. ama bense sadece ve sadece straight (düz ya da heteroseksüel) görünümlü, kadınsı olmayan son derece maskülen tiplerle olmaktan hoşlanırım. şimdi beğendiğim bir adam kalkıp da, "bana da fetiş çizmesi ve mini etek giydirip, benimle öyle sevişir misin", derse, benim için o adamın bittiği an'dır. futbolcuda da öyle oldu. ona o saniyeden sonra cinsel anlamda arzu duyarak bakamadım. ama sohbete devam ettim, çünkü çok ilginç gelmişti bu durum bana. keşfedilecek yeni birşeydi bu benim için.

adamın facebook sayfasındaki fotoğraflara baktım. bir fotoğrafta james dean gibi deri montla poz vermiş, başka bir fotoğrafta futbolcu arkadaşlarıyla nargile içiyor. bazı fotoğraflar kamp için gidilen otelde ya da soyunma odasında çekilmiş. futbola çok aşina olmadığımdan, yüzü pek tanıdık gelmedi bana. anladığım kadarıyla zaten bir kız arkadaşı vardı. eli yüzü düzgün gayet yakışıklı bir adamdı. kaleciydi, rahat 1.85-1.90 vardı boyu. karşı cinsle ilişkilerinde hiçbir sorun yaşamadığı, kızlarla çektirdiği boy boy ve samimi fotoğraflardan belliydi. ama gel gör ki, o kızlardan bazılarının iç çamaşırını giymeyi de seviyordu bu adam.

"istersen senin için giyinebilirim", dedi. "peki", dedim, sırf o sahneyi görmek için. çünkü anlattığı şeyler bana hiç inandırıcı gelmemişti ve onu jartiyerle görmeden de inanacak gibi değildim. 10 dakika sonra, webcam'e geldi. adam bildiğin siyah dantelli bir jartiyer ve tanga giymişti, üstünde de bir kloş etek vardı. eteğin altına elini sokmuş, kendisini okşar vaziyette kamerada karşıma geçmişti. çok tuhaf bir görüntüydü. ilk kez bu kadar maskülen bir adamı kadın iç çamaşırları içinde görmekti tuhaf olan. tuhaftı evet ve beni bile şaşırtmıştı şaşırtmasına ama sonradan da kendi kendime kızdım. yaptığım şey yargılamak mıydı, şaşırmak mı, diye düşündüm. bunu yapamazdım, hele ki ben!?!

gördüğüm hiçbir şey yüzünden hiç kimseyi yargılama hakkına sahip olmadığıma karar verdim ve sadece şaşırmakla kaldım. kendi hayatı ve kendi fantazileriydi. bir başkasını ilgilendirmezdi ki beni hiç ilgilendirmemeliydi, çünkü ondan farklı değildim. gayet normal bi yaşantısı ve sosyal çevresi olan benim böyle fantazilerim yok muydu, hem de sonuna kadar vardı. o zaman, neyi yargılayabilirim? sonuçta dış görünüş dediğimiz şey, tamamen yanıltıcı olabilen yaldızlı bir ambalaj gibi değil miydi? ikiyüzlülüğümüzü gizlediğimiz venedik maskeleri değil miydi, sabah evden çıkarken yüzümüze taktığımız, ve ardında gün boyu bize biçilen sosyal statü'yü oynadığımız?

saklı dünyasında yaşadıklarına saygı duysam da, bana çekici gelmediği için o futbolcuyla bir daha hiç görüşmedim.

bunu yazarken aklıma 2 adam daha geldi, ilginçtir ki, bunlar da amatör takımlarda futbol oynayan adamlardı. ama onların giyinme ve kadın kıyafetiyle sevişme gibi fantazileri yoktu. onların istediği bendim. roller apaçıktı, evcilik oyununda karı-koca oynamak gibiydi her şey.

ikisiyle de görüştüm.

bir tanesi kumral, 30 yaşlarında, yeşil gözlü, sevimli bir adamdı. varoş mahallelerinde büyümüş, "delikanlı" tabir edilebilecek biriydi. rakı içmekten hoşlanırdı. hayatta bana, "rakı içen bir adam" kadar erkeksi gelen çok az şey vardır. enteresan birşey. rakı bana oldum olası erkek içkisi gibi gelmiştir, rakı içen adam imajı da bana her zaman erkeksi bir görüntü olarak gelmiştir. ben ki, kendimde ne kadar kadınsı öğeleri ön plana çıkarmaya çalışıyordum; karşımdakinde de bunun gibi ufak ama benim için çok önemli erkeksi öğelerin ortaya çıkmasından hoşlanıyordum. rakı içmesi ya da maço tavırlar sergilemesi gibi.

ben rakı içmeyi pek becerememişimdir. ama iyi içene hastayım orası ayrı. evimde rakı bardağı bile yoktu. görüşmeye karar verip de "ben geldiğimde rakı içerim." dediği için, gidip rakı bardağı bile almıştım. ona hizmet etmek, rakısını, suyunu doldurmak, onun yanında kendimi eşiymiş ya da sevgilisiymiş gibi hissettirdiği için, acaip hoşuma gidiyordu. o rakısını içti, ben her zamanki gibi votkamı.

yatakta çok iyi olduğunu söyleyemem, galiba alkolü fazla kaçırdığından. ama o gece bir ilk oldu ve bir crossdresser olarak birlikte olduğum bir adam ilk kez bana oral sex yaptı! bundan hoşlanmayacağımı düşünürdüm hep, sonuçta bir kadın yanılsaması içinde 2 erkek organını görmek!?

uçlarda yaşamaya başlamıştım. giderek daha da uca kayarak.

yaptığı şey hoşuma gitmişti. bunu yadırgamaması, beni her şeyimle bir bütün olarak kabullenmesiydi hoşuma giden. hatta daha da ileri gidebilirdi, bana pasif olmak isteyebilirdi gibime geldi, ama bunun için kimseyi zorlamadım hiçbir zaman. tek gecelik birşey olarak kaldı. onunla görüştüğüm evimden taşındıktan sonra da irtibatımız koptu. en çok soyunma odası fantazilerini dinlemeyi özledim onun. bir de yeşil gözlerini.

üçüncü futbolcuysa en gençleriydi. en tatlı, en ürkek, en tecrübesiz olandı. onunla görüştüğüm gece, izmir'den sipariş ettiğim çizmemi giymiştim. dizimin üstüne kadar çıkan, yandan fermuarlı, sipsivri topuklu ve sivri uçlu parlak deri çizme. tam bir fetiş âbidesiydi.

üstümde de siyah bir mini elbise vardı. görüntüyü tamamlayansa metal aksesuarlar ve takılardı. görünüş olarak tam bir mistress gibiydim. mistress ya da bdsm gibi olaylara aşina olmaya başlamamıştım henüz. bu konularda da ilerde anlatacak bir ton şeyim var elbet, ama her şey yavaş yavaş ve sırayla.

sevişirken karşımdakinin konsantrasyonumu bozacak şeyler yapmasından hoşlanmıyorum. dirty talking dışında konuşmayı da sevmiyorum. açık saçık şeyler söylemek, karşımdakinden de duymaksa beni acaip kamçılıyor. bu üçüncü futbolcu çocuk, olmadık şeylerden bahsedip sevişmenin içine eden, defalarca uyarmama rağmen bunu sürdüren bir çocuktu. tam sevişmenin ortasında "yarın da antremanım var yaaa, bu gece boşalmamam lazım aslında, hoca yasaklamıştı ama napalım artık" falan gibi cümleler kurdukça, pipisini ısırıp koparasım geliyordu. bir keresinde de bana sormadan en sevdiğim iç çamaşırımı üstümdeyken parçalamıştı. o an içinden öyle gelmiş ve böyle bi delilik yapmıştı evet, ama keşke önce bana sorsaydı, çünkü çok para vermiştim ben ona. "kırmalık gitar geldi" gibilerinden "yırtmalık tanga ve çorap" giyerdim en başta. :( bunlar hep ders oluyordu işte bana hep.

yaş olarak benden çok ufaktı. gel gör ki, ben de benden ufak adamlardan hoşlanıyordum, bu bir kısır döngü gibiydi. benden ufak olup benim yaşım kadar olgun bir kafa yapısına sahip olan adamı bulmak mı? yoksa benimle 2 çift laf edebilecek olgunlukta ama benden büyük adamı bulmak mı? işte bu konuda bir seçim yapamıyordum bir türlü. yaş ufaksa muhabbetlerin düzeyi de ufalıyordu sanki.

görüştüğüm bu son çocuk nişanlıydı. bunu bana son görüşmemizde açıkladı, eğer bilseydim hiç görüşmezdim. çünkü gecelik de olsa birini başkasıyla paylaşma düşüncesinden hoşlanmıyorum ya da benim yanımdayken telefonunun çalmasından, beraber olduğu kişi tarafından arandığında yalan söylemesinden... evlenmesine çok az kalmıştı. onunla 3 kez görüştük, evlerimiz de yakındı. gecenin bir vakti aradığımda arabasına atlayıp gelebiliyordu. sadece, o gece sevişebilecek kimseyi bulamadığımda onu aradığımdansa habersizdi tabi.

sanırım evlendi, bir daha görüşemedik. ama dünya ufak, onu bu sene tatilde bir plajda eşi olduğunu sandığım bir kızla elele gördüm. onun beni tanımasına imkan yoktu ama ben o gülümsemeyi hiç unutmadığım için, nerde görsem tanırdım. o adonisi de öyle.

ilk deneyimimi yaşadığım çocuğa ne mi oldu? gelelim ona. o geceden sonra aramızda duygusal birşeyler oldu, olmadı dersem yalan olur, daha sonra birkaç kez daha görüştük, ama o mezun oldu ve izmir'e döndü. giderek azalan mesajlar ve aramalar, derken elimden kayıp giden bir el gibi oldu onunki. başı belâdan kurtulmadı ki bir türlü, haşarının, sersemin önde gideni olduğu için kavgalara bulaşıp mahkemelik olmuştu birileriyle. o süreçte koptuk birbirimizden. çok ilginçtir ki, onu size anlattıktan sonraki gün bana mail atıp "seni özledim!" demesi "acaba buraları okuyor mu?" sorusunu aklıma getirmedi değil. çirkin ördek yavrusu, ben de özledim seni, eğer okuyorsan. ama bazen kırılanı tamir etmek unutmaktan daha zordur. arada sırada ortaya çıkıp aklımı allak bullak etme ve orada kal. özelsin. özel kal.

gay bir crossdresser olmanın en güzel yanı, beyninizi hem erkek hem de kadın olarak çalıştırabilme yetisine sahip olmaktır. bir erkeğin de yalan söylediğini anında anlayabilirsiniz, bir kadının da. çünkü bilirsiniz ki, siz de o durumda aynı yalanları söylemektesinizdir. straight biri bunu 5 dakika bile olsa yaşamak için neler verirdi bilemiyorum ama ben bu ikili deliliğe, çok yönlülüğe ya da çoğul kişilik bozukluğuna, adına ne derseniz deyin, bayılıyorum.

her geçen gün bir öncekinden daha ileri taşıdım yaşadıklarımı. eskiden hazırlanmam çok daha uzun sürerken, artık işten gelir gelmez hazırlanıp birisiyle görüşebiliyordum. zaten kıl-tüy olayını büyük oranda çözdüğüm için, hazırlanma aşamalarım sırasıyla, güzel bir duş ve eğer ilişkiye girilecekse bunun için gerekli temizliği yapmak (detaylarına daha sonra değinmeyi düşünüyorum), yüzü ve vücudu nemlendirme, el ve ayak tırnaklarına oje sürme, kıyafet ve takı seçimi, makyaj ve saç baş. son olarak da birkaç damla chanel! ayak tırnağımdaki ojeden parfümüme varıncaya kadar bir kadın olabilmek yaklaşık 2 saatimi alıyordu. 2 saatte istediğin kişiye dönüşebilme lüksünü keşfettiğimden bu yana bambaşka biriydim sanki. daha mutlu. daha dolu. daha kendi biri.

küçük bir çocukken her gece yatmadan önce dua ederdim, "allah'ım sabah kalktığımda pipimi görmek istemiyorum, bi kız olarak uyanmak istiyorum." diye. sabah uyanır uyanmaz hemen kendimi kontrol ederdim. fakat değişen birşey olmadığını görürdüm her seferinde ve çocuk kalbim hüzne boğulurdu.

henüz zamanımın gelmediğini düşünürdüm ben de. o "zamanın" gelmesini bekleyerek geçti yıllar. baktım ki zaman, beklemekle gelecek gibi değil, o zaman ben de içinde bulunduğum erkek vücuduyla yaşayacaktım kadınlığımı. istediğim zaman 2 saat içinde erkeklerce arzulanan çok güzel bir kadın olmayı becererek.

gözlerimin içine bakarak "ne kadar güzelsin!" dediğinde bir adam, ya da "tanıdığım birçok kadından daha kadınsın!" dediğinde, dünya duruyordu benim için. işte o an, bana hükmeden her şeye ben hükmediyordum bu sefer. tüm farklılıklarıma, tüm aykırılıklarıma ve benliğime. o kadındı beni ben yapan, içimi yırtarcasına dışıma çıkmaya çalışan.

ve ben artık onu durdurmayacaktım.

ve kim bilir daha neler neler yaşayacaktım?

devam edecek...

hiç takma tırnak kullanmamış biri, hayatın zorlukları karşısında hâlâ bâkir sayılır gözümde.

dünya üzerinde asansörlü göz kalemi diye birşeyin varlığından haberdar olduğum gündü. her zamanki gibi kozmetik alışverişindeydim. elimdeki listeyi kontrol ediyorum: simli far, yeşil göz kalemi, siyah göz kalemi, kırmızı oje, pembe oje, maskara, makyaj temizleme pamuğu.... nemlendiricim de bitmiş, ondan da lazım, çıkışta lens solüsyonu almayı unutma, dur bakalım, buradan başka neler alabiliriz, şu kirpik kıvırıcı zımbırtılardan alalım, tabi ki dudak parlatıcısı, file çorap, allık, creme puff, takma kirpik.

sonuç: çok işim var!

"şunları alabilir miyim?" deyip kadına uzattım listeyi. kadın bir listeye baktı, bir de bana. "siz bir yerde sahne mi alıyorsunuz?" dedi. "hayır" dedim "ama alabilirim!"

dükkanda dolanırken gözüm takma tırnaklara takıldı. kırmızı ojeden vazgeçemeyen biri olarak birdenbire french manikürlü takma tırnak heveslisi oluvermiştim. nasıl kullanıcaktım ki bunu! elbet öğrenirdim, hem ne kadar zor olabilirdi ki? attım alışveriş çantama 2 tane.

alışverişi bitirip eve geldim. o gece murat'la görüşecektim. murat, bi işadamının şoförüydü. beraber olduğum adamların sosyal statülerini çok da umursamıyordum açıkçası. eğer hoşlanmışsam, ister bir fabrikada işçi olsun, isterse bir akademisyen. çok önemli değildi benim için. murat da böyle bir çocuktu, hoşlandığım ve yaptığı işi umursamadığım. gece geç saatte şoförlüğünü yaptığı adamı evine bırakıp bana gelecekti. beyaz tenli, kırmızı dudaklı, bembeyaz dişli bi çocuktu. hazırlanmam lazımdı, daha yapacak çok işim vardı. bir de takma tırnak çıkmıştı şimdi başıma!

en nefret ettiğim şey, makyaj yaptıktan sonra lens takmadığımı hatırlamak. sonra uğraş dur bakalım gözünü çıkarmadan lensi yerleştirmeye! bir de böyle hazırlanırken telefonla yirmi kere arayan adamlar yok mudur! "gece görüşürüz" demişiz ve ben hazırlanmaya başlamışım, on dakikada bir aramak neden? bi dur, rahat rahat duşumu yapıp, makyaja girişeyim, daha kıyafet seçicez.

ve gece olmak üzere. son olarak takma tırnaklara geldi sıra. kendisine özel yapıştırıcıyı kullanarak tırnakları tek tek takmaya başladım. harika olmuştu olmasına da unuttuğum birşey vardı, o da ertesi sabah işe gidecek olduğum! derken murat geldi, eve girer girmez belindeki silahı masanın üstüne bıraktı. aynı zamanda korumaydı murat ve ona dair nefret ettiğim tek şey bu silahtı ve belki de en sevdiğim şey.

silah bir güç unsuruydu benim için, bugüne kadar beraber olduğum adamlardan birkaç tanesinin silah taşımayı gerektiren işlerde (asker, polis, koruma..vs.) çalışıyor olması tesadüf olamazdı. erkekte gücü seviyordum. ona sarıldığımda belindeki silahın sertliğini hissetmeyi, penisinin sertliğini hissetmekten daha cezbedici buluyordum adeta. ama evin ortasında bir silah olması fikri bir yandan da korkutuyordu. oturduğumuz odaya bile sokmayıp, girişte kapalı bir dolapta muhafaza ediyorduk o silahı.

murat diğerlerine göre dindar bir çocuktu, içki içmezdi. benimle birlikteyken bile yaptığı şeyden aslında ne kadar rahatsız olduğunu belli ederdi ama yine de geri durmazdı. duygusal bir çocuktu, her seferinde benim onu yoldan çıkardığımı, kendisinin aslında birlikte olma niyetiyle gelmediğini söylerdi. kimsenin kafasına silah dayamadığım için buna güler geçerdim. eğer birşeyi yapıyorsam, bunu sorgulamazdım ben. ama o beni sorgulamayı çok severdi.

crossdresser (cd) olmak bir çeşit illüzyona kendini bırakmak gibiydi. tiyatroda kadın olmak gibi birşeydi benim için. nasıl ki, sihirbaz havada asılı kaldığında, orada aslında ip olduğunu hepimiz biliriz de yine de hayretler içinde izleriz, biri "ip var orda ip" diye söylenene kadar bu illüzyonda yaşamak isteriz. cd olmak da böyleydi, biri sana pipin olduğunu hatırlatana kadar yaşanan bir illüzyon gibiydi.

beraber olduğum adamların bir kısmı beni gördükleri gibi kabullenirlerdi, yani bir kadın olarak. bir kısmıysa, görünenin dışında beni bir bütün olarak kabul ederlerdi, kadın görünümünde bir erkek olduğumu hatırlayarak. hangisi daha sağlıklı bir bakış açısı, kime göre, neye göre? sanırım karşındakini her şeyiyle bir bütün olarak kabullenmekti önemli olan. adem elmasıyla ve pipisiyle. bu öyle bir illüzyon ki, görünüm ne kadar kadınlaşırsa o kadar başarılıydınız.

kaşlarınızı almanız gerekirdi, tırnaklarınızı uzatmanız, belki maniküre gitmeniz ve tabi ki daracık bir elbise giymişken ereksiyon olmamanız!!! düşünsenize, adamla beraber yanyana oturuyorsunuz, o elini bacaklarınıza atmış ve birazdan sizi öpecek, derken siz ereksiyon olmaya başlıyorsunuz! komik bi durum değil mi? işte kimileri için komik ve rahatsız edici olan bu durum, kimileri için çok cezbedici ve çekiciydi! beni onun gözünde farklı kılan şey, bir kadından ayıran şey buydu. onun bende görmek istediği şey buydu. bir süre sonra sadece ikinci tip adamlarla beraber olmaya başlayacaktım, yani beni her şeyimle kabul eden, ereksiyon olsam bile bundan rahatsızlık duymayan aksine heyecan duyan ve illüzyonumu bozmayan adamlar.

neyse ki adem elması konusunda çok şanslıydım, hiç belirgin değildi. yüzüm konusunda da öyle. çok kadınsıydı. makyajla birlikte güzel bir kadının hatlarına sahip olabiliyordum zorlanmadan. beni tek rahatsız eden şey burnumdu, daha ufak olmalıydı! kadınsı yüzüm içinde sırıtan tek şey bu burundu ve ondan kurtulmalıydım ama henüz buna sıra gelmemişti. her ne kadar sorduğum arkadaşlarım buna gerek görmese de birkaç ay sonra bir estetik operasyon için doktorun kapısını çalacaktım.

dönelim murat'ımıza. geldiği o gece birlikte olduk, sonrasında da beraber uyuduk. sabah erkenden uyandım, önce murat'ı uğurladım, sonra işe gitmek üzere hazırlanmaya başladım. sıra tırnaklara gelmişti, önce tırnakları kestim sonra da tırnağımın üzerinde kalan parçaları çıkarmaya çalıştım. ama artık onları nasıl bir yapıştırdıysam, neredeyse tırnaklarımla beraber söküp atacaktım. bu kadar zor olacağını bilsem hayatta kullanmazdım ama artık çok geçti, kendine özel takma tırnak çıkarıcı solüsyonu kullanıyordum ama bi yandan da vakit ilerliyordu. yaklaşık bir saat kadar o tırnaklarla uğraştım ve sonuç, deforme olmuş ve soyulmuş tırnaklarımla işe 2 saat geç kalmak!

böylece takma tırnak serüveni de bir daha açılmamak üzere kapandı benim için. ayrıca kullanımı da inanılmaz zormuş, onu da öğrenmiş oldum. yatakta en çok sevdiğim şeylerden biri, partnerimin sırtına ya da baldırlarına tırnaklarımı geçirmekti. bu yönümle galiba biraz "sert" seviyorum ben. biraz derken epey sert! ama bu takma tırnaklarla onu bile yapamadım ve her tarafımı da çizdim. yok yok, bir daha takma tırnak mı, asla!

kendime itiraf edemediğim birşey vardı ki, o da one night stand ilişkilerden hoşlandığımdı. o yaşıma kadar yaşamadığım onca şeyi alelacele yaşamaya çalışıyordum sanki. işin ilginç tarafı, erkekler tek gecelik ilişkilerden sonra bile tuhaf biçimde bir koruyucu, sahiplenici role bürünüyordu. kıskançlıklar, hesap sormalar, nerde kaldın'lar, ne zaman görüşüyoruz soruları vs.

hepsi böyle değildi tabi, beraber olup ayrıldıktan sonra birbirimizi hiç aramadıklarımız da vardı.

murat mı? evliymiş meğer. hatta bir de kızı varmış. evimden girdiği facebook hesabından log out olmadığı için öğrenmiştim bunları. bir daha görüşmedim onunla.

benimle beraber olan ya da olmak isteyen erkeklerin profilini çıkardım kendimce.

-birinci grup-kadınlardan hoşlanmayanlar: bunlar kadınları sevmeyen ama gay de olmayan erkeklerdir. diyelim ki 5-6 yıllık ilişkisi yeni bitmiş, sonrasında kadınlardan soğumuş ve onlara olan güvenini yitirmiş erkekler. ya da bir kızı platonik olarak sevmiş ama ondan yüz bulamamış erkekler. ya da aldatılmış erkekler! gay adayı erkekler de denebilir bunlara.

(tabi burada gay tanımından ne anladığınız da önemli, aktif de olsa pasif de olsa bence gay gay'dir, hayır kimisi aktif olup da "ben gay değilim" de diyebiliyor da ondan şeyettim. bir diğer konu gay'lik doğuştan mıdır, sonradan mı edinilir; kendi adıma konuşursam doğuştan gelen birşey olduğunu söyleyebilirim ama "tecavüze uğradı gay oldu" masalına pek inanmasam da, çeşitli sebeplerle hemcinsine yönelen erkekler de tanıdığım için bir genelleme yapmanın yanlış olduğu kanısındayım. hem bi dakka ya, neden genelleme yapıyoruz ki! nerden gelirse gelsin, insanlar nasıl hissediyorsa öyle yaşamalı bence.)

bu erkek tipi aşırı duygusal olur, ota boka ağlar, her şeyde aslında unutamadığı ya da elde edemediği sevgilisi gelir aklına, seni onun yerine koyar. pek sevimli olur bunlar, kibar olur, kız arkadaşıymışsın gibi davranır sana, ilgili olur, bazen ilgisiyle boğar. bunlardan bir tane her daim bulundurmak lazımdır.

-ikinci grup-kadınlardan da erkeklerden de hoşlananlar: her iki cinsle de birlikte olmayı seven erkeklerdir. bunlar da kendi içinde ikiye ayrılır. erkeklerle olurken sınır tanıyanlar ve tanımayanlar gibi. pek güvenilir değillerdir, bugün seninle olur, yarın bir kadınla olur. bir kadın için seni; senin için de bir kadını terk edebilirler. o yüzden uzak durulası tiplerdir.

-üçüncü grup-erkeğin içindeki kadınlardan hoşlananlar: tuhaf bi kavram biliyorum, ama travesti, crossdresser gibi kişilerle birlikte olanların çoğu, o erkeğin içindeki kadını ya da kadın görünümündeki erkeği seviyor. bunların büyük bir kısmı aynı zamanda partnerlerine pasif de olabiliyor. travesti arkadaşlarımdan duyduğum dudak uçuklatan hikayelerde, nasıl olup da taş gibi abilerin yatakta kendilerini travestilere teslim ettiklerini bir ara anlatırım. bu tipler, sever, aşık olur, sadıktır ve mutlaka sevgili olmak isterler.

-dördüncü grup-fetişistler: bazı erkekler kadınlara veya kadınsı olan her şeye slave (köle) olmaktan hoşlanırlar. erkek egemen topluma isyan edip kadınsılığın dominant olduğunu kabul ederler. onlar için ince çorap, topuklu ayakkabı ya da kadınsı olan ne varsa seksidir, cezbedicidir. bunları giyen bir erkek olsa da ona itaat edebilirler. bu konu çok geniş ve anlatmak için can attığım gerçek hikâyelerle dolu. şimdilik bu kadar değinelim.

-beşinci grup-istediklerini karşı cinsle yaşayamayanlar: nasıl mı? bunların eşi ya da kız arkadaşı olabilir. sadece karşı cinsten de hoşlanıyor olabilirler. ama gel gör ki, kimisi vardır eşinin her gece ayıcıklı pijamayla yatmasına ses çıkaramaz ya da kırmızı yerine turuncu ojeyle buluşmaya gelen kız arkadaşına, "aa evet çok yakışmış" yalanını uydurabilir. kadını kadın gibi görmek isteyip de göremeyen biçare erkeklerdir bunlar. senin üzerinde jartiyer gördüğü zaman, bundan hoşlanır, kadına dair hoşlandığı ne varsa -bazı kızlara yüzeysel gelse de- mini etek, kırmızı oje, topuklu ayakkabı, jartiyer, seksi iç çamaşırı vs. senin üstünde görmekten hoşlanır. eşiyle ya da sevgilisiyle yatakta fantazi yapamıyordur ama gelir seninle yapar. binbir hevesle gidip de eşine aldığı vücut çorabını ya da jartiyeri giydiremez ama sen giydiğinde çıldırabilir. bir kadın arkadaşım vardı, "30 yaşındayım, bir kere bile jartiyer giymedim." demişti.

onun gibi kadınları gördüğümde ya da bakımsız bir kadına denk geldiğimde, kendi kendime hep şunu soruyorum:

"benim 2 saatte dönüştüğüm şeye, bu kadın nasıl olmuş da 30 yılda dönüşememiş?"

acaba hangimiz daha kadınız? işte beni daha "kadın" bulan erkeklerdir bunlar. kadını kadın gibi görmek isteyen erkek gibi erkeklerdir. kulağına fısıldayıp "hatunlar senden kadınlık dersi almalı" diyebilirler. yatakta freni boşalmış kamyona dönüştürmek çok basittir bunları, ah o kadınlar bunların şifrelerini bir çözebilse!!

-beşbuçukuncu grup-yatakta kadından istediği performansı alamayanlar: beraber oldukları kadının oral sex'te ya da anal sex'te başarısız, isteksiz, gönülsüz olmasından dolayı bunu kendine sorun etmeyen hemcinslerine yaklaşan erkeklerdir. "erkeğin dilinden yine bir erkek anlar" mottosunu kendilerince bir mantığa büründürme sloganı haline getirebilirler. aslında çok da yalan değildir, sonuçta bir kız bir erkeğin vücudunu erkekten daha iyi tanıyabilir mi?

-altıncı grup-meraklılar: bazı erkekler, birçok şeye meraklıdır. kadınlarla birlikte olmaktan sıkılan, kendine heyecan arayan erkekler gibi. bunlar gay'lerle de olabilirler, crossdresser'larla da. hayatlarında yine bir kız arkadaşları vardır, belki de eşleri ya da nişanlıları. ama farklılıktır aradıkları. uzak durmak iyidir bunlardan.

yine böyle meraklı bir çocuktu bir gece karşıma çıkan. çok uzun zamandır görüşmek için ısrar etmişti. bense onun gibi tikky görünümlü tiplerden pek hazzetmediğim için hiç sıcak bakmamıştım görüşmeye. ta ki sevişme isteğimin had safhada olduğu bir gece artık "tamam, gel bakalım" diyene kadar.

kimsenin evine gitmiyorum. beni davet edenlere de söylüyorum bunu. eğer biriyle görüşeceksem sadece kendi evimde görüşüyorum. o yüzden görüşeceğim adamlarla epey zaman sanal ortamda konuşmuş, tanışmış olmam, en azından telefonda sesini duyup ona güven beslemiş olmam şart! onu da böyle bir sürecin sonunda evime kabul ettim. çocuk üniversite öğrencisiydi ve belli ki hiç tecrübesi yoktu. o kadar heyecanlıydı ki, yanyana otururken bile konuşamıyodu doğru düzgün. derken dışardan bir polis arabası sireninin sesi geldi. arabasını park ettiği yer o kadar sakattı ve yolu boydan boya kapatan tuhaf bir yerdi ki polis gelmiş aracı çekmek üzereydi. bizimki hemen aşağı indi. o an aklıma bin türlü hikaye geldi, giyinip süslenmiş, takıp takıştırmış bir halde evime polis gelse, kapım çalsa, ailemden biri gelse ne yapardım acaba diye düşündüm. çocuk dışarda polislerle uğraşırken aklımdan bu tip düşüncelerin de geçmesiyle iyiden iyiye kaçmıştı bütün hevesim. onun da kaçmış olacak ki, beş dakika sonra yanıma geldiğinde, "ben gitsem iyi olacak." dedi. "peki" dedim ve onu uğurladım. bir daha da, ne istediğini bilmeyen, heves edip geldiği her halinden belli olan, tecrübesiz çocuklarla görüşmemeye karar verdim. ve tabi ki, dünya yine çok küçük. aynı çocuğu 1 yıl kadar sonra, taksim'de bir bar çıkışında yanında kız arkadaşıyla arabasına binerken gördüm. ilk dikkatimi çeken süt beyazı araba olmuştu zaten, sonra fark ettim çocuğu ve kızı. o elbette beni tanıyamazdı ama ben gecenin kahramanı olan arabayı tanımıştım. bu sefer düzgün yere park etmişti neyse ki. tamam her erkeğin içinde bir çocuk vardır belki ama, kimi derinlerdedir, kimi yüzeyde. ben derinlerdeki çocuğu seviyordum işte, erkek tanımını kazıyınca karşıma çıkıp da bana "cee - eee" yapanı değil.

adını bile unuttuğum bir çocukla görüşmüştüm bir gece. bana beraber geçirdiğimiz tüm zaman boyunca aşık olduğu yengesini anlattı. "arzu şöyle, arzu böyle", adam yengesine aşıktı, hem de rahatsız edecek derecede aşık. üzüldüm onun durumuna, çünkü kadın ondan neredeyse 20 yaş büyüktü ve sonuçta aileden biriydi. kadının hiçbir şeyden haberi yoktu elbette, ama çocuk ölüyordu kadının aşkından. bunu hem bana anlatırken gözlerinin dolmasından anladım hem de yatakta bana "arzu" deyişinden. çok hoşuma gitmedi başkasının yerine konmak ama yerine konduğum kişi deli gibi aşık olunan bir kadın olduğu için sesimi çıkarmadım. o gece onun "arzu"su oldum. ne çıkardı bundan, eğer onu daha da tutkulu bir yatak sevgilisi yapacaksa?

tek gecelikler dışında, tekrar görüşmek için can attıklarım da vardı. bağlandıklarım da. bunlardan biri umut'tu. kuyumculukla uğraşan bi adamdı. "sevgilim ol" dedi, "sadece benim ol". buna neden "peki" diyemedim? "olur", diyemedim, bilmiyorum. özgürlüğümün bu kadar erken elimden alınmasına karşı koymak mıydı yaptığım, yoksa birine bağlanmaktan korkmak mı? bir yandan deli gibi istiyordum hayatımda birinin olmasını ama öte yandan tatmak istediğim diğer tatlardaydı gözüm. hal böyleyken nasıl olur da birine söz verebilirdim ki? veremedim. aldatmaktansa, dürüst olmayı seçtim.

yine de sık sık görüştüğüm ve onunla birlikteyken başkasını aramadığım bir adamdı umut. bana geldiğinde hiç sevişmeden sadece sohbet edip birlikte uyuduğumuz da oluyordu, sabaha kadar seviştiğimiz de.

bir adamın omzunda ağladıysanız eğer, o adam özel bir adamdır.

hayatımda ağladığımı göstermedim kimseye. ağladım, hem de çok, ama hep yalnız başıma. tuhaf bir koruma mekanizması, kendimce geliştirdiğim bir savunma. güçsüz görünmeme çabası mı dersiniz, yoksa kendini kandırmak mı, ne derseniz deyin, ben kendi ayakları üstünde duran, daima güçlü biri olmalıydım sanki. hayat bana böyle bir rol biçmişti. bu rol içinde baş köşede yalnızlık vardı. gözyaşı ve yalnızlık birlikte çok iyi gider. başkasıyla gitmez. ama umut'la değişti bazı şeyler.

bir gece yatakta uzanıp sohbet ederken, onun göğsüne uzanmıştım. bana hayallerinden bahsediyordu, elimi ellerinde tutarak. gözlerim yarı kapalı dinliyordum onu. sanki dünyada ikimizden başka kimse yok gibiydi, sanki yankı yapıyordu beynimizin içinden geçen hayaller ve sesler.

gün ağarıyordu, loş ışık, yerini giderek gün ışığına bırakmıştı. tüm gece çalan radyo bile yorulmuş şarkılara bırakmıştı yerini.

birden bana döndü, "hayatta neyi değiştirmek isterdin." dedi.

kadın kıyafetleri içinde yanı başında uzanmış bir erkeğe sorulacak en tuhaf soru bu olsa gerek! başımı göğsünden kaldırmadan, cevap vermeye çalıştım. ama boğazımdaki düğüm buna engel oluyordu, o düğüm gözlerimden onun göğsüne akan yaşlara dönüştü ve "hani" dedim, "her insan bir sperm tanesiyken yarışa girer ve aslında her birimiz o yarışta birinci olan sperm tanelerinden başka birşey değiliz ya", "evet?" dedi, "işte ben eğer birşeyi değiştirebilecek olsaydım", derin bir nefes alıp, tıkalı burnumu da çekerek, "o yarışta asla birinci olmamayı seçerdim!"

hayatımda ilk kez bir erkeğin göğsünde ağlıyordum. kollarında sımsıkı kavradı beni. hayatımda o an hissettiğim kadar güvende hissetmemiştim hiç kendimi. üstünden geçen bunca zamana karşın, hâlâ da hissedemedim aynı güveni. "yapma bunu" dedi, "sen çok güzelsin ve ben senin yanındayım, sana her zaman dediğim gibi sadece birbirimizin olalım istiyorum, ben her şeye hazırım." dedi. bense ağladım, rahatladım, sarıldım ona.

henüz hazır değildim bir ilişkiye, biliyordum zamanı gelecekti elbet ama belki de "umut" değildi beklediğim, başka biriydi. o geceden sonra birkaç kez daha görüştük. bir gün, evimin yakınlarında bir mağazada gördüm onu. beni sadece crossdresser olarak gördüğü için, tanıyamadı. ben de yanına gitmedim zaten, ama akşam mesaj attım, yeşil gömleğinle çok yakışıklıydın bugün, diye. hem şaşırmış, hem de kızmıştı yanına gitmediğim için. ama bende hâlâ bir tabuydu beni crossdresser olarak gören birine normal hâlimle görünüp ikili hayatı birbirine geçiştirmek.

o beşiktaşlıydı. ne zaman beşiktaş maçı olsa, eğer yenilmişse, hemen bir teselli mesajı atardım. bir gece yine böyle bir mesaj attım. hemen aradı.

"geleyim mi?" dese "gel" diyecektim...ama o da ne? karşımdaki bir kadındı!

yakası açılmadık laflar, tehditler duydum kadından. sonradan öğrendim ki umut uyurken telefonunu alıp beni arayan nişanlısıymış! bundan haberim yoktu elbette, olsa irtibatımı koparırdım. sonradan beni defalarca arayıp nişanlısı adına özür diledi umut, ama artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. onun istediği şey, biriyle birlikte olmaktı ve olmuştu. bana düşen çekilmekti.

öyle de yaptım.

fonda, izel'den "aşk hakları" çalıyordu.

bu, hayatımdaki ne ilk kalp kırıklığı olacaktı, ne de son...

televizyona her çıktığında, ağzınızdan salyalar akıtarak izlediğiniz kişi, şu anda banyonuzda duş yapıyor olsaydı ne hissederdiniz?

imkansız diye bir şey yok bu hayatta. kader o kadar tuhaf ki, karşınıza neler çıkarıyor, şaşıp kalıyosunuz.

onu ilk kez televizyonda gördüğümde, evde televizyon karşısında ayakta yakalanmıştım. 5 dakika ayakta izlemiştim reklamlar girene kadar. ağzımda yarım kalmış bir gülümseme, kilitlenmiş gözler ve havada asılı kalmış eller.

yeni başlamış bir yarışma programıydı. gülümseyişi, mavi gözleri, düzgün taranmış saçları ve mahcup halleriyle, annesiyle yaşayan her orta yaşlı adamda görülen "efendi çocuk" modundaydı. en yakın arkadaşıma ondan bahsettiğimi hatırlıyorum. adı taner olsun. "taner diye biri çıkmış gördün mü? adam tam evlenilecek adam, yapabilsem 6 çocuk yapar eline verirdim bebekleri!" demiştim. arkadaşım da hak vermişti bana. program esti gitti. yarışmadaki en popüler isimlerden biri olmuştu ama kazanamadı. çünkü adamın aklı oyuna, entrikaya çalışmıyodu ki. ayrıca oraya çıkış amacı, daha çok kendinin ve işinin reklamını yapmaktı. bunu da başardı.

aradan yıllar geçti, adı ne zaman geçse, fiyonk gibi kızardı suratım. arada sırada internetten adını aratıp fotoğraflarına baktım. popüler her yarışmada olduğu gibi, onun katıldığı yarışmada da aynı şey olmuş, katılan herkes normal hayatına, işine gücüne dönmüş ve unutulmuştu. o hariç.

hatta sonradan, bir klipte de oynadı. 35'inden fazla olup da böylesine fit görünmesi, böyle çekici olması? hoşlandığı adamın yaş aralığı 20-30 olan benim için bile cazip olması? işte buydu onu farklı kılan.

o gülümsemesi!! insanı tav eden cinsten. iki zar atıp da 6-6 getirince duyulan zevk gibi bir his veren. bedava saadet!

daha önce demiştim hani, tam anlamıyla ilk ilişkiyi 27 yaşında yaşamıştım, ama hemcinslerimle birlikte olmaya aşağı yukarı 20 yaşında başlamıştım. tabi bunlar daha çok öpüşme, sevişme gibi ufak oynaşmalardı. crossdresser'lıksa çok sonraları geldi işte, 27 yaşımda. ve ilk kez cd olarak yaşamıştım tüm cinselliği. sonradan düşündüm, kendi kendime dedim ki;

"ben erkeklerle birlikte olmaya, onları öpmeye, onlarla sevişmeye başladığımda 20 yaşındaydım, onlar da 20 yaşındaydı;
şimdi neredeyse 30 yaşına geldim, birlikte olduğum adamlar hâlâ 20 yaşında."

sonuç? sıfır! gelip geçici şeyler, öğrenciler, kişiliği oturmamış bebeler, meraklı tipler...

artık farklı bir şey denemenin zamanıydı. daha olgun birini denemeliydim. tam da bu arayışın içindeydim, taner karşıma çıktığında.

sıkıcı bir pazar günüydü, çok iyi hatırlıyorum, sanal alemlerde dolanırken, bir de baktım karşımda! önce benzetiyorum sandım ama bu ta kendisiydi. ben yine giyinmiş, takıp takıştırmıştım. ekran karşısında süslü bir hatun. (en azından görüntü bu)

"acaba kadın mı sandı beni?" diye bir yandan da içim içimi yiyor. çünkü eğer kadın sandıysa ve öğrendiğinde bundan dolayı benimle konuşmayı keserse çok üzülürdüm.

-evli miymiş?
+sormadım.
-niye?
+ya evliyse? (vesikalı yarim)

işte bu korkuydu beni de durduran, ya susarsa kadın olmadığımı öğrenince? soramıyorum ki, anladı mı, anlamadı mı? tek yapabildiğim, gülümsemek ve sohbet etmek sanal dünya üzerinden.

en sonunda dayanamadım ve tabi ki söyledim crossdresser olduğumu. çok şaşırdı ama asla sohbeti kesmek için bir eğilimde bulunmadı, hatta daha da ileri götürdük muhabbetimizi.

o ankara'da yaşıyordu, hala orda yaşıyor. neredeyse her gün konuşur olmuştuk internet üzerinden. en kısa zamanda görüşmek için sözleşmiştik bile. adam benim kişisel menkıbem gibiydi. ve işte orada duruyordu, karşımda! hala bekârdı ve taş gibiydi. bu adamla bir araya gelmeliydik, tanışmalıydık.

bir akşam aradı beni, "istanbul'a geliyorum, seni de görmek istiyorum", dedi. hemen kabul ettim.

bir cumartesi gecesiydi. çok özenle hazırlanmıştım, çünkü daha o gelmeden, hangi renklerde iç çamaşırı giyeceğimden tut, ayakkabı modeline kadar her şeyi planlamıştık. "sexy liseli" yapıcaktım ona. :)

erkeklerdeki bu liseli fantazisini oldum olası anlayamamışımdır ama ses de çıkarmadım. ekose liseli eteği, elbette minicik...altında file çorap, topuklu siyah rugan ayakkabı, üstünde de tabi ki dar kesim beyaz gömlek, üstten bir düğme fazladan açılmış. saç-baş, parfüm, bir kaç takı. kıpkırmızı dudaklar. parlak ve dolgun.

işte hazırdım, for my daddy!!!

gece 12 gibi geldi, karşımdaydı.

hava çok soğuktu, üzerinde kalın, çok şık ve tarz bir deri mont, altında kot pantolon vardı. biz kadınlar(!) hiç unutmayız değil mi, hoşlandığımız bir adamı ilk gördüğümüzde üstünde başında ne olduğunu? ayakkabısının markasına kadar söyleyebiliriz. o saniyeyi hafızamıza kazırız adeta ve zannederiz ki karşımızdaki de aynı şekilde hassastır. halbuki o, mini eteğinizin altında kalan uzun bacaklara bakmaktadır, kabul edelim.

bana göre kısaydı evet ama o dişler, o gözler... yıllar önce ekranda görüp vurulduğum adam, evimden içeri girmiş, en özel hallerime tanık olmaktaydı. resmen büyü vardı evde, hiç bozulmasın istediğim. ya o nezaket?

o kadar sevimliydi ki, sanki 40 yıldır evime girip çıkıyomuş gibi; "ben", dedi, "çok terledim", "bir duş alabilir miyim?"

adam daha salona geçmeden duşa girdi, ben salonda içkilerimizi hazırlamış, onu bekliyordum.

aklımda bir ton düşünce: "bacak bacak üstüne mi atsam, atmasam mı, acaba beni nasıl buldu, şampuan vardı di mi, müzik çok mu yüksek, kıssam mı, ışık yeterli mi, rujum ne halde, saçım başım, off çok mu parfüm sıktım acaba, ojelerim de tam kurumamış mı ne?, adam duşa girdi, ne güzel, tertemiz gelicek şimdi, havlunun yerini bulabilir mi acaba, lazım olursa seslenir herhalde, bu gece bu adamla sevişicem, sabaha kadar sevişicem bu adamla, istiyorum bunu evet, bacak bacak üstüne atmalıyım, biraz yan durmalıyım, geliyo!"

ve duştan çıktı. vücut geliştirmeyle uğraştığı için 37 yaşında biri için gram yağ olmayan harika ve fit bir vücudu vardı. bel altına sardığı beyaz havluyla bir film sahnesi gibiydi salona girişi. geldi, yanıma oturdu.

kısacık saçından, tıraşlı ve temiz yüzünden düşen damlalar, geniş ve tüylü göğsünde yol alıyor, göbek deliğine doğru iniyordu. bir yandan evimi, bir yandan beni süzüyordu. duvardaki resimleri sordu, çok beğendi. müzikti sessizliğe hakim olan şey.

mis gibi kokmuştu. gözlerimin içine baktı, "sen ne güzel şeysin böyle yaa, canım benim." dedi, "canım benim" demeyi çok severdi, daha çok söyleyecekti bunu bana. ardından öptü beni. şampuanla karışık parfüm kokusu geldi burnuma.

bişeyler içtik. sohbet ettik. onu yıllardır izlediğimi söyledim. şaşırdı, unutulduğunu düşünüyordu, unutulmamıştı, en azından benim tarafımdan. o kadar yavaş akıyordu ki her şey, hiç acelesi yoktu.

beni tanımaya gelmişti, benimle yatmak değildi ilk amacı. çok sohbet ettik, çok. hiç evlenmemişti o, evlenmeye de niyeti yoktu. evlenmesindi zaten. benim olsundu sadece. ama o ankara'da, ben istanbul'da. nasıl olacaktı ki bu? zor.

ne kadar inkar etsem de erkeklerin ilk deneyimi olmayı seviyorum. daha önce bir kızla beraber olmuşsa bile, cd deneyimini ilk kez benimle yaşamasından çok zevk alıyorum. o toyluğu yönlendirme, hakim olma ve sonrasında ipleri onun eline bırakmanın yanında sanırım karşı cinsten sonra bu şekilde tercih edilmenin egomu daha fazla tatmin etmesi gibi bir dürtü söz konusu.

taner için de ilktim. ama o üzerinden çabuk attı toyluğu, beklediğimden çok daha sertti yatakta. ben de "sert" seviyodum ve karşımda nasıl sevişmesini bilen benden büyük, olgun ve sadece karşı cinsle de olsa cinsel anlamda çok tecrübeli bir adam vardı. hiç rahat durmadı ve beni asıl şaşırtan hiçbir şeyi de yadırgamamasıydı, vücudumu keşfetmekten hiç sıkılmadı ve her dakika bir prens gibiydi gözümde. gözlerimi bile kapatmıyordum ki o anların keyfine daha fazla varayım, gözümü kapattığımda aklıma başkaları gelmesin diye. o derece etkiliyordu bu adam beni. daha önce bir başkasıyla hiç kabul etmediğim bir şeyi kabul ettim. onunla duşa girdim. bütün vücudumu okşayarak sabunladı ve ben böyle bir zevke anca bu yaşımda varabilmiştim. ne kayıp!

gecenin ardından, birlikte kahvaltı ettik ve o istanbul'a asıl geliş sebebi olan iş toplantısına gitti. toplantıdan sonra ankara'ya dönecekti. tekrar görüşecek miydik? ikimiz de istiyorduk bunu evet ama nerde, ne zaman?

(onunla 5-6 ay sonra, ben ankara'ya gittiğimde tekrar görüşecektim... hâlâ telefonlaşır, birbirimizi özlediğimizi söyler, dururuz. çok özeldi benim için ve eğer istanbul'da yaşasa ikimiz de biliyorduk ki çok farklı olacaktı her şey ama şartlar... şimdi arasa, hafta sonu geliyorum dese bile biliyorum ki reddedemeyeceğim "canım benimi")

az çok tanınmış başka bir kişiyle maceram çok daha apar topar oldu.

bir gün yine internette takılırken, sabaha karşı 5 gibi bir çocukla karşılaştım. kemal'di adı. en sevdiğim erkek ismi! erkek gibi erkek ismi. ne bir merhaba, dedi, ne de bir hal hatır sordu. "sevişmek istiyorum", dedi, "geleyim mi?" tek kelime ettim: "gel!"

neden hiç düşünmediğimi az çok tahmin edersiniz. nasıl biriyle sevişmek istersin sorusuna karşılık olarak çizeceğim bir adamdı bunu soran, nasıl hayır diyebilirdim ki, üstelik sabahın beşinde!

arabasına atlayıp geldi. telefonda ona demiştim ki, kapıdan içeri girer girmez başla! hemen sarıl bana, kalçalarımdan tutup kendine çek ve öp! aynen öyle yaptı, tek kelime etmeden sevişmeye başladı. ilk kez benden uzun bir adamla yatağa girmiştim. onun yanında minyon bir kadın gibi kaldım ve bundan o kadar hoşnuttum ki!

tek sorun, suratıma yediğim tokat oldu!

sevişirken, birdenbire yapıştırdı bir tane, "dur!" diyemedim, "yapma!" hiç diyemedim. kimi, büyük kelimelerden hoşlanırdı sevişirken, kimi, sert adamlardan. ben onun sırtına tırnaklarımı geçirdikçe, o popomu kıpkırmızı yapmıştı tokatlarıyla. acıyla karışık bir zevk. tuhaf bir aromaydı, yeni yeni keşfettiğim. bdsm dünyasına ilk adımlarımı sanırım o gece kemal'le attım. bana "orospu" ya da "fahişe" diye bağırmasına bile aldırmadan. o gece onun orospusu olmak, tekdüze giden bir evlilikte kaçamak yapmak gibi heyecan verici birşeydi.

2 saat falan kalmıştı bende ve son bir saati kısmen tecavüz tadında geçmişti. kendi kendime çelişkilere düşmüştüm, ama ondaki tatmin duygusu korkunçtu!!! adamın hiçbir sınırı yok gibiydi. upuzun bacaklarıyla ve güçlü kollarıyla kalkıp beni taşıyabiliyor, hem bir hayvan, hem de bir aşık rollerine bürünüyordu. elimi kendi poposuna doğru götürdü ve ben de mesajı algılamıştım. daha önce hiçbir erkeğe aktif olmamıştım. baş ucumuzda duran kremi aldım ve uygun bi şekilde kullanarak o gece benden neyi talep ettiyse yerine getirdim. hem bir geyşası olarak, hem de bir orospusu. saat 7 gibi giyindi ve gitti. yatakta birkaç saat uyumadan, son saatlerimi düşündüm, nasıl birşeydi bu? popom hala sızlar ve ağzıma hafif bir sperm tadı dağılırken, ben nasıl olup da hâlâ gülümseyebiliyordum? bu düşünceler içindeyken uyuyakaldım, tabi ki telefon numarasını derhal kaydettikten sonra. bu adamla tekrar görüşmem lazımdı.

erkekler, aşık oldukları orospuların kendilerini çok mutlu edeceklerini düşünürlermiş. galiba bu yüzdendir ki, iyi aile çocuğu olan adamlar gidip de o güne kadar birçok erkeğin olmuş kadınlara tutulma sevdasındadırlar.

benim içimdeki kadın, böyle bir kadındı.

çoğu erkeğin evlendiği değil, aşık olduğu türden bir kadın!!!

benim içimdeki kadın, evinde sarımsak kokulu parmaklarıyla kocasını bekleyen bir kadın değildi,
hafif soyulmuş ojeli tırnaklarıyla barda müşterisini beklerken, sıcak yuvasında sarımsak kokan parmaklarıyla kocasını bekleme hayali kuran bir kadındı.

benim içimdeki kadın, gece evinde oturup, eşine soyduğu elma dilimini bıçağın ucunda ona uzatan bir kadın değildi.
erden kıral'ın vicdan filmindeki aydanur, vesikalı yarim'deki türkan şoray'dı.

benim içimdeki kadın beyoğlu'nun arka yakası'ndaki zümrüt'tü, oya'ydı, rüya'ydı, kader'deki uğur'du, bekir'i peşinden dört tur koşturan.

anlat istanbul'daki, gencecik ayakkabıcı çocuğun, travesti olduğunu bilmeden aşık olduğu, mimi'nin kanatları arasında güven bulan o kadındı.

benim içimdeki kadın, mutlu fotoğraf albümlerini dolduran bir kadın değil, bir üçüncü sayfa haberine konu olan dört çarpı dörtlük bir fotoğraf karesini dolduran kadındı.

benim içimdeki kadın, ikinci kadındı; sadece sevilecek kadar yavan olan değil; aşık olunan.

kemal'le bunu keşfetmiştim sanki. çok uzun zaman aramadık birbirimizi. elim defalarca gitti telefona ama aramadım, ta ki onu televizyonda görene kadar. yine bir yarışma programı ve o kan ter içinde birşeylerle uğraşıyor. sonunda da iyi bir para kazandı. hem çok şaşırdım onu gördüğüme, hem de sevindim, bir bahaneyle arayabilirim artık diye. ve aradım, "telefonunu kaybettim, sen nerelerdesin", dedi. sesi samimiydi, özlemiş gibiydi. ya da ben öyle olmasını umuyordum, kendimi kandırıyordum. tadı damağımda kalan bir geceyi sürdürmekti niyetim. o da karşılık verince, bir kaç gün sonra görüştük.

yarışmadan bahsettik biraz, güldük, eğlendik. her şeyin nasıl bir kurgu olduğundan tut, kazandığı parayı henüz alamadığına kadar ne kadar program sırrı varsa, hepsini anlattı. beraber geçirdiğimiz geceyi andık biraz. ikimizin de istediği aynısını tekrar yaşamaktı ama bu sefer çok farklı oldu her şey.

ona her şeyi yapmamı istedi. kendini tamamen bana bıraktı. onunla açık saçık konuşmamı, hatta küfürler etmemi istedi. ben bunu her ne kadar doğama aykırı bulsam da oyun olarak düşünüp çok ileri gitmeden isteklerini yerine getirdim. o daha da ileri gitmemi istedi ve ben de gittim. tamamen benim oldu o gece. onun yakışıklı, erkeksi ve karakterli yüzünün aldığı şekli görmek, beni deli etmişti.

sadece onun istedikleri oldu, ben hiçbir şey talep etmedim. acelesi var gibiydi, ya da utanmış gibi. sanki yönetmen "stop" demişti ve sevişme sahnesinin verdiği ağırlıkla yataktan çıkan adam giyinmeye başlamıştı. rahat bıraktım onu, onun için zor birşeydi biliyordum. hiç üstüne gitmedim ve uğurladım kirli sakallı yanağını öperek.

daha sonra birkaç kez aradı beni, görüşmek istedi. ama bir türlü uygun bir gün ayarlayamadık ve görüşemedik. onun yarıştığı program daha sonra birkaç kez daha yayınlandı, onu izlerken benim gözümün önünde sadece zevkten yarı kapanmış gözleri olan ve aldığı acıyla karışık hazdan dolayı dudağını ısırmış bir adam vardı.

bir şeyi fark ediyordum yavaş yavaş. yatakta giderek serte doğru gidiyordum, hem ben sert olmaya başlamıştım, hem de karşımdakinden daha sert olmasını, üstümde güç kullanmasını istemeye.

bu yavaş yavaş farklı bir fantazi dünyasının kapılarını aralamaya başladı. ama o dünyaya girmeden önce yaşamam gereken son bir tecrübe daha vardı: bir samuray!

"sen bu iğrenç kasabadan kurtulup giderken, ben hayatının sonuna kadar annesinin iç çamaşırlarını giyen bir çocuk olarak burada kalacağım."

küçük bir çocukken en çok sevdiğim şey, annemin kıyafet dolabını karıştırmak ve naftalin kokulu sandıkları büyük bir heyecanla alt üst etmekti. daha hiç giyilmemiş "öğretmen" çoraplarını paketlerinden çıkarıp giymek, hediye gelmiş iç çamaşırlarını ve yeni yeni serpilen vücudumda dökümlü dökümlü duran kıyafetleri bir bir denemekti. sarı üstüne siyah puantiyeli kıyafetti en sevdiğim, bir de dekolteli bir kadife gece elbisesi vardı, ona bayılırdım. bunları evde kimse yokken de giyerdim, evde birileri varken de. şimdi düşününce, buna "çocukluk" mu desem, "ailenin vurdumduymazlığı" mı desem, ne desem bilemiyorum. annemin giymeye kıyamadığı ne kadar şey varsa hepsini üstüme geçirir, öyle dolanırdım evde. annem onları giyenin bir oğlan çocuğu olmasına değil de, giyilmesine kızıyor gibiydi her zaman.

bir gün yine böyle giyinip annemin gardırobunun en nadide parçası olan açık renkli kürkünü de sırtıma geçirdim. elime eski bir kayıt cihazından kalma bozuk bir mikrofon alıp salona geçiyordum ki annem gördü beni, "napıyosun sen yine?" dedi, ona sadece tek birşey söledim: "konser vericem ben!"

evet aynen böyle, "karışma bana" dedim, "konserim var, konser vericem ben, beni rahatsız etmeyin!"

sonra salona kapanıp saatlerce bağıra çağıra şarkı söylerdim. ellerim emel sayın, sesim bülent ersoy, bakışlarım zeki müren'di. konserlerim hayali seyirciye dönük olur ve çılgınca alkış kopardı her şarkımın sonunda. sinemaskop hayaller içinde “sahnemi” tamamlayıp selam verir ve salonu terk ederdim.

bunu yaptığımda 10 yaşındaydım!

anımsıyor musun?
bir çetemiz vardı: vahşi siyah atlar.
ısmarlama serserilikler yaşardık.
kimseden bir şey demeden kaçıp gitmeler gibi,
sokaklarda sabahlamak, parklarda yatmak,
yabancıları mahalleye sokmamak gibi.
ve bir gün gideceğimiz bir amerika vardı.
herkesin bir amerika'sı vardı o zamanlar.
herkes gece istasyonlarında
kendi amerika'sını aradı.

yaşıtlarım sokakta maç yapar, bilyelerle oynar, kız kaçıran patlatırken ben evde repertuar çalışması yapar, şarkılar söyler, kitap okurdum. ne bulursam okurdum. harlequin romanlarından tut, ansiklopediye kadar... en sevdiğim şey sözlük karıştırmaktı, yeni kelimeler öğrenmek ve bunları hemen kullanmak. normal olmadığımın farkında olmakla beraber, "ne olduğumu" anlamlandırmaya, tanımlamaya çalışırdım çocuk aklımla. ama kendimi aradığımda beni tanımlayan bir kelimeye rastlayamazdım karıştırdığım sözlüklerde.

neden bir tek ben hoşlanmıyordum meselâ sınıftaki zeynep'ten? niye diğer kızlar gibi uğur'daydı gözüm? neden kıpkırmızı bir rujun kokusunu krampon kokusuna tercih ediyordum ki? sorular sorular... zamanla cevabına bir mıknatıs gibi yapışan.

annem çok fazla makyaj yapan bir kadın değildi, o yüzden fazla bir malzemesi yoktu ama çok kıyafeti vardı. hele o ayakkabıları, iç çamaşırları! hazine gibiydi hepsi benim için.

bir gün misafirliğe gittiğimiz bir evde, evin hanımının yatak odasında uyutulmuştum. kadınlar içerde yaprak sarmalı, bol parfüm kokulu ve dedikodulu sohbetlerine dalmışken, ben uyanıp yatak odasında bana bakan cansız bir kafaya takılı sarı peruğu inceliyordum. içinde tarak gibi birşey vardı, saça daha iyi oturması için. kaç erkek çocuk böyle birşey görünce hiç çekinmeden kafasına geçirir ki? o peruğu başıma geçirip içeriye daldığımda annemin yüzünün aldığı ifadeyi hiç unutmuyorum. sanırım o gün ben de bir lola olmuştum, bilidikid'ini arayacak olan. galiba yavaş yavaş kabullenmek lazımdı normal bir çocuk olmadığımı ama annem her ortamda "kız gibi oğluyla" övünüyordu adeta. bu iyi bir şey miydi, kötü mü? o yaşta nerden bilirdim ki?

kısık ışıklı arkadaş odaları...
plağın bir yüzünü kaplayan uzun parçalar eşliğinde,
kendi rüyalarımıza dalar, dağılırdık.
okyanuslar, gemi yolculukları, kanayan ıslıklar
ve dünyanın bütün limanları
önümüzdeki sessizce uzardı.
biterdi plak, disk boşa dönerdi.
düşlerimiz, çarpıp geri dönen sulardı şimdi.
böyle zamanlarda ilk sözü söylemekten
kaçınırdı herkes.
sonra biri usulca kalkar, herkese çay koyardı.
anımsıyor musun?

vücudumun değişmesinden nefret ediyordum. o pürüzsüz körpe bacaklarım ve yüzüm yavaş yavaş tüylere bırakıyordu yerini. bu ne korkunç birşeydi benim için!! memeleri çıkan bir genç kızın ailesinden çekinmesi gibi ben de koca bir yazı çorapla geçirmiştim, bacaklarımda çıkan tüyler görünmesin diye. bıyıklarım terlemeye başlar başlamaz vurdum jileti. şimdi de onları yok etmekle uğraşıyorum işte. büyük oranda döndüm çocukluğumun tüylerle bozulmamış saflığına, ama aradan geçen yılları silemeden elbette.

derken, ne derler, "akıl baliğ olmaya" başladıkça, yaptıklarımın ne ailede ne toplumda hoş karşılanan şeyler olduğunu fark etmemle bunları uluorta yapmayı bırakmam bir oldu. bi kız arkadaş edinmeli ve normalleşme sürecine girmeliydim evet. hem belki o zaman sınıftaki haluk'la arkadaşları da benimle uğraşmayı bırakırdı.

ama nafileydi bu çaba. içimde ne bir kıza arkadaşlık teklifi yapma isteği, ne de bir kıza aşık olabilme güdüsü vardı.

yapılacak tek bir şey vardı: hislerimi bastırmak. ben de dibe doğru ittirdim bu duygularımı, yaşamamalıydım böyle şeyleri, bunlar kötü şeylerdi. evde annemin, camide hocamın, okulda öğretmenimin, sokakta rukiye teyze'min, ihsan amcamın kızdığı şeylerdi. yoksa dışlanırdım, dövülürdüm.

kırmızı ışıkta beklemenin erkeklikten sayılmadığı, sigara paketlerinin ayaktaki çorabın içine saklandığı, 3 film birden gösterilen sinema salonlarına girebilmenin neredeyse sünnet olmak kadar erkeklik göstergesi olduğu bir kentte büyüyünce böyle oluyorsunuz işte. öyle bir kent ki; burada uzun saçlı erkekler benim çocukluğumda dövülürdü, efemine çocuklar horlanır, küçümsenirdi. "kılıbık" damgasını yerdiniz, sınıftaki kızlar yanınıza gelip "sizin şeyiniz yokmuş, doğru mu?" diye sorarlardı. hem komik, hem acı. belki de sadece acı.

vahşi siyah atlardık,
kentin ışıklı çöllerinde kendi izini arayan.
deri ceketlerimize sığdıramadığımız düşlerimiz kadar
aşık ve düşmandık.
dünya acıtırdı bizi. her şey kanatır, her şey yaralardı.
sevişmek çekip çıkarmazdı bizi derinliğimizden,
öfkemizi dindirmezdi hiçbir şey.
geceleri uyuyamayan çocuklardık,
otobüs garlarında uzun maceralar umar,
apansız yolculuklara çıkardık.

bir gün sarı-yeşil karışımı fosforlu bir renkte çanta almıştım kendime. çocukluk işte. hani şu bele takılan "freebag" denen çantaların yeni yeni kullanıldığı yıllarda. büyük bir hevesle takmıştım onu belime. annemle bir sünnete gitmiştim, kimindi bilmiyorum. orada aile büyüklerinden biri herkesin ortasında "çıkar şunu, karı mısın sen?" deyip terslemişti beni. şeker portakalı'ndaki zeze'yi en iyi anladığım gündü, o gün. bir daha hiç takmadığım o çantayı ne de sevmiştim ben halbuki! o günden sonra giderek renksizleşti hayatım, hep siyahtı o çantadan sonra aldığım yeni şeyler.

en büyük şans, kendin gibi birini bulmaktı! ben de biricik dostumu bulduğumda okul sıralarındaydım, ona bir kardeş gibi sarılmıştım. her duygumuzu birbirimizle paylaşır, âdeta kendimize ördüğümüz kozadan, bir kelebek gibi çıkacağımız günü beklerdik. bu şekilde tanışıp kardeş gibi olduğum 2-3 arkadaşım vardı. hayatımda gerçek kardeşimden daha yakın olduğum insanlardı bunlar. düşleri olan, tertemiz çocuklar.

bu arkadaşlarımla her gece toplanıp sohbet ettiğimiz, hepimizin evine yakın olan bir duvar dibi vardı. çok hoşumuza giderdi orda toplanıp makara yapmak. sokak lambasının ışığı yüzümüze vururken binbir taklit, oyun uydurur, kim hangi adamdan hoşlanıyor, kim sınıftaki hangi çocuğa bitiyor, bunları konuşurduk. 4 hayal çocuktuk orda sohbet eden. vahşi siyah atlardık biz.

uykulu kentlere girerdik gece yarıları,
ıssız ağaçlar olurdu yol kenarlarında.
gökyüzünde parlak yıldızlar, her yere aynı uzaklıkta
sarhoş bindiğimiz otobüsün penceresinden
sanki bambaşka bir dünyaya bakardık.
sonra saklayarak yüzümüzü birbirimizden
yumruklarımızı sıkar sessizce ağlardık.
ışığı açık kalmış pencerelere, kepengi örtülü dükkanlara,
yaz bahçelerinden taşan çiçeklere,
adını bile bilmediğimiz bu kente
neye olduğunu bile bilmediğimiz bir hasretle
uzun uzun bakardık.
anımsıyor musun?

bir gece 10 kişilik bir grup yanımıza geldi. içlerinden bir tanesi, ki liderleri ve en kısa boylularıydı, bize doğru bağırdı: "napıyosunuz lan siz burda?" diye. biz neye uğradığımızı şaşırmıştık, çünkü yaptığımız şey sadece sohbet etmekti. ve bize ne dediler biliyo musunuz? sıkı durun: "siz hangi kız için, burada toplanıyosunuz, bizim mahallenin kızlarına mı sarkıyosunuz lan siz?!!" ve ellerinde sopalar olan bu ahmaklar sürüsü o gece 4 çocuğa, 4 gay çocuğa "gay olduklarından" değil de, "straight olmalarından şüphelenildiği" için saldırdı.

içimizden birinin burnu o gece kırıldı.

böyle bir kentti benim yaşadığım, büyüdüğüm yer.

ahh o gece yolculukları!
bir başka kentte, bir başka insan olmanın umutları.
kaç yol arkadaşı kaldı şimdi geriye?
gençliğin ilk acılarını birlikte keşfettiğimiz
kaç yol arkadaşı?
sürüyerek götürdüğümüz dargın beraberlikleri saymazsak,
ne kalıyor elimizde?
ölenler,
terk edenler,
bir de telefonları, adresleri, kendileri değişenler.

hayatım boyunca boynuma birşey takamadım, kolye-yüzük gibi şeyleri hiç alamazdım. elbet bunun da bir hikayesi var.

bir gün çok güzel bir kolye ucu görmüştüm, minicik bir keman şeklindeydi. yanımda en yakın arkadaşım da vardı ve bir bayram günüydü. "çok beğendim ben bunu." dedim ve alıp kolyesiyle beraber boynuma taktım. o bayram günü arkadaşımla klasik ziyaretlerimizi yaparken sokakta karşımıza çıkan bi grup bize "neden fazla gülüyoruz" diye sataştı. bu kentte gülmezdi çünkü erkekler. oysa ki amaç belliydi, varlığımızdan duyulan rahatsızlığı şiddete dökmek.

bilen bilir, böyle durumlarda bu grup birden büyür ve hiç de dinlemezler sizi, hemen kavgaya girişirler. birebir de değildir bunların kavgaları, 10 kişi, 15 kişi gelirler 2 kişiye.

işte o gün yere düşmüş halde yüzümü korumaya çalışırken içlerinden biri boynumdaki kolyeyi koparmıştı, tozlu topraklı yolda gözüme takılmıştı o minicik keman!

o gün kırılan tek şey o kolyenin ucu değildi, bu kente olan inancım, umudum, hevesimdi.

o günden beri kolye de takmadım hiç.

vahşi, siyah atlardık; yılkıya bırakıldık.
içimizden kimse gidemedi amerika'ya,
kendi amerika'sı da olmadı hiçbirimizin.
yağmur aldı,
rüzgar aldı,
zaman aldı,
o vahşi siyah atları.
her şey o eski rüyada kaldı.

bazen arkadaşlarım sorar, sende "sosyal fobi" mi var diye? çünkü ben giderek yeni insanlarla tanışmaktan hoşlanmayan, topluluk içine girmeyen bi insan olup çıkmıştım. neden mi? bilmem. işte bu anlattıklarımdandır belki?

homofobi deyip duruyorlar şimdi, işte ben de buna gülüyorum. şu an "homofobiye maruz kaldım ben, bana ibne dediler." diyen yeni yetme çocukları gördükçe, "ne var ki?" diyorum, "alt tarafı bir şey söylemiş.", "söylemeseymiş iyiymiş evet ama bunu şiddete dönüştürmediği sürece bırak sana dediği sadece lâfta kalsın."

söylenen hiçbir şeyden zarar görmedim ki ben. yeter ki sadece söylemekle kalsın, şiddete dönüp iki saat önce aldığım kolyemi koparacak kadar vahşileşmedikçe, karşındakinin ne dediğini dinlemeyip ağız burun ne gördüyse kalın demirlerle vuracak kadar hayvanlaşmadıkça, bırak homofobi denen şey sadece "ibne" demek olsun. homofobi buysa ben buna razıyım. çünkü onu diyenlere kendimi zekâmla, başarılarımla kanıtlayıp bir "helal olsun" alabilirim, ama belaltı vurup da bana saldıranlara karşılık veremem, doğamda yok bu, elimde değil.

hayatta kavga yanlısı, şiddete meyilli biri olmak kadar korktuğum ikinci birşey yok çünkü.

bir gece geç saatte televizyonda bir film izledim. "this boy's life", de niro ve caprio'nun bir filmi.

o filmdeki kırmızı atkılı çocuktum işte ben. gerçi onun kadar cevval değildim, bana "ibne" diyenlere gözmü karartıp dalamıyordum. caprio'nun yaşadığı küçük kasabadaki "yumuşak" çocuktu o. küçük köpeğiyle gezinirken kasabanın "yağız delikanlıları" bununla bi kavgaya tutuşur, caprio koşup kurtarırdı çocuğu. aralarında bi dostluk kurulur, kırmızı atkılı "yumuşak" çocuk, caprio'nun üniversiteye başlamak için kasabadan kurtulacağı günün gecesinde ona dönüp "sen gidip bu iğrenç kasabadan kurtulurken, ben geride kalıp annesinin iç çamaşırlarını giyen bir çocuk olarak kalacağım." der.

işte o gece ağlayarak yemin ettim kendi kendime. "o iğrenç kasabada kalıp annesinin iç çamaşırlarını giyen çocuk olmayacağım." ben diye. her şeyi askıya aldım, tüm duygularımı ve isteklerimi. yıllarca yaşamadım. başarılı olmaktan, yaşadığım yerden kurtulup kendime yetecek kadar para kazanmaktan başka çarem yoktu. bu hayatta kendi ayaklarım üstünde durup, güçlenip öyle mücadele etmeliydim herkesle.

bu hırsla asıldım her sınıfıma ve çok başarılı olup kurtuldum oradan. benimle dalga geçen, beni küçümseyen herkesi yenmiştim. şimdi hiç koymuyor karşıma çıkan saçma sapan homofobiklikler, sadece gülüyorum onlara. şimdi kolyelerimi de takıyorum, yüzüklerimi de. çok güzel bir kadın olmam için ne gerekiyorsa yapıyorum, yaşıyorum kendi kurduğum dünyamda. bana ne haluk'la arkadaşları karışabiliyor, ne öğretmenlerim ne de annem. artık sinemaskop hayallerle bezeli konserler vermiyorum belki ama dilediğim gibi öpüşüyorum, sevişiyorum bana kendimi bir kadın gibi hissettirenlerle. gün gelecek, selam verip "sahnemden" ayrılacağım ama yoramayacak beni hiçbir zaman bu hayat. çünkü acılarıyla olgunlaşan bir çocuktum ben.

nasırlaşmış acılarım, yenilerine gülmemi sağlıyordu her zaman. şimdi neyim varsa o çocuğa borçluyum.

hay allah...ben size "samurayı" anlatacaktım değil mi? çok uzattım yine, önce "kader", sonra "masumiyet" izlenmeli biliyorum. benimki de onların çekimi gibi ters oldu, önce bugünümden başladım, sonra geçmişime gittim. varsın bu da böyle olsun.

ama şimdi çocukluk anılarımın beni soktuğu ruh halinden sıyrılıp da bdsm gecelerindeki fantastik oyunlara sıçrayamam ki birdenbire.

o bir sonraki sefere kalsın, olmaz mı?

şimdi kalkıp bir çay koymalıyım.

çarpıp geri dönen düşlerimizin üstünde
çürümüş cesetleri yüzüyor şimdi vahşi siyah atların.
öldükleri sahilleri kendileri de bilmiyorlar.
peki sen anımsıyor musun? (avara)

burnunuza kaç puan verirsiniz?

evet evet burnunuza. 10 üzerinden bi puan verin.
ben 7 verdim. doktorum bastı kahkahayı. "n'oluyo be?" dedim içimden. küntmüş benimki.

ne demekse künt?

sosyetik piç! mont blanc kol düğmelerini göstere göstere, "3 ya da 4 eder." dedi bana. evet bana! :(

"tamam ulan!" dedim. "kes, biç! sana bırakıyorum burnumu."

ameliyat tarihini kararlaştırdık. bunları konuştuğumuzda cumartesi günüydü, “çarşamba günü ameliyat yapalım.” dedi. hemen birkaç örnek gösterdim ona internetten, nasıl bir burun istiyorum anlasın diye.

"bak doktorcum," dedim, "fındık gibi bi burun istemiyorum, öyle kocaman da olmasın, ‘et vardı da onu aldırdım, nefes alamıyodum biliyo musuuuuun’ diyebilecek kadar bi estetik dursun işte, anladın sen onu." dedim. adam bana baktıkça dolare$ işaretleri gördüğü için, bu söylediklerime ne kadar kulak verdi bilmiyorum ama, "gel" dedi, duvara yapıştırdı beni. sağdan soldan fotoğraflarımı çekti.

"ama beyaz ışıkta hiç iyi çıkmıyorum ben yaa!!!" dedim, dinlemedi.

zombi gibi çıktım o fotoğraflarda, zombi! zaten 3 vermişsin, üstüne bi de mugshot çeker gibi fotomu çektin, nerde kaldı senin empatin, nerde kaldı hipokrat yeminin? bütün psikolocimi sikti bıraktı o yarım saat içinde. git pis. :/

karar verilmişti, ameliyat olacaktım. rinoplasti. bi takıntı olmuştu bu burun bende, millet "yahu gerek yok!" dedikçe, ben başladım kendimi daha çok incelemeye. bi yandan da okuyorum bol bol, rinoplasti nedir, nasıl yapılır, sonrasında neler yaşanır falan. param da hazır, sene geçen sene. 4 bine mi ne anlaşmışız. epey bi indirim yaptırmışım tabi, üstün pazarlık yeteneğim sayesinde. ben ki %50 indirimle alışveriş yapan insanım, 5 bin tl'lik ameliyatı mı 4 bin'e indiremicem? çocuk oyuncağı. burda da bir çingene pazarlığıyla epey indirim yaptırmıştım hatırlıyorum.

ameliyat öncesi son bi kontrol için salı günü gidiyodum doktorumun yanına. neden hatırlamıyorum, bakırköy'deyim o gün. deniz otobüsüne atlıyorum, muayenehane bağdat caddesinde. kadıköy'e geçicem önce. deniz çok dalgalı. feci sallanmıştık hiç unutmuyorum. aklım çok karışıktı, aslında böyle bir şeye hiç ihtiyacım yoktu evet. hem yüzümle de oynatmak istemiyodum bi yandan, ama öte yandan da erkeksi bi burun istemiyodum işte ya huff! ikisi arasında kalmıştım.

kadıköy'e yanaştıkça, kararsızlığım arttı. ameliyata 24 saatten az kalmıştı ve ben halen bunu istediğimden emin diildim. hayır yani alt tarafı burun, yarın bi gün iş minik prenses'e gelirse napıcam? burdan böyle söylemek kolay, şöyle kadınım, böyle kadınım diye, ama iş kestirip biçtirmeye gelince bi üçbuçuk durumları söz konusu oluyo. bi de canım çok tatlı benim. :(

aklımdan binbir türlü hikaye geçiyo tabi.

mesela burnum janet jackson gibi olmuş, narkozdan çıkamamışım, ölmüşüm, masada kalmışım, kıçıma pamuk tıkıyolar, beni kırık burunla gömüyolar, korneamı çalıyolar falan.

uuuu, neler neler yazıyorum kafamda.

derken deniz otobüsü yanaşmış, yolcular inmiş, yeni yolcular binmiş, ben farkına bile varmamışım denizi seyrederken. o an anladım, "deli mi sikti beni be!"dedim "madem bu kadar düşünüyorum, istemiyorum ben bunu." aradım doktorumu, "ben iptal ediyorum, ameliyata girmicem." dedim. "aaa, oooo" falan derken "künt" diye kapadım suratına piçin. küntmüş! al sana künt!

girmedim ameliyata. zombi gibi çıktığım fotoğraflarımı da bi sildireydim iyiydi. :(

3 puanlık künt burnumla çok mutluyum lan ben!

hem benim ona puanım dokuz kanka! neden diceksin bak. onca sevgilim bu burnumdan öpmüş beni, oraya buraya hep bunu çarpmışım, sevgilimin kirli sakallarına bunu sürtmüşüm, olur olmaz her yere bu burnumu sokmuşum ben. gayet giderim var yani. gidip de yeni yetme bi doktorun ellerinde mi şekillendiricem onu?

vazgeçtim. yaptırmadım rinoplastı falan. ha yarın bi gün yine depreşir mi bu takıntım, burnum murnum derken arada minik prensesin de kırıklarını aldırır mıyım? görürüz. şimdilik yok bişeyim, rahatım, küntüm. 10 puanım! minik prensesle de mutluyum. selamı var.

bir gün bi adamla tanıştım. adamda zeus gibi vücut vardı bak allah için. ama mesela sen görsen eminim dersin ki, "ay tipsizlikten 6 ay içerde yatması lazım kirli, sana inanamıyorum, senin gibi bi prenses daha iyilerine lâyık" falan dersin. (son cümle gönlümden koptu.) napiyim ya, ben de öyle maço adam seviyorum, kaba saba, kirli sakallı, rakı içen adam seviyorum.

“dışarda deli yürek, evde fatik ürek adam” sevmiyorum ben. kodu mu oturtsun istiyorum. yok tamam, o kadar değil ama erkek gibi adam seviyorum ben, varoşmuş, apaçiymiş bakmam öyle şeylere. bütün enteller, danteller, metalciler, kırıklar sizin olsun kızlar. ben yüreğe bakıyorum. adam olsun yeter. iki dakka delikanlı olun ülen!!!!!1

neyse, bu abimiz eyüp'tendi. tam bıçkın semti zaten di mi? evet. bi gece görüşmeye karar verdik. geldi, oturduk, sohbet falan ediyoruz. aaaa bi baktım adamın burnu estetik! düğme kadar! o kadar komik olmuş ki!!! "evet estetik yaptırdım ama bi sor niye?" dedi, "niye" dedim, kırılmış meğer bi kavgada. ondan yaptırmış. yaptırsın banane de sahte doktor mu yaptı nedir? o nası eğreti bi duruş o dağ gibi adamda!!! gerçi o dağ gibi adamın o kadar da "dağ gibi" olmadığını yatakta gördüm. adam 10 dakkada nakavt oldu, orası ayrı.

şimdi ben demiştim ya hani, yatakta sert seviyorum diye. heh, bi baktım yattığım adamları tokatlıyorum. e herkes kaldırmaz tabi, buna da ufaktan bi vurmuşum ama kavgaya-tokada alışkın olan bu bünye yatakta bi kadından(!) tokat yemekten pek hoşlanmadı, adam nerdeyse dövüyodu lan beni. :/

bi celâllendi bu, "zaten burnum estetik, vurmasana yaa!" falan dedi. "aman iyi be, hüff! " dedim. baktım bi numarası da yok, postaladım evden. aradan 1-2 hafta geçti, msn'de karşılaştık. tutturdu gelicem de gelicem. “yahu” diyorum “olmaz, müsait değilim.”

anasını satayım, pms oldum da diyemiyorum ki, öyle bi bahanem yok :/ tamam hiç pms geçirmemek iyi bişey ama arada pms kozunu kullanmak isterdim bak. daha önce beraber olduğunuz bi kız size ikinci sefer için “olmaz bebeyim” diyosa, anlayın ki ya cinsel performansınız tırttır ya da kızın ağdası gelmiştir abicim. ha kendinize bu kadar güveniyosanız, “benim yatağım iyidir kanka” diyosanız, o zaman ağdayı düşünün. sen her daim keser sapıyla ortalıkta dolanıyor olabilirsin ama bi kız her zaman “müsait” olmayabilir. bunun adet dönemi var, ağdası var, baş ağrısı var.

hem benim oje sürüşüm yarım saat lan! öyle “ha” deyince görüşemem ki kimseyle. tam bi bakım manyağı oldum. manikürler, pedikürler, epilasyonlar. makyajı da kıvırıyorum artık. terracotta nedir, hangi parfüm afrodizyak etkilidir. hepsine eriyo aklım. kırmızı oje süreceğim zaman önce bir kat tırnak cilası çekecek kadar eriyo hem de. o yüzden hazırlanışım nerden baksan 2 saat sürüyo. ee bunun kılıydı, tüyüydü, çok afedersin malum bölgelerin temizliğiydi (ki buna aklınıza gelen temizlikler ve anal temizlik de dahil -yazar burada al al olur-) falan derken oluyodu 3 saat. onun için “geliyorum.” diyen her adama “e hadi gel” diyemiyodum. paçoz diyilim ben, ruhum prenses, ben napim. :)

ayrıca hormonlar da farklı çalışıyo. nerden mi biliyorum? crossdresser olmaya başladığım ilk yıldan sonra bazı ilaçlar keşfettim, bunlardan daha sonra bahsedicem. bu ilaçlar hem östrojen takviyesine yarıyo, hem de göğüs büyümesi, tüy azalması gibi bazı nefis “yan” etkilere sebep oluyo. ha bi de cinsel olarak tam bi kadın gibi hissetmeye başlıyosun.

“simitle çayım niye anda bitmedi yaaa böhühühü” diye duygusala bağlayabiliyosun, “bihter topuklularla yürüyemiyo işteeaa, babet giydirin şu kıza ühü” diye gözlerin dolabiliyo. çok duygusal oluyosun. anne gibi oluyosun lan resmen. aaaa bi bakıyosun 2 aydır tık yok. neden? çünkü canın istemiyo. öyle de bi etkisi var. neyse bunları anlatıcam sonra. biz dönelim bıçkın abimize.

"yok", dedi, "gelicem."

en nefret ettiğim şey bu işte: ısrar! ben uygun olsam, seninle görüşmek istesem zaten davet ederim. ama "olmaz" dedikten sonra gelicem diye tutturmanın anlamı nedir? "misafirim gelicek", dedim, savdım başımdan. ama korktuğum başıma geldi. adam pes etmeyi bırak, bu sefer de beni tehdit etmeye başladı. "yola çıkıyorum, nasıl olsa evini biliyorum, gelicem rezalet çıkarıcam." dedi.

hadi buyur. çattık mı psikopata!

baktım "lütfen"den, "canım"dan, "cicim"den anlamıyo, bu sefer ben de onun dilinden konuşmaya başladım. "öyle bişey yapayım deme. 2 gram erkeklik gururun varsa gelmezsin, gelirsen polis çağırırım." dedim. cevap gecikmedi tabi: "2 gram aklın varsa polis çağırmazsın!"

bildiğin sıçtık yani! adam evi biliyo, bi elinin tersiyle beni yere serer, şöminenin önündeki koyun postunun üstüne yuvarlanan ahu tuba gibi yerde dönenirim alimallah.

en sonunda ani bi hamleyle ben bunu msn'den engelleyip (yılmaz’ı meseneden sileceeen repliği eşliğinde) bi güzel silerken bi yandan da düşünüyorum “bakalım nolucak” diye. yusuf yusufum.

nitekim bişey olmadı. kuru sıkı attı durdu, bir daha da görmedim kendisini. gerçi içip içip evimin önüne gelsin, naralar atsın, serenat yapsın, “seviyorum üleeeen” diye bağırsın diye beklemedim değil. ehehe, bak yaa, ne emmeye geliyorum, ne gömmeye. yok yok, rezalet çıkmaması iyi oldu. boşver sen.

tehlikeli bişey yaptığım aslında, farkındayım. bazen böyle tuhaf tiplerle de karşılaşıyo insan. dikkat ediyorum merak etme. bunlar bana hep ders oluyo. ama işin kötüsü şimdi de insanlara güvenemez oldum. mesela benimle görüşmek isteyen bikaç kişiyi bi türlü güvenip de kabul edemiyorum evime. sonuçta her gün neler okuyoruz gazetelerde değil mi? bi gün üçüncü sayfa haberlerinden birine konu olmak istemiyorum. hoff içimi sıktı bu konu.

aklıma 2 çocuk daha geldi, böyle enteresan vaka anlamında.

bir gün bi çocukla tanıştım. telefonda sohbet ederken anladım ki meslektaşız. daha bi hoşuma gitti. normalde öyle beyaz yakalı, yuppi tiplerden hoşlanmıyorum ama sonuçta bi “meslektaş kontenjanımız” var, hehe. bir gece görüştüm bununla, iş çıkışında geldi. takım elbiseli, çantalı bi tip. gülünce çizgi gibi oluyodu gözleri. sevimliydi.

o geceyi unutmadım bak. yatakta kendisinden çok partneriyle ilgilenen, onun hiçbir yerini yadırgamayan adamlara bayılıyorum işte. “yok ben şunu yapamam, ay ben ona dokunamam, ayy orayı yalayamam, ay ben gülerim, gıdıklanırım.” falan demicek abi! yatakta sınır olmamalı. bunda yoktu mesela. gerçekten güzel bi geceydi. adamın enteresan fantazileri vardı. public sex seviyodu mesela, milf seviyodu...beni seviyodu, yetmez mi?

yatakta uzanırken gecenin bi vakti telefonu çaldı bunun. “sakın ses yapma” dedi, konuşmaya başladı. kız arkadaşıymış meğer, bilmiyodum biriyle birlikte olduğunu. benim yanımda kız arkadaşıyla konuştu. “tamam canım, oldu aşkım, bebeyim” falan.

ne fena di mi. benim koynumdayken yaptığı şeye bak. sizinle konuşan erkek arkadaşınızın gerçekte nerede olduğundan, o sırada yanında kim olduğundan hiçbir zaman emin olamıyosunuz işte. “benim gitmem lazım.” dedi. “nereye gidiyosun?” dedim. “beni bekliyo, şimdi ona geçiyorum.” demez mi!

o kalkmış, gömleğini, pantolonunu giyerken, ben yatakta uzanmış bi müjde ar gibi hissettim lan kendimi. bi şifoniyere para bırakmadığı kaldı adamın. velhasılı kelam, adam benden çıkıp sevgilisinin evine geçti kardeşim. tam evden çıkıyodu ki, tuttu elimden apartman merdivenlerine çekti beni. “burda öpüşelim.” biraz dedi. üstümde gecelik falan var ama ödüm kopuyo apartmandan biri bizi görücek diye. bi yandan da hoşuma gidiyo, demek ki ben de public sex seviyomuşum, onun heyecanı da bi başkaymış. apartman merdiveninde bu kadar heyecan duyduysam, gerçekten “public” bir mekanda ne olurum bilemiyorum, diye düşündüm. uğurladım onu.

“gelinlik götür ona...” dedim. “kadınlar gelinliğe dayanamaz...” (courtesy of sultan, kendisiyle de bu kadar dalga geçen?) beynimin içindeki replikler bunlardı ama bişey demedim tabi lan. trajikomik!

sonra askere gitti o, epeydir haber alamadım ondan. yeni yeni mesaj falan atmaya başladı, dönmüş askerden. görüşmedim bir daha. görüşür müyüm, bilmiyorum. sanmıyorum.

bi başka gece, ilginç bi başka tip.

gençten bi çocuk, her zamanki gibi esmer biri. ilk bakışta adama benziyo. o gece de feci şekilde ons modundayım. biraz telefonla konuştuk, görüşelim, dedik. 1 saat içinde geldi. ama bi tuhaflık var çocukta, sürekli bi gülümseme halinde, kikir kikir gülüyo.

ne içersin diyorum, “kikikiki”..."öp beni recep yi beni recep" diyorum, “kikikiki”... adam votka içiyo ama ağzından başka heryere gidiyo o votka. bütün yastık kılıflarım, nevresim falan hep absolute olmuştu o gece, hiç unutmuyorum. (evet yatakta içiyoduk ne varrrr!) zaten hayatımda gördüğüm en kötü performanslardan biriydi. (amma bahtsızım lan bu konuda) ama benim anlatacağım konu başka.

"ben bi duş alayım." dedi. "hah, evet al bence de." dedim. istiyorum ki adam kendine gelsin, insana benzesin. ikinci seansta versin coşkuyu. belli ki, kuru sulu karıştırıp ne varsa götürmüş. sırf kikirdesin gerzek.

duşa girdi bu.

10 dakka, 15 dakka, 20 dakka, 30 dakka.

“aha!” dedim, “kesin altın vuruş yaptı! banyomda ceset var allaaam!” yine başladım yazmaya.

gazete manşetleri geliyo gözümün önüne.

"kuşkulu ölüm"
"duşta altın vuruş"
"intihar mı, cinayet mi"
ibneler amsterdam’a
"şüpheli bir kedi gözaltında, kedi ilk sorgusunda ‘üniformalı adamlara bayılırım’ dedi."

tabi haberin bi köşesinde benim zombi gibi çıkmış bi başka fotoğrafım var.
kaçmış çorabım, yarı soyulmuş ojelerim ve akmış makyajımla, "ühühü walla ben bişe yapmadım, kırosum ben, kırosdressırım hani." diyorum.

"sus lan mınakoduğumun ibnesi" deyip beni hangi hapishanenin gülü yaparlardı artık bilmiyorum.

duştan sadece akan suyun sesi geliyo. ben siyah saten geceliğimi giymiş, pofidik terliklerimle salonda adamın duştan çıkmasını beklerken bi yandan da makyajımı tazeliyorum. artık dayanamadım, çaldım kapıyı. ses yok. “ah” dedim, “sçtım.” o durumda insan hemen neyi düşünüyomuş biliyo musun? “cesedi nası yok ederim?” ahaha yok lan, polise nası ifade veririm, onu düşünüyorum. “kim bu?” diyecekler, “walla tanımıyorum!” mu dicem. ne fena lan!

açtım banyonun kapısını. bi baktım bizimki yerde. kulaç atıyo! evet evet, bildiğin kulaç atıyo, yüzmeye çalışıyo adam yerde. duşakabinin dibine yüzüstü uzanmış, zannedersin ki olimpik havuzda rekor kırıyo. bi yandan kendime sövüyorum, bi yandan bütün hevesim içimde patlamış, ona kızıyorum, gidip istanbul'da nerde denyo var, elimle koymuş gibi bulmuşum, ona kafam bozulmuş, bi yandan da bunu tutup kaldırıyorum. tutuyorum soğuk suyun altına, zaten bamya olan şey bu defa dönüyo bir nohuta! piiiiiiiiii. keseliyorum şerefsizi.

sonra hemen paket tabi. hiç uğraşamam. bi de bununla mı uyiycam? sabah dokuz parçaya bölerdi beni.

ya olm var ya, anlat anlat bitmiyo, daha neler neler yazasım var ama tl dr (too long didn't read) olacak diye ödüm kopuyo. samuray hikayesini de sktim bıraktım. bi türlü anlatamadım farkındayım ama laf lafı açtı, laf g.tü açmadan ben gaçhayım.

"köpeğiniz olabilir miyim, kraliçem?"

cinsellik tuhaf bir duygu. belki de en çok hayvanlaştığımız, kendimizi tanıyamadığımız duygu bu. tanrı, yaratma hissinden duyduğu hazzın birazını bizim de yaşayabilmemiz için mi vermiş bize bu duyguyu, yoksa yoldan çıkarılabilmemiz için kenarda bulunması gereken zaaflardan biri olsun diye mi, düşünmek gerekir. ama ne onunla olur, ne de onsuz.

crossdresser (cd) olarak cinsellik çok daha tuhaftır. mesela kimi cd'ler, kendileri gibi cd olanlarla beraber olmak isterler. kadın kıyafetleri giymiş 2 erkeğin sevişmesi... ilginç değil mi? kimileri sadece hemcinsiyle birlikte olur, kimileriyse sadece kadınlarla...onları bu şekilde beğenen kadınlar.

izleyenler bilirler, nip/tuck dizisinin bir bölümünde kimber henry'ye aşık bir doktor, kadının eski sevgilisi christian troy'dan tüyo almaktadır. troy, adama, "git" der "kadın iç çamaşırları al, kimber'ın karşısına gece yatakta o şekilde çık."

troy'un amacı, aslında kadının adamdan soğumasını sağlamaktır. kahramanımız gider, o yapılı vücuduyla sütyenleri, jartiyerleri çeker ve o halde taş gibi hatunun karşısına çıkar. kimber, ilk anda neler olduğunu anlamasa da bundan tuhaf bir zevk alır ve o gece o şekilde sevişirler.

cinsellik tuhaftır. straight ilişkilerde bile tuhaftır.

peki cinsellik sadece sizin yaşadığınız şey midir?

insanların cansız mankenlere, damacanalara, hayvanlara cinsel istek duyduğu bir dünyada yaşıyoruz. şimdiden uyarayım, okuyacaklarınız sizi rahatsız edebilir, hatta nefret bile edebilirsiniz, belki seversiniz, bilemem, ama rahatsız edecek diye bunları paylaşmayacak değilim. sonuçta yaşanmışlıklar içinde bunlar da yer tutuyor ve günlüğümde bunlara da yer vermeliyim.

crossdresser olarak, bir kadınmışım gibi (ki ruhen zaten öyleyim) hemcinslerimle sevişmeye başlayalı fazla olmamıştı. yaptığım şeyin kabul görmesi, beğenilmesi, arzulanan bir kadın(!) olmak bana yetiyodu. ta ki, onunla tanışana kadar.

onun adı o kadar tek ki, burada paylaşamam. sıradan, her gün rastlayabileceğiniz bir isim değil. o yüzden ona bir takma isim uydurmak zorundayım, onun isminde şu aralar yayınlanan yabancı bir dizi var, ismi de yabancı. kullanacağım takma isim de christian troy'a atfen troy olsun madem.

bir gece internette tanıştık onunla. "benim tuhaf isteklerim olabilir.", dedi. "nasıl yani?" dedim. "size köle olmak istiyorum, beni hizmetinize kabul eder misiniz?" dedi.

saatler, günler süren sohbetlerimizin başlangıcı oldu bu istek. ne demekti bu? ben ki daha yeni yeni keşfediyodum kendi cinselliğimi, bir de bu çıkmıştı başıma. her bahsi geçtiğinde içimde tuhaf heyecanlar uyandıran bir şey: hizmetinde bir erkek köle, bir sex kölesi! her istediğini yaptırabileceğin, yapabileceğin bir nesne.

hemen araştırmaya başladım. bdsm nedir, fetişizm nedir? fetişistler nelerden hoşlanır? ne tür fetişler vardır. trample nedir? bu duygulara sahip insanlarla konuştum uzun uzun. bir tanesi "ağzıma işer misiniz? çok severim." dedi. onunla golden shower nedir, onu öğrendim mesela. hiç yapmadım orası ayrı, ama bunu yapan, yaptıran insanlarla tanıştım. her birinin müthiş hikayeleri vardı.

femdom, mistress, slave, master, dominant, sahibe, face sitting, prodom, footjob vs. gibi terimleri öğrendim. videoları izledim. bunları öğrenmemde, yeni insanlarla tanışıp konuşmamda, zihnimin bir köşesinde bdsm denen olaya ne kadar yatkın olduğumu sorgulamamda bana troy çok yardımcı oldu.

sonuç olarak ben de böyle birşeyi istediğimi fark ettim. yani bir erkeğin bana sadece cinsellikle yaklaşmaması, tamamen teslimiyetle gelmesini. bir erkeğe hükmedebilmeyi, o gücü istedim. zaman geçtikçe o cesareti de buldum kendimde ve troy'la görüşmeye karar verdim.

onunla görüşeceğim gece için özel olarak giyindim. eğer bir mistress olacaksam, kılık kıyafetim de buna uygun olmalıydı. troy'u kabul edişimin sebeplerinden biri çok uzun boylu olmasıydı. kısa boylu, çelimsiz bir erkeğe hükmetmenin hiçbir cazibesi olamazdı ki? troy yapılı, yakışıklı bi adamdı. topuklularla yanında durduğumda bile benden uzun olabilen tek erkekti. görüştüğümüz ilk gece diz üstüne kadar gelen siyah, parlak, sivri topuk ve yine sivri burunlu fetiş çizmemi giymiştim, iç çamaşırı olarak siyah jartiyer kullanmıştım. üstümde de siyah mini bir elbise, metal aksesuarlar ve saten eldivenler vardı. tam bir femdom olmuştum, fevkalade bir mistress görüntüsü! o kadar ihtişamlı ki, bdsm filmlerinden birinde rol alacak gibiyim! her slave için bir hayal gibiyim.

gece geç saatte geldi. girer girmez yere çöktü ve ayaklarımdan öptü! dağ gibi bir adamın ayaklarının dibine çöküp çizmeni öpmesi ne tuhaf bi duygu! ben her şeye bir oyun gözüyle bakıyodum ama onun için cinsellikti bu. benim içinse tamamen tiyatro!

salona geçtik, o çok heyecanlıydı. ben de öyleydim ama bunu belli etmemem lazımdı, yoksa etkili olamazdım. eee şimdi napıcaktık ki? o kadar da video falan izledim ama, kırbacım falan yok ki, tasmam da yok. (sonradan hepsi oldu gerçi.)

"çizmeleriniz çok güzel, onları yalayabilir miyim?" dedi. slave olma konusunda benim mistressliğimden çok daha tecrübeliydi. önümde diz çöktü, ayaklarımı okşamaya, çizmemi öpmeye başladı. yavaş yavaş yukarı çıktı, hafif uzun olan saçlarından çektiğim gibi yere yatırdım onu. her şey konuştuğumuz gibi olacaktı. hiçbir şeye itiraz etmeyecek, ben de çok fazla ileri gitmeyecektim. soyundu. yarı çıplak uzandı yere. tam bir ayak fetişistiydi. tamamen itaatkar bir köleydi. aslında içimden geçen bu köle-mistress muhabbetini bi tarafa bırakıp adamla deli gibi sevişmekti ama onun da zevk alması içindi bütün çabam.

üstüne çıktım. o sivri topuklu çizmeyle adamın göğsünde yürüyordum. çok zorlanıyodu! ama tek kelime etmedi. ereksiyon olmuştu. daha önce kararlaştırdığımız gibi tam bir mistress gibi davranıyordum ona.

acıdan hoşlanıyordu, ona acı vermemden, mazoşist yönünü kamçılamamdan. bir yandan da düşünüyorum, acaba çok mu ileri gidiyorum diye ama aramızda kararlaştırdığımız bir sözcük vardı, onu söylediği an son verecektim yaptıklarıma. bir türlü söylemiyodu işte! o söylemedikçe ben de bilincimin derinliklerinde bir yerlerde kalmış hayvanın tasmasını çözüp daha da ileri gidiyordum.

oyunun birinci kuralı sınırları önceden belirlemek ve onların dışına çıkmamaktır. biz de o gece dışına çıkmadan yaşamıştık yapmak istediklerimizi. çizmelerimi çıkardı, ayaklarıma masaj yaptı. hem de hiç sıkılmadan, öptü, okşadı onları. ayaklarımı çok beğendi. bir gün ayakkabı alırken ayağıma ayakkabıları geçiren çocuk söyleyene kadar ben de fark etmemiştim bunu ama normal bir erkek ayağından daha zarif ve güzeldiler.

benimle, başkalarıyla daha önce hiç yapmadığı şeyleri yapmıştı. oral sex gibi! daha önce sadece kadınlara kölelik etmişti, slave olduğu ilk ve tek cd bendim. sonradan kadınları bıraktı, sadece bana ait olmaya başladı. çünkü ben bir kadından daha fazlasıydım onun için. bir strapon'dan daha canlı, bir nesneden daha gerçek, daha güçlü ve baskındım.

bana çok tuhaf bir dünyanın kapılarını açmıştı. cinsellik denen şeyin nasıl geniş bir yelpaze olduğunu, ne uçsuz bucaksız bir okyanus olduğunu onunla gördüm. fantaziler, oyunlar...bunlar sadece insanın hayal gücüyle sınırlı şeylerdi. insanlar istedikten sonra 4 duvar arasında yaşananlar, başkalarını ilgilendirmezdi ki!

mesela bazı mekanlarda bdsm partileri yapıldığını, sokakta gördüğümüz bazı adamların evlerine girer girmez eşlerinin kölesi gibi hareket ettiğini, ünlü bazı gazeteci ve sanatçıların bu tip fetişleri yaşamak için yurtdışına kaçıp kaçıp gittiğini vs. öğrendim. bu camia çok gizli ama bir o kadar da birbirini bilen bir camiaydı. tıpkı "fidelio" denip girilen bir şato gibiydi bdsm dünyası ve ben o şatoya gözlerim tamamen kapalı bir halde girivermiştim. çok heyecan verici bir şatoydu orası!!!

o geceyle kalmadı ilişkimiz. daha sonra onunla defalarca görüştük. her seferinde daha da ileri gittik. gecenin bir vakti arayıp çağırdığımda hemen gelecek kadar itaatkar, "git artık" dediğimde toplanıp gidecek kadar yerini bilen bir çocuktu. onunla çok kez görüşmemize rağmen hiç öpüşmemiştik. ne tuhaf! doğru düzgün sevişmemiştik bile, ama onunla zaman geçirmekten hoşlanmaya başlamıştım.

bana geldiği gecelerde bazen sadece hizmetimi görür, evimi toplar, temizlik yapar, tam bir hizmetçim gibi davranır, sonra evine dönerdi. bi keresinde ojelerimi sildirmiştim, bundan çok mutlu olmuştu, hem ayaklarımı okşama fırsatı bulabildiği hem de işe yarayabildiği için.

bazense sadece sohbet ederdik. bir gece, slave-mistress ilişkisi yaşamadan sadece seviştik. ilk kez orada öpüştük onunla. bana karşı daima çok saygılıydı, o kadar saygılıydı ki ben istemeden yatakta hiçbir harekette bulunmuyordu, hatta hizmetkârım olma fikrini o kadar özümsemişti ki, benimle ilişkiye bile giremedi, onunla nerdeyse bir yıldır görüşüyodum ama bana hiç "sen" diye hitap bile etmemişti.

her şey güzeldi evet ama tek bir sorun vardı, o da bana aşık olmaya başlaması.

ben erkekte gücü seviyorum, dominant olmasını seviyorum, mistress olduğum, üzerinde gezindiğim bir adama aşık olamam ki!

bir süre görüşmedim onunla. o sırada başka slave adayları girdi hayatıma. bir tanesi için tasma bile almıştım ama hiç kullanmadım. hâlâ bi köşede durur. tamamen oyundu benim için her şey. onlar içinse bir hayat tarzı! o kadar çok ve o kadar istekliydiler ki, sırf onlarla görüşmek için kullandığım bir telefon hattı almış ve sonunda bunalıp o hattı kapatmıştım.

düşündüm de hiç fetişim yoktu benim, yani karşı tarafın ayaklarını bile elleyemezken öpmeyi falan hiç aklımdan geçiremem. (gerçi kirli sakal, esmer erkek fetişten sayılırsa, onlardan fazlasıyla var.) cinsellikte böyle fetişlerim yoktu ama bir erkeğin bana hizmet etmesi, objem olması fikri hiç de itici gelmemişti. aslında kendi kendime çözümleme de yapıyordum, bir kadına tercih edilme hissi, bir erkeğe hükmetmeyle karışmış ve şeytani bir haz vermeye başlamıştı.

troy dışında bdsm olayına girdiğim bir slave olmadı, olamadı. evime kadar gelenler oldu ama hiçbiri troy'un yerini tutamadı. bazısı dediklerini yapamadı, bazısı cesaret edemedi. bazısı aşırı isteklerde bulunuyordu. çok acı çekmek, scatting, fisting vs. gibi. ben o kadar hard olmak istemiyodum ki, sadece tiyatro gibi, fantazi gibi yaşamak istiyodum bunu. beni hayretlere düşüren insanlar oldu. burada bile açıkça yazamayacağım şeyler isteyenler.

internette yaptığım sohbetlerde geçen bazı konuşmalar şöyleydi mesela:

"sınırsız köle: birini ezerek öldürmek istediniz mi hiç sahibem?" (yok artık daha neler)
"slave-1: ayaklarınızın altında can çekişirim" (hiç gerek yok)
"slave-2: üstünde gül deseni bulunan siyah çorabınızı çok beğendiğimi sölesem bana kızmazsınız değil mi" (her konuda izin istemek belirgin bir köle özelliği)
"slave-3: sizin sayenizde profesyonel köpek olacağım efendim" (kendini değersizleştirme de bir diğer köle özelliği)
"slave-4: siz de uygun görürseniz bundan sonra sizin emrinizde hayatımı yönlendirmek istiyorum" (kimileri de böyledir, hayatının her aşamasında olmanızı, sizin isteklerinizle kararları almayı, o derece edilgen olmayı ister.)

bazı mekanlarda bdsm partileri düzenlendiğini öğrendim, davetler almama rağmen hiçbirine gitmedim tabi. ama gidenlerden biriyle yaptığım sohbet de şöyleydi:

"(20:18) sahibe: nası gecti geceniz
(20:18) slave: oldukça guzeldi de biraz kırbaç yedim, ayaklarımda morluklar var
(20:19) sahibe: kalabalık mıydı neler yapıldı
(20:19) slave: swinger ağırlıktaydı zaten, kalabalık sayılmazdı o kadar, ortada yatak vardı, kafes falan vardı, yatakta swinger ağırlıklı danslar oldu
(20:21) sahibe: sen kimden kırbaç yedin bakiym soyundun mu?
(20:21) slave: benim yanlış yaptığım bir sahibe var camiada, ona saygısızlık yapmıştım
(20:22) sahibe: hahah ne yanlışı yaptın
(20:22) slave: 2 hanım efendiyle selamını gondermiş, o gelmedi de onun yerine 2 hanımefendi kırbaçladı, eve çağırdı gitmedim
(20:22) sahibe: kaç kırbaç yedin
(20:22) slave: toplam 250...bayanlardan biri çok sertti, 200'ünü o vurdu zaten. birini de yatağa bağladılar, soyundurdular, o çok dayak yedi, tasmalı bazı modeller vardı, kırbaç, jop kullananlar."

bdsm dünyası işte bu kadar yakınımızda aslında. parayla mistress'lik yapanlar bile vardı. bunlara para verip kendine eziyet ettiren adamlar da... (prodom: profesyonel dominant) benim onlar kadar ileri gitmeye hevesim yoktu. kendi dünyamda yaşayacağım soft oyunlar olarak kalacaktı bunlar sadece.

bir gece umut diye bir çocuk bendeydi. "normal" ilişki yaşadığım, bdsm olayına girmediğim bir adamdı. ona troy'dan bahsettim. "çağıralım mı?" dedim. "sen istiyorsan çağıralım" dedi. evet istiyordum. gece 3 civarıydı. hemen geldi. evde bir başka erkeğin olduğundan bahsetmemiştim ona, emrivaki yaptım, bu da bir çeşit "bdsm" örneğiydi. tabi ki tepki veremedi, çünkü o tam bir itaat içindeydi.

o gece tuhaf birşey istiyodu canım. ben umut'la sevişmek istiyodum. ama troy da orada olsun, bize hizmet etsin, bizi izlesin istiyodum. ben umut'la sohbet edip ufak ufak sevişmeye başladım, troy da bir köşede ayakta durmuş bize bakıyodu. ben "gel" demeden, gelmezdi, biliyorum.

umut'u aldım, yatak odasına götürdüm. troy, salonda kaldı. beni deli gibi kıskandığını, o an benden nefret ettiğini ama itaatinden dolayı hiçbir şey söyleyemediğini biliyodum. ona verdiğim derslerden biri de buydu: disiplin!

içerde umut'la sevişmeye başladım. "o da gelsin mi?" dedim umut'a. "gelmesin" dedi.

hayır yaaa, gelmeliydi. o geceki hedefim buydu benim.

"ama" dedim "sana dokunmayacak bile, lütfen gelsin hadi?"
"iyi peki, sırf sen istiyosun diye kabul ediyorum o zaman gelsin." dedi.

hemen seslendim ona, "buyrun efendim" dedi. "orada durup bizi izlemeni istiyorum" dedim. izlemeye başladı.

bi süre sonra sadece izlemesi yetmedi. el işaretimle onu da yatağa çağırdım. soyunup yatağa girdi. yaptığı tek şey ayaklarımla ilgilenmekti. ben umut'la, umut benimle, troysa sadece ayaklarımla ilgileniyordu. yatakta ilk kez 3 kişiydik ve yatağın tek starı bendim! bu müthiş birşeydi!

böyle tuhaf bi sevişmeden sonra herkes istediğini elde etmişti. troy'a "gidebilirsin" deyip, onu evden gönderdim. umut'la uyudum o gece. diğeriyse bir oyuncaktı.

ve oynanan bu oyunlarla geçen fantastik geceler, ilginç sohbetlerle kendimize kurduğumuz "tuhaf" dünyanın içinde yavaş yavaş hayatlarımız da şekilleniyordu. ve bu hayatın içinde ben her ne kadar istemesem de bir gün oyuncağımı kaybedeceğimi biliyordum...

işte o gün gelmişti.

uzun saçlı erkeklerden hoşlanmıyorum. yani cinsel anlamda bana hiç çekici gelmiyolar. çünkü bunu kadınsı bir öge olarak yerleştirmişim bilinçaltıma ve karşımdaki partnerimde kadınsı hiçbir şeye tahammülüm yok. ama biri vardı ki, bana bu tabumu yıktırdı! o bir samuraydı!

onu ilk kez gördüğümde, çenesinde sivri bir sakalı ve kafasının üstünde topladığı muhteşem saçları vardı. çekik gözleri ve düz upuzun saçlarıyla tam bir samurayı andırıyordu. o gece yanımda yine troy vardı. troy yurtdışına gidecekti, çalışmak için başka seçeneği yoktu ve bana veda etmeye gelmişti. hem ona güzel bir veda olması hem de beğendiğim şu samurayla görüşme fırsatı olması açısından hemen bir plan yaptım.

samurayı davet ettim, geldi.

çok rahattı, evde yabancı bi erkek olmasından hiç rahatsız olmamıştı. saçları çok güzeldi. onunla yaşamak istediğim şey, onun dominant olmasıydı! troy salonda ayakta durup bize bakıyordu, bizse samurayımla bişeyler içiyoduk, derken dudaklarıma yapıştı ve beni öpmeye başladı, o beni öperken troy, uzanıp elimde kalan kadehi aldı, biz kanepede sevişmeye başlamıştık ki, troy da ona yönelteceğim emirleri bekler gibi köşede duruyordu.

çocuk çok sert çıkmıştı, kanepenin yanındaki sehpada ne kadar bardak, şişe, çerez vs. varsa hepsini devirip beni yere yatırdı. hiç sorun değildi, nasıl olsa troy hepsini temizlerdi. beni öperken nefessiz bırakıyor, gözlerimin büyümesinden, bacaklarımın onu tekmelemesinden sadistçe bir haz alıyordu.

evet, sanırım istediğimi bulmuştum, bana hükmedecek bir erkek!

bir baktım beni kucaklıyor! samurayım, saçı başı dağılmış halde beni yatak odasına doğru taşırken, ben troy'a "dökülenleri topla" dedim. çok sarhoştum o gece. ondan ayrılacağım için çok üzgündüm.

o, kıskançlık içinde salonu temizlerken, biz yatağa uzandık. daha doğrusu ben uzandım. çocuk da üstüme çıktı ve beni bileklerimden yatağa bağladı. tamamen aidiyet hissiyle hareket ediyordum. yüzüme hafif tokatlar atmaya başladı ve açık saçık konuşmalar. bir öpüyor, bir vuruyodu. bense sarhoşluğun da verdiği etkiyle gülümsüyordum sadece. çok tahrik edici bi adamdı bu! ne istediğimi çözmüştü, bana acı çektiriyor, istediğimi hemen vermiyodu! bundan nefret etsem de hoşuma da gitmişti.

troy'u çağırdım, mistressini o şekilde görmekten hiç hoşlanmamıştı farkındaydım ama yapacağı hiçbir şey yoktu, sadece izlemesini istiyordum. bi süre sonra beni çözdü ve sevişmeye başladık. şimdi sıra bendeydi, saçlarını tuttuğum gibi yatağa bastırdım onu. o saçları yüzüne gözüne, başına dolandıkça inanılmaz sexy bir hal alıyordu. troy "sen de gel" dememi bekliyodu ama o gece istediğim 3lü yapmak değildi.

sevişirken birilerinin izlemesinden hoşlandığımı fark ettim. o gece troy'u bu amaçla kullandım. ben samurayımla sevişirken, bizi izledi. mastürbasyon yapmasına bile izin vermedim. sadece emirlerimi yerine getirdi. "su getir, prezervatif getir, yastık ver, saati söyle vs. vs."

samurayla işim bittiğinde sabah 5 civarı olmuştu. onun gitmesi gerekiyordu, benden çıkıp havaalanına gidecekti, iş için antalya'ya gideceğini söyledi. telefonla birileriyle konuştu, havaalanına beraber gideceği arkadaşlarıydı bunlar. onlarla buluşacaktı, giyinip çıktı evden.

bir daha görmedim onu. o geceki oyuncağımızdı o bizim.

ve yine troy'la yalnız kaldık. şimdi sıra ona gelmişti. ona güzel bir veda öpücüğü vermeliydim. tamamen soyunup yanıma uzanmasını söyledim.

onunla son kez, bir hizmetkârım gibi değil, bir aşığımmış gibi seviştim. kulağına fısıldadım, "bütün bunlar gelip geçici, sen kalıcısın, biliyorsun değil mi?" dedim.

"biliyorum kraliçem" dedi. bana hep "kraliçem" derdi.

o sabah onunla son kez seviştik.
ve ertesi gün o çok uzak bir ülkeye gitti.
onunla birlikte bdsm maceralarım da...

mahallenin bıçkın delikanlısıyla, geceleri güzelleşen manitasının öyküsüydü bu...

erkekleri tanıdıkça ne kadar çocuk olduklarını da fark ediyor insan. toplumca kendilerine yüklenen her şeyden aslında o kadar bunalmışlar ki, bir kucak gördüklerinde buna kendilerini bırakmaları, bir omuz bulduklarında gözlerini yumup başlarını yaslamaları hep bundan. adamlar size geldiğinde dingin bir omuz, sıcak bir yuva veriyorsanız eğer, inanın bana gözü ne başkasına kayıyor ne sizden vazgeçebiliyor. tüm bunlara rağmen çekip giden oluyorsa da onun derdi başkadır artık, yapacak bir şey yok, üzülecek de. koyverin gitsin.

"hayır" demeyi öğrenemedim bir türlü. 2 çift güzel söz duydum mu, hemen yelkenleri suya indiriveriyorum. galiba bunları duymaya ihtiyacım var. 19 yaşında bi çocuktan duysam bile. çocuk dedim ama ona sorarsan "çocuk dediğin çocuk yaparmış."

olsun, o benim gözümde hâlâ bir çocuktu.

murat, hayatta kot pantolon giymeyen, sadece gömlek ve kumaş pantolonla dolaşan, üstüne ceketini de giydi mi, ziplenmiş bir polat alemdar'a dönüşen bir çocuktu, pardon adamdı. ona çocuk dememe çok kızardı, çünkü hayatı bitirdiğini zanneden, siyasi meselelere falan karışmak için can atan, tezcanlı, her şeye hevesli bir oğlandı. onunla “msn” üzerinden yaptığımız sohbetlerde üzerine büyük gelen o koca adam hallerine bayılıyodum.

her şey bi şakayla başladı aslında. "ablam, nasılsın?" dedi. "abla deme işin düşer." dedim, gülüştük, eğlendik. sonra başladı sohbetimiz. öyle melankolikti ki, ben onu neşelendirmeye çalıştıkça, o "herkes bizi sikmeye çalıştı be ablam, gelen vurdu giden vurdu, şu hayatta yüzümüz gülmedi." modlarındaydı. sürekli bir depresif ruh hali, sürekli bir alkol alma ve fonda çalan arabesk tınılar. zannedersin ki; koskoca dünyanın bütün sorunları bir olmuş, hasret rüzgarları çok erken esmiş, bu küçük adamın sırtına binmiş.

ha ciddi yanları da vardı tabi, belinde silah olmadan dolanmazdı ortalıkta. nedenini ben hiç sormadım ama o anlatmaya pek meraklıydı. ailevi sorunlar işte, klasik baba-oğul çekişmeleri ve kavgalar, evden kaçmış bir çocuk, kendine bir yol edinmeye çalışan, hayat kurmaya uğraşan, sevgisiz kalmış bir "çocuk."

aradığı sevgiyi ben verebilir miydim ki ona? onun aradığı bir anneydi sanki. benim aradığım son şeyse bir çocuk!

bir gün, bir sohbet sırasında ona, beni zamanında üzmüş, kalbimi kırmış birinden bahsetmiştim, bana hemen "adını soyadını söyle, sana onu getireyim, köpeğin yapayım o şerefsizi." demişti. palavra mı sıkıyodu yoksa ciddi miydi, hiç anlamadım ama sadece gülüp geçtim. belki de ciddiydi, çete gibi birşeyin başındaydı bu, adamları falan vardı. ben tabi hepsinin yengesiydim, sahip olduğum sıfatlara bir de bunu eklemiştim sonunda, yenge. çok eğlenceli!

bana "prensesim" derdi, en çok buydu galiba hoşuma giden. o düşük omuzlu haller, yüksek perdeli sesi. yaşını göstermeyen tek şeyi buydu işte. "sana yanlış yapana kıymaz mıyım be gülüm." diyen gür sesi.

o kadar deliydi ki, liseyi bile bitirememiş, müdür yardımcısını vurduğu için okuldan atılmış, bir süre devlet okullarına girmesi yasaklanmıştı. şimdi bunları yazarken, ben bile çocuğun çizdiği profilden korkuyorum ama aslında çok eğlenceli, komik bir çocuktu. hele o beyaz tenli yüzü yok mu, bir anlattıklarına bakıyosun, bir o masum yüzüne, o delici bakışlarına...kavgalarla, kan davasıyla, hep birilerinden kaçmakla, var olma çabası göstermekle geçmiş bir hayat. yok diyosun, bu çocuk bunları yapmış, yaşamış olamaz. ama yapmıştı, yaşamıştı. öyle bir hayat ki, her gün “acaba bugün vurulacak mıyım, takip mi ediliyorum, akşamı edebilecek miyim?” diye geçen ve belli ki çok da uzun sürmeyecek bir hayat.

çocuğun, ne işi belliydi ne kaldığı yer, ne geçmişi, ne ailesi. ama çekiciydi işte. o serseri havası, güldükçe kısılan gözleri, o piçlikti galiba beni çeken. bu sefer de efendi adam yerine piç tercih edecektim. kimin ne düşüneceği umrumda bile değildi. sıkıcı hayatımı renklendirecek her şeye vardım ve bu çocuktan da öğreneceğim çok şey vardı.

aksaray'da daha önceden de adını sıkça duyduğum era diye uçuk bir kulüb vardı, oraya takılırdı. bu kulüp de bir süre önce kalaşnikoflarla taranmıştı. aman ne de heyecanlı :/

onunla oynayacağım oyunun adı belliydi, sonu “vesikalı yarim” olan bir “ağır roman” hikayesi. o halil olacaktı, ben sabiha. o salih olacaktı, ben tina. o bana "sabiha gerçek adın mı?" diye soracaktı, bense ona "yok yalancı...takma isim olsa, sabiha mı olur?", diyecektim.

ben, beni heyecanlandıran, yüreği olan adam seviyorum, nerden geldiği, nerde yaşadığı falan önemli değil. beni etkilemeyi becerebilmişse, "gülüm" de dese (bu hitaptan nefret etsem de) onunla görüşmeye karar verdim. "her halin benim için güzeldir." demişti ama beni yalnızca crossdresser olarak görebilecekti. diğerleri gibi.

bir gece görüşmeye karar verdik, nasıl bir ruh halinde bunu kabul ettim bilmiyorum, demek ki birileriyle konuşmaya, birilerini dinlemeye çok ihtiyacım vardı. evimi tarif ettim, bir arkadaşı arabayla getirdi onu, kendisi geri döndü. eve girdiğinde, beklediğimden de uzun boylu ve zayıf olduğunu gördüm. sadece sohbet edecektik onunla. çünkü ben onun o "adam" hallerini sevmiştim. bana yaklaşımını, saygısını, nezaketini. hissettirdiklerini sevmiştim. kız arkadaşıymışım gibi davranıyordu bana, buydu sanırım hoşuma giden evet.

gece çok geç saatte gelmişti. üstünde beyaz bir gömlek, altında klasik siyah renkte bir kumaş pantolon vardı. içeri geçip oturur oturmaz, gömleğinin üzerindeki kan lekelerini fark ettim. "noldu sana böyle?" diye sordum. "sorma prensesim." dedi, "gelirken birinin burnunu dağıttım!"

ben, duyduğum bu cümlenin şokuyla az önce birinin burnunu dağıtmış birinin evimin salonunda yanı başımda oturuyor olmasının verdiği tedirginliği üstümden atamadan "öpsene beni." dedi. başımı tutup kendine çekti ve teklifsizce öptü dudaklarımdan. beyaz gömlekteki kan lekesinin yanına şimdi bir de fondöten ve ruj lekesi bulaşmıştı. o gömlekte hayatı vardı sanki şimdi. şiddet, sevgi ve sex bir arada.

sanki kocam gibiydi, işten yorgun argın dönmüş ve kendini kanepeye atmış, kadınının ona hizmet etmesini bekleyen bir koca.
“hadi dışarı çıkalım, kulübe götüreyim seni.” dedi. tuttu elimden götürüyor! “hayır” dedim, “böyle birşeye hazır değilim. oturalım, sohbet edelim.”

"hadi o zaman bana bir çay yap." dedi. zaten kafası pek güzel geldiğinden, hiç içki teklif etmedim, kalktım mutfağa gittim. ben çayla uğraşırken, o da bilgisayarımı kurcalamaya başlamıştı. internetten, çok sevdiği bi şarkıyı çalacağını söyledi, o sırada aklına kendisinin yazdığı şiirler geldi, "aa dur bak sana yazdığım son şiirleri okuyayım." dedi. bi süre şiirlerini okudu. şiir yazıyodu bu sert adam! hepsi birbirinden boktan şeylerdi ama ben sanki dünyanın en iyi şairini dinlermişcesine dinledim onu. çünkü o kadar heyecanlı, toy ve masumdu ki. hevesini kırmak istemedim. "öp beni." dedi, öptüm..."sarılsana bana, durma öyle." dedi, sarıldım. şehvetle değil, şefkatle...

mutfağa gittim, arkamdan geldi. oynaşırken çayın bi kısmını ocağa döktüm. o "erkeksi" adam gitti, düşünceli, anlayışlı ve kibar biri geldi. "sen dur, ben orayı temizlerim şimdi." deyip bulaşık süngerine döktüğü deterjanla ocağın üstünü bir güzel sildi. sanki ben evin küçük kızı, o ise babası olmuştuk. çayları doldurdu ve benim taşımama izin vermeden, "senin elin yanmasın, içeri geç, ben getiriyorum." deyip çayları kendisi taşıdı. çayları dökmemek için gösterdiği çaba hem komik hem tatlıydı.

çaylarımızı içerken, bana en sevdiği şarkıları dinletti. hepsi birbirinden arabesk, vahdet vural'lar, bayram şenpınar'lar, selahattin özdemir'ler, müslüm gürses'ler... doğup büyüdüğüm şehirden tanıdık olduğum, erkek berberlerinin kolonya kokularıyla bezeli arka fonunda çalan tanıdık şarkılardı bunlar. bambaşka bir dünyaydı. hepsini büyük bir keyifle dinledim. aramızdaki farkların hiçbir önemi yoktu. eğitim farkıymış, kültür farkıymış...

onu dinlerken, onun dünyasına girdim. beğenilerini, zevklerini, hayatını anlamaya çalıştım. dokuz'dan beş'e sürüp giden hayatıma paralel bir evrende yaşıyor gibiydi sanki ama onun yerinde olmayı o kadar çok istedim ki, ignorance is bliss misali onu izlemek, gözlemlemek, dinlemek hoşuma gidiyordu ve ben o gece onun varoş kalbinin prensesi, "gülü" oluyordum. ne çıkardı? o gece kendime biçtiğim rol buydu, ağır abla olacaktım. varoş mahallelerinin herkesçe sevilen, sayılan ve arada sırada delikanlılarını mutlu eden ablası. sabaha kadar süren bir saltanatın prensesi...gece güzelleşen o manitalardan bir manita olacaktım ben de...

çok rahattı, istersem soyunup dökünebileceğimi, normal ev kıyafetlerimi giyip, peruğumu çıkarıp, makyajımı silip o şekilde karşılıklı oturabileceğimi, bunun hiçbir sakıncası olmadığını söyledi, ama o kadar hazırlanmış, ojelerimi sürmüş, takıp takıştırmış, sürüp sürüştürmüş bi "kadın" olarak bunu tabi ki kabul etmedim. ben mini eteğimle onun karşısında bacak bacak üstüne atarken o mahcup hallere bürünüp sanki beni süzmüyormuş gibi davranmaya çalışıyordu. kaçamak bakışlar, bacaklarımda dolanan ellere dönüştü.

onunla uyumak istedi canım. aslında amacım çay ve sohbetten sonra evden göndermekti ama o kadar ihtiyacı vardı ki üstünde uyuyabileceği bir omza...onu sağlamak istedim ona. birlikte yatak odasına geçtik. o koca adamın içindeki çocuksu kalpli boxer da çıktı böylece ortaya. uzandık ve sarılıp sohbet etmeye başladık. "rüya" dedi, "rüya gibisin, adın gibisin. gerçek adın ne?" dedi. "adımı sen koy" dedim. çok ısrar etti ama adımı söylemedim hiçbir zaman. sadece rüya olacaktım ona.

sanki uçurumdan yuvarlanacakmış gibi gözlerini büyüte büyüte "elimi tutsana, öp beni hadi." deyip durdukça karşı koyamadım. kaç saat öpüştüğümüzü hatırlamıyorum ama ertesi sabah dudaklarımda pötür pötür uçuklar çıktığını hatırlıyorum. nedense ateşli öpüşmeler bende böyle bir olumsuz etki yapıyor işte, 3-5 tane birden uçuk çıkarıyorum ertesi gün.

masum bir şekilde uzanıp, sarılıp en fazla öpüşerek geçirilen bir geceden sonra sabah olmaya başlamıştı. tamam, tamam, hiç inandırıcı değil biliyorum, oral sex de oldu kabul, ama o kadardı hepsi, daha ileri gitmedik, ne o istedi ne de ben. çünkü işe gitmem gerekiyordu. yüzümde bir ton makyaj, tırnaklarımda ojeler. ve yanımda uyuyan bir adam. gece çocuklaşan o erkek, sabaha doğru artık adam kalıbına girmeye başlamıştı gözümde, birazdan kalkacak, ruj lekeli, fondötenli, kan bulaşmış beyaz gömleğini giyecek ve dışarı çıkıp adam rolünü oynayacaktı, bedenine bol gelen.

"hadi murat, işe gitmem gerekiyo." dedim, uyandı. "gülüm” dedi, “sen hazırlan, benden çekinme." kabul etmedim, hazırlanmaya başlamam için evden çıkmasını sağlamam gerekiyodu ve işe gidiş vaktim de yaklaşıyodu. neymiş efendim, illa beni görecekmiş, her halimle görmeliymiş, falan filan. onu zar zor ikna edip de gecenin bütün izlerini taşıyan gömleğini, oğlunu okula gönderen anne misali giydirdim ve ayrılırken son bir kez daha öpüp, kapıdan uğurladım.

derin bir nefes çekip hemen makyajımı sildim, ojelerimi temizledim ve duş alıp hazırlanıp tam işe gidiyordum ki, havanın nasıl olduğunu görmek için camdan dışarı baktım.

oradaydı! kapıda beni bekliyordu!

apartmanın karşısında dikilmiş, sigara içerken beni bekliyodu işte! hemen aradım, neden beklediğini sordum. "seni bekliyorum." dedi. gece melek ve bizim çocuklar’da, serap’ı bekleyen hakan gibiydi. binbir güçlükle beklememesi için onu ikna ettikten sonra, etrafa baka baka evden çıkıp kimselere görünmeden farklı yollar kullanarak işe gittim.

o gün ilk kez matrix'te bir kayma olmuştu. crossdresser ben'le, gündüz yaşayan ben arasında bir geçişme olmuş ve ben aceleden ayak tırnaklarımdaki kırmızı ojeleri silememiştim. nasıl olsa kimse görmeyecek diye düşünüp hayatımda ilk kez cd kimliğimin bir parçasını üstümde taşıyarak normal hayatımda bir iş günü geçirdim. tuhaf bir histi. sanki herkes ayak tırnaklarımda oje olduğunu biliyomuş gibime geliyordu.

bazen bana soruyorlar, hiç kadın kıyafetleriyle, en azından iç çamaşırlarıyla gündüz hayatını yaşadığın, dışarı çıktığın ya da işe gittiğin oluyor mu, içine tanga giyip çıkıyor musun, diye. hayır, bunu yapmayı hiç düşünmedim bile. iki farklı dünyayı bir bedende yaşamanın verdiği yük zaten o kadar ağır ki, birinden sıyrılıp da diğerine geçerken bile nasıl bir psikolojik travma atlattığımı yalnızca ben biliyorum.

o gecelerin sabahında, işe gitmek üzere sokağa çıkan bir çocuğun, az önce kafasından peruğunu çıkarmış, tırnaklarından ojelerini silmiş ve "prenseslikten" sokaktaki normal çalışan tipine dönüşmüş olduğunu nereden bileceksiniz ki? o çocuğun bu ağır dönüşüme adapte olana kadar nasıl bir ruh halinden geçtiğini, kendine ve hayatına nasıl lanetler ettiğini, tırnaklarında kırmızı ojeden kalan pembeliğe bakıp da nasıl iç geçirdiğini ve gözlerinden birkaç damla yaş süzüldüğünü nereden göreceksiniz ki? siz o sırada kaçmakta olan otobüsünüzün, yeni çıkmış simidinizin peşindesiniz. belki eşinizin, belki sevgilinizin ya da metresinizin koynundan çıkmış olmanın verdiği hazzı yaşıyorsunuz o dakikalarda. herkes kendi hayatını yaşıyor.

işte ben de aranızdan öylece usul usul geçip gidiyorum, siz fark etmeden.

aylar sonra yine murat geldi işte aklıma, o deli yürek...koca adam...koca bebek.

evden çıkarken son bir kez "sarıl bana." demişti. sarılmıştım. sonra gözlerini gözlerime dikip "bir daha görüşmicez, di mi?" dedi.

o, manav halil, ruj lekeli, kanlı gömleğiyle dükkanına dönecek, belki kendine göre bir kız sevecek, evlenecek, çocuk sahibi olacak, belki eşini, çocuklarını çok sevecek, belki de dövecek, belki bir köprü altında vurulup öldürülecek, belki gidip bir köşede sızacak ya da kafasına sıkacaktı.

bense vesikalı sabiha gibi, başını önüne eğip işime dönecek, gündüzleri farklı geceleri farklı bir hayat yaşayıp gecelik maceralarla gönlümü avutacak, belki kendimi kullandıracak, belki erkekleri kullanarak “kadınlık” duygularımı tatmin edecektim.

ikimiz de kendi dünyalarımıza döndük. onun bir gecelik büyük adamlığı, benimse bir gecelik prensesliğim böylece bitmişti. ondan bana kalanlar, bilgisayarımdaki süper arabesk damar şarkılar, yarım paket sigara ve küllükte söndürülmüş yarım bir hayat oldu.

"biliyorum." dedi. "bir daha görüşmeyeceğiz..."

ne desem bilememiştim...

bir daha görüşmedik...

bir gün, bir jimi hendrix, bir marilyn monroe'yla karşılaşır ve olaylar gelişir...

uzun zamandır uyguladığım diyet sonunda 42'den 38 bedene düştüğüm haftaydı. muhtemelen son 24 saattir hiçbir şey yememiş ve aslında 36 beden olan bir kıyafetin içine girebilmeyi sonunda başarmıştım. diz üstüne kadar gelen sırt dekolteli, dar, siyah bir gece elbisesiydi bu. onun içine girebilmek benim için kişisel menkıbe gibi birşeydi. ne işyerindeki bir toplantıda gösterdiğim başarı ne de annemin benim hakkımda komşularına dizdiği övgü dolu sözleri, beni o elbisenin içine girebilmek kadar mutlu edebilmişti.

nedense bir ara kilolarımla takıntılı hale gelmiştim ki hiç de öyle abartılacak bir durumum yoktu. boyum zaten uzun olduğundan, kilomu göstermediğimi bilmeme rağmen, "kadınsal bir içgüdüyle" mi desek, yoksa "aldığım ama giyemediğim kıyafetlerin içine girebilme arzusu" mu desek, bir heves beni kilo vermeye itmişti. neyse ki istediğimde bunu başarabilecek iradedeydim.

o gece ilk kez giydiğim o siyah elbise, ince, siyah çoraplarla ve topuklu ayakkabılarla olduğu kadar, sarı saçlar ve saten siyah eldivenlerle çok daha gösterişli hale gelmişti. gerçi biraz "monako veliaht prensesi" havasına bürünmüştüm ama ne de olsa kokoşluk ruhumda vardı ve ben bu görüntümü başka kimseye değil, sadece marilyn monroe'ya ithaf ettim. sarışın olmak, esmer olmak kadar yakışmasa da, aldığım yeni perukları denemem gerekiyordu, yoksa diğerlerinin yanında hiç kullanılmadan kalıp artık saklayacak yer kalmadığı için bunlar da çöpe gideceklerdi.

işte böylesine mutlu olduğum o gece onunla karşılaştım. bilgisayarımdan gördüğüm sahnede, loş ışıkta yere oturmuş, sehpaya yerleştirdiği bilgisayarı aracılığıyla benimle konuşan, arkasındaki dolaplarda yer alan yüzlerce dvd ve cd'den oluşan arşivinin görüldüğü bir adam vardı. belli belirsiz bir sakalı ve kısacık saçlarıyla, yandan yandan gösterdiği gülümsemesi çekmişti dikkatimi. (bkz: crooked smile)

sevimli bir adamdı. sexy ve sevimli.

-"evde yalnız mısın?" dedi.

tam ona cevap verecekken, gözüm marilyn monroe'nun, duvarımda asılı duran canvas üzerine basılmış büyük portresine takıldı. dudaklarını aralamış ve baygın bakışlarla beni süzüyordu, "ben de buradayım, bebeğim." dercesine.

-"yoo, yalnız değilim." dedim. "ben ve marilyn oturuyoruz."

gülümsedi, cevap verdi:

-"biz de jimi'yle oturuyoruz."

sigarasından derin bir nefes çekerken kamerayı çevirip duvardaki jimi hendrix posterini gösterdi.

o gece onunla görüşeceğimi, onu gördüğüm ilk anda anlamıştım. 36 beden elbisenin içinde çok rahat olmasa da gülümsemeye çalıştım, nefesimi kontrol edebilmek ayrı bir dert, 40 numara ayakkabımın içinde kaderine boyun eğmiş 42 numara ayaklarımın ağrısını duymazdan gelmek ayrı bir dertti.

o gece jimi'yle, marilyn'i buluşturmaya karar verdik.

telefon rehberime jimi diye kaydettiğim bu adam, az önce onu gördüğüm evden çıkmış, bir taksiye atlamış, evime doğru yaklaşmaktaydı artık.

ilginç bir tesadüftür ki, jimi hendrix'le ilgili bu anıyı yazmak, 27 kasım'da doğum gününün kutlanacağı haftaya denk geldi. yaşadığım bir geceyi, aynı dönemlerde yaşayan 2 büyük efsanenin benim evimdeki buluşması şeklinde yorumlamak, o zaman olduğu gibi şimdi bile heyecanlandırıyor beni. düşünüyorum da, onların nefes aldığı bir dönemde yaşayamamış olmak, onlardan hâlâ alabildiğimiz zevki bugün çok az şeyden alabilmemizin tek sebebi olsa gerek. rüyalarıyla ve hayalleriyle yaşayan bir kadın(!) olarak, o geceki fantazim buydu: 1962 yılının yaz ayından evimin yatak odasına açılan bir pencere.

onu beklerken, makyajımı tazelediğimi hatırlıyorum. artık daha kısa sürede, daha sade ve güzel makyaj yapmayı öğrenmiştim. beceremediğim tek bir şey kalmıştı, o da takma kirpik!

zaten daha önce yaşadığım takma tırnak faciası, "takma" olan her şeye karşı bende müthiş bir önyargı oluşturduğundan birkaç denemeden sonra kirpikleri fırlatıp çöpe attım. bir süredir kirpiklerime uyguladığım badem yağı, gayet uzun ve hacimli olmalarını sağlamıştı ve benim takma olan hiçbir şeye ihtiyacım yoktu.

marilyn gibi ben de, vücudumun öpülmesini istediğim noktalarına yakın yerlere no.5 olmasa da birkaç damla chanel damlatıp jimi'yi beklemeye başladım. çok geçmeden zilim çaldı ve müthiş buluşma gerçekleşti. karşımda benden kısa (artık buna şaşırmıyorum), genç ve çok daha zayıf olmasına rağmen gözüme son derece sexy gelen bir adam vardı. üstelik dövmeleriyle birlikte!

sanırım bir erkeği sexy yapan 10 şey varsa ilk 3 sırada dövmeler olmalıydı ve bu 3'ü de onda mevcuttu.

o gelmeden başladığım votkamdan birkaç yudum daha alırken onu biraz daha süzme fırsatı bulmuştum. aslında istediğim tek şey, bir an önce karnıma kramplar sokan elbiseden kurtulmaktı ama fermuarı indiren olmak istemiyordum. bir erkek, omuz başlarımdan öperek yavaşça indirmeliydi o fermuarı.

birlikte oturup bişeyler içmeye başladık. eksik olan bişey vardı ortamda: müzik! sarı saçlarımla, parfümümle, yeni aldığım sallantılı küpeler ve inci kolyemle uğraşırken, müzik açmayı unutmuştum işte. hemen telefonuna sarıldı ve jimi hendrix çalmaya başladı. çalan ilk şarkıya da bakın: "are you experienced? (deneyimli misin?)

"but first, are you experienced?
have you ever been experienced?
well, i have."

ironik biçimde bunu söyleyen tarafın kendisi değil, benim olmam gerekiyordu, çünkü onda deneyimin d'si bile yoktu, görüştüğü ilk crossdresser bendim. bunu anlamak artık çok kolaydı, o şaşkınlık, o heyecan başka söze gerek bırakmıyordu zaten. ilk olmak güzeldi.

tam bir jimi hendrix hayranıydı. neredeyse bütün popüler parçaları büyük bir heyecanla "bak şu da var, bak bunu da bir dinleyelim." diye çaldıkça, bir yandan da elleriyle havada asılı duran bir gitarın notalarına basıyor gibiydi. bense hem alkolün etkisi hem de elbisenin verdiği rahatsızlıkla yavaş yavaş ona sokulmaya başladım. artık elbiseleri çıkarma vakti gelmişti!

zeminde çalan şarkı bold as love...

sonunda dudaklarımız birleşti ve ben yine duvardaki marilyn portresiyle gözgöze geldim. jimi'yle öpüşürken bir yandan da ona göz kırptım. böyle küçük şeylerden zevk almaya bayılıyorum. sevişirken aynada kendimi izlemek ya da o sırada etrafımda birisi varsa ona bakmak, göz kırpmak gibi. içimde bir jenna jameson besliyor olabilirim, kabul. zaten tüm bu hareketlerin tek bir açıklaması var, o da sürekli izlendiğim ya da bir şekilde hareketlerimin kaydedildiği hissi. bundan rahatsız da değilim, sanırım izlemeyi de izlenmeyi de seviyorum, özellikle de yatak odasında, enteresan bi duygu bu...biraz cesur biraz delice, çokça çılgın ama bir o kadar da gerçek!

öpüşürken bir ara durakladı, boynunda ve dudaklarında rujumun kıpkırmızı rengi yayılmışken, birdenbire bana dönüp: "tamamen uçmadan iyi sevişemiyorum." dedi. o bir bardak votka daha doldurup büyük yudumlarla bitirmeye çalışırken, çalan şarkı purple haze'di. kısacası, sert bir sevişmeye başlamak için tüm şartlar olgunlaşmıştı. sanırım o gece sevişmek için bundan güzel bir şarkı bulunamazdı.

şarkı tekrar çalacak şekilde ayarlanıp yatak odasına doğru gittik. sonunda hem ayaklarıma işkence çektiren 2 numara küçük ayakkabılardan ve artık kendisiyle bütünleşmeye başladığım 2 beden ufak elbiseden kurtulmak üzereydim.

marilyn, jimi'yi soymaya başladı. jimi'nin istediği şey ise, marilyn'nin başını oraya doğru itiklemesinden de anlaşılacağı gibi, oral sex'ti.

...............
şimdi burada tüm marilyn monroe'lar adına bir noktaya değinmek istiyorum, "hadi ağzına al, hadi bana oral sex yap!" anlamına gelen o başı ittirme hareketini yaptığınız anda, sizden nefret ettiğimizi bilmenizi istiyoruz, sevgili jimi hendrix'ler!

sizin bunu, bu şekilde belirtmenize gerçekten gerek yok, çünkü tüm marilyn'ler bunu zaten yapacaktır, biraz sabır!
haa sonrasında marilyn'leri öpme konusunda da çekimser davrandığınızı duyuyorum ya da görüyorum, işte bilin ki ondan da hoşlanmıyoruz, bu iki konuyu netleştirdiysek, şimdi kaldığımız yerden devam edebiliriz...
...............

marilyn, jimi'ye oral sex yapmaya başladı. kendisi çok da sevmemekle beraber, jimi'nin bundan büyük bir zevk aldığını gördükçe hoşlandı ve devam etti. bir ara jimi'nin ağzından "karımdan bile iyisin!" sözü döküldü!!!

bunun üzerine marilyn'in o ân'a kadar kapalı olan gözleri açılıp, tırnakları jimi'nin poposuna biraz daha geçti. çünkü jimi, marilyn'e evli olduğundan hiç bahsetmediği gibi, oral sex'e devam eden marilyn'in gördüğü kadarıyla parmaklarında yüzük de yoktu. (oral sex yapan bir kadın, sadece oral sex yapmıyordur, siz gözlerinizi kapamış hayaller alemine dalmışken, o sizi kokluyor, izliyor, tadıyor ve yaşıyordur, bunu da hiçbir zaman unutmayın.) ama durmak ya da vazgeçmek için çok geç olmuş ve ok yaydan çıkmıştı işte!!!

jimi, marilyn'i kendisine doğru çekti ve dudaklarından öptü! (hmm, oral sex sonrası dudaklardan öpülmek, işte bu bazı şeyleri unutturabilir!) bu sefer aynı zevki yaşatma sırası jimi'deydi ve o da üzerine düşeni fazlasıyla yaptı. bir ara poposuna tırnaklarını geçirmiş olan marilyn'in kulağına eğilip fısıltıyla:"yoksa sen mi beni becereceksin?" diye sordu. (tam tabir bu olduğundan ben de bunu kullandım, yoksa "becermek" fiilinden hiç hazzetmiyorum.)

bunca tecrübeme dayanarak onun bir soru olmadığını o an anlamıştım. o cümle, her ne kadar sonunda bir soru işaretiyle yazılsa, söylenirken vurgusu ve tonlaması soru gibi yapılsa da, bir soru değil, bir istekti...

marilyn, jimi'nin isteğini yerine getirdi, jimi de marilyn'in tüm isteklerini...ikisi de yorgun ama mutluydular, purple haze eşliğinde süren harika bir sevişmeydi bu!

çok geç olmuştu, bikaç saat uyudular. bir ara uyanıp yine seviştiler, sonra uykuları kaçtı ve sohbet etmeye başladılar.

jimi, bir mağazada çalışan, evli ve bir çocuk babası, çok genç baba olmuş bir adamdı. daha 24 yaşındaydı!

hatta marilyn'e oğlunun ve eşinin fotoğraflarını göstermekten bile çekinmemişti. onların evde olmadığı bu hafta boyunca rahatlıkla görüşebileceklerinden bahsediyordu. marilyn'deyse bir suçluluk duygusu ve pişmanlıkla karışık tuhaf hisler belirmeye başlamıştı. ilk kez evli bir adamla beraber olmuştu ve o güne kadar koruduğu prensibi yıkılmıştı. ama suç kimdeydi? bir yandan bunun muhasebesini yaparken bir yandan da jimi'ye "artık eve dönmesi gerektiğini" söyledi. jimi yorgun ve sarhoştu, o an eve dönmek, yapabileceği belki de son şeydi ama marilyn ısrar etti ve jimi de çaresiz giyinmeye başladı.

son sigarasını içerken, "lütfen" dedi, "yine görüşelim, bu hafta rahatça görüşebiliriz, yoksa bir daha fırsat bulamam."

marilyn, "bakarız, konuşuruz." falan diye birşeyler geveledi ağzında.

onunla dinlediğimiz son şarkı da voodoo child oldu...

şarkıdaki jimi,

"i'm a voodoo child baby
i don't take no for an answer"

dedikçe, ruju dağılmış olan dudaklarıma yayılan gülümsemeyi o fark etmemişti ama duvardaki marilyn fark etmişti.

güneş doğmak üzereydi ve başım çatlayacak gibiydi. jimi giyindi ve marilyn'i son kez öperek evden ayrıldı.

o geceden sonra onunla tekrar görüşmeyi çok istedim, beni defalarca aradı. aramaya da devam ediyor. telefonumda jimi'den gelmiş cevapsız çağrıları gördükçe tuhaf bir heyecan duyuyorum. çoğu zaman telefonlarına cevap vermiyorum ya da mesajlarına dönmüyorum. eşi görür de zor durumda kalır diye düşünceli davranmaya çalışıyorum ama şu da bir gerçek ki onunla görüşmemek için kendimi çok zor tutuyorum.

henüz ikinci kez görüşmedik ama marilyn, jimi'yi tekrar görmemeye daha ne kadar dayanabilir, işte bundan emin değilim.

şimdi ne zaman bir hendrix şarkısı çalınsa kulaklarıma, aklıma gelen tek şey onun dudaklarını büzüştürüp yandan yandan gülümsemesi oluyor.

bir de benim de dudaklarıma yayılan gülümseme eşliğinde aklımdan geçen jimi hendrix'in şu sözleri:

"the story of life is quicker than wink of an eye,
the story of love is hello and goodbye,
until we meet again."

üstünüze yağan yağmurun en güzel yanı, ağladığınızı kimsenin anlayamamasıdır.

çocukluğumun en eski hatıralarından biri annemle babamın ayrıldığı gecedir. 5 yaşındaki bir çocuğun ellerinden tutan gencecik bir kadın, trenden inmiş, yağmurlu bir şubat akşamında annesinin evine dönmektedir. gelinlikle çıktığı eve bir kaçak gibi gece yarısı girerek. apartmanın demir kapısı ağırca kapanırken, kadınla çocuk merdivenlerden çıkmaktadırlar. o apartmanın ağır demir kapısı küçük çocuğun arkasından daha sonra binlerce kez kapanacaktır.

derken koyu kahverengi boyalı daire kapısının önüne gelirler. kadın, elindeki bavulu yere koyar, elinden tuttuğu çocuğu bırakır ve zile basar. kapı açılır, ama asık suratlarla.

çok soğuk bir gecedir.

mavi badanalı evin floresan ışıklı odalarında kadınlar konuşmaktadırlar. biri yaşlı biri genç. biri annem diğeri onun annesi. bense ıslanmış saçımı cama dayamış, yağmuru seyretmekteyim. camdaki yansımama takılır birden gözüm. gözümden akan yaş mıdır, yoksa yağmur damlası mı? çözemem. ıslanmanın en güzel yanı budur. ağladığınızı kimse bilemez.

aklım diğer evde ve arkadaşlarımda kalmıştır. tırtıllarımda kalmıştır. 5 yaşında bir çocuk için, geride bıraktığı babasından çok, tırtılları önemlidir. çünkü o çocuk bir daha babasını göremeyeceğinin henüz farkında değildir.

o gece, yaşlılar uzun uzun konuşurlar. annem ağlar. onu ağlarken görmek hayatımın en acıtıcı ân'ıdır. kucağına oturup gözyaşlarını ellerimle silerim. o da sarılır bana sıkıca.

o gece, o evdeki yıllarımın başladığı gecedir. o gece ilk kez annemle birlikte uyuduğum gecedir.

ağaçlara bakan arka odada annemle birlikte uyuruz. uyumadan önce annem, ellerimi ayalarından birleştirip yanağımın altına koyar. üstüne yattığım yanağım sanki ağzımın içi şeker doluymuş gibi şişer. annem de ellerini birleştirir ve yanağının altına koyar. ağaçların gölgeleri arasından yer bulduğu kadarıyla camdan giren ay ışığında, birbirimizin yüzünü izleye izleye uyuyakalırız. çocukluğumun en güzel anısı, annemle birbirimizin yüzüne bakarak uyuduğumuz o gecelerdir. onun nefesini hissederek uyuduğum o soğuk geceler.

o yıl apar topar okula verilirim. sınıftaki herkesin benden büyük olduğu, kendimi hiç ait hissetmediğim bir okula. sarı boyalı 3 katlı bir okul. o sarının tonu hâlâ aklımdadır. yağlı boya resim yaparken güneşi boyadığım sarıdır bu. benim için aynalar çok önemlidir. o yaşta bile aynalarda kendini izleyen, kendine hayran bir çocuktum ben. aynadaki silüetimi öper, kendimle konuşur, bazen hüzünlenir ağlardım. ne zaman ki gözyaşlarımdan kendimi göremez olur, o zaman bırakırdım aynayı bir kenara.

çocukluk acıdır. çocuklar da acımasız. kendilerinden olmayanı sevmez çocuklar. dışlar, iter. sözlerini sakınmazlar. belki de bu yüzdendir şu yaşta bile çocuklardan uzak duruşum. ama o yıllarda tam da içlerinde okumak, oynamak, yaşamak zorundayımdır.

yıllar başarılarla geçer. okulda üstüne düşeni yapan, evin neşe kaynağı uslu çocuk olurum. büyürüm. her sene yenilenen mavi badana ve floresanın beyaz ışığı tanıklık eder buna. yerinden çıkan her dişimi, yandaki apartmanın bizden alçak olan çatısına atarak büyürüm. o dişler ilerde bana şans, mutluluk ve huzur getirecektir çünkü. şimdi düşününce, tekrar o eve gitsem, yandaki apartmanın çatısına çıksam, 20 yıl önce attığım dişlerimi bulsam, ne çılgınca olurdu!!! o dişleri büyük umutlarla o çatıya fırlatan çocuğu tekrar görebilir miydim acaba orada?

küçüklüğüme dair hiçbir fotoğrafım yok. ne acı! belki de o yüzden kendimi hep bukleli uzun saçlı, beyaz kurdeleli ve pileli etekli bir kız gibi hatırlıyorum. öyle hatırlamak istediğimden.

okulu hiçbir zaman sevmedim. ama okumayı sevdim. benim oyuncağım kitaplar oldu hep. hiçbir zaman kırılmasın diye kenara köşeye kaldırılan pahalı bir oyuncağım olmadı. çizgi romanlar, sözlüklerdi yerlerde saçılı duranlar. onları da benden başka kimse kaldırmazdı yerinden.

babamın evinin olduğu şehirde çok arkadaşım vardı. sabahtan akşama kadar dışarda onlarla oynar, toprağı karıştırmayı çok severdim. solucanlar, karıncalar ve tırtıllar. onların kendilerine koza örüp de bir kelebek olarak çıktığını öğrendiğim günden beri elime alıp sevmeye başladım tırtılları. arkadaşlarım hep korkardı tırtıllardan, bense hiç korkmaz, üçer beşer tanesini elime omzuma, saçlarımın arasına koyar, onlara gösteri yapardım. ne zaman ki bahar gelir ve ortalığı kelebekler sarardı, işte o zaman sevdiğim tırtılların birer kelebek olup bana döndüğünü düşünürdüm. ne zaman bir kelebek görsem gülümsemem bundandır. bir yandan da acır içim, bir günlük ömrünün başlamasına. ama bütün kelebekler mutludur.

ben hiç mutsuz kelebek görmedim. hep gülen bir yüz ifadesi vardır sanki onlarda. biri diğerinin aynı olan kanatlarını çırpıp havada süzüldükçe ömrü kısalmaktadır, ama onun umrunda bile değildir. çünkü o bir tırtıl olarak değil, bir kelebek olarak yaşamak için yaratılmıştır. sadece bir gün de olsa bunu yaşayacaktır ve öylesine mutlu olacak, öylesine gezip uçacaktır ki, bir ömre yetecektir onun bir günü.

çocuklukta geçen her gün ayrı bir maceradır. zaman zaman cinselliğin keşfedildiği maceralar.

apartmana yeni taşınan kadının gözde diye bir kızı vardı, bir diğer komşumuzun da 3 erkek çocuğu. çocukların isimleri büyükten küçüğe ali, veli, kırkdokuzelli olsun.

hep birlikte oynardık biz. doktorculuk oynarken ya hasta olurdum, ya hemşire. isterdim ki o 3 erkek kardeşten en sevdiğim ortancası beni muayene etsin, oramı buramı ellesin. bi gün yine böyle bir muayene sırasında gözde'nin pipisi olmadığını görmüştük. hiç unutmuyorum o küçücük çizgiyi. ali'yle veli'nin pipilerini de. ilk keşifler güzeldir.

o zamanlarda bile erkeklere mavi boncuk dağıtmaktan hoşlanırdım. 3 erkek kardeşin üçüyle de farklı zamanlarda seviştim. yaşımız 13'ten biraz daha fazlaydı. sevişmek dediğim birbirimizin pipilerini ellemek, öpüşmekti. en güzel öpüşen en büyükleriydi. birbirimizin evlerine rahatça girip çıkabildiğimiz ve yalnız kalabildiğimiz için zaman ya da mekan konusunda bir sıkıntımız olmazdı.

soğuk bir günde, hiç unutmuyorum, evde yanan sobanın da etkisiyle cam buğulanmıştı. ali'yle ben evde yalnızdık. ali en büyükleriydi. ayıp şeyler yapmak istiyoduk ama bunu isteyen ilk kişi olmak da istemiyoduk. camdan dışarı bakıp yağan yağmuru seyrederken bir baktım ali camın buğusuna bişeyler çiziyor.

sağa bir dudak, sola bir dudak çizdi. ve bir çizgiyle bu dudakları birleştirdi. çocukluğa bak, masumiyete bak! bunu görünce ister istemez kendisine döndüm. soran gözlerle baktım. "yapalım mı?" dedi. "yapalım" dedim. oracıkta öptü beni.

şimdi düşününce, ergenliğe adım attığım o yıllardaki ilk tecrübelerimin hemcinslerimle olması, bu duyguların bende sonradan oluşmadığının, her zaman içimde olduğunun ve ergenlikteki hormonların da etkisiyle su yüzüne çıktığının bir göstergesi gibiydi. ve o ilişkilerde bile edilgen olan dişil taraf olmak, 3 erkek kardeşinki gibi pipiye değil de gözde'ninki gibi bir çizgiye sahip olmak isteyen bendim!

sonraki yıllarda taşındık oradan. 3 erkek kardeş de geride kaldı. sonradan ne oldular, evlendiler mi, yoksa onlar da hemcinsleriyle beraber olmaya mı devam ettiler bilmiyorum. belki de gizli de olsa sürdürüyorlar bu duygularını. belki birilerinin kocası, babası oldular.

belki de bir tırtıl gibi kozalarındalar. yanıbaşımızdalar!

ne çok tırtıl var değil mi etrafımızda? hepsi kendi kozalarına çekilmiş ve sürekli çalışıyor. ben de harıl harıl işliyorum etrafımdakini. kozasını örüp içine giren bir tırtıl gibi rengarenk ve göz kamaştırıcı bir kelebek olarak o kozadan çıkacağım günü bekliyorum...

"30 yaşında olup henüz doğmamış olmak nasıl bir histi?"

istiklal caddesi, sadri alışık sokak'ta bir apartman dairesindeydim.

burası travesti ve varoş delikanlılarının takıldığı, her katını daha fazla dibe vurmuşların doldurduğu, her cumartesi tıklım tıklım olan "sahra" bar ile zeytinburnu'ndan, güngören'den, bağcılar'dan, esenler'den gelen ve sabahın ilk otobüsü hareket edene kadar taksim'de takılan jigoloların cirit attığı "deja vu" isimli barın ortasında kalan bir evdi. tam karşısında, kaslı erkeklerin takıldığı ve içerde birbirlerinin vücutlarını keşfettiği bir masaj salonu bulunan, zamanında film artistlerinin oturduğu bu apartman, şimdi o artistlerin oynadığı filmlere konu olan hayatlara ev sahipliği yapıyordu. eve hâkim olan ucuz parfüm ve makyaj malzemesi kokusu, ter ve sperm kokusuyla ilk etapta genzinizi yaksa da, asıl dikkati çeken şey, gündüz vakti olmasına rağmen ardına kadar çekili simsiyah ve kalın perdelerle, evin içinin özellikle karartılmış olmasıydı.

bu eve, akşam üzeri güneşinin saçtığı ışık, ne yaparsa yapsın giremezdi.

tüm günü uyuyarak geçirmiş olan evin hanımı, birdenbire beyaz saten geceliğinin eteklerini savura savura, bütün sabah güzelliğiyle salona teşrif ederek perdeleri gün ışığına lütfeder gibi sonuna kadar açtı. sütyen takmadığı, her adımında belli oluyordu. saçlarını, başının üstünde gelişigüzel toplamış uzun boynunu ortaya çıkarmıştı. ben orada olduğum sürece, içerde kaç kişinin olduğunu, eve kaç kişinin girip çıktığını asla sayamadım.

burası hakan'ken tanıdığım; ama hayatına artık "doğa" olarak devam eden arkadaşımın eviydi.

doğa, "hakan"ken de bembeyaz tenli, kıpkırmızı dudaklı, upuzun boylu, dünyalar güzeli bir çocuktu. babasından dayak yeyip de o kar parçası gibi beyaz teni kızarıp morardıkça, insan, kaderine isyan edebilirdi. gülünce birer çizgi haline gelen gözlerinden çektiği kadar hiçbir şeyden çekmedi, ne kalem çekebiliyor ne de lens takabiliyordu. ama çok güzeldi! hem de bir çok kıza parmak ısırtacak kadar doğal, makyajsız, tertemiz bir güzellik. çok az kızda, onda olduğu gibi kavisli bir bel oyuğu ve tatlı bir dil görmüştüm. dobra, sıcak, eğlenceli bir hatun, fettan, yaramaz ve talep gören bir dilberdi.

apartmandaki komşuların çoğu, hayat kadını, travesti, transseksüel ve türk pornolarında rol alan esmer delikanlılardı. kavganın, gürültünün, polis baskınının eksik olmadığı rengarenk bir evdi orası.

benim için, dünyanın sonundaki evdi. tutunamayanlar apartmanı, 45 numara.

içerde bulunduğum birkaç saat boyunca, "helin", "ışık", "güneş", "zümrüt", "sevilay", "esra", "asu", ve "pelin"le tanışmıştım. hepsinin ortak özelliği, birer pipilerinin ve gösterişli saçlarının olmasıydı.

bir tanesi çantasından cep telefonunu çıkardı, "bakın kızlar!" dedi, "sevgilimin hediyesi."

pahalı, şık bir telefon. diğerleri, gözlerini dikkatle açıp telefonu hemen incelemeye koyuldular. bir kusur arıyorlardı ve aradıkları kusuru bulmaları fazla uzun sürmedi:

-şarz aleti nerde bunun, bacım?

ortalığa hâkim olan sessizliğin sonunda yüzümüze vuran gerçek: telefon çalıntıydı!

birkaç tanesi geceden attığı hapların etkisinden halen kurtulamamış, bir köşede kendine gelmeye çalışıyor, genç bir çocuk ortadaki kovadan derin bir nefes çekip yoğun esrar dumanını salıyordu salona.

evin hanımı doğa, "acıktım ben." dedi.

saat akşam 6 olmuş, bizim kızlar için "kahvaltı" vakti gelmişti.

suriye'deki ailesinden ve evinden kaçıp istanbul'a, "dönmeye" gelen afet (evet adı buydu), doğa'nın domeziydi. domez demek, istanbul'a yeni düşmüş ve bir "ablanın" yanına sığınarak, getir götür işlerini yapmaya başlamış, onun himayesinde "işi" öğrenmekte olan "kadın" adayı demekti. bir nevi hizmetçi. bugünün hizmetçisi, yarının hanımefendisi. bir nevi usta-çırak ilişkisi.

-"afeeeeet!", diye seslendi doğa. "kalk git pide al bize!"
-"tamam anne", dedi afet.

domezler, himayesine girdikleri "hanıma", "anne" derlerdi.

afet, ağdalı bacaklarını gözler önüne seren ve poposunun yanaklarını sergileyen minicik kot şortunu giydi, baldırına taktığı inci kolyeyle (evet baldırına) ve üstüne geçirdiği siyah dantelli atletle mükemmel bir lady gaga çakması olmuştu. henüz büyümemiş göğüslerindeki kılları birkaç gün önce tıraş ettiği belli oluyordu. kafasına geçirdiği bandanayla evden çıktı ve sokağın başındaki pideciden evdeki kızları doyurmaya yetecek kadar nevale almaya gitti, tabi yanında da bol bol sigara...

bi sigara yakan doğa, durduk yerde "benim sikim yamuk yaaaaaaaa!" dedi.

cart diye açtı eteğini, yamuk pipisini salonun orta yerinde teşhir etti. kızlarda bir kahkaha! bense şoktayım! yıllardır tanıdığım hakan'ın minik prensesini ilk kez görüyorum! gerçekten de eğri!

"yamuk kızım baksana!" diye devam etti, "ay bir siktiğim bir daha gelmiyor, sinir oluyorum." dedi.

"aman abla boşver." dedi ordan başka bir kız. adı esra. esra'nın pipisi 20 santimmiş. bunu sonradan öğrendim, meğer bu rahatlığı ordanmış, bütün adamlar esra'yı tercih ediyomuş, pipisi büyük diye.

derken doğa'nın telefonuna mesaj geldi, doğa gülmeye başladı. "ay millet kaşının gözünün fotoğrafını gönderir, benimkiler direkt y.rrak fotosu gönderiyor!" dedi. baktım. hakikaten de bir "alet" fotoğrafıydı gelen. altında da bir not: "bak bakalım beğenecek misin?"

telefonlar çalıyor...sürekli bir telefon sesi. farklı farklı melodiler çınlatıyor ortalığı. normalde daha kalın olan sesler, her telefon açışta, kadınsı bir "efendiiiiiiiim"e dönüşmeye çabalıyordu.

doğa'nın telefonu da susmuyordu.

"ayyy gizli numaradan arıyo pezevenk!" dedi, "hayatta açmam gizli numaraları!"

böyle de prensipli kadındı.

kısa bir süre sonra afet geldi.

"ayyy dünkü çocuğu gördüm köşede, beni sıkıştırıp öptü anne!" dedi. 5 dakika içinde birini ayartıp gelmişti. esmer, kara kaşlı, kara gözlü bir kadındı afet. gözlerine çektiği sürmelerin yarısı akmış, geceden kalma fondöteni gün ışığında daha belirgin hale gelmişti. türkçe'yi yarım yamalak öğrenmiş, arap bacılar gibi dolanıyordu ortalıkta. çok sevimliydi.

pideleri geniş bir tabağa koyup ortaya getirdi, yanında da buz gibi kola. gecenin yorgunluğundan acıkan kızlarla pideleri yedik. o pidelerden, o gün istiklal caddesinde dolanan genç delikanlıların çoğu tattı. çünkü evin geleni, gideni bitmiyordu.

fıstık gibi bir çocuk geldi, yanında "zümrüt"le. "yeni sevgilim" diye tanıttı zümrüt, yanındaki çocuğu. hepimizin dibi düştü tabi ama kimse gururuna yedirip de "kim kimi sikiyo?" diye sormadı. çocuk da bir mahcup, bir utangaç olunca anladık ki, götüren taraf bizim kızmış. kaşlar gözler yapıldı birbirimize. anladığımızı belli etmedik, güldük geçtik.

afet, kafasına geçirdiği perukla, cama çıktı. camın pervazına koyduğu yastığa dayanıp yoldan geçenlere laf atmaya başladı.
"şşştt yakışıklı, napıyosun?"dan girdi, "nurdan ablaaaaaa, nasılsın?"dan çıktı, karşı apartmandaki ve sokaktaki herkesin halini hatrını ortalığı çınlata çınlata sorduktan sonra birdenbire "ay kızlaaaaaarrr." diye içeri seslendi, "bakın 3 bacaklı abdullah!"

"o ne ki?" diye bir tek ben kalktım, çünkü diğerleri tanıyordu onu.

3 bacaklı abdullah dedikleri, meğer sokaklarda yaşayan gariban bir tinerciymiş, gariban dediğime bakmayın, pipisi o kadar büyükmüş ki, bütün kızların gözbebeğiymiş, harçlığı eksik olmazmış cebinden.

abdullah, doğa'nın evine doğru, "seviyorum seni yavrummmm." dedi.
"siktir lan!" diye bağırdı doğa, salonda oturduğu koltuktan.

gülüşmeler...

abdullah, bi fırt daha çekti elindeki tiner torbasından ve hafiften kararmaya başlayan sokakta kayboldu.

kızlardan biri, "boşalmamam lazım ama ben sürekli boşalıyorum, bütün hormon iğnelerim boşa gidiyor." dedi. "bak" dedi, "memelerim küçüldü!"

üstündeki bluzu kaldırıp memelerini açtı, kocaman görünüyolardı. aldı elimi, sağ memesine götürdü:
-nasıl? diye sordu.
-güzel, çok güzel...yumuşacık, dedim.

çok severlerdi, iltifat duymayı. güzellerdi, incecik belleri, upuzun bacakları, taş gibi memeleri ve tüysüz vücutları vardı. ve çileli bir hayatın içinde yaşanan çocuksu bir dünyaları.

sigaralar yakıldı, televizyon açıldı...bir kenarda hap atıp hafif hafif patlamaya başlayan birkaç kız, ötede tribe girmiş bir başkası. beride ben ve doğa, tv seyretmeye başladık. televizyonda bir magazin programı vardı, ünlü bir işletmeci ve eşinin evi gösteriliyordu.

"aaaaaaaaa!!!" diye çığlık attı doğa.

"ay ben bu karıyı siktim!" dedi.

türkiye'nin ünlü bir gece kulübünü aklınıza getirin, onun işletmecisi ve eşiydi ekrandaki. "nasıl yani?" dedim.

"bir gece privé'ye geldi bunlar." dedi.

privé, taksim'de bir mekandı. o kadar göz önünde olmasına rağmen, dışardan fark edilmeyen, travesti ve gaylerin olduğu kadar, "marjinal" ünlülerin ve straightlerin de takıldığı, afedersiniz, göt kadar bir mekandı. epey giderdim bir zamanlar. içerde ünlü birkaç şarkıcı, tv sunucusu, manken vs. olduğu kadar güzeller güzeli çocuklar ve travesti/transseksüeller de vardı. duvarda olmazsa olmaz bir zeki müren fotoğrafının uhrevi ışığı altında eğlencenin dibine vurulan, genelde sabaha karşı gidilen ve gün ağarmak üzereyken çıkılan bir mekandı. gelen ünlülerin, o geceki cinsel fantazileri için 3üncü aradığı, ya da sadece eğlenmeye geldiği bir yerdi privé.

privé'den çıkılıp gayrettepe'deki zeus'a gidilir, yerin yedi kat dibine girilir, sabahın o saatinde nasıl olur da bir mekanın bu kadar rağbet gördüğüne şaşırılırdı. kapıdaki kuyruğa rağmen yanımdaki kızların kapıdaki goriller tarafından tanınmasından dolayı hemen giriverirdik. kenarda köşede sevişen, birbirine oral sex yapan tipler olduğu kadar, kafasına şapkayı geçirip, sakız çiğneye çiğneye patlamaya çalışan genç delikanlılar da vardı. tuhaf ve görülmesi gereken bir mekandı. sonradan sahipleri öldürüldü, mekan da kapandı.

oradan çıkıldığında saat sabah 8 falan olur, taksiye atlanır, evlere dağılınırdı. hatta hiç unutmuyorum, yine bir zeus sabahı, doğa, ben, birkaç kız ve çocuk mekandan çıkıp taksiye bindik. doğa, ön koltuğa, şoförün yanına oturmuştu. oturur oturmaz, taksiciyle muhabbet açtı. severdi insanları şaşırtmayı. taksiciye;

-"sen hiç göt siktin mi lan?" dedi.

bu kıza bayılıyorum!

olur olmaz yerlerde insanı dumurlara sevk eden bu patavatsızlığı, bu açıksözlülüğü, bu dandunluğu bana müthiş keyif veriyordu. hiç lafını sakınmaz, ağzına geleni olduğu gibi söylerdi. dışardan bakıldığında görünen o "prenses", konuşmaya başladığında "varoş gülüne" dönüşür, kimse de bunu yadırgamazdı, çünkü çok tatlıydı o!

-"çooooooooook!" dedi, taksi şoförü.

biz arka koltukta kahkahayı basarken, doğa, bu laf üzerine eve girene kadar ağzını açamamıştı.

laf lafı açtı, nerelere geldim. yine dönelim doğa'nın evine.

-"ay ben bu karıyı siktim." dedi doğa. bi gece mekana geldi bunlar karı koca, tuttular kolumdan evlerine götürdüler, üçlü yaptık, kocası beni, ben bunun karısını..." dedi.

bu haber bütün kızların olduğu kadar, benim de ilgimi çekmişti, diğer kızlar da ünlülerle olan maceralarını anlatmaya başladılar. nerelerdeki villalarda "home party"ler düzenlendiğinden, bu partilerde, sosyetik delikanlıların nasıl olup da koyunlarına girdiklerinden bahsettiler.

doğa'nın hikayeleri bitmezdi.

dün geceki macerasını anlatmaya başladı, eve bir adam getirmiş, adamı hemen yatak odasına götürmüştü.

"ayyy ama adam nasıl çirkinnn, nasıl çirkinnn." dedi doğa. "ama soyunurken ceketinin cebinden cüzdanı düştü, cüzdana bir baktım, içi para doluydu, o dakikadan sonra adam gözüme bir hoşş göründü, bir hoş göründü, anlatamam..." diye allandıra ballandıra anlattı.

bir ara kalktım, doğa'nın yatak odasını gezdim. içerisi kapkaranlıktı, ışığı açtım, kocaman bir yatak. üstünde kırmızı saten takımlar ve kırmızı bir lamba. yerde kullanılmış birkaç prezervatif. leopar desenli bir yer lambası ve kırmızı duvarlarda belli belirsiz görünen kamera objektifleri!

doğa'nın yatak odasında kamera sistemi vardı, bu kötü niyetle kurulmuş bir düzenek değil, sadece güvenlik amacıyla yapılmış bir şeydi. başlarına gelen onca şeyden sonra, yadırgadığımı söyleyemem. istanbul'da bu işi yapıyosan, her şeyi raconuna uydurmak, oyunu kurallarına göre oynamak zorundaydın. demirden korkuyosan, trene binmeyecektin.

o gün orada çok şey öğrendim onlardan...

onları saatlerce dinleyebilirdim.

evet...belki fuhuş yapıyorlardı, bambaşka bir dünyada yaşıyolardı ama başka çareleri yoktu. dışarda akıp giden hayat onları reddettikçe, inadına ayakta kalma mücadelesi veriyor ve hayata gülerek bakıyorlardı. hem bu kadar neşeli, hem de zeki müren'in annem şarkısını duyar duymaz ağlamaya başlayacak kadar içlilerdi. hepsinin ideali, bu işi yapmalarına gerek kalmayacak kadar zengin olup sevgilileriyle yaşamak ve mutlu olmaktı.

hepsinin bir sevgilisi vardı, çoğu da manken gibi çocuklardı. açlıktan ağızları koksa da, mangal gibi yürekleri vardı. aşık olmamaya çalışırken bulunmuş, para yiyicileri de vardı aralarında. kızları kendine köpek gibi aşık edip parasını yiyen tipler.

derken doğa'nın telefonu çaldı. doğa, cevap verdi. arayan, kızlardan biriydi, doğa endişeli bir yüz ifadesiyle telefonu kapadı.

-"ayyy kızlarrrrr", dedi. "manolya'yı kelebeklemişler!!!"

ben hiçbişey anlamadım.

-"delmişler kızı", dedi, "taksim ilkyardımdaymış!!!"

şimdi anlamıştım.

birkaç kız çığlık attı, hemen giyinip hastaneye koştular. doğa da ben de çok üzülmüştük ama biz çıkmadık. doğa'nın hazırlanması ve işe gitmesi gerekiyordu. vakit gece yarısına yaklaşmaktaydı.

doğa hemen kalktı, makyajını yaptı. gerçi makyaj yapmasına hiç gerek yoktu, o da hafif bir şeyler sürüp giyindi. 1001'de çalışıyordu o zamanlar. sıraselviler'de bir kulüptü 1001. ne zaman önünden geçsem bana tuhaf anılar hatırlatan bir yerdi.

hanımı hazırlanırken, afet de ona yardım etti, 10 dakika içinde nefis bir kadın çıktı karşıma. muhteşem göğüsleri, kısacık eteği, halka küpeleri ve yamuk pipisiyle kulübe gitmeye hazırdı.

doğa, şehir dışındaki ailesine para gönderen, onlara ev alan bir kızdı. takıldığı bir çocuk vardı. şiirdeki gibi, hayırsızın biriydi. o güzellikle çok daha iyilerini bulabilirdi ama aramıyordu ki! çok mutluydu. sokakta onunla yürürken herkes, "ne kadar güzel kız..." diye dönüp bakıyordu. kimse onun aslında erkek olduğunun farkına bile varamazdı.

birlikte taksiye bindik, "yarın geliyosun di mi?" dedi. "nereye?" dedim.

"pelin'in evinde toplanıyoruz kızım, yarın kandil yaa! biz her kandilde toplanır mevlit okuturuz, ay bi görsen dantelli eşarplarımızı takıp hanım hanımcık oturuyoruz, gel sen de!" dedi.

gülümseyerek, "bakarız canım." dedim...onu kulübün önünde bıraktım, bense evime döndüm. doğa'yla o günden sonra zaman zaman tekrar görüşme fırsatımız oldu, sadri alışık sokaktaki o evden taşınıp fulya'ya geçti. istanbul'da 2 ev aldı, sonra ailesinin yaşadığı şehre döndü. ailesinden ayrı bir ev tuttu ve halen orada yaşıyor, bir kadın gibi. hakan'ın doğurduğu bir kadındı doğa...

bense, doğa'nın evinde geçirdiğim o günün sonunda evime dönerken, aklımdaki soruya bir cevap bulmuştum!

30 yaşında olup henüz doğmamış olmak nasıl bir histi?

berbattı...çok berbat bir his...

yaptığım en büyük hata, olduğum gibi beğenilmekle yetinmek değil; olmadığım biri gibi sevilmeyi beklemekti.

artık tamamen gecelerin kadını olmuştum. yeni keşfettiğim görüntülü sohbet kanallarında her gece beklenen, aranan, hayran edinen, “güzelliğini” bütün gece sergileyen bir kadındım. bazen o kadar abartırdım ki, sabahlara kadar bilgisayar başında takılır ya da telefonla konuşur, hiç uyumadan da işe giderdim. o günlerde ne benden hayır gelirdi, ne yaptığım işten. aslında bu, gündüz hayatından yavaş yavaş soğutmaya başlamıştı beni. uğruna okullarda okuduğum, sınavlarına girdiğim, hiçbir torpilim olmadan bi yerlere gelmek için uğraştığım ve edindiğim eğitimim, işim, tanındığım o kişi...hepsinden sıkılmaya başlamıştım.

çift kişilikli bir hayat yaşamanın en kötü tarafı buydu işte; 24 saat asla yetmezdi. zaman geçtikçe, kişiliklerden biri, diğerini ele geçirmeye başlar ve giderek tüm güne yayılırdı. bu çekişme başlamıştı artık.

ilk kez iş sahibi olup da para kazanmaya başladığımda, aklımda işimden başka bir şey yoktu. deli gibi çalışır, kendimi kanıtlamak için uğraşırdım...ne zaman ki sosyal ihtiyaçlarımı giderdim, bir statü sahibi oldum ve sonra da iş hayatının saçmalıklarıyla, ikiyüzlülüklerle karşılaştım, işte o zaman, önce hırslarımı kaybettim, sonra da işime olan ilgimi, özenimi.

meselâ bir toplantıda karşımdaki adamın sözlerini anlamam gerekirken, benim aklımdan "şu an burada ne işim var, benim dışarda alışveriş falan yapıyor olmam lazımdı, bir ara yine lazere gitmeliyim, akşama bir randevu alayım." ya da "yaşadığım hayattan ve işimden nefret ediyorum ama para kazanmak için burada durup şu adamın dediklerini dinliyor gibi görünmeliyim, arada sırada kafamı sallamalıyım." diye düşünmeye başlamıştım. gündüz yaşadığım hayat için alışveriş bile yapmaz olmuştum...ki her şekilde şık olmaya bayılan biri için, bu çok önemli bir ayrıntıydı. sadece içimdeki kadına harcamaya, sadece onu doyurmaya çalışıyor, onun ihtiyaçlarını karşılamak için gündüz yaşadığım sıkıcı ve renksiz hayata katlanıyor olmuştum.

işte bu korkutucu bişeydi.

kendime yabancılaşma içinde beni ürküten şeylerden biri, ne kadar hoşlanmasam da, çift şarjör kullanır gibi 2 telefon kullanan insanlardan biri olmaktı. aldığım ikinci telefona kırmızı hat adını takmıştım. bu telefon numarası ne ailemde vardı ne de en yakın arkadaşlarımda. kırmızı hat, sanal dünyada tanıştığım, görüştüğüm ve iletişim kurduğum insanlar için kullandığım hattı.

kırmızı hattın takılı olduğu telefonuma çok fazla bakmazdım, genelde sessizde dururdu ve gündüzleri işyerine götürmez, evde bırakırdım. crossdresser olmaya ve insanlarla iletişim kurmaya başladığım ilk aylarda bu telefon numarasını o kadar cömert bir şekilde ve açgözlülükle paylaşmıştım ki bazen arayanlara ya da mesaj atanlara dönemez olurdum. kimileriyle saatlerce telefonda konuştuğumu, kimileriyle zaman zaman telefonda sanal sex yaptığımı bile hatırlıyorum. o yüzden artık ne telefon seksi ne de saatlerce telefona yapışık biçimde konuşmak bana çekici geliyor. çok bunaldığımda kırmızı hattı kapatır, içimdeki kadının da “off” tuşuna basmış gibi hissederdim kendimi. ama o hat açık olduğu sürece o kadın da “on” vaziyetteydi.

yusuf, işte bu gecelerden birinde çıkmıştı karşıma.

adı yusuf değildi ama onu tanıdığım isimdi bu. onu internette ilk kez gördüğümde, üzerinde beyaz bir bornoz vardı. duştan çıkmış, ekran karşısında oturmuş, sürekli gülümseyerek yazışıyordu benimle. dikkatimi çeken ilk şey gamzeleri olmuştu. iki yanağında da beliren derin gamzeler.

kısa bir sohbet yaptık ilk gece. ve sonraki gece...sonraki...ve sonraki...sohbetlerin süresi uzadıkça, birbirimize olan ilgimiz ve merakımız da artıyordu. sohbetler genelde hayatla ve cinsel tercihlerle ilgiliydi. o benden ne saçma sapan şeyler talep etmişti (sanal sex, telefonda sex ya da webcam'den soyunmak gibi...), ne de olmadık sözler sarfediyordu. olgun bir adamdı.

çoğunlukla genç adam seviyorum ben. çıtır çıtır 20'likler dururken 30 yaş üstü adamlarla uğraşmaktan hoşlanmıyorum. zaten çoğu evli ya da sahipli oluyor. bense gençlerin deliliklerini, delikanlılıklarını seviyorum. ve enerjilerini elbette. ;)

yusuf'la tanıştığım geceye kadar beraber olduğum çocuklar, hep 20-22 yaşlarındaydı (taner hariç, hani şu ankara'da yaşayan az buçuk ünlü, fit adam.) çoğu benden de ufaktı ve günübirlik zevklerdi. öğrenci ya da ikinci sınıf işlerde çalışan çocuklardı. yusufsa 38 yaşındaydı. ama 28 yaşında gibi görünüyordu ve bana hiç tatmadığım tuhaflıkta şeyler yaşatmaktaydı. hiç çağrı bırakıp ödemeli aramamak, bişey diyecekse açıp konuşmak gibi. bu bile daha öncekilerle arasındaki önemli bir farktı, alışık değildim böyle şeylere. ona her geçen gece daha fazla bağlanır olmuştum... bu, gecesi gündüzüne zaten karışmış biri için yeterince kötüyken, daha da kötüsü vardı.

yusuf, evliydi.

bunu benden hiç gizlemedi. en baştan "ben evliyim." dedi.
"ama ben evlilerle görüşmüyorum, benim erkeğimin sadece bana ait olmasını istiyorum." dedim. dedim ama onu arzulamaktan başka yaptığım bir şey de yoktu.

üstelemedi, ısrar etmedi ama konuşmayı sürdürdük. o, eşi uyuduktan sonra benimle konuşmak için geçerdi bilgisayar karşısına, bense bir yandan merak eder, bir yandan kıskanır ama tek bir söz söyleme hakkını kendimde bulamazdım.

durum giderek kötüleşti, en sonunda bir gece, benimle görüşmek istediğini açık açık söyledi. daha önce benim gibi biriyle hiçbir şekilde görüşmemiş, o yaşına kadar bu duygularını hep bastırmış, ailesi istediği için evlenmiş ve mutsuz olmuş bir adamdı. üstelik çocukları da vardı.

ona karşı koyamadım. bu bir hataydı evet, ama yapamadım işte.

yusuf'la ilgili yazarken çok düşünüyorum. nereli olduğunu yazarsam, işini belirtirsem onu çok mu deşifre etmiş olurum diye. o yüzden ayrıntılara dikkat ediyorum, ama belirtmem gereken şeyleri de yazmadan edemicem sanırım. çünkü onlar olmazsa yazdıklarım eksik kalacak.

yusuf güneyliydi, bir lisede müdürlük yapıyordu. gizli kapaklı da olsa siyasetle ilgileniyordu. ilerde, doğup büyüdüğü şehirden meclise girmek gibi hevesleri vardı, milletvekili olacaktı.

milletvekili deyince aklıma ankara'da geçirdiğim bir gece geliyor.

bir zamanlar gay bir arkadaşım vardı, taksim'deki marmara oteli'nin lobisinde bir milletvekiliyle tanışıp adamla yatmıştı. o arkadaşım, benim okuduğum şehre, ankara'ya beni ziyarete gelmiş ve kaldığı otele davet etmişti. tandoğan'daki etap altınel otel'deki odaya çıktığımda, içerde o milletvekili de varmış. tabi ben adamın vekil olduğunu falan o zamanlar bilmiyodum, hep sonradan öğreniyorum bunları. biz suit odanın salonunda arkadaşımla başbaşa otururken, birdenbire o adam da çıkıp geldi yanımıza, üstelik çırılçıplaktı. arkadaşımın elinden tutup odaya götürürken beni de davet etti, 3'lü bişeyler yapmak için çağrıldığımı o an anlamıştım...ama gitmedim. salonda oturup televizyon seyrettim. acemilik işte, çıkıp dönsene okula, ne oturuyosun? adam da çok çirkin ve göbekliydi. öyle olmasa düşünürdüm belki, ama yok, işin içinde arkadaşım varken düşünemezdim. şimdi meclis deyince aklıma hep o gece geliyor, eğer sonu, tip olarak o adam gibi olacaksa, yusuf'un milletvekili olmasına karşı çıkacak ilk insan ben olurdum.

yine dönelim yusuf'a...görüşmeye karar verdik. işten geldim, hazırlanmaya başladım. her zamanki kırmızı ojelerimi sürdüm. ağdası gelmiş bacaklarımdaki tüyleri jiletle aldım, çünkü fazla vaktim yoktu ve kokularımı sürüp onu beklemeye başladım. o ara favori kokum hypnotic poison'dı. zehirli kadınların kış kokusu... gecenin bir vakti, evin önüne siyah bir cip yanaştı, derken telefonum çaldı. gelen yusuf'tu, kapıyı açmamı istiyordu.

açtım, yukarı geldi. bu arada, evime gelen misafirlerime kapıyı açış şeklim bile o zamanlar çok komikti, o kadar korkuyordum ki apartmandan biri görecek diye, kapının arkasına geçip öyle açıyordum kapıyı, adamlar karşılarında açılan bir kapı görüyor ama arkasında kimse yok, ne komik. kapıyı yine o şekilde açtım ve içeri aldım onu. birbirimizi karşılıklı olarak ilk kez bu kadar yakından görüyorduk. bana göre kısa boyluydu. (şaşırmadım.) elinde mor menekşeler vardı. önce gerçek zannetmiştim ama değilmiş. yine de o kadar güzel kokuyorlardı ki, sanırım arabada kendi parfümünden sıkmıştı o çiçeklerin üstüne. kendi üzerindeki parfümü de tazelemiş, mis gibi kokmuştu. evin içini ondan yayılan koku doldurmuştu. üzerindeki deri ceketini aldım, salona geçtik.

hoş bir adamdı, yaşına göre çok bakımlıydı, şık, asil bir duruşu vardı. onunla, olgun bir adamın aslında ne kadar çekici olabileceğini görmüştüm. bendeki birçok önyargıyı ve yaş takıntısını yıkmıştı. oturmuş konuşuyoduk ama ikimiz de birbirimizin dudaklarına bakmaktan ne söylediklerimize odaklanabiliyorduk ne de konuşmayı sürdürmeye niyetliydik.

öpüşmeye başladık. dudaklarına rujum bulaşmıştı. öpüştükten sonra, öptüğüm adamın dudaklarındaki ruju ellerimle temizlemek her zaman çok zevkli gelmiştir bana, galiba adamın annesi gibi hissediyorum o zaman kendimi, içimdeki anaç kadın ortaya çıkıyor.

çıkmayan, bulaşmayan ruj kullanmayı hiçbir zaman sevemedim. hem dudaklarımı kurutuyor hem de rujun tüm seksapelini ortadan kaldırıyordu. ruj lekesi her zaman hoşuma gitmiştir. o yüzden daima kıpkırmızı rujlar kullandım ve üstüne de bol bol parlatıcı sürdüm. en beğendiğim yerimdi dudaklarım. onları bu zevkten ve öpülmekten mahrum bırakamazdım.

onunla, o gece sevişmememiz imkansızdı. ilk kez benden büyük bir adamla sevişecektim. kafamda sadece bu vardı, onun ilki olmak, ona sarılmak...evde uyuyan eşi, o an aklımdaki en son şeydi.

bişeyler içtik, sohbet ettik. zaten haftalardır sohbet ettiğimiz için artık çok şeyimizi biliyor gibiydik. o bana, evliliğinin neden gerçekleştiğini, nasıl mutlu olamadığını, o yaşına kadar bastırdığı duyguları artık yaşamak istediğini anlattı, bense onun kara gözlerinde ve gamzelerinde kayboldum, eridim. içimde tuhaf bir his vardı, bu adam, beni eşine tercih ediyordu, bunun verdiği garip bir hazdı sanki yaşadığım.

yeniden öpüşmeye başladık, o beni yavaş yavaş soydu ve yatak odasında devam ettik. tam da o hafta yeni bir yatak almıştım, kocaman çift kişilik bir yatak. onunla ilk kez denedim o yatağı. onunla sevişirken aklımdan şu düşünceler geçiyordu, "ne yani? ben şimdi 38 yaşında bir adamla mı sevişiyorum? ben doğduğumda, o kaç yaşındaydı? peki ama teni neden bu kadar pürüzsüz, neden bu kadar heyecanlı ve neden böylesine mutlu...ben neden böyle mutluyum?"

o kadar acemiydi ki...ilişkiye bile giremedik. sanki 17 yaşında bir çocuk gibiydi, yüzünün aldığı o tuhaf şekil, elimi alıp poposuna götürmesi, sürekli güzel sözler fısıldaması ve defalarca denediği hâlde ilişkiye girememesi. bunu ne kadar istediğini kalp atışlarından hissetmiş ama hiç üstelememiştim çünkü benim için önemli değildi. onun kadife tenini tenimde hissetmek, vücudunu izlemek yetmişti bana. onun yanımda olması yetmişti. yatağımın üzerine düşen sokak lambası ışığı, odayı dolduruyor ve hayran kaldığım tenini gözlerimin önüne seriyordu.

yanyana uzanırken;

"ne tuhaf!" dedi...
"nedir tuhaf olan?" diye sordum.
"sen ve ben." dedi.

hoşuma gitmemişti bu. sorgular gibiydi, pişman gibi. yakıştıramamıştı bazı şeyleri: o an, orada olmayı, yanımda olmayı, kendisini bana, beni kendisine...

belki de ben böyle hissetmiştim.

"benim gitmem lâzım." dedi, giyinmeye başladı.

işin en zor kısmı buydu işte. onu gönderip eşinin koynuna sokmak. üzerinde benim parfümüm varken, benim sıcaklığım varken, kalkıp başkasına, üstelik de bir kadına ellerimle teslim etmek! bir an önce bana geri dönsün istiyordum. yeniden buluşmalı ve sevişmeliydik.

"kıskançlık...bir kadını kocasından kıskanmak, birine doyamamak" nedir? işte bunu yaşıyordum ilk kez. ben onu düşünürken, o eşiyle mi beraber olacaktı? onu mu okşayacaktı elleri ve onun omuz başlarından mı öpecekti dudakları? böyle olmamalıydı, onu ben daha çok hak ediyordum sanki, yani yanlış bir ilişkiydi onların yaşadığı ve bizimkiydi doğru olan...sanki böyleydi.

yoksa değil miydi?

evden çıktı, arabasına bindi ve gitti.

kendimi çok ucuz, sıradan, basit bir metres gibi hissetmiştim birdenbire. çok tuhaf bir histi bu. genelde beraber olduğum adamlarla uyumaktan hoşlanmazken, o hiç gitmesin, sabaha beraber uyanalım istemiştim. ama gitmişti işte, ben geride mor menekşelerin kokusuyla kalmıştım. o çiçekleri yatağımın başucuna koydum ve kokusunu içime çeke çeke uyumaya çalıştım.

derken bir mesaj geldi telefonuma, hatta tam mesajı yazmak için telefonuma bakıyorum şu anda, demiş ki: "aşkım, tüm benliğim sende kaldı. belki çok erken ama galiba ben sana âşık oldum."

hiç unutmuyorum. saat gece 4'tü. 4'e çeyrek kala çıkmıştı benim evimden ve bana bu mesajı atmıştı. silemedim. hâlen duruyor o mesaj. neden duruyor ki? bilmiyorum. telefon numarasını da silmedim zaten.

etkilendiğin adamdan böyle bir mesaj alıp ona cevap yazamamak ne fenaydı! ya eve varmışsa, ya eşi yanındaysa, ya mesajı atan o değilse? sayısız sorular...

cevap yazamadım. onu riske atmak istemedim. adeta bir yasak aşkın içindeydik ve şeytani biçimde heyecan vericiydi bu durum.

ertesi gün işe gittim. gittim ama aklım yusuf'ta. mesaj bekliyorum. gelmiyor. bekliyorum...gelmiyor.

ondan gelecek mesajı beklerken, adını soyadını bildiğim için onun hakkında araştırma yapmaya başladım. işimin de sağladığı imkânları ve bazı noktalardaki arkadaşlarımı da kullanarak ev telefonu, iş telefonu ve her türlü kişisel bilgisini kısa zaman içinde öğrendim, hatta internetten çeşitli açılışlarda çekilmiş fotoğraflarını bile buldum. bütün gün o fotoğraflara baktım, geceyi düşündüm, telefonumu kontrol ettim, ama hâlâ mesaj gelmemişti.

onunla ilgili tüm bilgiler elimdeydi evet, maaşını bile biliyordum artık, ne kadar parası olduğunu, nerede evleri olduğunu, her şeyini...istesem işyerini arar, "neden beni aramadın?" diye hesap sorardım, ama asla yapmadım böyle bir şeyi. arayacaksa o aramalıydı. onun hakkındaki araştırmalarım sadece kendi güvenliğim içindi, yoksa onu zor duruma düşürmek için değil...

derken mesaj geldi! cevap yazdım, sonra bir mesaj daha..ve bir başkası. bu mesajlar gösteriyordu ki, devam edecekti aramızdaki her neyse...

bana "hafta içi 9'dan sonra akşam 5'e kadar kesin müsaitim." diye mesaj attığı için, ona sadece mesai saatlerinde ulaşabiliyordum. akşam evine gidiyordu ve ne görüşebiliyor ne de konuşuyorduk. bense onu çok özlemiştim ve en kısa zamanda görüşmeliydim. aklım sürekli ondaydı, zaten işinden gücünden soğumuş biri olarak, bütün işim oydu sanki. onu düşünmekti. "gelen giden oluyo ama ben seni düşünüyorum, aklım hep sende." dedikçe, onu görme isteğim artıyordu. sonunda tekrar görüşmek için fırsat doğmuştu ve bu sefer sabaha kadar kalacaktı! sabaha kadar benim olacaktı.

yiyecek bişeyler getirmişti ve içki. onu o kadar özlemiştim ki, sarılıp kokusunu çektim içime, erkeğimin kokusuydu bu. kalp atışlarımı hızlandıran, beni rahatlatan, özgürleştiren, bana kadınlığımı hissettiren ve beni tahrik eden erkeğimin.

aklındaki soru işaretleri gözlerinden okunuyordu. bişeyleri kabullenememişti, belliydi. beni tanımak için sorular sormaya başladı, işimle ilgili, benimle ilgili bir ton soru. ona yalan söylemedim, en baştan her şeyin doğrusunu söyledim, bana inanmadı. işimle ilgili adeta sınava çekti beni, sorduğu her soruya cevap verdikçe rahatlaması gereken yerde daha da şaşırdı.

fotoğraf çektirmeye bayılıyorum. her hâlimle, kadın-erkek fark etmeden, fotoğraflar çekip ya da çektirip onları saklamayı ve her zaman görebileceğim yerlerde tutmayı seviyorum. çünkü kendimi seviyorum. crossdresser olarak takılacağım gecelerde, evime biri gelmeden önce saklamam gereken şeylerin başında, gündüz hâllerimi gösteren ve evin dört bir tarafında çerçevelerde bulunan fotoğraflarım gelirdi. önce onları ortadan kaldırır, sonra erkek parfümlerini, çamaşırlarını ve en sonunda da tıraş malzemelerini yok ederdim.

bir kişiliği çekmecelere hapseder, diğerini dolabından çıkarır ve özenle indirirdim askıdan.

yusuf işte böyle bir heyecanla aceleden masanın üzerinde bıraktığım "normal hâllerimin" fotoğraflarını gördü! ilk kez, biri her iki tarafımı da görmüştü. ilginçtir ki, ondan hiç rahatsız olmadım, hatta diğer fotoğraflarımı da çıkardım ortaya ve onunla her şeyimi paylaştım. "her hâlinle çekicisin sen." dedi. bunu duymak ne tuhaftı, üstelik bunları sevdiğim adamdan duymak...tuhaf.

"aşkım, bana çok ilginç geliyor bu..." dedi.
"ne?" dedim.
"yani, sen şu hâlde, burada, benim yanımda...bilemiyorum..."

ne yapmaya, ne söylemeye çalıştığını da ben bilemiyordum işte. belki de bilmezlikten geliyordum. söylediklerini duymayı istemedim, öperek susturdum onu. öpüştük, uzun uzun. ne de olsa o gece tamamen bana aitti, benimle kalacak, dönmeyecekti. sabah olduğunda ona harika bir kahvaltı hazırlayacaktım, ama önce öpmeliydim onu ve yorulana kadar sevişmeli, sonra da nefeslerimizi hissederek uyumalıydık. konuşmamalıydı. bozmamalıydı büyümüzü.

evde topuklu ayakkabımla dolaşıyorum ve yürürken hiç zorlanmıyorum. tek sorun uzun boyum oluyor...ha bir de topuk sesleri tabi ki. genelde gecenin bir vakti evin içinde topuklu ayakkabıyla dolanmak zorunda kaldığımdan, parmak uçlarımda yürürdüm. topukları yere vurmadan. o yüzden her zaman, o topukları yere sert biçimde vura vura kaldırımda yürümeyi hayâl ettim ve hâlen de ederim. bir gün bunu gerçekleştireceğimden de eminim.

topuklu ayakkabılarımla koştura koştura çıktım salondan ve odama geçip, gündüzden ona hazırladığım hediye paketini getirdim. böyle de deli bir yönüm var, insanlara hediye almayı seviyorum. onları kaybetmemek için mi yapıyorum acaba bunu?

akşam onun geleceğini bildiğimden, sürpriz yapmak istemiş ve gidip harika bir parfüm almıştım ona. parfüme verdiğim parayı değil, onun parfümü beğenip beğenmeyeceğini düşünüyordum. çok şaşırdı, "bu ne aşkım şimdi, neden böyle bir şeye gerek duydun ki?" dedi. içimden gelmişti.

insanları mutlu görmeye bayılıyorum, onları şaşırtmaya ve gözlerinde pırıltı görmeye. çünkü benim buna o kadar çok ihtiyacım var ki, onların gözlerindeki pırıltıdan ben de nasipleniyorum, mutlu oluyorum sanki.

"ne fark eder?" dedim. "diyelim ki bugün senin doğum günün!"
"ama doğum günüme daha çok var!" dedi. "bugün ayın 16'sı"...

şubat ayının onaltısıydı.

"o zaman bundan sonra ben senin doğum gününü 16 şubat'ta kutluyorum, doğum günün kutlu olsun aşkım." dedim ve hediyesini uzattım. paketi heyecanla açtı ve kokuyu çok beğendi. onun teninde koklayınca, ben de çok beğendim elbette.

kadınlar, sadece sevdikleri adama kahvaltı hazırlarmış. bunu öğrendim.

sabah ilk uyanan bendim. yeni aldığım siyah, transparan geceliği giymiştim, hemen topuklu, tüylü terliklerimi geçirdim ayağıma ve evin içinde koştura koştura, dünden aldığım malzemelerle mükemmel bir kahvaltı sofrası hazırladım ona.

yatak odamıza gittim, onu öperek uyandırdım. uyurken ayrı, uyanırken ayrı güzeldi bu adam. sabah mahmurluğuyla bana gülümsemesi, gün içinde gamzelerinin ilk ortaya çıkışına şahit olmak...ne kadar özeldi, ne kadar bana aitti! hiç bitmese, hiç...

kalktı, elini yüzünü yıkadı, ona verdiğim eşortmanları giymişti. geldi, masaya oturdu. sohbet ederek, oynaşarak ettik kahvaltımızı. tabi arada sırada gelen telefonlar ve o konuşurken sessiz kalma çabalarım. dudaklarımı ısırarak onun eşiyle konuşmasına şahit olmak.

sonra ben ona mini bir defile yaptım, aldığım kıyafetleri bir bir deneyip salonda bir aşağı bir yukarı yürüdüm, çok keyiflenmişti, sadece ona özel olmamdan hoşlanıyordu. ben de onun sadece bana özel olmasını dilerdim, ama değildi...

zaman ilerledi ve gitme vakti yaklaştı. hiç gitmesin istiyordum. oyuncağını başkasıyla paylaşmak zorunda kalan çocuk gibiydim sanki. "ya kırılırsa, ya benim bildiğim kadar bilinmezse değeri?"

giyindi. yüzüm düşmüştü. mutsuzdum işte. hem de çok mutsuz.
bu kadar mıydı yani mutluluğumuz?
bu ruh hâliyle, o güne kadar hep cevabını verdiğim bir soruyu sordum:

"bir daha ne zaman görüşürüz?"

"cuma günü gelirim yine." dedi.

ben bunu sorduğum gün salı'ydı.
ve o, bunu sorduğum ilk adamdı.

"bir daha ne zaman görüşürüz?" diye sormuştum.

ve ben bu adama âşık olmuştum.*

her gün bir başka tende değil, gördüğüm her tene rağmen sende uyanmak istemiştim.

erkekler ve kadınlar, birbirlerine en büyük kötülüğü, yine kendileri yapıyor aslında. erkekler, karşılarına çıkan kadınlara saygısız davranıp, onları sikip bırakmayı amaçladığı sürece, o kadın, karşısına çıkacak diğer erkeklere karşı daha temkinli yaklaşıp hatta uzak kalmayı tercih ediyor. kadınlar da, adamların ağzına sıçıp, aldatıp, onları doğduklarına pişman ettikçe, erkekler kadınlardan soğuyor ve hayatlarına giren diğer kadınlara da güven duyamıyor bir türlü. bu durumda, karaktersiz bir erkek, aslında son derece iyi niyetli ve saf duygularla yaklaşan erkeğin de önünü tıkıyor; aynı şekilde duyarsız bir kadın da erkeklerin diğer kadınlara bakış açısını olumsuz etkiliyor. sonra ne oluyorsa oluyor, erkekten ve kadından darbe yemiş o yaralı kalpler, 7 milyar insan arasından ya birbirini buluyor ya da yine diğer tipteki (kişiliksiz) erkek ve kadınlarla karşılaşıp depresyon yolunda emin adımlarla ilerliyor.

ilişkiler hakkında böyle de ahkâm kestikten sonra fazla uzatmadan kendi hikâyeme dönmeliyim.

kamera....motor.....action!*

"cuma günü görüşürüz aşkım." deyip evden çıkmıştı. o cümleyi duyduğum andan itibaren cuma gecesi ne giyeceğimi düşünmeye başlamıştım. tipik kadın düşüncesi işte. çantasını çaldırdığında bile, yenisini almanın sevinci dolar içine. giyeceğim kıyafetlerim ve kullanacağım takılarım, aklımda yavaş yavaş şekillenmeye başlamıştı bile. sallantılı küpeleri seviyordum evet ama şu taşlı olanlardansa halka olanları tercih ediyordum. taşlı olanlar saçıma takılıp duruyordu, kolyeler de öyle. en sevdiklerimse yüzüklerdi...kocaman taşlı, pırıltılı ve parlak yüzükler, elbisemle uyumlu olmalı elbette. yoksa yeni bir elbise mi almalıydım? o, kırmızıyı severdi, üstümde kırmızı bişeyler görmekten hoşlanacağını düşündüm. kırmızı olmalıydı evet.

heyecanlıydım.

bir yandan da onunla iletişime geçme çabası içine girdim. gündüz mesai saatleri içinde birkaç kez mesaj attım ona, ancak bana dönmedi. "işi vardır, müsait değildir." falan diye düşünüp fazla durmadım üzerinde ama biraz endişelenmeye başladım. telefonu açıktı, aradığımda çalıyordu ama mesajlarıma dönülmüyordu. acaba bişey mi olmuştu, eşiyle ilgili bir sorun mu vardı?

hiçbir çarşamba, perşembe ve cuma o haftaki kadar uzun olmamıştı. çarşamba............perşembe................ve sonunda cuma günü geldi.

o gelmedi.

sonraki cuma ve sonraki cuma da gelmedi.

tamam, gelmesin, anlarım, bi şekilde kafasındaki soru işaretlerini sezmiştim zaten evet ama insan böyle bir durumda bir başına kaldığında sadece ve sadece tek bir şey dolaşıyor beyninin kıvrımlarında: "neden?"

neden ayrılırken, "cuma görüşürüz aşkım." demişti.
neden ayrılırken, "görüşürüz" demişti.
neden ayrılırken, "aşkım" demişti.
neden şimdi karşıma bile çıkmıyor?
neden bana olumlu-olumsuz bir cevap vermiyor?
neden? neden? neden?

aradan 3 hafta geçti. görüşeceğimiz cuma gibi geçen 3 cuma. bu 3 hafta içinde işyerinde, evde, yatakta, sokakta, mutfakta, aklımda sadece "neden" sorusu dolanıyordu. gözleri, gamzeleri, söyledikleri, sordukları, yaptıkları, uykusundaki güzelliği ve teni.

3 haftanın sonunda bir mesaj geldi. baştan aşağı yalan kokan bir mesaj. iş için şehirdışına çıkmıştım, gündüz vakti çalışırken birdenbire geldi mesajı. hani bir şeyi okumak için can atarsın ama, can attığın kadar da okuyacaklarından korkarsın ya, işte o zaman gözün hemen alt satırlara kayıverir, şöyle bir dolanır metnin üzerinde, işte benim de gözüm sadece bi kaç kelimeyi seçti o metinde: anne, ölüm, memleket.

doğru muydu? bilmiyorum. doğruysa bile, neden bu kadar gecikmişti? o gün hiçbir şey yazamadım. işyerinde, bilgisayarın başında, saatlerce ekrana bakarak oturdum, hiçbir şey yapmadan ve sadece mesai saatinin bitmesini bekleyerek oturdum. saat 6 olduğunda hemen toplanıp çıktım, deniz kenarında dolaştım. hava serindi, buna rağmen bir bankta oturdum ve denizi izledim.

ve düşündüm.

ona inanmamıştım. yazdığı mesaja ve bundan sonrasına inancım kalmamıştı. karar vermiştim, onu incitmeliydim, öyle bi cevap vermeliydim ki, o da benim kaldığım gibi kalakalmalıydı, belki de zor duruma düşürmeliydim onu, ne de olsa tüm bilgileri elimdeydi? ama hayır. bunu ona yapamazdım. bunu kimseye yapamazdım ki, kendimi kandırıyordum işte sadece.

kaldığım otele döndüm, "başın sağolsun." diye mesaj attım. hepsi bu. sonrası yine sessizlik. aradan birkaç hafta daha geçti.

sonunda şehirdışındaki işlerimi bitirip evime döndüm. tam da onu düşünmeyi azaltmışken, eve dönmek bana hiç iyi gelmedi. getirdiği çiçek orada karşımda duruyordu işte, başımı iyice yaklaştırdığımda, ilk geceki kokuyu bile alabiliyordum hâlâ.

eve döndüğüm o gece, o çiçeği koklayarak ağladım. haftalardır içimde tuttuğum büyük bir bulut, sonunda doyum noktasına ulaşmış ve yağmaya başlamıştı sanki.

birkaç gece sonra, aynı anda online olduk. bana yazmaya başladı. hiçbir şey olmamış gibi.

bunu nasıl başarıyorsunuz? gerçekten çok merak ediyorum, ironi yapmak için değil, merakımdan soruyorum, hiçbir şey olmamış, kalpler kırılmamış ve duygular yıpranmamış gibi davranmayı öğrenmeye o kadar ihtiyacım var ki! bana bunu öğretin!

"seninle" diye başladı, "olamam." diye bitirdi.

"peki." dedim.

"ama" dedi, "seninle arkadaş kalabilirim. yani dışarda görüşebiliriz, yemek yiyebiliriz, film izlemeye gidebiliriz, hatta seni eve davet ederim, eşimle de tanıştırırım, aile dostumuz gibi olursun, olmaz mı?"

ağır konuştum.

hayatımda, sinirlerime hakim olamadığım ender anlardan biriydi. çok ağır konuştum. küfür falan etmedim ama, haftalardır aklımda dönüp dolanan cümleler, otomatik biçimde parmaklarımdan ekrana yansıdı. ve bir sinirle kapattım bilgisayarımı.

bu, onunla son iletişimimizdi.

sonradan bir arkadaşıma ondan bahsettim, yaşadıklarımızdan ve bitişinden: "salaklık etmişsin." dedi. "nasıl?" dedim. "onunla görüşecektin, istediği gibi görüşmeye devam edecektin, arada sırada da beraber olacaktınız, ne vardı yani?" dedi.

ne mi vardı?

ben böyle biri olamıyordum bir türlü, o vardı.
sevdiğim adamın evine bir arkadaş gibi girip, onun eşiyle tanışıp, aynı masaya oturmayı midem alamıyordu, onun parfüm kokusunu yanıbaşımda hissetmeye içim elvermiyordu, o vardı.

bu hikayenin sonu da böyle tuhaf bir hüsran oldu işte.

sonra ne yaptın? boşandın mı? bu sene milletvekili seçimlerinde adını görebilecek miyim? acaba beni özledin mi? anıyor musun? belki de buradan takip ediyor musun? bilmiyorum.

şimdi zaman zaman aklıma geliyorsun, seni anıyorum bazen yalan değil. seninle konuşuyorum, sana sesleniyorum, geride kalmış bir anı gibisin benim için ya da boğazımda yumru gibi kalan bir kaya mısın artık sen? neden geçip gitmiyorsun oradan, neden çıkmıyorsun aklımdan? getirdiğin çiçeklerin kokusu bile kalmadı artık biliyor musun? bende bir fotoğrafın bile kalmadı, hepsini sildim, attım, seni atamadım, yüzün silinip gitti de gamzelerin gitmedi...sen gittin de bıraktığın iz gitmedi.

bazen sana hak veriyorum, ben kimim ki? bunu kendime ne kadar sorduğumu tahmin bile edemezsin, ben kimim? neyim? çok, hem de defalarca sorulmuş ama cevabı verilememiş bir soru bu, ama yavaş yavaş veriyorum galiba cevabı: ben hiçbir şeyim, hiç kimseyim. bu dünyaya birileri mutlu olmak için gelir, birileri de mutsuz...birileri aileleriyle birlikte yaşayıp ölmek için gelir, kimileriyse yalnız.

ben kabullendim bunu. yalnız ölmeyi ve bu dünyaya yalnız kalmak için gönderildiğimi anlayalı çok oldu, sen değilsin bunun sebebi merak etme. sen sadece bir "acaba"ydın benim için, bir "belki"ydin, ama şimdi görüyorum ki ne "acaba"ymışsın, ne de "belki".

canın sağolsun.

geldin geçtin, bir yerde kesişti yollarımız, ama hepsi bu. şimdi sen belki o mutlu, huzurlu ve "saadet" dolu yuvanda, bense yalnız, bir başıma, kendimle savaşta.

tıpkı senden önce olduğum gibi, aynı koltukta oturmuş, senin gibi birini düşünüyorum, sen de tıpkı benden önceki gibi aynı bardaktan su içip, aynı kadına sarılıyor ve beni belki hatırlıyor, belki hatırlamıyorsun.

sana hediye ettiğim parfümü güle güle kullan, her sıkışta "ben" kok, tenine onunla da olsa erişmiş ve yapışmış olayım. bense o parfümü artık koklayamıyorum, genzimde bir yanma, boğazımda bir kamaşma oluyor nedense, seni hatırlattığı için.

aaaa, bak ne sölicem. hani bi gece üşümüştün de ben sana uzun kollu bişey vermiştim, giymen için. onu yine gelirsin de giyersin diye dolaba kaldırmıştım. bi akşam, arkadaşım bende kalacağı için, çıkarıp onu verdim, giydi. üstünde durdukça aklıma sen geldin, ne beğenmiştin onu, değil mi? ne de tatlı olmuştun onun içinde.

bir keresinde de, hani bi enerji içeceği alıp gelmiştin, üstünde kapak vardı, "aa aşkım, bunun üstüne niye kapak koymuşlar ki?" diye sormuştun, taa ki, kutudakini yarım bırakıp içemeyince o kapağın ne işe yaradığını anlayana kadar. işte o an gözlerini kocaman kocaman açıp "aaa bak aşkım, demek ki bunun içinmiş." diye çocuksu şaşkınlığın, o şirin hayret ifaden...bazen sen mi büyüktün, ben mi? karıştırırdım sâyende...

yine de karşıma çıktığın için müteşekkirim hayata. o mor menekşeler için de öyle.

onları atamadım.

haa bu arada evimi değiştirdim biliyor musun? taşındım oradan. hani senin arabana park yeri bulamadığın o ev yok artık. şimdi önünde kocaman bir park yeri bulunan bir evdeyim, "bu evi değiştirelim aşkım." demiştin bana, "sana başka bir ev bulalım." demiştin...

ben buldum, değiştirdim, haberin olsun. artık oraya gitsen de yokum orada. gittin mi ki hiç? sokağımdan geçerken pencereme baktın mı acaba?

cidden geçtin mi ki hiç oradan?

o mor çiçekleri evimi taşıyanlara vermedim, kendim taşıdım. yolda kokladım ama kokuları gelmedi burnuma, o evde kaldı hepsi.

sen o evde kaldın, ben o evde kaldım.
gülüşmelerimiz, sevişmelerimiz, senin yüzüme bakıp da izleyişin, yanımda uyuyuşun orada kaldı.

seslerimiz orada kaldı biliyor musun, hiçbiri yok aklımda, o sesler o evde hapsoldu. iyi oldu. onları getiremezdim, dayanamazdım buna, seni duymaya.

iki şey gitmedi aklımdan, gamzelerin ve o kara gözlerin...onları getirdim avucumda. onlar da bana kâr kaldı. seninle yaşadıklarım gibi...

ben, her gün bir başka tende değil, gördüğüm her tene rağmen sende uyanmak istemiştim.

olmadı.

şimdi, keşfedilmesi gereken başka tenler vardı. kiminde gamzelerini bulacaktım, kiminde kokunu, kiminde tenini, kiminde gülümseyişini.

ben, seni, benden sonraki "kadın"ların için hazırlamıştım,
sense beni, senden sonraki erkeklerim için.*`:.`*

aşktan darbe yemesem eksik kalacaktım, sonrasında ise aklımda tek bir şey vardı: intikam.

ne tuhaf, değil mi? insan, birinin kendi canını yakmasının acısını neden başkalarından çıkarmak ister ki? aldatılan bir kadının gidip de başkasıyla yatarak kocasına ceza vermesi gibi...burada asıl cezayı kim kime veriyor, aslında pek de bilinmez.

böyle salakça bir ruh hâliydi işte içine girdiğim. neymiş efendim? ben de önüme gelen her erkekle, canımın her istediğiyle yatacak ve "aşkın" kalbimde açtığı yarayı bir şekilde doldurmaya çalışacak, bana bu yarayı armağan eden heriften de okkalı bir intikam almış olacakmışım. onun nezdinde tüm erkeklerden de.

şimdi geriye bakıyorum da kendimi kandırmışım.

böyle bir ruh hâli içinde karşıma elbette birbirinden farklı adamlar çıktı. seçmek güzeldi, sevişmek de öyle. kendimi bundan mahrum mu edecektim?

o sırada adem’le tanıştım. adem, tekirdağlı bi adamdı. bildiğin trakyalı. deli dolu, içkiye düşkün, kumral tenli, renkli gözlü falan. evet, aslında hiç benim tipim değil ama bazen insanın dili, tipinden öne mi çıkıyor, nedir? kesinlikle var böyle bir şey. adama bakıyorum, öyle çok yakışıklı sayılmaz, çirkin de değil ama bir şeytan tüyü var işte! üstüne bir de ilgili, esprili, sevimli falan olunca, hemen pes etmeyip sizinle uğraşmaya devam edince, biz kadınlar(!) yelkenleri suya indiriveriyoruz.

adem de böyle bir adamdı işte, ağzımdan girdi, burnumdan çıktı, bi görüşme ayarladı. aslında istanbul’da yaşıyordu ama bir ayağı tekirdağ’daydı. ailesi falan hep orada, kendisi burada yalnızdı. taktım takıştırdım, sürdüm sürüştürdüm, beklemeye başladım.

o aralar en yakın arkadaşlarımdan biri, evine çağırdığı bir adam tarafından soyulmuştu. adam, eve gelmiş; oturup konuşurlarken birdenbire işin rengi değişmiş, ne kadar parası varsa vermesini istemiş arkadaşımdan. bizimki de cevval bi insandır, soğukkanlılığını kaybetmemiş, gazeteci olduğunu söylemiş, bir daha asla onu rahatsız etmemesi kaydıyla evdeki bir miktar parayı verip kendini kurtarmış.

arkadaşım, bu olaydan sonra evini değiştirdi.

tedirgin ama dikkatliydim. konuştuğum adamlardan hangisi, bana ne yapacak diye düşünerek yaşayamazdım ki! aynı şekilde, karşıma çıkan herkesle de görüşemezdim. hatalı seçimler yapmadım mı? yaptım tabi. ama neyse ki, bugüne kadar sorun yaşadığım kimse olmadı. evime kadar gelip kendisinden hoşlanmadığım, yatağa kadar girip bir sebepten pürüz çıkardığım, hatta evden kovduğum insanlar da oldu. ama ben mi bunu uygun bir dille yapıyorum, yoksa seçtiğim adamlar mı anlayışlı bilmiyorum, bir sorun çıkmıyor. bu, çıkmayacağı anlamına gelir mi? gelmez. her zaman dikkatli olmaya ve aceleci davranmamaya gayret ediyordum.

adem’le görüşüp görüşmeme konusunda da uzun süre kararsızdım. çünkü yusuf’tan sonra gerçekten kırılmış ve yorulmuştum. fakat intikam duygusu, erkekleri kullanma isteği, yusuf’un bana yaptığını bir başkasına yapma güdüsü, beni çabuk kararlar vermeye zorlamıştı.

adem, rakı seviyordu, rakı almıştım.

geldi. boyu benden 1 karış kadar kısaydı, saçlarını kazıtmıştı, üzerindeki tshirt’ü çıkarınca siyah atletiyle kalmıştı. dazlak kafalı, siyah atletli, göğsü kıllı, sevimli bir adam karşımda öylece durmuş rakısını yudumluyordu. nasıl konuşkan, nasıl güleryüzlüydü!

hiç tanımadığım biri salonuma girdiğinde, önce kedi gibi birbirimizi kokluyoruz. ürkek biçimde sohbet konuları açıyor, birbirimizi tartıyoruz. sonrasında birdenbire 2 taraf da rahatlıyor ve ürkeklik, yerini samimiyete bırakıyor. sonrasında da belki bir sevişmeye...

onun hikayesini dinledim, adam tam bir deli. babasının çiftliğini yakacak kadar deli. işini gücünü bırakıp, 2-3 ay boyunca güney kentlerinde rus hatun kovalamaya gidecek kadar deli. 8 yıl kadar bir kızla nişanlı kalmışlar, sonra kız bunu aldatmış ve ayrılmışlar, o yüzden birilerine güven duymayı beceremiyor. kimseye yaklaşamıyor, kızlardan zaten neredeyse nefret ediyordu. onları sadece cinsel bir obje olarak görüyordu.

anlattı, anlattı... ben sadece dinledim. ilginç olan, beni çok da merak etmemesiydi zaten. sadece yanında olmamı, onu dinlememi, arada sırada öpmemi istiyordu. bir nevi evde konsomasyon yapıyordum!

onunla sevişmeyi istiyordum. fakat komik bir şey oldu. sevişmek için yatak odasına gittik. “ben üstümü değiştirip geliyorum.” dedim. gittim, yeni aldığım kırmızı, transparan bir gecelik vardı, onu giydim, geldim.

adam uyuyakalmıştı!!!

o kadar çok içmişti ki, yatakta öylece sızıp kalmıştı. hiç uyandırmadım onu, yanına uzandım ve ben de uyudum.

sabah uyandık. soğuk bir pazar günüydü. “erkenden gitmem gereken yerler olduğunu” söyleyip onu gönderdim evden. yalan tabi. pazar günü erkenden nereye gidebilirim ki? kiliseye mi? tek istediğim şey, bir an önce yüzümdeki makyajdan ve üstümdekilerden kurtulup uykuya devam etmekti. oje çıkarmaktan nefret ediyordum, altına cilâ da sürsem, kalyon da sürsem tırnaklarımda 24 saat bile kalamayan ojeleri çıkarmakta zorlanıyordum. hatta kimi zaman işe gittiğimde, gözüm tırnaklarıma kayıyor, kıyıda köşede kalmış oje kırıntılarını fark edip tedirgin oluyordum. daha önce takma tırnaklarla yaşadığım faciayı henüz unutmamışken, bu kırmızı ojelerin tırnaklar üzerindeki yıpratıcı etkisi de iyice sıkmıştı canımı. hatta o yüzden ilk kez maniküre gitmiş, tırnaklarıma bakım yaptırmıştım. manikürümü yapan rus kadın, bana sormadan tırnaklarımı çatır çatır kesince bir daha gitmedim aynı yere, kendim evde bakım yapmaya başladım.

şimdi kalkıp o bakımları yapmalı, tüm gece yüzümde kalan makyajdan kurtulmalı, gözümdeki lensleri çıkarmalı, kıyafetlerimden, peruktan kurtulmalıydım. en kötüsü de lenslerle uyumaktı. yanımda biri varken gözümdeki lensleri çıkarmıyor ve onlarla uyuyordum.

bunu ilk kez yaptığım gece, tamamen bilinçsizce uyuyakalmıştım. sabah kalkıp aynaya baktığımda gözümde hâlâ lens olduğunu görünce, hem şaşırmış, hem de “demek ki lensle uyunabiliyormuş!” diye düşünmüştüm. sonrasında bu kötü bir alışkanlık oldu. çünkü o lensler gözümü rahatsız ediyor, tüm gece başımda kalan o peruk saçlarımı kaşındırmaya başlıyor, içimdeki tanga bir süre sonra popomu rahatsız etmeye başlıyor, sütyen sıkıyordu. buna takıları da ekleyince, tüm gece üstü başıyla uyumuş insanın, sabah kalkar kalkmaz bunlardan kurtulma isteği içine girmemesi imkansızdı.

ben de kurtulmalı, duşa girmeli, dağılan vücuduma biraz iyi davranmaya başlamalıydım.

adem, birlikte uyandığımız sabah o kadar mahcup oldu ki, “yaa ben uyuyakalmışım, kusura bakma, en son sen kırmızı bi şey giyip yanıma geldin ama sonrasını hatırlamıyorum. nasıl oldu anlamadım, bir dahaki sefere böyle olmaz...” falan dedi. “tabi canım, ne demek, sorun değil.” dedim ama “bir dahaki sefer” olur mu olmaz mıydı, ondan emin değildim.

aradan birkaç gün geçti. telefonlaştık.

adem, benim evden tam vaktinde çıkmış, çünkü çıkar çıkmaz kusmuş sokak ortasında. ne var o kadar içecek anlamıyorum? tamam trakyalı erkekler içer, içmeyi sever ama ağzıyla içer diye biliyorum ben. (trakyalı erkekler/@kirlikedi)
telefonu kapatırken, tekrar ne zaman görüşeceğimizi sormuştu, net bir cevap vermedim tabi. kendisi de poker masasında olduğundan fazla ısrar edemedi.

pokeri çok severdi. daha doğrusu kumarın her türlüsünü severdi.

ertesi akşam, telefonuma bilmediğim bir numaradan mesaj geldi: “seninle görüşmek istiyorum.” diyen. numarayı tanımadığım için cevap vermedim, tanımadığım numaralardan gelen mesajlara da çağrılara da yanıt vermiyordum. çünkü telefonumu oradan buradan edinen bikaç kişi ya da telefonumu arkadaşlarıyla paylaşan insanlar yüzünden rahatsız edilmiştim birkaç kez. ama bu bilinmeyen numaradan bir mesaj daha geldi, sonra bir mesaj daha...en sonunda aradı, derdini öğrenmek için açtım.

karşımdaki adam, “beni tanıdığını, çok beğendiğini ve benimle görüşmek için can attığını, tekirdağ’dan aradığını” söylüyordu. ben böyle bi şeye anlam veremediğim için, “numaramı kimden aldığını” sordum, cevap vermedi, ısrarlarına devam etti, telefonu yüzüne kapattım.

birkaç gün boyunca düşündüm. bu adam numaramı kimden almış olabilirdi?

“en son adem’le görüştüğüme göre, arayan adam da tekirdağ’dan aradığına göre, ona sormakta fayda var.” dedim, adem sinirli bir tip olduğu için, bu konuyu telefonda konuşmak yerine yüzyüze görüşmeyi tercih ettim. onu eve tekrar davet ettim. zaten ilk görüşmede sevişemediğimiz için, performansını da görememiştim, hem performansını görürüm hem de şu telefon numarası konusunu netleştiririm diye düşündüm.

adem geldi, konuşmanın ortasında telefonumu çıkardım ve numarayı ona gösterdim. “o numaranın beni arayıp rahatsız ettiğini, benimle görüşmeyi ısrarla istediğini” söyledim. numarayı kendi telefonundan kontrol etti, kendisinde kayıtlı olup olmadığına baktı ve bingo!

birdenbire küfretmeye başladı: “vay orospu çocuğu, şimdi siktim anasını...” dedi.

neyin ortasında kalmıştım ben böyle? neler oluyordu ki?

“vay orospu çocuğu, amına koyayım, şuna bak yaaa, dur hayatım ben hemen arıyorum bunu.” dedi.

“neyi arıyosun, noluyo? kim bu?” dedim.

“yaa benim arkadaşım bu, dur bir dakka, arıyorum şimdi, sikicem belâsını.” dedi.
bir erkeğin, beni bu şekilde korumaya çalışması gururumu okşamıştı, çok hoşuma gitmişti. bu duyguyu en son ne zaman yaşadığımı düşündüm.

yaklaşık 5 yıl kadar önce turkcell’de çalışan oğuz diye bir çocukla tanışmıştım. o zamanlar crossdresser olarak takılmıyordum. bu çocukla internette tanışmış, dışarda görüşmüştük. hatta görüştüğümüz yer sirkeci’deki mcdonald’s’tı. ne kadar saçmaymış! ben o yıllarda tramvay güzergâhında oturuyordum. tramvaya binip sirkeci’ye gelmiş, tramvaydan inip karşıya geçmiş, onu mcdonalds’ın kapısında beni beklerken bulmuştum. çok yakışıklıydı. gülünce köpek dişleri ortaya çıkıyor, gözleri birer çizgi hâlini alıyordu. içeri girip bi şeyler yemiş, sonra deniz kenarında bir yerde çay içmeye gitmiştik.

nefis bir yaz akşamıydı. adem’e dönücem. nedense oğuz’u anlatmak istedim birden.

ne diyordum, evet, nefis bir yaz akşamıydı. boğazdan esen rüzgar, bronzlaşmış tenimi ürpertiyordu. tamamen beyaz giyinmiştim, o kadar net hatırlıyorum ki! beyaz bir spor ayakkabı, beyaz bir keten pantolon, üstünde siyah desenler olan beyaz bir t-shirt ve bir beyaz hırka. hırkayı giymemiş, omuzlarıma atmıştım.

oğuz’la o gece douche diye bir kulübe gidecektik. douche, yanlış hatırlamıyorsam, hammam diye bir mekânın yanında, boğazın hemen dibinde bir açık hava kulübüydü. o yılın en revaçta gaybarı orasıydı. o kadar klas bir yerdi ki, herkes en şık kıyafetlerini giyer, kapıdan geri çevrilmek istemezdi. malesef benim başıma bir kez gelmişti bu. o yıl bacaklarıma ağda yapmaya başlayıp herkese sergileme isteğiyle dolup taştığım için, bir gece minicik bir şort giyip gitmiş ve kapıdan geri çevrilmiştim. sanırım çok dikkat çekiyordu ahaha.

oğuz’la douche’un girişinde elele tutuştuk, çok romantikti. o gece ilk kez cin içmiştim. o ise bira. ben sevdiğim için sakalını kesmemişti. beni öptükçe tenim tahriş oluyordu ama onun beni bütün gece öpmesini istedim. etrafımızdaki çocuklar bize kıskançlıkla bakıyorlardı. boğazdan geçen gemileri izleyip dans etmeye başladık. ben birdenbire üşüdüm. çünkü gece rüzgar çıkmış ve hava serinlemişti. oğuz sırtımdaki hırkayı aldı, mağazada çalışan biri gibi havaya kaldırıp tuttu, annem gibi giydirdi o hırkayı bana. o ân yaşadığım hazzı, hiçbir orgazmdan alamadım.

şimdi bu gece, adem’in beni bu şekilde korumaya girişmesine kadar. hoşuma gitmişti evet, ama adem’in beklediğimden de fazla tepki göstermesinden biraz da korkmuştum açıkçası.

numarayı aradı, hemen konuya girdi.

“lan sen benim kız arkadaşımı nasıl rahatsız edersin?”

kız arkadaş mı???

“sen bu numarayı nereden buldun lan it? ben seni sikmez miyim!?! geberticem seni!”

nahoş konuşmalar...küfürler. ama ben bi noktada takılı kaldığım için, gerisini pek duyamamıştım.

kız arkadaş mı??? benden bahsederken, “kız arkadaşım” diye bahsetmişti. “kız arkadaşım...” bana karşı göstermiş olduğu bu incelik, o kadar hoşuma gitmişti ki, eğer uyuyakalmazsa, o gece kesinlikle her şekilde tatmin edecektim onu, karar vermiştim! beğendiğim adamı sinirliyken görmek bende afrodizyak etkiye sebep oluyor sanırım, o sertliği onun cinsel gücüyle özdeşleştiriyorum sanırım ve bu beni tahrik ediyor.

telefonu kapattı, siniri hâlâ dinmemişti.

“ben seni en son aradığımda, poker oynuyodum. telefonu kapadım, masanın üzerine bıraktım, bu şerefsiz de tuvalete gittiğimde, telefondan numaranı almış.”

“tamam, sakin ol.” dedim.

“yaa nasıl sakin olayım, adam gitmiş kız arkadaşıma asılmış! zaten itin kopuğun teki, sabıkası falan var onun banka soygunundan.” dedi.

yine “kız arkadaş” demişti...

ama bi dakka! banka soygunu mu???

neyse, şimdi bunu düşünmek istemiyordum, sevişmeliydik. onu yatağa attım, minicik elleri vardı, o minicik eller üzerimde gezinirken, ben hâlâ telefon görüşmesini düşünüyordum.

ben onun kız arkadaşıydım...

fakat ikinci gece de hayâl kırıklığıyla sonuçlandı. baktım zoraki sevişiyoruz, “en iyisi uyuyalım.” dedim, çünkü alkolden dolayı minik adem’de yine bir hareketlenme olamamıştı. eşi iktidarsız olan kadınlar gibi kaderime boyun eğdim, yine sarılıp uyuduk...
kardeş gibiydik artık. demek ki her sert erkek, yatakta da “sertleşecek” diye bir kâide yoktu.

fakat poker masasındaki diğer adam - adı çetin’di- benden vazgeçmeyecekti...

işin ilginci ben de onu merak ediyordum, etkileyici bir sesi vardı ve banka soygunu hikâyesini bir de onun ağzından dinlemek fena olmayacaktı.

her zaman üçüncü sayfa haberlerine ilgi duydum.

bir gün o sayfada haber olmayı aklımdan bile geçirmedim, böyle bir şeyi hiç de ummam tabi ama nedense orası bana gazetenin en gerçek yeri gibi gelmiştir. dört duvar arasında yaşanan şeylerin gün yüzüne çıktığı, eşlerin birbirini aldattığı, sattığı, öldürdüğü tüm olaylar ilgimi çekiyordu. şimdi de bu banka soygunu! neydi, neden yapılmıştı, nasıl bir adam bu işi gerçekleştirebilmişti?

reenkarnasyona inansam, önceki hayatımda bonnie ve clyde’daki bonnie olduğumu ya da 1947 yılında sicilya’nın varoşlarında bir barda, kumar masasının başında durup sevgilisinin omzuna masaj yapan bir fahişe olduğumu düşünebilirdim.

bu adamla görüşmeyi istemeye başlamıştım.

adem aradı: “sen çetin’le görüştün mü?” dedi. sanırım çetin, onu kıskandırmaya çalışıyordu.

“hayır, görüşmedim.” dedim.

“yalan söyleme, görüştünüz di mi?” dedi.

“hayır görüşmedik, görüşmeyi de düşünmüyorum.” dedim.

beni kıskanıyordu. hoşuma gidiyordu onun benim çetin’le görüşüp görüşmediğimi düşünmesi, buna takılması, görüşmemizi istememesi.

hoşuma gidiyordu evet ama adem bana asla sahip olamayacaktı.

hiçbir erkeğin bana sahip olduğunu düşünmemesi için elimden geleni yapacaktım artık. kimsenin malı olmayacaktım, idare edilen değil, idare eden olacaktım, kimsenin eline vermeyecektim iplerimi. birileri beni elde ettiğini hiçbir zaman düşünmemeliydi, her an elinden kayıp gidebileceğimi her zaman göz önünde bulundurmalıydı. ben kaybetmiştim, adem de beni kaybetmeliydi.

adem burada bir kurban oldu aslında, tanışma zamanımız çok yanlıştı. ben kötü bi tecrübeden yeni çıkmış, karşımda onu bulmuştum. suçu yok muydu? vardı, ona bağlanmaya başladığım bir dönemde kalkıp antalya’ya gitmiş, koca yazı orada geçirmişti. ben de çetin’le görüşecektim işte.

çetin evime geldi.

onunla banka soygununu konuştuk. nasıl olmuştu, neden yapmışlardı, sonra nasıl yakalanmışlardı? her şeyi anlattı. o kadar heyecanlıydı ki onu dinlemek, adem’le kıyaslanamazdı bile.

efendi adam yerine piç tercihi işte tam da buydu!

bankada çalışan arkadaşlarının işbirliğinden, paraları aldıktan sonra elden çıkaramadan yakalandıklarından, fazla bir ceza almadan kurtardığından, annesinin bu olaylar yüzden ne kadar üzüldüğünden, sırf annesi için bu işleri bıraktığından, artık doğru düzgün işler yapan bir adam olduğundan bahsetti.

doğru düzgün işlerden kastettiğim işsizlikti elbette. yani yasadışı işlere bulaşmaktansa, işsiz kalmak iyiydi. bir meyhanesi vardı gerçi ama onu işten saymıyordu. her akşam oraya gidip kafayı çekip eve döndüğü bir yerdi orası, sanki kendisinin değilmiş gibi kullandığı. beni defalarca davet etti, sanırım kumbağ denen bir yerdeydi. ama hiçbir zaman gitmedim oraya.

çetin duygusal bir adamdı. benim yanımda çok heyecanlanıyordu. onun bu heyecanını olabildiğince kullanıyordum.

onunla birlikteyken adem’den bahsettik. 2’si de birbirlerinden nefret etmeseler de hoşlanmıyorlardı. sonuçta ben vardım ortada ve bir diğerine ait olmam ikisinin de hoşuna gitmiyordu. ortada paylaşılamayan bir kadın gibiydim.

çetin yanımdayken adem aradı, açtım. ondan hiçbir şeyi gizlemedim, “çetin yanımda, konuşuyoruz.” dedim. kızmadı, bi şey söylemedi. çünkü aramızdakinin saçma sapan bir ilişki olduğunun o da farkındaydı.

o gece çetin’le yakınlaştık. sonuçta benim evimde kalmak için istanbul’a gelmişti ve gidecek yeri yoktu. sevişmemizse kaçınılmazdı. aslında onunla sevişmeyi istediğim kadar, adem’i de düşünüyordum. yaptığım şey ne kadar uygundu, ne kadar etikti, doğru bi şey miydi?

bi şeyler içtik, sohbet ettik. çetin çok komik bir adamdı. o konuşurken sürekli bir kıyaslama içindeydim, adem mi, çetin mi? çetin mi, adem mi? hangisi daha komik, daha sevimli. adem daha çapkındı, çetin’se sadık, adem daha yüzeyseldi, çetin daha derin. daha ağır ve daha olgun. adem 15 yaşında bir çocuk, çetin’se onun babası gibiydi. ruhen tabi...yoksa yaşları neredeyse aynıydı.

çetin’le yatağa girdik. evet. bunu yaptım. erkeklere o kadar değer vermiyordum ki, hiç önemli değildi benim için artık hiçbiri. onlar sadece eğlence aracıydı benim için. eğlenceli, kıllı yaratıklar. sabaha kadar kullanıp sabah evden gönderdiğim tüylü, peluş oyuncaklar.

ama içim rahat değildi. yani çetin şu anda yanımda olmamalıydı, ben onunla şu anda bu yatakta olmamalıydım. o beni öperken ben bunu düşünüyordum. ama adem’le de hiç beraber olamamıştık, bu benim suçum değildi ki?!?!

yavaş yavaş soyunduk, çetin daha güzel sevişecek gibiydi ama çok acemiydi. her şeyi benden bekliyordu ki bu yatakta bir adamda hiç hoşlanmadığım bir şeydi.

bir bahane bulmalıydım. sanırım onunla sevişmek istemiyordum. sevişmek yanlış olacaktı. biliyorum, artık çok geçti, beraber yataktaydık, soyunmuştuk ama yine de bir bahane?

ilişkiye girmek istedi. itiraz etmedim ama yavaş olmasını söyledim. içime girmek için hamle yaptığında, ona çok yavaş olmasını tekrar söyledim. yavaş...çok yavaş...

ama ne oldu bilmiyorum, nedense birdenbire yüklendi üstüme. çok canım yanmıştı! göğsünden ittirdiğim gibi üstümden attım onu. işte bahane buydu! nefis bir bahane, bundan iyisi olamazdı.

“napıyosun sen?” dedim.

“çok özür dilerim, birden oldu, anlayamadım, fark edemedim, kusura bakma...” falan filan.

o cümlesini bitirirken ben giyinmiştim bile. salona geçtim, bardağımın dibinde kalan votkadan bir yudum daha aldım.
yanıma geldi.

giyinmemişti.

“lütfen giyinir misin?” dedim.

seviştikten sonra evin içinde çırılçıplak dolaşan bir erkek görüntüsünden hiçbir zaman hoşlanmamıştım, giyinmeliydi bence, en azından boxer giymeli ve öyle dolanmalıydı evde, çırılçıplak değil.

çırılçıplaklıktan hiçbir zaman tahrik olmadım ben. aksine birini tamamen çıplak görmek, bana her zaman çok itici geldi. hatta bazen, tamamen soyunduğu zaman kimi adamlarla sevişmekten vazgeçtiğimi, onlardan soğuduğumu bile hatırlıyorum.

“istersen gidebilirim?” dedi.
gidecek yeri yoktu, biliyordum. ve saat sabahın 4’üydü. “git” diyemedim. o kadar vicdansız olamadım. zaten muhtemelen sabaha kadar sürecek kasık ağrısı, ona yeterdi.

“burada yatabilirsin.” dedim. salondaki kanepeyi gösterdim ona ve arkama bile bakmadan yatak odama döndüm, uzandım. içim çok rahattı. ama yine de sabaha kadar uyumadım, zaten 2-3 saat sonra, güneş doğduğunda kalktım ve gitmesi gerektiğini, dışarı çıkacağımı söyledim. klasik yalan.

adem’i, o gece çetin’le aramızda bir şey olmadığına ikna edemedim. bana hiç inanmadı, umrumda da değildi. ikisiyle de görüşmek istemiyordum artık. benim için önemli olan çetin'in o gece bana gelmesiydi, gelmiş miydi? evet.

2 adam benim için uğraşmış mıydı? evet.

2sini de denemiş ve bırakmış mıydım? evet.

sanırım psikolojim giderek bozulmaya başlamıştı. öyle bir ruh hâline bürünmüştüm ki, ya her gece bir başkasıyla yatacaktım ya da bir süre yalnız kalacaktım.

adem beni birkaç kez daha aradı. kırgındı, biliyordum, ama ben de kırılgandım, kimse bunu fark etmeden beni de kırabilmişti. kimse bana acımamıştı. kimse de benden ona acımamı beklemeyecekti, hayat adil değildi, ben de olmayacaktım.

o sabah, çetin benden özür dilemeye devam ederken, ben, elimdeki maden suyu şişesinin dibinden yukarı doğru çıkan baloncuklara bakıp "yalnız kalmak istiyorum." dedim.

giyindi ve gitti.

fransızca öğrenirken, aklımdaki tek şey edith piaf ve marcel cerdan aşkını kendi dilinden anlamaktı, fakat ben piaf'la yetinmedim.

fransızca'yı seviyordum.

sevişirken kulağıma fransızca sözler fısıldayan bir adamla olmadan ölmeyecektim. fransızca fetişim bundan yıllar önce başlamıştı.

fransız büyükelçiliği'nde bir davete katılmıştım. nasıl oldu da oraya girmiştim, neden davet edilmiştim, şimdi burada uzun uzun anlatmayayım, ama hatırladığım bikaç şey varsa, biri büyükelçilik binasının muhteşem bahçesindeki enfes peynir tabakları, diğeri de büyükelçinin korumalarıydı. hele bir tanesi için ömrümden bikaç yıl verebilirdim, o bütün gece yanıbaşımda fransızca konuştu, bense o yaz akşamında bile ankara'nın serin havasına meydan okurcasına masanın üzerinde kendinden geçen peynirler gibi eridim.

epilasyon için bir süre ara vermiştim her şeye. çünkü epilasyon yaptırdığım bölgelerin kendine gelebilmesi için birkaç hafta gerekiyordu.

kaç seans gittiğimi hatırlamıyorum ama halen bitmemişti işte. boynumla başlamıştı aslında her şey. tahrişten dolayı beni çok rahatsız eden kılları aldırmak için ucuz, kalitesiz, kıyıda köşede kalmış, adı sanı duyulmamış bi yere gitmiştim. hani şu jel kullanılan yerlerden biri. kadının "yaz geliyor, yaptırmasanız iyi olur." demesi gerekirken, bana hiçbir uyarıda bulunmadan uygulamayı gerçekleştirmesine mi yanayım, yoksa verdiğim paraya mı, bilemedim.

karar vermiştim, eğer bi yola girmişsem, paradan kısmayacaktım. en iyi imkanları kullanacaktım daha da güzel olabilmek için. ben de gidip daha iyi bir epilasyon merkezi buldum ve ona gitmeye başladım. önce boynum, sonra göğsüm...yavaş yavaş kurtuluyordum işte hepsinden.

epilasyon merkezindeki kadınlarla neredeyse kanka olmuştum, eski evimin oradaki kadınlar suratsız ve nemruttu ama yeni evimin civarındaki şubede çalışan kadınlar çok daha güleryüzlü ve sıcaktı. ilk seanslarda bana tuhaf tuhaf bakıyorlardı. "ben yüzüme de yaptırmak istiyorum, kollarıma da istiyorum." dedikçe, şaşkınlıkları artmıştı ama sonuçta müşteri bensem, dilediğimi yaptırırdım. kimseye bir açıklama yapmak zorunda hissetmiyordum kendimi. hatta her seans sonrasında yüzümde buz torbasıyla kıpkırmızı olmuş tenime soğuk temas uygularken gözgöze geldiğim, bekleme salonunda beni gören kadınları bile umursamıyordum, kendi aralarındaki konuşmaları da öyle.

epilasyon acısı, sanırım aşk acısını unutturabilen tek şey. özellikle kemiğe yakın yerler o kadar acı veriyordu ki, gözümden yaş geldiğini bilirim. neyse ki göğsümde falan fazla kılım, tüyüm yoktu da onlardan çabucak kurtulabildim, sıra kollara gelmişti. hayatta en tahammül edemediğim görüntülerden biri kıllı kadın kolları. yani bir kadın olup o kollara nasıl olur da hiçbir şey sürülmez, o kıllar yok edilmez anlam veremiyordum işte. onlardan kurtulmalıydım! klasik "kebapçı kolu" gibi değildi ama bir "kadına" göre fazlaydı, tahammül edebileceğimden de fazla. aklıma çeşit çeşit yöntemler geldi: yakmak gibi. fakat bu konuda hiç hoş anılarım yoktu.

hiç unutmuyorum, yıllar önce göğüs kıllarını yok etmeye çalışan bir arkadaşım kanepeye uzanmış, ispirtoya buladığı pamuğu yakıp göğsüne doğru tutmuş, ama pamuğu elinden düşürünce, göğüs kısmında kocaman bir yanık izi ve acıyla bana doğru feryat edivermişti. ne zordu şu kılla tüyle uğraşmak! hayatım boyunca onlarla her zaman mücadele içinde oldum, ilk çıkmaya başladıkları dönemden itibaren onlardan kurtulmanın hayâlini kurmaya başlamıştım. böylece denemediğim yöntem kalmamıştı işte.

ben de kolumdakileri yakmayı düşündüm, gittim kendimi yanan ocağın başında buldum, kollarımı ateşe doğru tuttum ve kendimi âdeta tütsüledim, çıkan iğrenç kokuya dayanabildiğim kadar yaptım bunu. aradan 1-2 hafta geçti, yine çıktılar, bu sefer de gidip kendime bir epilatör aldım, makineyle almaya başladım, 1-2 hafta sonra yine çıktıkları yetmiyormuş gibi, üstüne üstlük batık doldu bütün kolum.

tek kelimeyle boktan bir durumdu ve bundan kurtulmam gerekiyordu. şükran'a, epilasyon merkezindeki kankam, kollarımı gösterdim, "batıkları da tedavi ederiz, istersen onları da lazerle alalım." dedi. "alalım gitsin." dedim. böylece kollarımdaki ve ellerimdeki tüylerden de kurtulduğum gibi batıklarım da yok olmuştu.

ve yüzüm!

jilet vurduğum o güne lanetler ettiğim, güzel yüzüm...yumuşacık yüzüm..bâkir günlerini özleyen, temiz, bebeksi, kadınsı, tüylerle "kirlenmemiş, başkalaşmamış, tuhaflaşmamış" yüzüm. ama epilasyonda boynumdan yüzüme gelene kadar atlatmam gereken şeyler vardı, öncelikle onları yaşamalıydım, cesaret kazanmak için.

adını hatırlamadığım bir çocukla tanıştım. ilkay mıydı, türkay mıydı? hafızamı zorluyorum ama gelmiyor. çok da önemli değil. bakırköy'de oturan bir çocuktu, crossdresser'larla ilgilenen, hatta fazlasıyla ilgilenen, meraklı, hevesli, en önemlisi de tecrübeli bir çocuktu. onunla görüşmeye karar verdim.

nasıl desem...hmm...vincent cassel'in gençliği gibi bi çocuktu. ingiltere'de okumuş, oradan yeni dönmüş ve türkiye'de çalışmaya başlamıştı. ingiltere'de, tayland'lı bir sevgilisi olmuştu. hemen bilgisayarın başına geçip bana onun fotoğraflarını gösterdi, bahsettiği sevgilisi çok güzel bir thai travestiydi. onunla birlikte gece kulübüne giderken ya da londra'nın güzel mekânlarında çekilmiş fotoğraflarını gördüm. hatta çocuk, "kızı" o kadar çok seviyormuş ki onunla birlikte "kızın" ailesiyle tanışmak için tayland'a bile gitmiş. "kızın" köyünde çekilmiş fotoğraflar da vardı. çok güzel bi tabloydu. arkada hasır çatılı evler, bir sürü çekik gözlü çocuk ve bizim çift. bir türk ve tayland'lı bir "kız".

lanet olası tayland'lılar ve uzakdoğulular! o kadar minyon ve narindiler ki, nasıl olup da bu kadar ince ve şirin bir kadın olmayı becerebildiklerine sinir olmamak işten değildi, ben de hepsine içten içe "gıcık" olur, ama haklarını da verir, pek güzellerini gördüğüm zaman hayranlıkla bakar takdir ederdim. önemli olan onlar değildi şu an, önemli olan o çocuğun benim yanımda olmasıydı.

çocuğun tecrübesi beni rahatsız etmişti biraz. korkuyla karışık bir endişe. ya bi terslik olursa, ya bir falso verirsem, ya hoşuna gitmeyen bir şey olur ya da görürse?

bu tedirginlikle, onunla sohbete başladık, yanıma oturmuş, gözlerini gözlerime dikmiş, ellerini bacaklarıma atmıştı. önceden söylediğim için, tıraş olmamış 1-2 günlük sakalla gelmişti bana. bu çocukla sevişmeyi istiyordum, hem de bir an önce.

öpüşüp sevişmeye geçmeden önce, bana iyice sokuldu, en çok tahrik olduğum yerleri, boynumu ve kulaklarımı keşfetmesi hiç uzun sürmedi. boynumu öpüp yalamaya başladıkça makyajım da hafiften dökülmeye başladı. hiç unutmuyorum, beraber olduğum adamlardan biri makyajımı yalamaya bayılırdı, "napıyosun sen?" dediğimde, "ruj kokusuna ve makyaj malzemelerine dayanamıyorum, bayılıyorum bunlara." deyip yalamaya devam etmişti. aynı adam tangamı da tek hamlede parçalamıştı gerçi, enteresan bi adamdı. onunla birlikte olurken testislerinde fark ettiğim bir beze bütün keyfimi kaçırmış, apar topar onu giyindirip evden göndermiştim. bunu bi ara anlatayım ben...evden sevişmeden gönderdiğim adamları...

nerde kalmıştık? ben ilkay'a döneyim, ya da türkay, adı her neyse işte. epilasyon izlerim yavaş yavaş geçmişti ama boynumda kalan kızarıklığı makyajla kapatmaya çalışsam da birkaç dil darbesinin sonunda ortaya çıkmıştı tabi. "boynun çok kızardı." dedi, "epilasyondan..." dedim. "hmm anladım, tüm yüzün için gitmeyi düşünmez misin?" dedi.

"nasıl yani?" dedim.
"tüm yüz için işte, her şeyi aldırmayı?"
"nası olur ki?" dedim.
"bence süper olur, gitmelisin." dedi.
o boynumu yalayıp kulağıma bişeyler fısıldarken benim gözümün önüne tertemiz bir yüz geldi, neden olmasındı ki? o an, orada, hemen yarın, tüm yüzüm için epilasyona gitmeye karar vermiştim.

ama önce sevişerek geçirilmesi gereken bir gece vardı.

türkay ya da ilkay adı her neyse, soyunmaya başlamadan önce kalkıp çantasından bir cd çıkardı. "şunu takabilir miyiz?" dedi.
"o nedir?" diye sordum.
"takalım, dinlerken anlatırım." dedi.

kalktı bir cd taktı...

bir adam, fransızca çarkılar söylemeye başladı...toi mon amour diye.

toi mon amour
toi qui a le cœur lourd mon amour
est-ce que tu m'aimes toujours, pour toujours
moi je suis fait pour

toi mon amour
je ne pense que ça tous les jours
moi qui ne crois plus guère à l'amour

sur un signe seulement de toi
je vole en éclat ah ah ah
avant toi j'ignorais tout ça
et tu n'en savais pas plus que moi

bu cd, marc lavoine'ın, l'heure d'été isimli albümüydü. ilk şarkı da toi mon amour'du ve biz bu şarkıyla öpüşmeye başladık...öpüşürken birdenbire başını kaldırıp

"sur un signe seulement de toi
je vole en éclat ah ah ah"

kısmındaki "a-a-aa" yı söylemesiyse mükemmel bir ân'dı.

aradan bunca zaman geçti, o cd, o gece loop'a alındı ve defalarca döndü durdu, çocuk o şarkının aynı yerinde her seferinde "je vole en éclat a- a-a" diyerek sevişti benimle. artık bi süre sonra şarkının o kısmı geldiğinde ikimiz de öpüşmeye ara verip beraber "a a aaa" demeye başlamıştık. o kadar eğlenceliydi ki!

fransızca şarkılar dinlerken sevişmek ilk kez yaptığım, ama asla son olmayacak bir şeydi.

o gece acaip bi geceydi. sonunda bana da bir şeyler öğreten, farklı dünyalardan gelmiş, benim dünyamda güzel pencereler açan, hoşsohbet, sevimli bir çocukla karşılaşmıştım.

yatakta da inanılmazdı, yorulmak nedir bilmeyen, sürekli aç bir ruhu vardı, doyurulmak için yanıp tutuşan. onu doyurmaksa benim görevimdi, hiç "hayır" demedim. kaç kez birlikte olduğumuzu hatırlamıyorum ama sanırım o geceden sonra hiçbir zaman aynı gece üstüste o kadar boşalmadım. uupss. :/

cd'nin kaç kez döndüğünü ve marc lavoine'ın kaç kez toi mon amour dediğini de sayamadım.

albümde asıl hoşuma giden şarkı la mélancolie'ydi. artık şarkıların sırasını ezberlemiştim, tu m'as renversé ile ne m'en veux pas de t'en vouloir arasındaki çok şirin bir şarkıydı bu. benim tam da onun göğsüne başımı koyup, göğüs kıllarından "tek mi çift mi" oynamaya başladığım ân'lara denk geliyordu cd'nin o kısmı ve ben şarkının girişinden sonuna kadar her şeyine hasta olmuştum sanki. en çok da "elle est plus belle que notre dame de paris. (...) elle s'appelle la mélancolie." kısmına.

ertesi gün hiç vakit kaybetmeden epilasyon merkezine gittim ve tüm yüzüme lazer epilasyon yaptırdım. korkunç bir kızarıklık ve bol bepanthen plus ile geçen birkaç geceden sonra tüyler dökülmeye başladı. onlar döküldükçe, ben giderek daha çok "olmak istediğim şey"e dönüşüyordum. ama bir terslik vardı, ince ya da beyaz tüyler gitmemişti. onlar için de bir çare bulmalıydım. lazer için gittiğim yerdeki kadınlardan iğneli epilasyon diye bir şey öğrendim. ilk başta kulağa çok hoş gelmese de eğer tek çare buysa, yaptırmak zorundaydım.

bağdat caddesi'ndeki bir güzellik merkezinde bunu yapan bir kadın vardı. atladım, gittim. randevu alıp gittiğim için sıkıntı olmadan girdim hemen. kadın, çok sevimli, canayakın, güleryüzlü bir güzellik uzmanıydı.

o gün uzandığım o sedyede tam 3 saat kaldım.

iğneli epilasyon dediğimiz şey, kıl köklerini cımbızla çekip iğneyle girerek ufak çaplı elektrik vermeyle yapılan bir uygulamaydı. kadın, sağ yanağımdan başlamış, sol yanağıma doğru gelmiş, dudak üstü ve çene kısımlarından sonra boynuma inmiş ve lazerden geriye kalan ne varsa hepsinin üstünden tek tek geçmişti.

bütün bunlar tam 3 saat sürmüştü!

sedyeden kalktığımda yine kıpkırmızı bir yüz ve iğnenin girdiği yerleri gösteren kırmızı noktalar karşılamıştı aynada beni. dakika üzerinden ücretlendirme yapıldığından, o gün oraya sağlam bir para bırakmıştım.

iğneli epilasyon sonrası eve geldim, yine yoğun bir krem takviyesi uyguladım. o gün hiçbir sorun yoktu, ufak bir sızı dışında.

yattım uyudum.

sabah uyandığımda, yüzümde bir ağırlık vardı. sanki yanaklarım şişmiş, dudaklarım kalınlaşmış gibiydi. panikle kalkıp aynaya baktım ve davul gibi şişmiş bir yüz gördüm karşımda!
kendimi tanıyamamıştım, yanaklarım kocaman olmuş, dudaklarım, şişmiş yanaklarımın arasında kayıp balık nemo gibi kalmıştı. hemen güzellik merkezindeki kadını aradım. "çok normal, senin yüzünle uzun süre uğraştık ve elektrik verdik, şişlik olması normal, 1-2 güne kadar inecektir." dedi. neyse ki işyerinden izinli olduğum haftaydı ve ben 3 gün boyunca evden dışarı çıkmadım. şişliklerin inip inmediğini yarım saatte bir aynadan bakarak kontrol eder oldum.

resmen manyak gibi bir şey olmuştum, evin içinde "ya bu şişlikler inmezse, ya bundan sonra böyle kalırsam..."diye düşüne düşüne izliyordum kendimi. krem takviyeleriyle geçen 3 günün sonunda yüzümdeki şişlik ve gerginlik indi, iğneli epilasyon da etkisini göstermiş, yüzüm giderek temizlenmişti.

ama işim henüz bitmemişti, birkaç seans daha lazer ve iğneli epilasyonluk işim vardı! nasıl bir şeydi bu! bitmek bilmeyen, korkunç bir mücadele! insanın kendisiyle ve vücuduyla mücadelesi inanılmazdı. sanki bir savaş hâlindeydim kendimle. bir hamle ben ilerliyordum, bir hamle o... ne zaman "tamam artık, ben kazanıyorum!" diyordum, o an vücudumdan bir hamle daha geliyor ve bana "dur bakalım, daha pes etmedim..." deyiveriyordu.

mücadelem henüz bitmemişti ve ben pes etmeyecektim!

(bkz: lazer epilasyon/@kirlikedi)
(bkz: iğneli epilasyon/@kirlikedi)

acelem yoktu, yavaş yavaş ilerliyordum. güzel bir kadın olmak için yavaş, sancılı ama keyifli bir sürecin içine girmiştim. kimi zaman ben buluyordum yolumu, kimi zaman da o gece bana yeni fikirler veren türkay -ya da ilkay?- gibi birlikte olduğum adamların tavsiyeleri ışık tutuyordu.

o çocuğu o geceden sonra bir daha görmedim. ama marc lavoine, halen dinlediğim bir şarkıcı olarak o geceden hatıra kaldı.

edith piaf'ın hayranıydım. onun marcel cerdan'a olan tutkulu aşkının hayranıydım. onlarınki gibi ihtiraslı, ateşli, aykırı aşkların hayranıydım.

fransızca'nın da hayranıydım.

evet, belki ben fransızca'yı, edith piaf dinlemek için öğrenmeye başlamıştım, ama çok daha fazlasını öğrendim ve öğrendiklerim yüzümde kocaman bir tebessüm olarak kaldı. :)

74 model volkswagen transporter, sabahın ilk ışıklarının aydınlattığı orta anadolu'nun ipince yollarında gürültülü bir şekilde ilerliyordu. gözlerimi açtığımda, başımın, solumdaki yolcunun omzunda olduğunu, işin ilginci, bacaklarımın üzerinde de sağımdaki yolcunun bacaklarının olduğunu fark ettim. ortalık tozdumandı, gözlerim kanlanmıştı ve başımın içinde birilerinin sikiştiğine yemin edebilirdim.

sanırım boynum kırılmıştı, bacaklarımı hissetmiyordum ve buraya nasıl geldiğimi hatırlamıyordum.

solumdaki adam birdenbire beni dürttü, taşımakta zorlandığım kafamı ve açmaya çabaladığım gözlerimi ona çevirdiğimde yüzüme doğru üflediği duman, hâlihazırda yanmakta olan genzimi iyice kavurmuştu. öksürmeye başladığımda kahkaha atıp beni dudaklarımdan öptü. başımı tutup göğsüne yatırdı, hakiki koyun derisinden yapılmış deri montunun kokusu midemi bulandırmıştı. sağımdaki yolcunun, bacaklarını bacaklarımın üzerinden çekmesi için kıpırdanmaya başladım, mırıldanarak uyandı. aracın içindeki duman dağılırken, görüşüm de netleşmeye başlamıştı.

buraya nasıl geldiğimi yavaş yavaş hatırlıyordum artık.

***24 saat önce***

iş için ankara'daydım. bütün günü çalışarak geçiriyordum, akşamları da buradaki arkadaşlarımı arayıp birlikte bir şeyler içiyorduk. bazen de tek başıma arjantin caddesi'ndeki ivy'de cheesecake yedikten sonra kuğulu park'ta dolaşır, yürüyerek kızılay'a inerdim. ama yine de ankara'yı oldum olası sevememiştim. bazen sıcak bir yaz gününde, yüksel caddesi'nin serinletici gölgelerinde saklanmış banklarda oturup ankara simidi yerken geleni geçeni izlemeyi, heykellere dokunup kalabalığın arasında ara sokaklarda dolanmayı, tunalı'da yürümeyi, milli kütüphânenin kokusunu, yedinci caddenin başındaki buz pateni pistinde eğlenmeyi özlesem de, ömrümün bundan sonraki kısmında bir daha ankara'yı görmesem, eksikliğini hissetmezdim. işim uzamıştı ve ben neredeyse aylardır bu sıkıcı şehirdeydim. karanfil'deki dost'un elemanları artık beni tanımışlardı. dost kitabevi'nin önünde hiç tanımadığım bir kızın yanıma yanaşıp "benimle yatar mısın?" diye teklifte bulunduğu gün "ne işim var benim burda?" deyip yakın şehirlerden birindeki arkadaşımı aradım. telefonu kapattıktan 2 saat sonra aşti'deydim.

özcan, uzun yıllardan beri tanıdığım, fakat birbirimizi tanıdığımız şehirden taşınan ailesiyle birlikte konya'da yaşamaya başladığı için eskisi kadar sıklıkla görüşemediğimiz bir çocuktu. hem onu görecek, hem hafta sonumu geçirecek, hem de ankara'da sıkıntıdan patlamayacaktım. kendisine âşık olan demet adındaki bir kızla birlikte gelip beni otogardan aldı. demet, özcan'a zavallı derecesinde âşıktı. bu öyle saçmasapan ve karşılıksız bir aşktı ki kızın çaresizliğine üzülmemek işten değildi çünkü özcan erkeklerden hoşlanıyordu, üstelik kendinden bir hayli büyük erkeklerden, hatta yaşlılardan! demet onun gay olduğunu bildiği hâlde, onun etrafında olmaktan garip bir zevk alıyor, mazoşist biri olup çıkıyordu.

özcan ve demet'i gördüğüme sevinmiştim. birlikte özcan'ın ailesiyle yaşadığı eve gittik, evde kimse yoktu. oturduk, sohbet etmeye başladık, daha önceki gidişimde tanıştığım ve bir kolu olmamasına rağmen "sen askerlik yaptın mı?" diye sorarak gerizekalıca bir pot kırdığım adnan da gelmişti. bir kolunun sağ dirseğinden aşağısı yoktu ve daima bir ceketi koluna asıyormuş gibi yaparak bunu kamufle ederdi. bu sakatlığı dışında dünyalar tatlısı bir çocuktu adnan. evde sıkılmıştık. özcan, onun yanına eğlenmek için geldiğimi biliyordu ve beni alıp başka bir eve götürdü. evin içinde kötü bir koku, salonun ortasında da esrar içmeye yarayan, kova diye tâbir edilen derme çatma bir düzenek vardı. ev o kadar pisti ki kova için viledanın hakiki kovasının kullanılmasına, içinde sönmüş izmaritler yüzmesine şaşırmamıştım. evsahibi, zayıflıktan bir deri bir kemik kalmış genç bir çocuktu, hemen esrar sarıp ortada dolaştırmaya başladı. ben sigara bile içmediğim için, bana her gelişinde pas geçtim, ama odaya dolan dumandan yavaş yavaş kafayı bulmaya başlamıştım zaten.

ümit'le orada tanıştık. başının üstüne taktığı kocaman camlı gözlükler, üzerindeki açık kahverengi deri mont, ispanyol paça pantolon ve deri montun üzerine çıkarılmış gömlek yakalarıyla ağır roman filminden fırlamış gibiydi. sürekli konuşuyor, bir şeyler anlatıyor, sıra ona geldiğinde yol yapmış cigarayı tükürüğüyle düzelttikten sonra derin bir nefes alıyor ve bana uzatıyordu, ben de yanımdaki özcan'a tabi. ümit'in sesi çok güzeldi, konuşmadığı zamanlarda şarkılar söylüyor, ona eşlik etmemizi istiyor, kafayı bulmanın da etkisiyle yavaş yavaş bana sokuluyordu.

bundan şikayetçi değildim.

o evde fazla kalmadık. özcan'ın benim görmemi istediği birçok yer vardı ve vaktimiz azalıyordu. özcan'dan gizlediğim hiçbir şey yoktu hayatımda. o yüzden crossdresser'lık hikâyemin tamamını biliyor, hatta ufak ufak özeniyordu bile.

-seni burcu'yla tanıştırmam lâzım, dedi ve hep birlikte arabaya doluştuk.

arabanın camından hatırladığım tek şey, meram denen yerdeki birbirinden lüks evlerin gözümün önünden geçişiydi. nereye gittik, ne kadar gittik bilmiyorum, bir eve geldik. ben burcu diye biriyle karşılaşmayı beklerken karşıma burak çıktı. burak, orta boylu, tıknaz, eğlenceli bir çocuktu. konya'da ailesinden ayrı yaşıyor, gündüzleri burak adıyla eczacılık yaparak hayatını kazanıyor, geceleriyse burcu'ya dönüşüp konya'nın delikanlılarıyla sevişiyordu. hatırı sayılır bir çevresi olduğundan, asla yalnız kalmıyordu, evin geleni gideni de bitmiyordu hâliyle. bir cigara da orada sarıldı. salonda göz gözü görmez oldu yine.

ben bir kanepede ümit'le yanyana oturmuş sohbet ediyordum, daha doğrusu o anlatıyordu, ben sadece dinliyordum. özcan ve tanımadığım birkaç çocuk yerlerdeki minderlerin üzerine konmuştu, onlar çok fazla konuşmuyor, sadece hayâl dünyalarında geziniyorlar, başlarını taşıyamayacak gibi olduklarında lobut gibi arkaya doğru devriliyorlardı. ümit ailesiyle sorunları olan, varlıklı bir çocuktu. içine girdiğim arkadaş ortamında yatmadığı kimsenin kalmadığını, bunda devasa pipisinin büyük rolü olduğunu öğrendim. şimdiki hedefi bendim ve koltuğunun altında sindikçe siniyor, kendimi onun dudaklarından ağzıma dolan dumanı içime çekerken buluyordum.

salonun kapısında birdenbire beliren bir kadın silüeti dumanlar arasında ilerleyerek ortaya geldi. fonda çalan müzikle hafif hafif dans etmeye başladı. kadının hatları çok belirgin, vücudu dolguncaydı, bacakları vücuduna göre ince, saçları kızıl renginde ve küt kesimliydi. sallantılı küpelerini ve beline bağladığı püsküllü şalı çok beğenmiştim. o salona girince lobut gibi devrilenler de dâhil herkes kendine çekidüzen verdi ve dansı izlemeye koyuldu. bu, burcu'dan başkası değildi. ince dudaklarını rujla kalınlaştırmış, ağır göz makyajıyla çekik gözleri iyiden iyiye yok olmuştu.

burcu'yla, nasıl ki 2 kadın bir araya gelince makyaj malzemeleri, giyim kuşam ve saçlardan bahsederse, bir araya geldiğimizde makyaj, peruklar, saç baş, kılık kıyafet ve erkeklerden bahsettik. bahsettiğimiz şeylerden biri de memelerdi. sahip olmayı en çok istediğim şeylerdi onlar. göğüslerimi ellerimle tutup erkeğimin ağzına vermek, onun göğüslerimi emmesini izlemek istiyordum. başını göğsüme gömmesini, onları avuçlayarak okşamasını, sıkmasını, uçlarını uyarmasını istiyordum. evet, istiyordum bunları fakat göğüslerim çok ufaktı! burcu, eczacı olmasının da verdiği deneyimle bana birkaç ilaç ismi verdi. bu ilaçlar eczanelerde reçetesiz satılan tablet ve iğnelerden oluşuyordu.

-bu ilaçları kullanırsan, hem göğüslerin büyür, hem de vücudundaki tüyler zayıflar, işin güzeli de saçların gürleşir, tenin güzelleşir, dedi.
-e harikaymış bu, diye sevinç çığlıkları attım.
-bir tek dezavantajı vardır, diye devam etti.

gözlerimi açmış, ağzından çıkacakları bekliyordum. "bu ilaçlar her ne kadar saydığım şeyleri sağlasa da" dedi, "duygusal iniş çıkışlara da sebep olabilir."

"nasıl yani?" dedim.
"yani depresyona girebilirsin ya da aşırı duygusallaşabilirsin ya da durduk yere ağlayabilirsin." dedi.

sustum.

"bir de..." diye başka şeyler de söyleyecekmiş de söylemeye çekiniyormuş gibi ekledi: "cinsel olarak isteksizlik duyabilirsin."

o an bir tercih yapmam gerekiyordu:

depresyon mu? memeler mi?
aşırı duygusallık mı? memeler mi?
ağlama nöbetleri mi? memeler mi?
frijitlik mi? memeler mi?

yaklaşık 3 saniye kadar düşündüm ve memelerde karar kıldım. beni yatakta soğuk nevaleye de dönüştürse, sevgilime annesiymiş gibi davranacağımı da bilsem, durduk yere ağlayacak bile olsam, 2 büyük memenin varlığını vücudumda hissetmeliydim. hem ne kadar etkili olabilirdi ki bu ilaç, eğer yan etkilerini görmeye başlarsam bırakmak benim elimdeydi.

"tamam, hangi ilaçlar bunlar?" dedim.

burcu bana ilaçların ve iğnelerin isimlerini verdi. "tablet olanları günde bir kez alırsın, her gün aynı saatte al, aksatma." dedi. "sonra iğneye geçersin." diye de ekledi.

büyük bir heyecanla not aldım o ilaçların isimlerini. elimde hazine tutuyor gibiydim, üzerinde bol sıfırlar olan bir çek gibiydi elimde tuttuğum. kâğıdı güzelce yerleştirdim cebime ve ertesi gün yapacağım ilk işin o ilaçları almak olacağından emindim.

-toparlanın kapadokya'ya gidiyoruz, dedi burcu.

ne kapadokya'sı? bu da nerden çıkmıştı akşam akşam? aslında daha önce hiç görmemiştim kapadokya'yı, güzel olabilirdi. ötesini berisini sorgulamadım. kimse de itiraz etmedi ve biz kendimizi sokakta bulduk. kafası dumanlanmış çocuklar, başına kızıl-küt bir peruk takmış bir adam, özcan ve ben kapadokya'ya gidecektik. ama neyle ve kiminle? 5-6 kişilik bu grup nasıl gidecekti akşamın bu vaktinde kapadokya'ya?

en ayık kişi olarak bu soruları kendime soruyordum ki evin önüne kiremit rengi bir minibüs yanaştı. minibüs o kadar eskiydi ve dökülüyordu ki rengi bile solmuş, boyaları yer yer sökülmüş, bazı bölgeleri paslanmıştı. ama en sevdiğim tipteydi bu minibüs, tam bir hippi aracı, volkswagen!

o kadar şirindi ki, kaç saat sürerse sürsün bu araçla her yere gidebilirdiniz.

minibüsten 2 adam indi. adamların ikisi de mafyöz tipli, kabasaba görünümlü ve siyah giyimliydi.

-selamünaleyküm, dediler.
-aleykümselam, dedi bizim grup.

adamlardan biri minibüsün kapısını açtı, içeri doluştuk. nereye gidiyorum, bu adamlar kim?

yalnızca şoför ve yanındaki için koltuk vardı, minibüsün arkası yük taşımak için kullanılıyordu ve bu gece yük bizdik.
yere serdiğimiz battaniyelerin üzerine 5-6 kişi uzandık. herkesin ya kolu, ya bacağı birbirinin üzerindeydi, herkes gülüşüyordu ve kimse hâlinden şikayetçi değildi.
özellikle de bütün hormonlarımı pancar motoru gibi çalıştıran ümit'in yanıma uzanmasından dolayı ben, hâlimden gâyet memnundum.

sonradan öğrendiğime göre, minibüsün sahibi ve aynı zamanda şoförümüz, bizim burcu'nun sevgilisiymiş. diğer adam da onun kankası. burcu adamları aramış, evde sıkıldığımızı ve gezmek istediğimizi söylemiş, onlar da emektar minibüsü alıp bizi kapadokya'da bir arkadaşlarının oteline eğlenmeye götüreceklermiş.

yani beni öpmeye ara verdiği sırada ümit'ten öğrendiklerim böyleydi.

biri bir cigara hazırladı yine. herkes tek tek ciğerlerine doldurmaya başladı esrarı. minibüsün arka tarafında cam yoktu ve etraftan hiçkimse bizi göremezdi. tek problem dumandı. dışardan bakan biri, sadece 2 kişinin göründüğü bu minibüsün şoför camından dışarı yoğun biçimde dumanlar saçtığını görebilirdi ve bu duman sıradan sigara dumanı olamayacak kadar kesifti. dumanaltı olmak tâbirini o gece orada en iyi şekilde yaşadım. içmeden sarhoş olmuş gibiydim, hem esrardan, hem de ümit'ten dolayı.

minibüsün arkasında sarsıla sarsıla giderken, ümit'le kaşık pozisyonunda uzanıyorduk. bir gece önce otelde bir başıma sıkıntıdan patlarken, ertesi gece, 74 model, solmuş kiremit rengi bir hippi minibüsünün arka kasasında, dumanlar, kahkahalar ve karanlık içinde, 3 saat önce tanıştığım bir adamın devasa boyuttaki erkeklik organını popomda hissederek kapadokya'ya gidiyordum.

etrafı görmeden bir aracın içinde uzanarak yol almak, insanda yıldızların üzerinde bisiklet sürüyormuş gibi bir his uyandırıyor. tabi bu hislerin uyanmasında saatlerdir ortamda içilen esrarın etkisi de azımsanamaz. sarsıcı ama keyifli birkaç saatin sonunda minibüs durdu. en sonunda, saat gece 2'de varabilmiştik gideceğimiz yere. birçokları için biten gece, bizim için daha yeni başlayacaktı.

minibüsten indik, her yanım ayrı uyuşmuştu. etrafıma baktım, peribacalarının silüetini görüyordum ama gecenin karanlığında doğru düzgün seçemiyordum. az ilerde gördüğüm karaltılar helyumla doldurulmuş ve yere demirlemiş balonlar mıydı, ondan bile emin olamadım. halbuki havai fişeklerden sonra belki de en sevdiğim şeydi o rengarenk hava balonları ve ben onları adamakıllı göremeden grupla beraber otele girdim.

otel dediğim, 2-3 yıldızlı bir şeydi. ama ufak bir yer de değildi. bizi karşılayan pos bıyıklı, çakır gözlü adam burcu'nun sevgilisi olan mafyöz tipli karanlık abilerle tokalaştı. sanırım bizi ağırlayacak olan bu adam aynı zamanda otelin sahibiydi ve bizi bekliyordu. çakmak çakmak gözlerinden dolayı kendisine çakır denen bu adam, bizi otelin diskosuna indirdi. etrafta kimsecikler yoktu, çünkü öğrendiğim kadarıyla otelde kalan kimse de yoktu. sadece bizim için açılmıştı o gece.

çakır'ın çaldığı müzikle, diskonun yanar döner ışıkları ve aynalı topu da harekete geçmiş, pistin ortasındaki burcu bir başına dans etmeye başlamıştı. çakır denen adam, bizi beklerken meyve tabakları ve çerezler hazırlamış, oturduğumuz masaya servis etmiş, kendisi de gelip bizimle birlikte içki içmeye başlamıştı.

çakır, kadir inanır'a benzeyen ve yaşına göre yakışıklı bir adamdı. yaşının 68 olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım çünkü taş çatlasa 45 gibi görünüyordu. gerçi pos bıyıkları biraz beyazlamış hatta sigaradan dolayı sararmaya bile başlamıştı ama kesinlikle 68 yaşında gibi görünmüyordu. bunda loş ışığın etkisi de vardır muhakkak. olgun adamlardan hoşlanan özcan, çakır'la ilgilenmeye başlamıştı bile. ben ümit'le masanın bir köşesinde mırıl mırıl konuşarak o geceki aşkımı yaşarken, özcan da çakır'ı tanımaya çalışıyor, ona sürekli sorular soruyor ve hafiften el kol temasına geçiyordu.

burcu pistte yalnız kalmasın diye bir ara onun yanına gittim, birlikte dans etmeye başladık. burcu dans ederken bana sarılıyor, zaman zaman lezbiyen ilişkiyi andıracak kadar yakınlaşıyordu benimle. o an kendimi ankara pavyonlarında, beyaz mini elbisesini çekiştire çekiştire açık saçık danslar yapan konsomatrisler gibi hissettim. özcan da yanımıza gelmiş, üçlüyü tamamlamıştı. biz pistin ortasında birbirimize sürtünerek erotik danslar sergilerken grubun "erkekleri" de bizi izleyip tempo tutuyordu. ortam şimdi tam bir aksaray pavyonuna dönmüştü.

ama eğlenceliydi. kendimi alice gibi hissediyordum, sanki aynanın içinden aşağı düşmüş, rengarenk, tuhaf, ağır romanımsı bir dünyaya girmiş, kusturica filmlerinden birinde yaşamaya başlamış gibiydim.

o gece orada güzel eğlendik, yedik, içtik, bize ait olan otelde canımız ne isterse yaptık ama sonunda yorulmuştuk.

herkes yavaş yavaş odasına çekilmeye başladı. ben ümit'le bize ayrılan odaya geçerken, özcan'ın da çakır'ın odasına girdiğini gördüm. ümit'le girdiğimiz odada 2 tane tek kişilik yatak vardı, biz o kadar yorgunduk ki yatakları birleştirmekle uğraşmadan, sadece üzerimizdekileri çıkarmaya yetecek kadar kalan son enerjimizi de tüketerek tek bir yatağa sığışmaya çalıştık. ümit sarhoş olmuştu ve yanımda sızıp kalmıştı. bense o uyurken onu öptüm ve ona sarılıp uyudum.

sanırım 1 ya da 2 saat sonra çakır bütün odaların kapılarını tek tek çalmaya başladı. odanın kapısını kilitlememiştik ve gün ağarmak üzereydi. özcan, göğüs hizasına sardığı beyaz bir banyo havlusuyla odamıza geldi. kikir kikirdi, anladım ki çakır'la -babasından da büyük bir adamla- güzel zaman geçirmişti ve başımıza gelip onun yatakta nasıl iyi olduğunu anlatmaya başlamıştı. sabah sabah dinlemek istediğim son şey 68 yaşındaki bir adamın yatak performansı olduğundan özcan'ı odadan kovaladım. ümit'le sabah kahvaltısı için aşağı indik. neyse ki ümit dün geceyi hatırlamıyordu. ona "harika bir gece geçirdiğimizi" söyledim. bana inanacak kadar saftı...

kahvaltıda ben hariç herkes kıtlıktan çıkmış gibi yedi. diğerleri, burcu ve sevgilisi, sevgilisinin mafyöz tipli kankası ve adlarını bilmediğim diğer çocuklar da masadaydı. çakır bize nefis bir kahvaltı masası hazırlamıştı. bu adamın yataktaki becerilerini bilmiyorum ama bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjisi olduğunu, tüm gece ayakta kalıp daha sonra arkadaşımla sevişip sonra da hiç uyumadan bize kahvaltı masası hazırlamasından anlamıştım zaten.

uykumu alamamıştım, başım ağrıyordu ve boğazımla gözlerim acıyordu. herkes kahvaltısını bitirdikten sonra yeniden minibüse doluştuk. tek istediğim şey, minibüs hareket edip de sarsmaya başlamadan önce ümit'in yanına uzanıp uykuya dalmaktı. minibüse nasıl bindim, nasıl uyudum hatırlamıyorum. ümit yanıma uzandı, yine kaşık pozisyonunu aldık, beni kollarının arasına almış, kulağıma şarkı sözleri fısıldamaya başlamıştı. birkaç saat sonra bitecek aşkımızın son demlerini yaşıyorduk artık.

biri sabah cigarası sardı ve harekete geçen minibüsün arka kasasında servis etmeye başladı. ortada dönen cigara beni iyice sersemletti.

aklımda, burcu'nun verdiği ilaçlar vardı, bir an önce o ilaçlara başlamalıydım, bir an önce -bedeli ne olursa olsun- vücudumu ruhuma uydurma konusunda cesur bir adım atmalıydım.
beynimde bu düşünceler ve kulağımda ümit'in şarkılarıyla uyuyakaldım.

birkaç saat sonra kendime geldiğimde, 74 model volkswagen transporter, sabahın ilk ışıklarının aydınlattığı orta anadolu'nun ipince yollarında gürültülü bir şekilde ilerliyordu. gözlerimi açtığımda, başımın, ümit'in omzunda olduğunu, bacaklarımın üzerinde de özcan'ın bacaklarının olduğunu fark ettim. ortalık tozdumandı, gözlerim kanlanmıştı ve başımın içinde birilerinin sikiştiğine yemin edebilirdim.

"bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır." diye başlar en sevdiğim roman.
benim romanım da kendime özgü bir mutsuzlukla başlamış, aynı tonda yazılmaya devam ederken hiç ummadık yerlerden aralanan kapılarla sayfaları biraz olsun aydınlanmıştı.

olay yerlerini hiç sevmem.

ne zaman kazancı yokuşu'ndan geçsem, 1 mayıs 1977 günü olanları anımsarım. o yokuş, çoğunun bildiği gibi taksim'de metrodan çıkınca solunuzda kalan banka ve kuyumcunun arasındaki, adını şu anda koyduğum "devebağırtan" yokuşunun adı değildir aslında. sıraselviler'e giderken sol koldaki otellerin arasında kalmış, yüzünü fazla göstermeyen sokağın adıdır. oradan her geçişimde, o gün orada ölen insanların cesetlerine basıyormuşum gibi hisseder, irkilirim. ingiliz konsolosluğu'nun veya sinagogun ordan geçerken ya da halaskârgazi'de hrant dink'in öldürülüp yüzüstü düştüğü o meşhur dükkânın önünde yürürken de aynı hissi duyar ve kenardan kenardan atarım adımlarımı. yaşanmışlıkları, eski kitapları, ikinci el eşyaları hatta daha önce defalarca ağlanmış, uyunmuş, gülünmüş, sevişilmiş otel odalarını bile severim ama olay yerlerini gerçekten sevmem.

o yaz günü kazancı yokuşu'ndan aşağı yürürken, marmara oteli'nde bir keskin nişancının varlığını ensemde hissedip ürkerek elimdeki adreste yazılı olan bir eczaneyi aramaktaydım: limon eczanesi.

bir yandan bu şirin isimli eczaneye yürürken, diğer yandan beni buraya getiren olaylar zincirine dönmeliyim.

kısa bir zaman önce hayatıma kocaman bir heyecan getiren iğne ve ilaç isimlerinin peşinde, gezmediğim hastane, gitmediğim eczane kalmamıştı. bu iğne ve ilaçları öğreten arkadaşım, anlattıklarıyla bana cenneti vâdetmişti ve ben ona inanmıştım. elimde iğnelerle kapısını çaldığım her hastane "bu iğneleri reçetesiz yapamayız." deyip geri gönderdi beni. istanbul’u bilenler, istiklâl caddesi’ndeki rebul eczanesi’ne en az bir kez uğramışlardır. caddenin tam ortasındaki caminin yanındadır rebul eczanesi, lavanta kolonyalarıyla meşhurdur. hatta kanlı nigâr'ın tiyatro oyununda, zihni göktay da bu kolonyadan bahseder, “git rebul eczanesine, bir lavanta kolonyası al.” der kız isteyecek olan esas oğlana. gidip bir şişe kolonya almışlığım vardır da kokusu pek ağır geldiğinden kullanabildiğim söylenemez, öyle durur evin bir köşesinde.

ben de en son rebul'da denedim şansımı ve cebimdeki buruşuk kağıdı büyük bir heyecanla çıkarıp beş yaşındaki çocuklar gibi elimle düzelttikten sonra verdim karşımdaki adama. “bu iğneden yaptırmak istiyorum.” dedim. “bu iğneyi reçetesiz yapamayız.” dedi adam. “daha önce yapmışsınız bir arkadaşıma?” diye yalan söyledim. adam eskiden rahatlıkla yaptıklarını fakat artık reçetesiz iğne yapamadıklarını söyleyip beni geri çevirdi. reçetesiz sattıkları bir iğneyi, reçetesiz yapamıyorlardı, ne tuhaf?

o gün de başaramamıştım belki ama evin bir dolabında istiflediğim şişeler dolusu iğneleri bana zerk edecek -bu kelimeyi oldum olası severim- eczaneyi elbet bulacaktım. hatta bir ara iğneyi kendi kendime yapmayı bile düşündüm, ama aklıma iğneyi kırıp etimde bırakırım, kemiğime saplarım, yanlış bir şey yaparım diye fena düşünceler uçuşuyordu hemen. ne zaman ki ciddi ciddi bunları kafamda ölçüp biçmeye başlamıştım, tam o sırada bir arkadaşımın komşusu olan helin'le tanışma şansım imdâdıma yetişti.

helin, cihangir'de oturan bir travestiydi ve ben bir akşam arkadaşımla birlikte onun evine misafir oldum. cihangir'in arka sokaklarında, merdivenlerle ve epey zahmetle gittiğimizi hatırladığım bu ev, girişin 2 kat altında, ölmeden mezara girmek gibi bir his veren bahçe katlarından biriydi. gündüz nasıl görünüyordu bilmiyorum ama akşam son derece az ışıklandırılmış, kötü döşenmiş ve soğuk gelmişti o ev bana. sonuçta burası hem bir ev hem de ofisti. helin'in fuhuş amacıyla kullandığı bir tür işyeriydi ve özellikle de akşam saatinde onu fazla meşgul etmemek için direkt olarak konuya girdim.

"göğüslerimi büyütmek istiyorum." dedim. helin, bana şöyle bir baktı.
"ayda ne kadar para kazanıyorsun?" diye sordu. ona aylık gelirimi söylediğimde "sokaklarda kirasını bile ödeyemeyen kızlar varken sen iyi para kazanabildiğin bir işi bırakıp fuhuş mu yapacaksın?" diye gözlerini büyüte büyüte kızdı bana.

beni tamamen yanlış anlamıştı. ona derdimin işimi bırakıp kendimi satmak olmadığını, sadece kendimi biraz daha yaşayabilmek ve gerçekleştirebilmek adına bunu yapmak istediğimi, son olarak göğüs büyütme aşamasına kadar geldiğimi çünkü daha azının beni artık tatmin etmeyeceğini, bunun için gerekli olan iğneleri eczaneden reçetesiz şekilde aldığım hâlde, onları bana zerk edecek -kullandığım kelime tam olarak bu değildi çünkü zerk etmek kelimesinin helin tarafından hiç duyulmadığına kanaat getirmiştim- bir yer bulamamıştım. helin, "ayol" dedi -neredeyse her cümlesine böyle başlardı- "limon eczanesi'ne gideceksin, bütün kızlar oraya gider." diye devam etti. "kızlar" dediği, istanbul'daki tüm travestilerdi sanırım.

evdeki yardımcısı yeni demlenmiş çayları servis ederken, helin kezbanlığım karşısında teklifsizce kahkaha atıp bluzunun geniş yakasından elini sokarak avuçladığı sol memesini çıkarıverdi! o dakikaya kadar pofuduk terlikleri ve yeni oje sürülmüş tırnaklarıyla bize hanımefendilik taslayan bu kadın, karşımda kavun büyüklüğünde memesini avuçlayan ucuz bir fahişeye dönüşüvermişti gözümde. "bak güzelim" dedi, "ben bunu o iğnelerle yaptım, sen de git, ülker sokak'ta bulursun hemen o eczaneyi, merak etme kime sorsan gösterir." diye devam edip istemediğim hâlde yakaladığı elimi memesine götürdü, elletti. sevmediğim hareketlere mâruz kalmakla orada bulunduğum için hâlihazırda sahip olduğum iç sıkıntım giderek artmaktaydı. bir yandan bu sıkıntımı ele vermemeye çalışıyor, diğer taraftan da elimin altında sonradan yapılmış bu suni memenin bana hissettirdiklerini tartıyordum. öncelikle beklediğimden sertti, silikonsuz olmasına rağmen büyüktü, ama biçimsiz bir büyüklüktü bu, yani estetik değildi. yapaylığı belli olan, çirkin bir memeye sahip olduğunu ona söylemeden, içimden "böyle bir memem olmasını istemiyorum." diye düşündüğümü hatırlıyorum. ama sonuçta benim elimdeydi her şey -helin'in memesi değil-, büyüklüğü beni tatmin ettiğinde iğneyi kesip ilaçları bırakabilme fikriydi elimde olan.

denemeye değerdi.

o gece helin'deki misafirliğimiz, müşterilerinin aramaya başlamasıyla sona erdi. arkadaşımla birlikte evden ayrıldık ve ben suçluyu bulmasına ramak kalmış bir polis dedektifi gibi sonuca biraz daha yaklaşmış hâldeydim. öğreneceğimi öğrenmiş, çok kötü demlenmiş çayımı içmiş, kocaman bir meme avuçlamış hâlde eve dönmekteydim.

ertesi gün, hiç vakit kaybetmeden, üstünde limon eczanesi'nin adresinin yazılı olduğu kağıtla birlikte kazancı yokuşu'nda buldum kendimi. hava çok sıcak ve ben çok heyecanlıydım. sağda kazancı ali ağa camii'ni ve soldaki kahvehâneyi geçtikten sonra karşıma çıkan dar yoldan geçtim, aşağı doğru kıvrılan sokakta biraz ilerler ilerlemez limon eczanesi karşıma çıkıvermişti! beklediğimden ufak ve eski tarz bir dükkândı. hani şu reklamlarda sürekli bahsi geçen "seçkin" eczaneler gibi değildi. camekânında limon kolonyaları, kayganlaştırıcılar ve envai çeşit prezervatif vardı. ilk denemesinde pisti pas geçen pilot gibi ben de öylece gelip geçiverdim dükkânın önünden. cesaret edip giremedim içeri. zaten içerde birkaç kişi vardı ve istediğim son şey, yargılayıcı bakışlar altında kalıp eczacıya, oraya geliş sebebimi açıklamaktı. eczaneyi geçip sokağın içinde ilerlemeye başladım. karşımda adını hep duyduğum fakat ilk kez görebildiğim bir dünya vardı.

ülker sokak...hep hiç de olumlu olmayan haberlerde izlediğim, travestilerin ve fuhuş işçilerinin mesken tuttuğu, çocukluğumdan beri adını duyduğum bir yer. ülker sokak deyince aklımda beliren ilk imge, cam kenarına attığı mor yastığın üstüne çöküp sokaktan geçen delikanlıları sevişmek için evine dâvet eden uzun saçlı, çirkince travestilerdi. her zaman merak ettiğim bu sokağa sonunda yolum düşecekti. belki ben de birkaç yıl sonra burada tutacağım bir dairede mor yastığımı camın pervazına atıp üstüne çökecek ve sokaktan geçen delikanlıları evime çağıracaktım? bunun olacağına o an ihtimâl vermiyordum, çünkü ben bi kere mor sevmezdim!

bu düşüncelerle sokakta bir aşağı bir yukarı dolanırken yine eczanenin kapısına geldim. sonra bekir gibi dedim ki, "bu kapı ahiret kapısı, burası sırat köprüsü. bu sefer de geçersen bir daha geri dönemezsin. iyi düşün." dedim. düşündüm, düşündüm. ama olmadı. yani dönemedim. sonra "bak" dedim kendi kendime. "yolu yok, çekeceksin. isyan etmenin faydası yok, kaderin böyle. yolun belli. eğ başını usul usul yürü şimdi."

usul usul yürüdüm.

içeri girdiğimde, burnuma ispirto-kolonya karışımının kesif kokusu çarptı. sol tarafta iki kişilik bir koltuk ve bu koltukta oturan iki travesti gözlerini bana dikmiş bakıyordu. dükkân sahibi ortalıkta yoktu ve kimse konuşmuyordu. gözümdeki güneş gözlüklerini çıkarmadığım ve güneşli bir havadan yarı karanlık bir mekâna girdiğim için gözlerimin ortama alışması zaman alırken heyecanın da etkisiyle hafif bir baş dönmesi yaşadım. eczanenin içinde arka tarafta ufak bir oda daha vardı, eczane sahibi o odadan çıktı, "buyrun" dedi.

bana buyrun diyen bu adamla, yıllar sürecek bir tanışıklığımız olacağını henüz bilemezdim.

bu adam, sonradan öğrendiğim adıyla, gündüz -ya da gürbüz, bunu ona hiç soramadım- amca, 60 yaşlarında, burnunun ucuna taktığı gözlük camlarının üstünden bana doğru bakan, tombik, tatlı mı tatlı bir adamdı. tam bir ıstanbul -istanbul değil- beyefendisiydi. bir müşterisinin ona gündüz ya da gürbüz diye seslendiğini duymuştum ama gerçek adının hangisi olduğunu hiçbir zaman öğrenemedim, ona gündüz amca dedim hep. kareli gömleği ve göbeğinin üstüne çektiği pantolonuyla eczanelerin hulusi kentmen'iydi sanki. onu görünce tuhaf bir rahatlık çöktü üstüme, bir avazda "ben iğne yaptıracaktım" dedim, elimdeki iğne serumunu göstererek. "tamam, biraz bekleteceğim sizi." dedi ve koltukta oturan travestilerden birine, şu anda hatırlamadığım adıyla seslendi. demek ki ismen tanıyorlardı birbirlerini. tam o sırada dükkânın içindeki arka odadan uzun boylu, mini etekli, göğüsleri beyaz ve daracık atletinden fırlamak üzere olan sarışın bir başka travesti çıktı. sanırım iğne olmuş, toparlanmış ve sırasını arkadaşına devretmek üzereydi. kendisine seslenilen travesti arka odaya geçti, arkasından da gündüz -ya da gürbüz?- amca.

koltukta oturan üçüncü ve eczaneye girdiğimden beri bana bakmakta olan travesti oraya ne için geldiğimi anlamış gibi gözlerini dikmeye devam etti. ben ayakta beklerken gözlerim artık eczanenin yarı loş ortamına alışmış ve heyecanım biraz yatışmıştı. bir yandan eczanenin ürünlerini inceliyor ama üstümdeki bakışları hissedebilecek kadar göz hapsinde olduğumu da fark ediyordum. en sonunda dayanamadım ve bana bakmakta olan travestiye çevirdim başımı. onunla gözgöze gelir gelmez, benden iğrenirmiş gibi dudak büküp gözlerini devirerek başını sola çevirdi. bu da neydi ki şimdi? gülesim geldi ama gülemedim, sadece çok şaşırdım ve anlam veremediğim bu hareket karşısında sadece tebessüm etmekle yetindim. beni rakip olarak mı görmüştü yoksa? ne komik. hiç tanımadığı birinden neden bu kadar nefret edebilir ki bir insan? aradan yıllar geçti ama ben o bakıştaki düşmanlığı hiç unutmadım.

çok gergin bir ortam vardı. gergin olduğu kadar da sessiz. yoldan tek bir araba geçmiyordu ve duvarda asılı duran saatin akrep ve yelkovanının hareketi içerde yankı yaparcasına çınlıyordu. arka odaya birazdan ben de girecektim ve neler olacağını, oranın nasıl bir yer olduğunu merak etmekten ölmek üzereydim. içerdeki müşterinin de iğnesi yapıldı ve gündüz(?) amcayla beraber odadan çıktılar.

bana sümük muamelesi yapan travestiye "canım sen gel." diye seslendi gündüz amca. bizimki ayağa kalktığında başı tavana değecek sandım. hepi topu bir metre sürecek yolu victoria's secret modeliymişçesine catwalk yaparak geçmiş ve bana karşı muzaffer bir komutan edâsı takınarak arka odaya geçmişti. o 5 saniye boyunca bana göre birkaç aşama önde olmanın verdiği gururu yaşadı. her şeye rağmen uzun ince bacakları ve güzel saçları vardı. ama bakışları düşmanca olduğu sürece daima çirkin sayılırdı.

bekleyişim çok uzamıştı. arka odaya girip çıkan travestiler ve her seferinde toplam iki tanesiyle kıç kadar bir dükkanda sessiz bir şekilde karşılıklı kalışım, beş dakikayı bile onbeş dakika gibi uzatmaktaydı. zaten ilk kez gelişimin verdiği sıkılganlığa bir de aşağılayıcı ve küçümseyici bakışlarıyla tuz biber olan bu beklenmedik müşteriler hevesimi kırmaya başlamıştı. içimden bir ses "çık git, ne diye bekliyorsun ki burada?" demek üzereydi ki kızlardan biri cep telefonunu çıkardı, "gelebilirsin, şimdi çıkıyoruz." diyerek kısa bir görüşme yaptı. iki dakika geçmeden kapıya bir araba yanaştı. içerdeki odada işini bitiren kızcağız da çıkmış, hepsi birden dışarı çıkmak üzere ayaklanmıştı. gündüz amca olanca tatlılığıyla hepsine çeşitli tavsiyeler verdi, bir tanesi bir kutu kayganlaştırıcı aldı, iğnelerin parasıyla beraber onu da ödedi ve hepsi birlikte aşırı gürültülü topuk sesleriyle birlikte dükkandan çıktılar. dükkândan çıkışları hiç bitmeyecek gibiydi, onlar paldır küldür dışarı çıkarken ben elinde çekirdek paketiyle kavimler göçünü izleyen tembel bir kavim gibiydim. onlar kapıda kendilerini bekleyen araca binerken bana doğru bakıp bakmadıklarından emin değildim, çünkü o sırada cep telefonumu karıştırıyormuşum gibi yaptım.

gündüz amcanın "evet güzelim, seni alayım." deyişiyle son bulmuştu bu işkence.

ama bir dakika? "güzelim" mi?

gündüz amca yerine daha gençten, ukala, fırlama bir tip çalışıyor olsaydı bu kadar rahat olamayacağımı fark ettim. bu adamda insana güven veren bir ses tonu ve yadırgamayan bakışlar vardı. onunla yalnız kaldığımızda neredeyse boynuna sarılacaktım. o yüzden onun güzeli de olurdum, canı da. böyle bir sokakta eczane işletirken kim bilir neler görmüş ve yaşamıştı. istanbul'daki tüm silikonsuz travesti memelerinin mimârı olmak kolay olmasa gerekti, yüzünde bunun mağrurluğu ve yılların yaşanmışlığı vardı sanki. sesinde zeki müren'in eczacılık okumuş hâli vardı, tavırları, konuşması incelikli ve saygılıydı. bana hiçbir şey sormadı, "neden?" demedi, ona uzattığım küçük iğne şişelerini aldı.

"kaç tane vuralım?" diye sordu.

aklımda bir sayı yoktu, ama "iki" deyiverdim. çünkü birkaç aydır tablet olarak aldığım ilacın daha etkili olması için bu iğnelerden olabildiğince çabuk ve çok vurulmam gerekiyordu. az önceki örneklerden daha da iyi anlayabildiğim gibi, yaklaşık on yıl gerideydim ve acelem vardı. karnımın aç olup olmadığını sordu, sanırım aç karnına iğneleri yapamayacaktı. neyse ki karnım toktu, heyecanla arka odaya geçtim, burası beklediğimden de ufak bir yerdi. evye gibi bir yerin üstünde piknik tüpü ve onun da yanında gündüz amcanın evden getirip öğle yemeğinde yediği patlıcanlı türlünün bulunduğu ağzı yarı açık bir sefertası vardı. eski gazeteler, ispirto şişeleri ve türlü türlü ilaçlar gözüme çarpmıştı. tepede sarı ışık veren çıplak bir lamba yanıyordu. içerisi o kadar küçüktü ki bir üçüncü kişi girse sığamazdık. gündüz amca sessizdi, iki iğne şişesini kırıp içindekileri paketini yeni açtığı bir şırıngada topladı, arkamı dönmemi istedi. gerginliğim yüzüme yansımış olacak ki "sakin ol güzelim, hemen bitecek." deyiverdi. arkamı döndüm, uzanacağım bir sedye falan olmadığı için iğneyi ayakta vuracaktı, bunun hayâl kırıklığıyla şortumu aşağı doğru sıyırdım, iç çamaşırı giymemiştim. tuhaf bir biçimde hiç de utanmamıştım ondan. ıslak bir pamuk parçasıyla kalçama dokundu, sonra uyuşturucu bir etki sağ kalçamdan bacaklarıma doğru yayılır gibi oldu. gündüz amcanın eli inanılmaz hafifti, elimi tutup pamuğun üzerine götürüp "şöyle bastır bir saniye bakalım" dediğinde iğneyi yapıp bitirdiğini anca anlamıştım. ben pamuğu bastırıp tutarken, o ufak ve yuvarlak bir yarabandı çıkarıp iğne izinin olduğu yere yapıştırdı. şortumu yukarı çekip kalçamı kapatırken "geçmiş olsun" dedi ve yalnız bırakıp dükkânın içine döndü.

içimde bir iğfal edilmişlik hissiyle küçük odadaki duvarda asılı olan aynada kendimle gözgöze geldim. gözlerim parlamıştı, çok rahatlamıştım. her şey çok kolay olmuştu. beklediğimden çok daha kolay. en zor kısmı halletmiştim. artık önümde hiçbir bir engel kalmamıştı. iğne yaptıracak yeri de bulmuş, ilk iğnelerimi yaptırmıştım. üstelik yalnız da değildim, bana son derece saygılı bir şekilde yaklaşan bir eczâcım, sürekli gelebileceğim bir yerim vardı artık. odanın çiğ sarı ışık saçan kel lambasını söndürüp gündüz amcanın yanına döndüm.

"borcum ne kadar?" dedim.
"yirmi lira." dedi.

parayı ödeyip çıktım.

dükkândan çıktığımda gözümü alan güneş, dükkâna girmeden önce beni rahatsız eden güneş değil gibiydi. artık bambaşka biriydim sanki, içimde tarif edilemez bir rahatlık, yüzümde şapşal bir tebessümle az önce geçtiğim yolları yeniden geçerek bu sefer "deve bağırtan" yokuşunu kullanıp meydana çıkarak evin yolunu tuttum. o geceden başlayarak her dakika göğüslerimi yokluyor, deli gibi sıkıp ayna karşısında çırılçıplak soyunarak vücudumda bir değişiklik olup olmadığını anlamaya çalışıyordum. ilk haftalarda herhangi bir değişiklik fark edemeyişim beni üzmüştü ama sabırlıydım.

o günden sonraki her cumartesi günü ilk işim, sabah kalkar kalkmaz limon eczanesinin yolunu tutmak oldu. sabah uyanır, yola çıkar, gündüz amcayla ayaküstü iki dakika hoşbeş edip havanın ne kadar sıcak olduğundan, ıstanbul'un o eski ıstanbul olmadığından, gündüz amcanın iğnecilik yaptığı ve samatya'da yaşadığı yıllarda başından geçen anılardan söz ederdik. çoğu beni hüzünlendiren bu anılardan sonra her hafta olduğu gibi karnımın aç olup olmadığını sorar, ben genelde kahvaltı etmeden gittiğim için karnımın aç olduğunu söylediğimde ağzıma bir küp şekeri tıkıştırır, aç karnına geldiğim için biraz homurdanırdı. ona rağmen sevimliliğinden bir şey kaybetmez ve iki tüp iğneyi boca ettiği bir şırıngayı kaba etime batırıp ihtiyacım olan şeyi vücuduma zerk ederdi. "zerk etmek" kelimesini gündüz amca çok iyi anlamaktaydı, hatta o kadar ki bu kelimenin gündüz amca tarafından üretildiğini bile düşünecek kadar saygı duyuyordum ona. iğne olmaya aç karnına gittiğim için ağzıma verdiği küp şekerler kadar tatlı bir insandı.

aylar geçti, ben her hafta en az iki tüp hâlinde vücuduma yüklediğim bu hormonların etkilerini yavaş yavaş hissetmeye başlamıştım. saçlarım gürleşmişti, vücudumun diğer bölgelerindeki tüyler zayıflamıştı, göğüs uçlarım sadece hassaslaşmakla kalmamış neredeyse günün her saatinde dikleşmeye başlamıştı. popom dışarıya doğru sivrilmiş ve yukarı kalkmış, cildim tazelenmişti. internet üzerinden görüştüğüm kişilerden, ilaçların etkili olması için onları aldığım süre boyunca boşalmamam gerektiğini duymuştum. bir cumartesi günü, ağzımda erittiğim küp şekeri bitirir bitirmez, cinsel ilişki sırasında boşaldığımda bu ilaçların hiç etkili olmayacağına dâir duyduğum şeyi gündüz amcaya sordum. çünkü bunu duyduğumdan beri boşalmamak için kendimi zorluyor ve kimseyle de ilişkiye girmiyordum. eğer boşaldığımda ilaçların etkisini hissedemeyeceksem, her hafta buna katlanmamın ne anlamı vardı ki? neyse ki bana boşalmanın bir etkisinin olmadığını ama boşalmazsam hormonların vücuduma daha iyi yerleşeceğini söylemişti, ben de bu konuda işimi şansa bırakmak istemediğimden aylarca boşalmadan kendimi tuttum. o aralar hayatımda olan adam bile (sonradan uzun uzun anlatacağım mesut efendi) artık isyan etmiş ve kendisiyle sevişmediğim için bana kızmaya bile başlamıştı.

duygusal olarak altüst olmuş vaziyetteydim, hamile kadınlar gibi her şeye ağlıyor, olmadık zamanlarda gözlerimin dolmasına engel olamıyordum. kendimi eve kapatmış, ilaçların vücuduma daha iyi oturması için cinsel perhize girmiş ve sadece işe gidip gelip evde bir başıma aptal diziler izleyerek kendimi teselli etmeye başlamıştım.

göğüslerim büyüdükçe dünyam küçülüyordu.

yeni satın aldığım destekli sütyenlerle göğüslerimin biraz daha dolgun görünmesini sağlayabiliyordum ve onların büyüdüklerini görmek, bir annenin çocuklarının büyüyüp ilkokula gittiğini görmesi gibi geliyordu bana. onları okşuyor, yokluyor, tutup bırakıyor, yan tarafıma doğru uzandığımda birinin, diğerinin üstüne doğru sarkışını izliyor, dekolteli kıyafetler alıp artık içlerini doldurabiliyor olmaktan dolayı büyük haz duyuyordum. haz duyduğum tek şey bu değildi elbette, inanılmaz hassas bir hâle gelmiş olan göğüs uçlarımı parmaklarımla uyarıp gözlerimi kapatarak onlarla oynarken de büyük bir haz alıyordum. boşalmamak kaydıyla elbette.

bir gün, yine bir cumartesi, yolum yine limon eczanesi'ne düşmüşken, tam iğnemi olmuş toparlanmak üzereydim ki gündüz amca "bakayım ne kadar oldular" deyip göğüslerimden birini avuçladı. bu beklenmedik hareket karşısında ne diyeceğimi bilemeden hem şaşırmış hem de biraz utanmıştım. çünkü o zamana kadar aramızda var olan yazılmamış kurallardan biri çiğnenmiş gibiydi, en mahremimi bilen bu adam mahremiyetimi zedelemişti sanki. oraya geliş amacımı ikimiz de biliyor ama asla dillendirmiyorduk, o güne kadar. gündüz amca tamamen iyiniyetiyle yaptığı bu hareketinin ardından "liseli kız gibi olmuşlar, gayet güzel" deyip beni taltif etmişti.

"liseli kız memesi mi?" diye geçirdim içimden.

aylar önce helin'in memesini ellediğimde aklımdan geçen beğenmemişlik hissi, yerini tatlı bir gurura bıraktı. liseden mezun olalı yıllar geçmesine rağmen, helininkiler gibi biçimsiz ve sert değil, liseli bir kızınki gibi diri, taze ve yuvarlak memelerim olmuştu. altlarına kalem koysam düşmezdi! bunu bir iltifat olarak kabul etmekle yetinip kendimi tacize uğramış bir müşteri gibi hissettiğimi gündüz amcaya hiç belli etmedim. soğanların pembeleşmesi, hamurun kulak memesi kıvamına gelmesi neyse, benim için de göğüslerimin liseli bir kızınkiler kadar olması oydu. böylece kıvam olarak "liseli kız memesi" kıvamının benim için gayet yeterli olduğuna kanaat getirerek o haftadan sonra bir daha limon eczanesine gitmedim.

bu romanın sonunda, o liseli kız bir trenin altına mı yuvarlanacaktı yoksa kendine özgü mutsuzluğunu bir nebze olsun hafifleterek "katlanılabilir" bir mutsuzluğa mı dönüştürecekti, bunu henüz bilmiyordum.

çünkü şimdi sıra bu liseli kızı sunmaya gelmişti ve karamsar düşünceler için hava fazla güneşliydi.

güzel olduğumuzu söyleyecek insanlara ihtiyaç duyduğumuz kadar, aptal olduğumuzu söyleyecek insanlara da ihtiyaç duyarız.

benimki tam karşımdaydı.

çok çirkin bir kadındı. göt kadar bir odadaydık ve elinde tuttuğu sigaradan derin bir nefes çekip yüzüme doğru üflerken, "çok salaksın" dedi bana.
tam sözünü bitirmişti ki kapıdan boynunu uzatan bir adam "7 dakika doldu abla" diye seslendi. bense bir yedi dakika daha isteyip elimdeki sarı teksir kağıdına "çok salağım" yazdım.

paradiso cafe diye bir yerde, falları dillere destan olmuş bir kadının karşısındaydım. en yakın arkadaşlarımdan birinin ısrarlarına dayanamayıp burada bulmuştum kendimi. randevumuz saat beşteydi ama neredeyse bir saattir bekliyorduk. kadının o kadar çok müşterisi vardı ki insanlar yedi dakikasına onbeş lira ödedikleri bir seans asla yetmediği için seanslarını sürekli uzatıyorlar ve bu da dışarda bekleyenler için daha uzun süre beklemek anlamına geliyordu. soğuk bir cumartesi günüydü, epilasyondan çıkmıştım. göğüs bölgemin epilasyonu devam ediyordu ve tüm göğsümde sızım sızım sızlayan kıl kökleri, onların üstüne sürülmüş kremler ve hepsinin üstüne giydiğim atletle müthiş bir rahatsızlık içindeydim. hormonlarla büyümekte olan göğüslerimdeki krem kıyafetime yapışmıştı ve ben hareket ettikçe hem acıyor hem de canımı sıkıyordu. ama falcıyla randevuyu ayarlayan arkadaşım, kadının başka zaman müsait olamayacağını söyleyip o güne sıkıştırıvermişti bizim seansları da. ister istemez o rahatsızlık hâlinde kafenin yolunu tutmuştum.

arkadaşlarımdan biri -hadi siz yabancı değilsiniz, eski bir sevgilim- çok iyi tarot falı bakardı, ben böyle şeyleri fazla sallamasam da onun baktığı tarot falında çıkan "bir hafta içinde yakınlarımdan birinin işten kovulacağı ve ailede birinin hastalanacağı" öngörüleri sonraki beş gün içinde gerçeğe döndüğünden beri fal olayına çok soğuk yaklaşırdım. hatta kendi kendime bir daha asla fal falan baktırmayacağıma dâir söz vermiştim, çünkü çok korkmuştum. kendisi iranlı bir kadından "el aldığını", bu işi profesyonelliğe dökmek istediğini falan söylerdi, yaptı mı bilmiyorum, yıllar oldu görüşmüyoruz. ama ben verdiğim sözü tutamamış ve kendimi başka bir falcının bekleme salonunda buluvermiştim işte. uzun bir bekleyişten sonra kadının "huzuruna" çıkabildim. üç dört metrekarelik, cılız bir sarı ışıkla aydınlatılmış yarı karanlık bir odadaydık. dekorasyonda otantik olmaya çalışıldığı çok belliydi. bütün duvarlar kilim, halı ve acayip afişlerle kaplıydı. içerde bir masa, masanın başında oturan bir kadın ve karşısında da bir tabure vardı. odaya girerken, çok sert oldukları her hâlinden belli olan sakallarıyla hırpâni bir görüntü sergileyen bir adam "7 dakikanız var" demişti. "tamam" deyip kapıyı kapattım, içeri geçip masanın karşısındaki tabureye oturdum. göğüslerim acıyordu, tüm krem atletime yapışmıştı ve dakikasına para verdiğim bir fal seansı başlamak üzereydi, hiç heyecanlı değildim çünkü birazdan bu kadın bana hayatımdaki "kız arkadaşları" sayacak, hayâli bir sevgili yaratacak ve saçma sapan cümleler kurarak cebimdeki parayı alacaktı.

öylesine önyargılıydım ona karşı.

kadın gerçekten çok çirkindi, sait fâik romanlarından fırlamış bir dülger balığı gibiydi. zayıf, ufak tefek bir kadındı. kocaman ve ayrık dişleri, arkada topladığı zayıf telli, seyrek ve yer yer beyazlamış siyah saçları vardı, "böyle kulaklarım olsa saçlarımı asla toplamazdım" diye geçirmiştim içimden. yelken gibi kulaklarında neredeyse omuzlarına değen küpeler, o konuştukça sağa sola sallanıp dikkatimi dağıtıyordu. baygın gözleriyle güldüğünde daha da çirkinleşiyordu. masadaki kültablasında sayamayacağım kadar çok izmarit vardı. buna rağmen bir sigara daha yakmaya yeltenirken "adın ne" diye sordu bana. adımı söyledim. kadın bana başka hiçbir şey sormadan ve ben ona başka hiçbir şey söylemeden "göğüslerinle ne alıp veremediğin var" diye giriverdi lâfa!

hayatımda çok şaşırdığım nâdir anlar vardır, fakat şaşırmak derken hayretle karşılamak gibi hafif bir şaşırmaktan bahsetmiyorum, şaşkınlıktan dilimin lâl olduğu, beynimin durduğu an'lar. bunlardan bir tânesi, otobüsle uzun yolda giderken gece vakti yanımda oturan yolcunun uykusunda -evet uyurken- sigara yakıp bana sarılmasıydı, diğeri de beni hayatında ilk kez gören bu çirkin kadının, hayatımda yalnızca birkaç kişinin bildiği bir sırrı daha ilk dakikada ifşâ ederek yüzüme çarpması oldu.

"göğüslerinle ne alıp veremediğin var?"

soru buydu. bu soruyu duyar duymaz şaşırdığım kadar ister istemez rahatlamıştım da. çünkü benim hiçbir şey anlatmama gerek kalmamıştı.

"büyütmeye çalışıyorum." diyebildim sadece.

sanki susuz kalmış bir akasyadan ya da ilkokula yeni başlayan çocuğumdan bahsediyordum. "büyütmeye çalıştığım" şey göğüslerimdi, o âna kadar kremli halde atletime yapışmış olmalarından dolayı bana rahatsızlık veren fakat şimdi o küçücük odadaki "kocaman" konumuz olan göğüslerim.

"başaracaksın" dedi kadın, "büyüyecekler, istediğin kadar olacaklar."

çocuğu ilkokuldan mezun olmuş anne hissiyle doldu içim, gözüme birdenbire çok güzel görünmeye başlayan bu kadın sabaha kadar anlatsın da dinleyeyim diye düşündüm.

"göğüslerini önümüzdeki yıl çok daha büyüteceksin, tam istediğin gibi olacaklar, sonraki dönemde de yüz estetiklerin var, kaşına kontür yaptıracaksın, yüzün çok güzel olacak, herkes dönüp sana bakacak, saçlarını sarıya dönük bir renge boyayacaksın" diye devam etti.

"sarı mı? ama sarı bana hiç gitmiyor ki" diye dilimin ucuna kadar gelmişti ki "kaşa kontür yaptırmak da neyin nesi?" sorusu daha baskın çıktı zihnimde. susup dinlemeye devam ettim. kadın bana bir kalem ve saman kağıtları uzattı. "al yaz bu dediklerimi" dedi. kağıtları önce ikiye katladım, sonra bir kez daha katlayıp toplam dört parça hâlinde dikkatlice yırttım. bacak bacak üstüne atıp dizime koyduğum kağıtların üzerine kadının elime tutuşturduğu kalemle notlar almaya başladım. (şu anda bu satırları bu kadar net biçimde yazmamı sağladıkları için o notları iyi ki almışım diye düşünmeden edemiyorum.)

"yakın zamanda sanatla bağlantılı bir şeyler yapacaksın, yeni bir başlangıç olacak. şu zamana kadar götün yemediği için -evet açıkça göt demişti- başlayamadığın ama artık cesaretini toplayıp yapacağın bir şey. çalışıyorsun, çalışmayı seviyorsun ama emeğin sana dönüşü sakat, kendine daha fazla güvenmelisin." dedi.

tam o sırada kapı açıldı ve "yedi dakika doldu abla" deyiverdi beni odaya alan adam. ne çabuk! ama şimdi hiç sırası değildi ki, üstelik en heyecanlı yerindeyken! "biraz daha devam etmek istiyorum" dedim bana bakmakta olan kadına. bunun üzerine adam hiçbir şey söylemeden kapıyı kapattı. "çok gereksiz insanlarla takılıyorsun, boktan kaçarken boka yapışıyorsun. çok salaksın." diye devam etti. yanlış mı duydum acaba diye başımı saman kağıtlardan kaldırıp kadının yüzüne baktım. "bunu da yaz, çok salaksın." diye dizimin üstündeki kağıda işaret etti sigara tuttuğu parmaklarıyla.

kadınla aramızda öyle samimi bir ilişki oluşmuştu ki bir anda, sanki kırk yıllık ahbap gibi teklifsizce konuşuyorduk birbirimizle. o da sözünü hiç sakınmadan ağzına ne gelirse şak diye söyleyiveriyordu. "boktan kaçtıkça boka yapıştığımı" da böylece söylemişti, e haksız da sayılmazdı hani.

"eve sokak çocuklarını toplayıp durma" demişti mesela. ben hem sırıtıyor hem de kadının ağzından çıkan her şeyi not alıyordum. yaşadığım şaşkınlıktan dolayı kadının söylediklerini tam olarak algılayamadığım için, odadan çıktıktan sonra bu notları okurum da anlarım diye düşünmeye bile başlamıştım. eve sokak çocuklarını topladığımı bile bilmişti, bundan kastettiği ipsiz sapsız takımından ama bana çok cazip gelen serseri ve maço tiplerdi elbette.

"adında 'u' geçen biri sana büyük acılar yaşatmış, sen o kişiyi çözememişsin." dedi. adında 'u' geçen adam yusuf'tu. aşık olduğum ama evli olduğu için beni terk eden, aylarca üzüntüye boğan adamdı. onu da bilmişti. belli ki odada yalnız değildik, onun kulağına benim hakkımda bir şeyler fısıldayan sevgili üç harfliler belki sigaradan bir fırt çekiyor, belki enseme nefeslerini üflüyor, belki de göğüslerimi okşuyorlardı. ilginç bir şekilde rahattım.

ben bunları düşünür ve notlar alırken kadın "yeni bir kişi girecek hayatına, adında 'b' harfi olacak, esmer, kısık gözlerle bakan bir adam, kafasında sürekli şapkayla dolaşıyor, onu görünce bizim kız suları koyveriyor." deyip gülmeye başladı.

"bizim kız" bendim, buna ben de güldüm.

"bu çocuklarla fazla uğraşma, olmayacak insanlarla takılıp onlardan adam yaratmaya çalışma." dedi. hakkı vardı. ama gördüğümde suları koyvereceğim kısık gözlerle bana bakan bir esmer yakışıklısına nasıl hayır diyebilirdim ki?

"bir yıl içinde özgüvenin çok artacak, göt tavan yapacak." dedi. "göt" dedikten sonra dudaklarıyla bir ıslık çalıp elini yukarı doğru kaldırarak "tavan yapacak" diye devam etmişti. yoksa bana göz de mi kırpmıştı ne?

"bir şeyi yapıyorsan ya en iyisini yapıyorsun ya da bırakıyorsun, olumsuz giden bir şey varsa moralin bozuluyor. insanları bu kadar fazla ciddiye alma, iyi para kazanacaksın. yeni bir ortama gireceksin, insanlar seni hem çok sevecek hem de senden nefret edecek, ama sen olumsuzlukları görüp orayı bırakma, bazı insanlar seni beğenmese de sen devam et, hobi diye başladığın bu şey senin mesleğin olacak." dedi. kısa süre sonra ne zamandır istediğim ekşi sözlük yazarlığını almış ve yazmaya başlamıştım. yazarlık henüz mesleğim olmadı ama "bazılarının çok sevip bazılarının benden nefret ettiği" tek yer burası. sanırım o sözlerle de sözlüğü kastetmişti.

tüm bu konuşmalar sırasında kapıdaki at hırsızı kılıklı adam bir kere daha girip "yedi dakika doldu abla" diye uyarıda bulunmuştu. abla derken beni mi yoksa falcı kadını mı kastettiğinden emin olamamıştım. bir seans daha uzatmak istediğimi söyleyip üçüncü seansı da almıştım. yaklaşık yirmibeş dakika kadar süren üç seansın sonunda, kadının ağzından çıkanları sığdırmaya çalıştığım 8 parça saman kağıdı ve kafamda binlerce soru işaretiyle allak bullak olmuş bir halde odadan çıktım. beni beklemekte olan arkadaşımın yanına gidip "hemen gidelim burdan" dedim. yüzümün sapsarı olduğunu gören arkadaşım "ben sana demiştim" dercesine gülmeye başladı ve kafeden çıktık.

***

2012 yılına girileceği gece evimde büyük bir parti verdim. hayatımda ilk defa özenip yılbaşı ağacı almıştım. hiçbir şeyin ufağıyla yetinemiyordum, ufak bir çocukken de en büyük akvaryuma, en büyük kuş kafesine ben sahip olmak isterdim. ama gidip de boyunu ölçüp biçmeyi akıl etmeden aldığım ağacı kurunca boyumu geçen heybetli bir şey olmasını gönülden arzuladığımı da söyleyemem. ne yapalım artık, salonun ortasına kurup süslerini falan özene bezene taktıktan sonra yanıp sönen ışıklarını da ekledim miydi gözümü alamadığım dev bir yılbaşı ağacım oluvermişti. evin ışıklarını kapatıp gecenin karanlığında onun rengârenk ışıldayan lambalarını yakınca gördüğüm manzara o kadar hoşuma gitmişti ki "hangi dal nereyeydi, ay bu süs ne tarafaydı" diye düşüne düşüne geçirdiğim saatlerin yorgunluğunu atmak için çay demleyip uyuyana kadar onu seyrettiğimi hatırlarım.

salonun bir köşesinde kocaman bir ağaç, diğer köşesinde bir yemek masası. masanın üzerinde çeşit çeşit içki, meze. yüksek sesle çalan müzik, yılbaşı ağacımın yanıp sönen lambalarına karışan loş bir aydınlatma... şimdi tek eksiğim misafirlerimdi ve saat sekiz gibi zilim çalmaya başlamıştı. ilk zilde gelenler, sevgilim burak, onun kankası halit ve kuzenim ışıl'dı. sonraki zilde eski işyerinden arkadaşım güzin, onun sevgilisi -şu an adını bile hatırlamadığım- kalas gibi bir çocuk, en sonuncu zilde de yakın arkadaşım nil ve erkek kardeşi okan geldi.

evim uzun zamandır ilk kez bu kadar kalabalık oluyordu ve ben kalabalık ailelere oldum olası özendiğim için çok mutluydum. yapayalnız yaşamak iyiydi güzeldi de bazen evin içini kahkahalar doldursun istiyor insan. evet, yalnızdım, çoğu zaman da bundan memnundum ama yakın zaman önce keşfettiğim kadınla paylaşıyordum evi ve biz zaman zaman -sevişmeyeceğimiz, sadece sohbet edip makara yapacağımız- misafirler ağırlamaktan, ki bunlara arkadaş deniyordu, hoşlanıyorduk. o yılbaşı gecesini onlarla geçirecek, kusursuz bir evsahibesi gibi davranacak ve ertesi gün korkunç bir başağrısıyla uyanmamıza yetecek kadar içecektik.

içkiyle aram hiçbir zaman hoş olmadı, içki nedir yirmibeş yaşında öğrenmiştim. izmir'de balık pişiricisi'nde dil şiş yerken, yediğim balığın "hangi keriz yedi beni" dememesi için işyerindeki arkadaşlarım tarafından ağzıma rakı kadehininin tıkılmasıyla tanışmıştım içkiyle. çevrem kötü sizin anlayacağınız. ailede içkiyi bırak, sigara kullanan bile yoktu. yılbaşı kutlaması falan hak getire. günahtı öyle şeyler bizde. benim derdim de hazreti isa'nın doğumunu kutlamak değildi elbet. tek derdim neydi aslında biliyo musunuz? hani derler ya yeni yıla nasıl girersen bütün yıl öyle geçer diye, işte ben de istedim ki yeni yıla gülerek, sevdiğim insanlarla sarılarak, mutlu bir şekilde gireyim, tüm yılım öyle mutlu ve huzurlu geçsin. ha geçti mi, hayır. ama aptal bir umut işte. kırmızı don giymek, piyango bileti alıp yılbaşından birkaç hafta sonra bile çıkmış mı diye bakmadan o heyecanı yaşamayı sürdürmek gibi bir şeydi.

2007'den 2008'e girerken, evde bir başıma oturmuş kendi kendime şu sözü vermiştim. 2008 yılı hedonizmin doruklarına tırmanacağım, istediğim adamla sevişeceğim ve bunlardan zerre pişmanlık duymayacağım bir yıl olacaktı. bol bol alışveriş yapacak, içimde filizlenen kadınlığımı daha fazla hissedecek ve karşıma çıkan bütün erkekleri sadece seks için kullanacaktım. sonra normal hayatıma geri dönecek ve 2008'i altın yıl olarak anacaktım.

saçmalık işte.

aradan kaç yıl geçti, o "normal" hayata asla dönemedim. hedonistin teki olup çıkmıştım. yaşadıklarım o kadar tatlı gelmişti ki bırakamadım. şimdi istiyordum ki tek başıma portakal soyarak girdiğim o yıllar nasıl yalnız geçtiyse, arkadaşlarımla eğlenerek girdiğim o yıl da o kadar güzel ve eğlenceli geçsin.

kalabalık aile yemeklerine bayılırdım. küçük bir çocukken nefret ettiğim aile ziyaretleri, büyüklerin elini öpmeler, çocukları sevmeler falan, büyüdükçe hoşuma gitmeye hatta aradığım şeyler olmaya başlamıştı. evde tam bir curcunanın yaşandığı altın günlerinde, olabildiğince annemin arkadaşlarıyla beraber oturur, onların hareketlerini gözlemler, dedikodularına ortak olur, çay sohbetlerine eşlik ederdim. onlar da çok severlerdi beni, kardeşime göre daha güleryüzlü ve sıcak bulurlardı.

çoğu ölmemişti henüz.

saat geceyarısına yaklaşıyordu. saat sanki ilk kez geceyarısına yaklaşıyormuş gibi hissedilen o aptal heyecanı yaşıyorduk hep birlikte. kafalarımız güzelleşmeye başlamıştı, oturmuş armin van buuren'in konserini izliyorduk ve içilen "nâciyeden" göz gözü görmüyordu. burak getirmişti nâciyeyi ve elden ele dolaştırıyordu. sıra bana geldiğinde elimin ucuyla tutup hiç nefes çekmeden yanımdakine ulaştırıyordum. bi sevememiştim bu mereti. ama ortamın güzelliğinden sarhoş olmuştum zaten.

burak'la internette tanıştık. cd olmayı çözüp makyajımı, saçımı başımı mükemmel hale getirmeye başladığım dönemlerdi. çeşit çeşit perukla doldurmuştum evi ve perukların altına ince çorap gibi bir başlık takmayı bile atlamıyordum artık. kremler, rujlar, parlatıcılar, pahalı parfümler dolduruyordu banyo raflarımı. dolap artık elbiselerimi almıyordu ve ben gerçek bir kadının yapacağı gibi onca kıyafete rağmen elbise ve ayakkabı almayı hâlâ sürdürüyordum. içlerinde etiketi halen sökülmemiş olan bir sürü elbisem vardı, hiç giyilmemiş olan ayakkabılar vardı. asla giyemeyeceğim halde aldığım 38 numara ayakkabılar bile vardı. onları alırken duyduğum tek his kıskançlıktı sanırım. 40-41 -peki 42- giyen biri olarak hiç kullanamayacağım o 38 numara ayakkabıyı alarak benden başka bir kadının giymesini de engellemiştim aklımca. giymesem de benim dolabımda duruyordu işte o ayakkabı, benimdi.

östrojenimin böylesine tavan yaptığı bir dönemdi işte. ballı çocuktu burak. öyle bir döneme denk gelmişti. iş için izmit'teydim ve birkaç ay orada kalacaktım. istanbul'a yakındım, haftasonları gidip geliyordum ama haftaiçi şehirdeki bir otelde kalıyordum. izmit'in ortasında ağaçların süslediği sâkin, huzurlu bir cadde vardı. akşamları işten sonra hava kararmış olsa bile otele yürüyerek gider, o caddenin hüzünlü kalabalığını izlemeyi severdim. otelin olduğu sokağın köşesindeki kestaneciden her akşam on liralık kestanemi alır, odamda çay eşliğinde yerdim. simit ve kestanenin olmadığı bir hayatı düşünemiyorum, o kadar seviyorum o ikisini. çocukken sobanın üstünde pişirdiğimiz ya da suda haşladığımız geceleri mi hatırlatırdı bana o kestaneler bilmem, bildiğim bir şey varsa hiçbir kestanede o kömür sobasının üstünde mandalina kabuklarının yanıbaşında kebaplaşan kestanelerin tadını bulamadığımdı.

otel odamda kestanelerle birlikte bana eşlik eden bir şey daha vardı, telefondaki burak. işten çıkmamı bekler, saat altı oldu mu telefona sarılır, "dur daha yeni çıktım, otele gireyim, duş alayım da öyle konuşuruz" dememe aldırmadan konuşur da konuşurdu. ben bir cümle edersem o on cümle eder, sonra da "ee biraz da sen anlat napıyosun, günün nasıl geçti" deyip beni hayretlere gark ederdi. onun bu hayat dolu, heyecanlı konuşma tarzı çok hoşuma giderdi. onu dinlemekten hiç sıkılmazdım. babasının işyerinde yarı patron gibi çalışıyordu, giyim üzerine toptancılık yapıyordu babası, ama çoğu zaman dükkanda durmaz, burak'ı çalıştırırdı. 26 yaşında, eli yüzü düzgün, esmer, çekik gözlü, uzun kirpikli bir adamdı. bir erkek kardeşi ve bana söylediğine göre aldatılmakta olan bir annesi vardı. o yüzden babasından pek hoşlanmazdı ama yanında çalışmaya da mecburdu. kısacası, onun anlatacak çok şeyi vardı ve benim de dinleyecek çok vaktim. yabancı bir şehrin, hayâl kırıklıkları ve kömür kokusuyla dolu olan bir otel odasında yapacak daha iyi neyim olabilirdi ki?

çoğu geceler kulaklıklarım kulağımdayken uzanıp "alooo, aşkım uyudun muu?" diye bağıran bir sesle irkilir bulurdum kendimi. allah'ım ne çok konuşuyordu bu çocuk böyle! "hayatım biraz uyuyabilir miyim artık, sabah yedide kalkıcam" dediğimde de küser, bozuk atardı. sonra yine anlatmaya başlardı.

iyi çocuktu burak, sevimliydi, hoşsohbetti, komikti, beni çok güldürürdü. "öpsene beni" derdi, "sarılsana bana" derdi telefonda. öperdim onu, sarılırdım ona. iki dakika sonra mesaj gelirdi, "öpüyorum seni dedin, sarılıyorum sana dedin, bütün faturaları yanlış kestim" diye. beni bir gülmek alırdı. kafası hesap kitap işlerine hiç basmazdı. ona rağmen dükkanı idare etmeye çalışması çok komik gelirdi bana. laf aramızda fazla zeki sayılmazdı, işiyle ilgili çoğu şeyi bana sorardı şapşal. ben de elimden geldiğince yönlendirirdim onu.

aylardır telefonda konuşuyorduk ama hiç görüşmemiştik. birbirimizin fotoğraflarını görmüştük.

o crossdresser'lardan hoşlanıyordu bense genç adamlardan.
o konuşmayı seviyordu, bense dinlemeyi.
o benimle görüşmek istiyordu, bense kararsızdım.

izmit'teki işlerim bitmek üzereydi. bir bayram tatili öncesiydi, hiç unutmuyorum. güç belâ yer bulabilmiştim bir otobüste ve her uzun bayram tatili öncesinde olduğu gibi yollar korkunç kalabalıktı.

"lütfen görüşelim, lütfen, lütfen, lütfen." diye otuz kere mesaj atmıştı. bense otobüsün tıkılıp kaldığı trafikte bunalmış ona lâf anlatmaya çalışıyordum. "gelip alayım seni" dedi. daha beni cd olarak bile görmemişken, normal hâlimle görmek istemişti, bütün algılarım bozulmuştu. "nasıl yani?" dedim. "gelip alayım işte kızım, bavulun falan vardır uğraşma, eve bırakırım ben seni" dedi. düşünmesi yeterdi ama kabul etmedim. henüz hazır değildim böyle bir şeye. hem hangi kadın makyajsızken ve saçı başı berbat haldeyken görülmek ister, üstelik ilk buluşmasında? ama burak için önemsizdi işte böyle şeyler, o doğallıktan yanaydı ve dış görünüşe önem vermezdi. onu sevimli yapan şey buydu sanırım. hatta aylar sonraki görüşmelerimizden birinde ben evde kulübe çıkacakmış gibi allı pullu elbiselerle dolanırken, "şöyle pembe kadifeden bi pijaman falan yok mu senin, evde benim yanımdayken öyle dolaşsana" deyivermişti. pembe kadife pijama? bir kadın olarak satın alacağım, satın alsam bile sevgilim olan adamın yanında giyeceğim son şey bir pembe kadife pijama olabilirdi.

iki saatlik yolu beş saatte aldığım o korkunç geceden birkaç hafta sonra görüşmeye hazırdık. ona verdiğim adrese geldi, her zaman olduğu gibi evin kapısını açıp arkasına saklandım. önünde açılmış bir kapıyla kalakalmıştı. başımı uzatıp "gelsene yahu" dediğimde kendine geldi. birbirimizi yıllardır tanıyor gibiydik, sarıldık. parfümümü içine çeke çeke sarıldı bana. telefondaki kadar konuşkan değildi, hatta tedirgin bile sayılırdı. sanki aylardır görüştüğüm adam değil de erkek kardeşi gelmişti evime. şaşırmıştım ama belli etmemeye çalıştım. o geceyi olabildiğince az sohbetle geçirip vaktimizin çoğunu sevişmeye ayırdık. ufacık bir pipisi vardı, on dakikada boşalmıştı ve yatakta berbattı. seks olarak tam bir hayal kırıklığıydı o gece. çok çok sonraları o gecenin sebebini açıklayacaktı bana: uyuşturucu...

kimseyi çok iyi tanıdığınızı sanmayın, ne kadar iyi tanıdığınızı düşünseniz de tanımadığınız yönleri çıkıyor bir şekilde ortaya. burak uyuşturucu kullanıyordu ve ben bundan çok rahatsız olmuştum. sabaha karşı evden çıkarken bir şeyler kopmuştu sanki aramızdaki. o geceden sonra onunla görüşme konusunda çok kararsız kaldım ama sevmeye mi başlamıştım onu ne? görmek de istiyordum bir yandan. karşı koyamadım onun yavru kedi gibi konuşmalarına, öyle tatlı dilli öyle sevimli oluyordu ki üzmek istemiyordum onu. bir başka gece yine geldi ve yine seviştik. yatakta yine berbattı, cinsel problemleri vardı, bundan bahsetmek bile istemiyordu. ben de tatmin olmamış bir halde yanıbaşında uzanıp tek kelime etmeden ona sarılıyordum. bir gece sanki deprem oluyormuş gibi korkuyla kalktı, diğer odaları dolaşmaya başladı. "kim var evde?" diye sordu. sanki saatlerdir bir başımıza oturmamış, içki içmemiş, sevişmemiş, uyumamışız gibi, evi dolaşıp "diğer odalarda biri mi var kızım, oyuna mı getiriyosun beni?" demesinden dehşete kapılmıştım. "kimse yok burak napıyosun?" diyebildim kekeleyerek. o giyinip çıktı. "annem beni görmeden uyumaz" dedi çıkarken. o annesinin kucağına giderken, benim kucağıma kocaman bir sorun bırakmıştı.

çok özürler diledi sonradan. uyuşturucunun etkisiyle bazı geceler ne yaptığını bilmiyordu. bir gece yanında arkadaşları varken evime gelmek istedi. tabi ki izin vermedim ama çok bozulmuştu. ne yapmaya çalıştığını anlamıyordum, bazen beş yaşında bir çocuk gibi davranıyor, babasının ona çok fazla sorumluluk yüklediğini söyleyip, annesinin aldatılmasını kabullenemeyip omzumda ağlıyor, arkadaşları yanındayken benimle telefonda konuştuğu zamansa güçlü erkeği oynuyordu. ufacık bir çocuktu, ona şefkat göstermemi istiyor ama arkadaşlarının yanına döndüğünde yeniden bir sokak serserisi olup çıkıyordu. bazı geceler su gibi terlemiş halde buluyordum onu yanıbaşımda uzanırken. hiçbir gece sabaha kadar kalmadı bende. hep giyindi ve evine gitti, çünkü ailesiyle yaşıyordu ve babası ucundan kıyısından siyasetin içindeydi. hem babasından çekiniyor hem de annesi kendisini merak etsin istemiyordu, o yüzden kalkıp eve gitmesine ses etmiyordum ben de. hatta seviniyordum bile, çünkü uyuşturucunun etkisindeyken bana geldiğinde ne zaman ne yapabileceğini kestiremiyordum. bana söz verdi azaltacaktı, azaltmadı. aksine benim de kullanmam yönünde istekleri oldu, ben istesem de esrar kullanmayı beceremiyordum, kokusu bile midemi kaldırıyordu, "o zaman başka şeyler ayarlarım ben sana" deyip dururdu. bense geçiştirirdim.

aylardır görüşüyorduk, aramızda daha çok şefkate ve sohbete dayalı bir bağ oluşmuştu. bir gece dışardayken beni aradı, ben kuzenimle birlikte eğleniyordum. o da en yakın arkadaşı halit'leydi. "yanınıza gelelim mi?" diye sordu. ben kabul etmedim, çünkü hâlâ takıntılarımdan kurtulamamıştım. dışarda görüşmemeli ve illüzyonu bozmamalıydık. çok ısrar etti, onun ısrarlarına kuzenimin de tanışma isteği eklendi. kuzenim her şeyimi bilir, crossdresser'lık maceralarımı beğenerek takip ederdi. bir cesaretle kabul ettim. pera palas'ın ordaydık, hâlit'le beraber geldiler. halit, burak'la mahalleden arkadaştı, çocukluktan beri yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi. ışıl'la birbirlerini gördükleri andan itibaren aralarında uzun yıllar sürecek bir aşkın başladığını nereden bilebilirdim ki?

gece eğlencemize benim evimde devam ettik. halit ve ışıl o gece birlikte oldular, ben de burak'la tabi. daha doğrusu apartman ışıl'ın orgazm çığlıklarıyla inlerken ben burak'a sarılmış uyuyordum. böyle başlayan bir dört kişilik arkadaş grubumuz oldu birdenbire. hatta onlar beni devre dışı bırakıp birlikte tatillere gitmeye bile başladılar. bundan rahatsız olmuyordum, çünkü birlikte güzel vakit geçiriyorlardı. yılbaşı gecesini de birlikte geçirme fikri sanırım benden çıkmıştı. yılbaşı ağacımı kurmuş, yiyecek içecekleri ayarlamış, misafirlerimi ağırlamaya başlamıştım. gelenler, gidenler, hediye alıp vermeler, gerisayımlar, "naciye" falan derken herkes yavaş yavaş havaya girmişti. evde yalnızca dördümüz kalmıştık, diğer misafirler ya evlerine gitmek ya da eğlenmeye dışarda devam etmek üzere dışarı çıkmışlardı. saat bire yaklaşıyordu. votkadan olsa gerek salondaki kanepeye uzanmış, müziği dinliyor, yılbaşı ağacından tavana yansıyan ışıkların yanıp sönmesini izlerken ışıl'la halit'in sohbetlerini ve onlara eşlik etmeye çalışan burak'ı dinliyordum. tabi sürekli konuşan tek bir kişi vardı, o da burak'tı. başım dönmeye başlamıştı, sanırım sarhoş olmuştum, yatmak üzereydim. burak yanıma gelip "ağzını aç" dedi.

açtım.

dilimin üstüne bir şey yerleştirdi, sonra beni hafifçe doğrultarak su içirdi. ben başım ağrımasın ya da midem ekşimesin diye ilaç verdiğini düşünerek yutmuştum.

iki saat sonra salonun ortasında siyah dantelli seksi bir jartiyer, sütyen ve gecelikle, sivri topuklu siyah ayakkabılarım ve kabarık saçlarımla dans ediyordum. etrafımda birkaç tane yakışıklı ve çıplak adam durmuş beni izliyordu. ışıl'la yarı sevişme hâlinde olan halit'in burak'a dönüp "tamamdır, oldu bu" deyişini hatırlıyorum. burak yanıma gelip bana sarıldı çünkü dengemi sağlayamıyordum. birlikte yavaşça dans ediyorduk. sonra elimden tutup yatak odasına götürdü beni. kendimi yatağın üzerine attığımda sanki okyanusa dalmışım gibi bir derinliğe gömüldüm. o ân inanılmaz güzel bir kadındım, monicca bellucci gibi hissediyordum kendimi, tüm dünya benim etrafımda dönüyordu. fakat birden irkildim çünkü odada burak'tan başka birileri daha vardı ve bu yabancı erkeklerin elleri vücudumda dolandıkça nefes alışverişlerim hızlanıyordu. burak üstüme uzandı, başını göğüslerimin arasına gömdü, bir eliyle bacaklarımı okşuyor, diğeriyle göğüslerimi sıkıyordu. kocaman olmuş göğüslerim avuçlarından taşıyordu sanki, derken parmaklarını "vajinama" soktuğunu hissettim, çıkardığında ıpıslaktılar, bana asla oral sex yapmayan adam o gece yatakta sınır tanımıyordu. kulağıma güzel sözler fısıldıyor, hırıldıyor, beni çok büyük bir ustalıkla yönlendiriyor, her yerimi yalıyordu. o yaladıkça ben derin derin nefes almaya devam ediyor, heyecandan başımın dönmesine ve midemin bulanmasına engel olamıyordum.

kapkaranlık yatak odasında terden yapış yapış olmuş bir hâldeydik ve o gece hayatımın en mükemmel sevişmesini yaşattı bana.

yuttuğum şeylerin ecstacy olduğunu o ân fark ettim, çünkü ne ben bendim, ne de o yataktaki o beceriksiz adamdı.

***

falcı kadın çok şeyi bilmişti, çok şeyi de bilememişti. zaten beni ilk sorusuyla avcuna aldığı için sonradan anlattıklarına da koşulsuz inanmıştım.
sarı peruklar aldım ama bana asla yakışmadılar, kaşlarıma kontür yaptırmadım, yüz estetiği de olmadım, yani en azından şimdilik.
ama bir boktan kaçıp diğer boka yapışmakta ve eve sokak çocuklarını toplamakta gerçekten üstüme yoktu.

şimdi elimdeki saman kağıtlarına yeniden bakıyorum ve gözüm falcı kadının bana yazdırdıkları arasında belki de bildiği tek bir gerçeğe takılıyor:

"çok salağım."

hepimizin unutmaya çalıştığı bir şeyler vardır.

kendimize bile itiraf edemediğimiz pişmanlıklar, herkesten gizlediğimiz hayâl kırıklıkları, hatırladıkça güldüğümüz aptallıklar... unutabildiklerimizden kurtuluruz, unutamadıklarımız ise yük olur bize. ben de önce unutmaya çalışıyorum, unutamayacağımı anladığımda buraya yazıyorum.

bugüne kadar uyandığım hiçbir 1 ocak, 2012 yılının 1 ocak'ı kadar boktan değildi. çünkü bir önceki gece sevgilim sayesinde tattığım o "yeni" zevklerin ertesi gününün böylesine berbat olacağından haberdar değildim. öğleden sonra üç gibi uyandığımda, evdeki herkes benden önce uyanmış ve tepeme dikilmişti bile. gözlerimi açtığımda hissettiğim ilk şey, çenemdeki ağrıydı. bir önceki gecenin etkisinden dolayı dişlerimi kenetlemiş ve çeneme müthiş bir baskı yapmıştım. meğer bunun içinmiş cakkıdı cakkıdı sakız çiğnemeleri, nerden bileyim!?! herkes "nasılsın, kendini nasıl hissediyorsun, gecen nasıl geçti?" diye sorularla zaten mayışmış olan beynimi daha da uyuşturuyordu. ne kimseyi görmek ne de tek kelime etmek istiyordum. karanlık bir odada akşamı ettim, insan içine çıktığımda önüme konan iki lokmayı zar zor yutabildim. birkaç saatlik zevk için katlanılacak şey değildi bu.

fakat o sabah bir şeyi çok iyi anladım: insanların neden uyuşturucu kullandığını.

uyuşturucu kullananların bahsettiği bir sahte cennet vardır, bir sahte mutluluk. bu insanlar gerçek hayatlarında öylesine mutsuzdurlar ki uyuşturucuyla yaşayacakları beş dakikalık zevk onlara normal insanların tattığı en normal mutluluk duygusunun yarısı kadar mutluluk verse bile kendilerini dünyanın en şanslı insanı zannedebilirler. sonuçta kimse mutluluğu bırakıp gerçek dünyaya dönmek istemez. ya seksin yerine koyarlar bunu, ya bir aile şefkatinin ya da bir sevgilinin. öyle bir mutluluktur ki bu, o tecrübeyi olabildiğince sık ve fazla tatmak isterler. böylelikle bir bağımlılık başlar. biraz daha fazla ve biraz daha çok yaşamak için o sahte mutluluğu, daima daha fazla doz kullanmaya başlarlar. böylelikle de tatminsizlik gelir. ve sonuçta vücudunun dayanamayacağı kadar fazla dozda uyuşturucu alırlar. bir cami tuvaletinde kollarında şırıngayla bulunduklarında, adına "altın vuruş" ya da "ziyan olmuş bir hayat daha" derler.

kısacası mutsuz insanların işidir uyuşturucu, eksik insanların işidir. ama normal insanların saçma mutsuzluğu değildir bu. umutsuzlukla bezeli bir mutsuzluktur. ölesiye bir mutsuzluktur. mutsuzlukların en yalnız, derin ve karanlık olanıdır. yedi katsa mutsuzluk çukuru, en dibindeki katın da dibinde bir merdiveni bile olmayanların mutsuzluğudur. mutsuzlukların everest'idir. kimse anlayamaz kendisi gibi olanlardan başka.

yıla çok kötü bir başlangıç yapmıştım. o gün anca akşama doğru evde yalnız kalabildim, duşa girip kendime gelmeye çalıştım. çıktığımda bir telefon geldi, "kapının önündeyiz" diyordu sevgilim.

"-yiz?" diye geçirdim aklımdan. kimle gelmişti ki?

yanlış soruyu sormuşum, kimlerle gelmişti ki demem gerektiğini, bornozla kapıyı açmamla içeriye sevgilimin, onun arkadaşının ve yanlarında getirdikleri ve hayatımda ilk kez gördüğüm iki erkekle bir kızın da girmesiyle anladım. yaşam alanına müdahale edilmiş kedi gibi tüylerim havaya dikildi. ertesi gün işe gidecektim, yapmam gereken şeyler vardı ve en sevmediğim şey evime habersiz gelen yabancılardı. sevgilim dediğim adam, bana sorma nezaketini bile göstermeden yabancılarla doldurmuştu evimi.

çok rahatsız olmuştum. anladığım kadarıyla benim evimi, rahatlıkla bir araya gelip takılabilecekleri, "ottur günahı yoktur" deyip barınabilecekleri bir yer gibi kabullenmeye hazırlardı. en baştan tavrımı belli ettim ve böyle bir şeye izin vermedim. evimde sigara içilmesine bile izin vermiyordum ki ben! bozuldular tabi, fazla durmadan çekip gittiler.

aradan birkaç gün geçti, sevgilim olacak adam "konuşmamız gerek, sana geliyorum" deyip evime geldi.

"evet, seni dinliyorum." dedim.

"bak güzelim, benden sana sevgili olmaz." diye girdi söze. net adam, bayılırım.

sonrasını pek dinlemedim. hayatında bi kadın varmış da, o kadın bunu çok kıskanıyomuş da falanmış da filanmış. sanki aylarca telefonda bana dil döken, günde otuz tane mesaj atan, evime gelip güzel zaman geçiren o değilmiş gibi şimdi karşıma geçmiş ayrılık konuşması yapıyordu. bunun için evime gelmesine bile gerek yoktu aslında, çünkü ona eskisi kadar değer veremiyordum artık. konuştu, konuştu, konuştu. zaten bayılırdı konuşmaya. en sonunda susup bana bakmaya başladığında:

"bitti mi?" dedim.

"bitti, bi şey söylemeyecek misin?" dedi.

"hayır, gidebilirsin. " dedim ve bamya pipisini de eline verip sevdiği kadının kollarına yolladım onu. onunla birlikte saçma sapan ilişkilerini, yabancıları ve hayat tarzını da yolladım.

sonra ne oldu?

aradan birkaç ay geçti, yeniden görüşmek istedi, bana gelip sevişmek, birlikte uyumak ve kahvaltı etmek istediğini, çok güzel zaman geçireceğimizi, eskisi gibi kaldığımız yerden devam edip edemeyeceğimizi merak ettiğini söyledi. tabi ki devam etmedik. ama onun en yakın arkadaşıyla tanıştırdığım kuzenim uzun süre birlikte olmaya devam edip ani bir kararla ailelerinden habersizce evlendiler, nikâh şahitleri olmamı bile istediler fakat kabul etmedim, çünkü ne sevgilime ne de yakın arkadaşına yer yoktu artık hayatımda.

bazı konularda çok katı olabiliyorum. çünkü katı olmam gerektiğini hissediyorum. kendime kurduğum dünyanın etrafındaki duvarlar ne kadar yüksek olursa kendimi o kadar güvende hissediyorum. buraya yapılan en ufak bir müdahale beni savunmasız ve çırılçıplak hissettiriyor. kendimi korumak için yapıyorum her ne yapıyorsam. birinden hoşlanmadığımda tavrımı hemen belli edebiliyorum ya da kolaylıkla "hayır" diyebiliyorum artık. diğer türlü hayatımı başkalarına göre uyarlamam gerekir ki ben zaten normal hayatımı hep başkalarına uydurduğum için geceki yaşantımda da başkalarına uymayı reddediyorum. yaşadığım ikinci hayatta benim kurallarım geçerlidir ve benim sözüm geçer. neyse ki bu katılığım bana kötü bir olay olarak dönmedi. (bugüne kadar)

***tahtaya vur, dilini ısır, kıçını kaşı***

duygusuzca davrandığım, reddettiğim çok adam oldu. evimden gönderdiğim, tehdit edilmeme rağmen aldırış etmediğim, pabuç bırakmadığım insanlar oldu. ilginç tesadüfler, beklenmedik olaylar da yaşadım. geceki yaşantımda görüşüp de gündüz birdenbire karşımda bulduğum adamlar oldu mesela. size bu insanlarla olan maceralarımı pretty woman'daki julia roberts'ın, richard gere'in parasıyla alışveriş yapmak için girdiği mağazada kıyafet deneyip ayna karşısında pozlar verdiği sahne gibi tadımlık kısalıkta anlatacağım şimdi. (sahi o sahnelerin özel bir adı yok muydu yahu? neyse...)

şişko boksör macerası:

bu adamla internet üzerinden sohbet ediyordum. adam bana boksör olduğunu söylemişti, gayet yapılı, atletik birine benziyordu, güçlü kuvvetli bir adamla birlikte olma fikri hoşuma gitmişti. onunla bir araya gelmek istedim ama görüştüğümüzde karşımda bulduğum adam sanki çok daha farklı biriydi. kocaman bir göbeği vardı mesela. tamam boksör göbekli olabilir de hoşlanmamıştım gördüğüm şeyden. ayrıca evli olduğunu, karısının onu evde beklediğini, fazla vaktinin olmadığını söyledi. "bir çorba içip geleceğim" diyerek evden çıkmış, motoruna atladığı gibi yanıma gelmişti. bu hikâyedeki çorbacı ben oluyordum. tüm bunlar adamı evimden göndermeme yeter sebepti. ama karşımdaki adam gayet iri yarı biriydi ve ben bunu nasıl söyleyeceğimi bilemiyordum. zaman geçiyordu, sohbet ediyorduk ama benim hiç hevesim kalmamıştı. sorduğu sorulara isteksizce yanıt veriyor, tavırlarımdan hoşnutsuzluğumu anlayıp gitmeye yeltenmesini bekliyordum. aksi halde açıkça söylemem gerekecekti. "ya bir terslik olur da adam kendisinden hoşlanmadığımı anlar da alınırsa? ya bana saldırırsa? ya rezalet çıkarırsa?" tüm bu düşünceleri bir kenara bırakıp tek bir seferde, "bence artık karına gidebilirsin çünkü aramızda hiçbir şey olmayacak" deyiverdim. biraz afalladı, sanırım reddedilmeye hiç alışkın değildi ya da büyük beklentilerle gelmişti. ama bana çorbacı muamelesi yapan bir adamın bu davranışı da hak ettiğini düşünerek en ufak bir üzüntü duymadım.

neyse ki beklediğimden daha makul biriydi ve biraz daha ısrar edip aynı yanıtı alınca olay çıkarmadan çıkıp gitti. şimdi düşünüyorum da bana zarar vermeye kalksa ona karşı koyamayabilirdim, bağırıp apartmanı ayağa kaldıracak hâlim yoktu, istediklerini yapmak zorunda kalacaktım.

iyi cesaretmiş bendeki.

soner sarıkabadayı sendromu:

internette gördüğünüz bir profildeki tüm fotoğrafların yarısı kırpılmışsa, adamın fotoğraflarında alnından yukarsı yoksa, bilin ki bu adam keldir ve kel görüntüsüyle hoşnut değildir. buna soner sarıkabadayı sendromu adını taktım. onun da ilk başlarda çektirdiği bütün fotoğraflar kafasızdı çünkü. uzun süredir bir adamla kameralı sohbet üzerinden konuşurken sürekli kep takıyor olmasına hiç aldırış etmemiştim. görünürde gayet mantıklı ve eli yüzü düzgün birine benziyordu. bir araya geldiğimizde de kafasında kep vardı, o güne kadar da hiç aklıma gelmemişti o kepin altında nasıl bir manzara olacağı. sevişmeye başlayıp da kepi çıkardığında saçlarının yerinde olmadığını gördüm. seyreklik değil de ciddi anlamda çirkin bir dökülmeydi bu. hani kafasını dazlak yapsa belki yakışabilecekken, tepede kalmış 3-5 telle hayata tutunmaya çalışırcasına bir seyreklikti. ayrıca bu hâlini bana hiç yansıtmamış olmasından dolayı da kendimi feci şekilde kandırılmış hissettim. satın aldığınız malın evde çalıştırınca bozulması gibi bir şeydi bu sonuçta! kellerle hiçbir sorunum yok, hatta dazlaklardan hoşlanırım ama bu adamdaki yaklaşımdan hoşlanmamıştım ben.

şimdi hiçbir adamın vücudunu tamamen görmeden görüşmüyorum mesela. tabi tüm bunlar ilk yıllarda yaşadığım ve tecrübesizlikten kaynaklanan şeylerdi. ama tecrübe kazandıkça yaşananlar çok daha tuhaf olabiliyormuş, bunlar daha hiçbir şeymiş! o zamanlar henüz bilmiyordum.

paralel evrende çakışmalar:

yıllar önce bir gece bir adamı web cam üzerinden işletecektik bir arkadaşımla birlikte. ikimizde de bir beğenilme arzusu vardı ve yakışıklı adamların bizi beğenmesini, bizimle sevgili olmasını istiyorduk, genç kız kafasındaydık yani kısacası. mirc falan kullanılan yıllardı, hâlâ kullanılıyor mu şu meret bilmem. neyse, kadın nick'iyle kafaladık adamı msn sohbetine geçtik. ben mini etek gibi bir şey giydim ve bacak bacak üstüne attım, kamera sadece bacaklarıma odaklanmıştı. adam kamerasını açtığında karşımızda acayip yakışıklı bir oğlan olduğunu görüp dumur olmuştuk. hiç beklemiyorduk karşımızdakinin genç ve yakışıklı bir herif olmasını, üstelik iki derin gamzeli! konuşma bir yere kadar geldi ve sonra tıkandı tabi, daha fazla devam edemedik, çünkü yüzümüzü görmek istedi ve biz de açmamıştık. ona gerçeği açıkladığımızda da bir güzel engellenmiştik. ellerimizden kayıp gitmişti o gamzeler.

ama o gece o adamın msn adresini aklıma kazımış yıllar sonra yeniden eklemiştim. belki crossdresser olarak onu etkileyebilir ve bu sefer birlikte olabilirdim? neden olmasın derken mucize gibi bir şey oldu, msn arkadaşlığımı kabul etti ve onunla konuşmaya başladım. hiç değişmemişti, yine çok yakışıklı ve iki derin gamzeliydi. adamlar önce tuhaf bir tepki gösterip beni gördükten sonra "hmmm neden olmasın" fikrine kapılıveriyorlardı. onlardaki bu müthiş değişimi görmeye bayılıyordum.

benimle görüşmemek için bir sebep olmadığını, beni tam bir kadın gibi gördüğünü söyledi. görüştük. karşı tarafta (asya) oturuyordu, araba satışıyla ilgili bir işi vardı. uzun çizmeler giymemi istemişti. hemen dizüstüne kadar uzanan, parlak deri çizmelerimi geçirmiştim bacaklarıma. ama onunla yıllar sonra görüşmek hiç de beklediğim kadar keyifli değildi, sanki bozulmuştu o büyü.

gülerken incelen bir sesi vardı ve her duyuşumda kulaklarımı tırmalıyordu. sevişirken bir türlü konsantre olamadım, saçma sapan şakaları ve soğuk esprileri, küçücük pipisi ve korkunç gülüşüyle her şeyin suretten ibaret olmadığını, sırrı kazınan ayna gibi aslında o güzel suratın arkasında son derece antipatik bir adam olduğunu gördüm ve onu evden göndermek zorunda kaldım. tabi yıllar önce onu işlettiğimiz geceden hiç bahsetmedim. ama bir nevi intikam almıştım ondan. istersem her erkeği elde edebilmeliydim ben! onun adının üstünü de güzelce çizmiştim böylece.

bir gece bir başka adam geldi evime. yine fazla derin sohbetler etmeden ve tanıyamadan görüştüğüm biriydi. böyle hatalar yaptığımda kendimden nefret ediyordum. çünkü kapımdan içeri girdikten sonra o adamı evden gönderene kadar akla karayı seçiyordum, kaybettiğim vakit de cabası. adam bir şirketin önemli bir pozisyonunda çalıştığını ama işten çıkarıldığını, içine düştüğü çaresizliği bütün gece anlatıp durdu. sevişmek için yanıp tutuşurken bütün gece bir adamın dertlerini dinlemek inanılmaz sıkmıştı canımı. tabi ki herkesin sorunlarını dinlemeye açıktım, dinlemeyi de seviyordum ama ayaklarımı sıkan kırk numaralı topuklu ayakkabım, mini elbisem, ağır makyajım, yükselmiş libidom ve çakırkeyif kafamla değil. onu göndermek istedim, bir an önce göndermeliydim ki yedeklerden birini çağırmak için fazla geçe kalmamalıydım. adam bir türlü anlamadı imâlarımı ve gitmedi. en sonunda açık açık gitmesini istediğimi söylediğimde, "bu saatte araç bulamam, sabaha kadar kalayım, sabah giderim." şeklinde bir emrivaki yaptı. haydi bakalım, şimdi ne yapacaksın han'fendi?

salondaki kanepemde bir yabancı uyurken nasıl uyuyabilirdim ki? sabaha kadar yatağımda gözlerim açık bir şekilde uzandım, gün ağarınca ilk işim onu uyandırıp göndermek oldu.

aradan yaklaşık bir sene geçmişti, iş için bir otelde bir toplantıya katılmam gerekiyordu. barbaros bulvarı'nın başındaki dedeman otel'de toplantı için bir araya geldik. karşımdaki adamı gözüm bir yerden ısırıyordu ama tam olarak çıkaramıyordum. güldüğünde ayrı bir şimşek çakıyordu kafamda, konuştuğunda ayrı. toplantıya ara verilip de fuayede çay kahve içmek için toplandığımızda, adamı nereden tanıdığımı hatırladım. o gece evden göndermeye çalışıp da gönderemediğim, sabaha kadar salondaki kanepede yatmak zorunda kalan adamdı bu! kalp atışlarımın nasıl hızlandığını ve yüzümü nasıl al bastığını size anlatamam!

bu resmen iki evrenimin çakışmasıydı!

ama bilin bakalım ne oldu! adam beni tanımadı bile. artık bendeki nasıl bir rol kabiliyeti ya da kamuflaj sanatıysa, adam beni hiçbir şekilde tanımadığı gibi o günün kalan kısmındaki tedirginliğimi bile fark etmedi. gördüğüm kadarıyla bir süre önce ayaklarımı yalayan ağır fetişist bu adam başka bir şirkette güzel bir iş bulmuştu ve ben yanına yanaşıp "tebrikler, o gece işsiz kaldığın için beynimi siktiğine değmiş" diye fısıldamamak için kendimi zor tutmuştum.

günün sonuna doğru tedirginliğim, yerini dudaklarımda hınzır bir gülümsemeye bırakmıştı.

bir başka gün, evimin yakınlarındaki bir sokaktan geçerken otobüsten inen yeşil kazaklı bir adamın bana doğru yürümekte olduğunu fark ettim. bu beyaz ten, bu gözler, bu maço yürüyüş, bu kısa bacaklar? göz göze geldiğim bu adam kimdi?

adam yanımdan geçip birkaç adım atmıştı ki onu da nereden tanıdığımı hatırladım. bir gece telefon ettiğimde nişanlısı cevap veren umut'tu bu! o da tanımamıştı beni.

elim telefona gitti yine ister istemez. "yeşil kazağın yakışmıştı" diye mesaj attım. dudaklarımda yine hınzırca kıvrılan bir gülümseme vardı.

diğer çakışmalar ise bu günlüğü tutmaya başladıktan sonra oldu. 19 yaşında bir çocuktu evime davet ettiğim, tatlı mı tatlı, geveze mi geveze bir oğlandı. onunla çok güzel bir sohbet ettik. daha çok ben konuştum o dinledi, çünkü benimle ilgili merak ettiği çok şey vardı ve daha önce hiç cd tecrübesi yoktu. bana bu günlükten bahsetti, okuyup okumadığımı sordu. okumadığımı ve böyle bir günlükten haberimin bile olmadığını ama en kısa zamanda okuyacağımı söyledim. bir yandan da ürktüm aslında. kendime sosyal medyada yarattığım bu alan, özel hayatımı sarıp sarmalamaya mı başlamıştı?

geçen aylardan birinde yine eskilerden bir tanesi mesaj atıp "ekşi'deki kirlikedi sen misin?" diye sordu mesela. hoşuma gitmekle çekinmek arasında kalıyordum her çakışmada. buraya yazdıklarımın dönüp dolaşıp beni bulması hoşuma gitmiyordu, kendi kendimi sınırlamış gibi hissediyordum.

bu konuya bir başka gün uzun uzun değineceğim. sözlük'teki yazarlık serüvenim, twitter ve diğer sosyal medya alanlarındaki varlığımı bir başka yazıda öncesi ve sonrasıyla anlatacağım, epeydir aklımda olan bir şey çünkü bu, bazı şeylere (örneğin meşhur blogtv faciasına) açıklık getirmek için sabırla bekledim, yazacağım o olayların hepsini.

arkadaş arkadaşı siker mi?:

bursa'dan bir arkadaşım (erkan), hafta sonu istanbul'da olacağını, bir çocukla tanışmak için geleceğini, benim evimde kalıp kalamayacaklarını sordu. olur tabi dedim, cumartesi öğleden sonra erkan geldi önce evime. kendisi aslında bir arkadaşımın arkadaşıydı, bursa'da yaşıyordu, bir şekilde tanışmıştık ve birbirimizden gizlediğimiz bir şey yoktu. yani benim crossdresser'lık maceramı bilen kişilerden biriydi. epey tombul ve kısa boylu bir çocuktu. fatih adında bir gençle internet üzerinden tanışmıştı, onun için istanbul'a gelmişti, ilk kez karşılaşacaklardı ve sanırım sevişeceklerdi. erkan çok heyecanlıydı, fatih'le sürekli mesajlaşıyorlardı, son mesajlarında evimi tarif etti ve evde oturmuş çocuğun gelmesini beklemeye başlamıştık. her ne kadar evimin bu şekilde kullanılmasından hoşlanmasam da olaylar bilmediğim bir mecraya doğru gidiyordu.

çok sıcak bir yaz gecesiydi.

fatih geldi, tanıştık. daha ilk dakikadan fatih'in erkan'dan hiç hoşlanmadığını ve tamamen benimle ilgilendiğini fark ettim. evde oturup bir şeyler içmeye ve sohbet etmeye başladık. fatih, eyüp tarafında oturan genç bir çocuktu, çirkin değildi, çok yakışıklı da sayılmazdı, dekorasyon işiyle uğraşıyordu, evimi övmekten geri duramadı, erkan bir köşede oturmuş bizi dinliyordu, fatih'in bana ilgi gösterdiğinin farkına varmıştı, o da bu durumu kabullenmiş ve kenara çekilmiş gibiydi. benimse istediğim son şey, bir başkası için gelmiş birini tavlayıp yatağa atmaktı. bir arkadaşıma bunu yapamazdım. birkaç kadehten sonra uzandığım kanepede gözlerimi kapatmış, çalan müzik eşliğinde fatih'le erkan'ın yaptığı konuşmaya kulak kabartmıştım.

beni bir şeye ikna edip edemeyeceklerini konuşuyorlardı ama tam olarak neye ikna edeceklerini kavrayamamıştım. başım dönüyordu ve yatak odama geçip onları salonda baş başa bırakmak istiyordum. ayağa kalktım, sendeledim. fatih yanıma geldi ve koluma girdi, yavaş yavaş yatak odasına geçtik. kulağıma eğilip "erkan bahsetti senden, benim için de giyinir misin?" dedi. duymazlıktan geldim.

yatağıma varmıştık, beni yatırdı, ardından o da yanıma uzandı. ben bir şeylerin olup bittiğini fark ediyor ama müdahale edemiyordum. yanımda uzanıp üstümde dolaşan fatih'in elleri ise beni epey tahrik etmeye başlamıştı. "fotoğraflarını gördüm, çok güzel olmuşsun, lütfen benim için de yap bunu." dedi tekrar. yapmamı istediği şey neydi, kalkıp makyaj yapmam ve cicilerimi giyinmem mi? hem de o kafayla?

beni soymaya başladı. yaz mevsimi olduğundan bir tişört ve şort giydiğim için tamamen çırılçıplak kalmam zor olmamıştı. feci şekilde sevişmek istiyor ama bir yandan da bunun doğru olmayacağını düşünüyordum. her yerimi okşuyordu. erkan içerde oturmuşken bu yaptığım da neydi, tüm bunlara erkan nasıl izin veriyordu ki? olay neden dönüp dolaşıp bana varmıştı? fatih'in ellerini tutup kendimden uzaklaştırdım. derken erkan içeri girdi ve ben daha ne olup bittiğini anlamadan yanımıza uzandı. elinde içerideki odadan getirdiği topuklu ayakkabılarım ve iç çamaşırlarım vardı.

evet, bu kadarı benim için bile fazlaydı, anlaşılan niyetleri üçlü seks yapmaktı, ama fatih'le yalnız olsam düşünebileceğim seks olayını işin içinde "arkadaşım" dediğim bir başkası varken yapamayacağıma karar verdim ve yataktan çıkıp "sizi yalnız bırakayım" diyerek salona geçtim.

onlar da giyinip arkamdan salona geldiler. ben yaşadığımız bu tatsızlıktan dolayı mutlu değildim. fatih de evde istenmediğini fark ederek çıkıp gitti. erkan'sa kendisine sinirlendiğimi anlamıştı ama en azından sabaha kadar evimde kalmasına izin vereceğimi bilen biriydi. nitekim öyle de oldu, ertesi sabah bursa'ya dönmek üzere evimden çıktı.

benim kitabımda, arkadaş arkadaşı sikemezdi... bu, ikisini de son görüşüm oldu. son yıllarda hayatımdan o kadar çok insan çıkardım ki, bunlar sadece iki tanesiydi.

yavşaklık ya da güvensizlik sendromu:

bazı adamlar deşifre olmaktan ölesiye korkuyor mesela.

bir tanesiyle konuşurken sohbet güzel gidip de iş fotoğraf alıp vermeye, birbirimizi görmeye gelince tıkanıp kaldı. adam bir türlü güvenemiyordu bana, halbuki internet üzerinde crossdresser olarak görüşüp de güvenebileceği nadir insanlardan biriydim ben, tabi bunu bilemezdi. derken bana birkaç fotoğraf gönderdi, gayet yakışıklı, hoş bir adamdı, ben de ona gönderdim, karşılıklı beğeni içinde telefonlar alındı verildi, telefondaki konuşmalar da seksi ve doyurucuydu. görüşmememiz için bir sebep yoktu, ertesi gün bana birkaç fotoğraf daha gönderdi. gönderdiği fotoğrafların, bir önceki gece gönderdikleriyle hiç alakası yoktu. "işte gerçek ben buyum, dün gönderdiğim fotoğraflar bana ait değildi." diye bir mesaj geldi hemen ardından. artık bana güvenebilirmiş, sesimi duymuş, benimle konuşmuş, kendisine güven vermişim vs. vs. işin ilginci adam bir de kalkmış "artık görüşebiliriz" falan demeye getiriyordu.

hiç o kadar aptal yerine konmamıştım uzun zamandır. kendisine teşekkür ettim, internet ortamında kimseye güvenmemek konusunda bana çok güzel bir ders verdiği için, ve tabi ki görüşmekten vazgeçtim ve telefonlarına da bakmadım. beni bir kere kandıran bir adama nasıl güvenir de onu evime alabilirdim ki? almadım. güven her şeyden önemliydi benim için. çünkü kaybedecek çok şeyim vardı.

haksızlığı, maddi ya da manevi olarak kullanılmayı hazmedemiyorum. insanlara gösterdiğim özen ve saygının en azından yarısını görmeyi bekliyorum çoğu zaman, o da olmuyor. bu crossdresser'lık olayından önce de böyleydi, şimdi de böyle, insanlar hiç değişmiyor, sadece isimler değişiyor.

önceki ilişkilerimden birkaç örnek vereyim de ikili ilişkilerde ne kadar şanssız olduğum hakkında biraz fikir edinin.

şinitzel faciası:

üniversite hayatım boyunca asosyal, inek bir tiptim, çok fazla insan içine çıkmayı sevmeyen ve daima mesafeli. yaşadığım tek ilişki, kampüsün derinliklerindeki ormanda, ağaçların altında çorum'dan gelen -evli olduğunu sonradan öğrendiğim- 1.90 civarındaki bir adamla sevişirken adamın üstümde daha soyunamadan boşalmasıydı. gülbeşeker'in ilk öpücüğünü bir ölüye vermesi gibi tatsız, ruhsuz bir sevişmeydi.

dördüncü yılın sonunda okul biterken mezuniyete yakın tarihlerde evren adında bir çocukla takılmaya başlamıştım. tabi o zaman crossdresser'lık falan daha başlamamış bende. çocuk gayet cool, her yerinde dövmeler falan, stüdyo-kayıt mayıt o tarz işler yapan aslında biraz da ipsiz sapsız, serseri bir tipti. tam benlik yani! o zamanlar ankara/nenehatun'da oturduğum bir ev vardı, bir öğrenci için bunun anlamı bol bol sevişecek bir mekanın olması demekti. biz de evren'le o evde güzel güzel sevişir, ama mesela tam anlamıyla ilişkiye girmezdik. liseli gibiydim o konuda. bir türlü cesaret edemiyordum tam olarak ilişkiye girmeye. bir yandan bu çocukla takılıyorum, bir yandan finallere giriyorum falan derken okul bitti ve mezuniyet balosu düzenleneceğini öğrendim. tabi herkes sevgilisiyle gidiyor, şık şıkırdak karılar, filinta gibi oğlanlar falan. ne yapayım, ne yapayım diye düşünürken aklıma cesur bir fikir geldi.

ben de evren'le gidecektim!

kim ne derse desin umrumda bile olmayacaktı, sevgilim değil miydi? girecektim koluna, yan yana oturacaktım, onunla eğlenecek, gülecektim. benim mutlu bir günümde sevgilimin yanımda olmasını istememden daha doğal ne olabilirdi ki? evren tabi beş parasızdı ve mezuniyet balosu güzel bir otelde yapılacağı için iki davetiyeye epey parayı tek başıma ödemem gerekiyordu, öğrencilik halimle kıydım paraya iki davetiyeyi de aldım. bir yandan da mağaza mağaza dolanıp kendime kıyafet bakıyorum, gecenin en şıkı ben olacağım, bütün kızlar yanımdaki yakışıklıyı süzecek ve benim ona ait olduğumu anlayıp kıskançlıktan çatlayacaktı. evren'e planımı açıkladığımda hayır demedi, benimle gelmeyi kabul etti. sevincim ikiye katlanmıştı. nasıl olsa mezun oluyordum ve bir daha görmeyeceğim insanların kafalarında dört yıldır sürüp giden soru işaretleri bir cevaba kavuşacaktı. bir nevi "out" olacaktım ve bu beni heyecanlandırıyordu. kimseye hesap vermeden harika bir gece geçirecek ve "hadi eyvallah" deyip sevgilimle çekip gidecektim.

mezuniyete bir gün kala evren'i tunus caddesi'ndeki bir barda bir kızla sarmaş dolaş gördüm.

boynuzlarımı parlatarak yanlarına yaklaştım ve selam verdim. böyle durumlarda inanılmaz soğukkanlıyımdır, evli olsam ve eşimi yatakta bir başkasıyla bassam "a çok pardon, iyi günler, mahkeme celbini yollarım, byebye" der çıkarım. öyle vurdumduymaz oluyorum. bana değer vermeyip böyle bir şey yapan biri için kendimi hiç üzemem açıkçası. ilişkilerim çok mu yüzeysel acaba, belki de ondandır, bilmiyorum.

neyse, gittim yanlarına selam verdim, kızı şöyle bir süzdüm falan, "evren'cim, mezuniyet balosuna birlikte gidecektik ya hani?" dedim. "evet?" dedi. "artık gitmeyeceğiz, haberin olsun." deyip ayrıldım yanlarından. ha çok sikinde miydi evren'in, bilmiyorum, sanmıyorum da. ama o mezuniyet balosunda cebimde iki davetiyeyle bir başıma oturan benim sikimdeydi bu durum.

en mutlu olmam gereken gecede buruktum, bütün gece herkes sevgilisiyle dans edip içerken, kuytuda köşede oynaşırken ben yepyeni kıyafetim içinde pırıl pırıl saçlarım ve on metre öteden duyulan parfüm kokumla tavuk şinitzelimle bakıştım. hayatımın en berbat gecelerinden biriydi.

daha bitmedi.

"cabin crew slides armed and cross check" ya da "sahibinden az kullanılmış 37 ekran tv":

yine bir başka çocuk... türk hava yolları'nda steward. o zamanlar thy steward'ları şimdiki gibi tipsiz değildi (şaka şaka). eli yüzü en düzgün sevgililerimden biriydi bu çocuk. emrah mıydı neydi bak adını bile unutmuşum çocuğun. bir insan sevgilisinin adını unutur mu? ben unutuyorum valla.

bakırköy'de yalnız oturuyordu, eve yeni taşınmıştı. birkaç kez evine gittim, seviştik, yemek yedik, buraları özet geçiyorum, klasik sevgili muhabbetleri işte. emrah'ın doğumgünü yaklaşıyordu ve ben ihtiyaç duyduğu bir şeyi almayı istiyordum. (böyle de anaç bir insanım, birini sevdim mi gözüm hiçbir şey görmüyor, maddi-manevi yanında olmaya çalışıyorum salak gibi)

burada bir es verip kısa bir şey anlatmak istiyorum. bu doğumgünü olayı benim için çok özeldir nedense. lisedeyken aşık olduğum bir çocuk vardı. adı suat olsun. aynı sınıfta değildik ama bazen ortak derslerimiz olurdu. ben resmen hastaydım bu oğlana. doğum gününe varıncaya kadar onunla ilgili her şeyi biliyordum. aramızda tabi ki hiçbir şey olmadı, ona olan ilgim tamamen platonik kaldı, lise bitti, yaz tatiline girmiştik. bir gün sokakta suat'la karşılaştım. tarih 9 ağustos'tu. hiç unutmuyorum, çünkü ertesi gün yani 10 ağustos suat'ın doğumgünüydü. ayaküstü sohbet edip tam ayrılıyorduk ki, "suatçım doğumgünün de kutlu olsun bu arada" diyerek, çocuğun ertesi gün olan doğumgününü böyle saçma salak bir şekilde kutladığım yetmezmiş gibi onunla ilgili her şeyi takip ettiğimi de açık etmiş oldum. afalladı tabi, eminim kendisi bile ertesi günün doğumgünü olduğunu fark etmemişti ama salak ben onu bir daha göremeyeceğimi bildiğim ve ona olan ilgimin azıcık farkına varmasını istediğim için böyle bir saçmalık yapmıştım. kısacası bu doğumgünü olaylarına gereğinden fazla önem atfediyorum ve insanları o özel günlerinde hatırlamaya çabalıyorum, hatırlanmadığımda da içten içe üzülüyorum elbette.

emrah'ın da doğumgününün yaklaştığını biliyordum, ona ihtiyaç duyduğu güzel bir hediye alma arayışındaydım. eve yeni taşındığı ve henüz eşyalarını tamamlayamadığı için bir televizyonu yoktu, gittim ona ufak bir televizyon aldım. tabi ki çok sevindi, bayıldı, oturduk saatlerce televizyon izledik, öpüştük koklaştık falan. onu mutlu gördüğüme ben de çok sevinmiştim çünkü o kadar tatlı bir çocuktu ki onu kaybetmemek için her şeyi yapmaya hazırdım. o kadar başarısız ilişkiler kurmuştum ki bunda çok dikkatli davranıp her şeyin yolunda gitmesini sağlayacaktım, aklımca.

olmadı tabi.

herif beni aldattı. yine bir kızla hem de. erkekle aldatsa bu kadar koymazdı sanki, nedense bir kızla aldatması daha çok koydu. ha bu arada, beni aldattığını öğrendiğimden haberi yoktu. cep telefonundaki mesajları okumuştum. ben okurum valla kimse kusura bakmasın. bu rezilliği yapan adamın foyasını başka türlü ortaya çıkaramayacaksam her türlü yolu kendime mübah eder okurum. böylece öğrenmiştim aldatıldığımı ama hiçbir şey olmamış gibi ilişkimize devam ediyorduk. bir gece evine gittim, önceden yazdığım mektubu ona fark ettirmeden yastığının altına koydum. ne yazdığımı bile hatırlamıyorum, tam bir liseli gibi davranmışım. sonra da "sana daha büyük bir televizyon alıcam, bu çok küçük kaldı" deyip kapıya yanaştırdığım taksiye televizyonu attığım gibi evden uzaklaştım.

ya ne olacaktı? o yeni sevgilisiyle benimle yaptığı gibi kanepeye uzanıp yine benimle yaptığı gibi televizyonumuzda film seyrederken, bana yaptığı gibi kızın da ağzına mısır patlağı verecekti ve ben bunu kabullenecektim öyle mi? hayır bayım. adına pasif agresyon deyin, kincilik deyin, ne derseniz deyin, hak etmeyen insanlara hak ettiğinden daha fazla değer verdiğinizi anladığınızda uzaklaşın, onlara sunduğunuz şeyleri de alabiliyorsanız alın ellerinden. bu insanlara bir şekilde ceza vermek gerekiyor. o televizyonu alır çöpe atardım ama yine de o evde bırakmazdım!

tabi televizyonun kumandasını unutup eve geri dönmeseydim daha afili bir çıkış olacaktı, orası ayrı.

bak aklıma başka bir şey daha geldi, laf lafı açıyor. sevgililerimden biri çok beğendiğim bir spor ayakkabı almıştı doğum günüm için. bir süre sonra ayrıldığımızda ise, hediye ettiği o spor ayakkabıyı geri istemişti. ben de makasla paramparça edip kargoyla göndermiştim kendisine. bunu da yapmışlığım var yani. geçmişimde böyle bir olay yaşadığım içindi belki de bu çocuğa olan tepkim. ama arada bir fark vardı, hem de çok büyük bir fark: ben kimseyi aldatmamıştım.

tabi şimdiki aklım olsa taksiyi eve geri çevirip "kumandayı unutmuşum eheheh" demez, "canım seni terk ediyorum, yastığın altına bir bakıver, ha bu arada kumandayı unutmuşum onu da götüne sokuver." deyiverirdim. (yok yaa onu bile demezdim galiba) ama çocukluk işte, eve geri dönüp kumandayı da aldım salak gibi. taksiye ikinci binişimde bana bir mesaj attı hemen, "bir daha gelmeyeceksin değil mi?" diye. "yastığın altına bak" dedim. bunca absürtlüğün içinde yine de klasımdan ödün vermeyip romantizmden ölecekmişim baksanıza. ayrılık mektubu falan yazıp yastıkların altına bırakıyorum. şimdi gülümseyerek hatırlıyorum tabi o günleri. televizyonu yüklenişim, taksiye binişim, türkan şoray gibi havalı havalı çıktığım eve, iki dakika sonra "kumanda burda kalmış yaa" deyip geri gelişim falan, offf. tam anlamıyla kezban kirli.

velhasıl, hâli hazırda hiç kullanmadığım ikinci bir televizyonum var evde. bir yavşaklık âbidesi gibi duruyor yatak odamda.

daha bitmedi. bende başarısız gönül ilişkilerine dair hikayeler bitmez. ama yaşadığım tüm bu olaylar şu anki kişiliğimi şekillendirdi diyebilirim. hepsi bana sağlam dersler verdi, artık kimseye öyle kolay kolay bağlan(a)mıyorum mesela, kimseye güvenemiyorum, hediye alacaksam ucuz bir şeyler seçiyorum. uzun vadeli planlar yapmıyorum, taş kalpli, vurdumduymaz, soğuk bi tip oluyorum ve saire.

"adam zaten fenerli" sendromu:

fener store'da çalışan bir çocuk vardı. genç, yakışıklı, tam benlik, çıtır bi şey. hani insanlar sevişirken bir an gaza gelir de "ben galiba sana aşık oldum," ya da "seni seviyorum aşkım" falan diye geveler ya, işte bu çocuğun ağzından da böyle birkaç cümle dökülmüştü. lan insan bu cümlelerin ne kadar saçma olduğunu ve aslında gerçek olmadığını bilir de yine de inanır mı?!? inanıyor işte, inanmak istiyor belki de. herif sanki o sözleri hiç söylememiş gibi sırra kadem basınca anlıyorsun gerçekleri. hoop diye iniveriyorsun yere. sonuç, "erkekler hayvandır, onlara asla bağlanmamalısın, onları seks için kullanıp atmalısın, başka türlüsünü hak etmezler." neredeyse bu raddeye gelecektim. ya aklı başında seçimler yapıp düzgün insanlarla takılmalıydım ya da böyle saçma sapan ilişkilerle gönül eğlendirip sonrasında dehlemeliydim hayatımdan. ya hiçbir şey beklemeden sadece zevk için birlikte olacaktım ya da kimsenin hayatımdan çıkmasıyla üzülmeyecek kadar bağlanmayacaktım onlara.

hayatıma kimseleri sokmuyordum ki çıktıklarında üzülmeyeyim.

salaklık ede ede akıllanıyor işte insan.

ha bir de kırılmasın diye seviştiğim adamlar oldu. bendeki inceliğe bak! adamdan hoşlanmamışım mesela, ama reddettiğimde gururu incinmesin diye sevişiyorum?!?! şimdiki halimle böyle bir şeyi asla yapmam tabi ama crossdresser olarak takılmaya başladığım ilk yıllarda bu şekilde birkaç kez sevişmişliğim oldu, yalan yok. madem bütün aptallıklarımla kabullenileceğim, bunları da bilmelisiniz. tabi bunda "bu saatten sonra kimi bulucam, madem o kadar hazırlanmış, makyaj yapmış, ağda yapmışım, cillop gibi olmuş güzelleşmişim, elimdekiyle idare edeyim" düşüncesi de etkili olmuştur ama, sırf gururu incinmesin diye bir albinoyla sevişir mi insan?

sevişirmiş.

fosforlu cevat:

adam o kadar beyazdı ki tüm ışıkları kapamama rağmen süt beyazı teni ay ışığındaymış gibi parlıyordu. adam et ve kemikten değil fosfordan yaratılmış gibiydi, aslında çok çok kötü sevişmese yeniden görüşebilirdim, sonuçta albino da insandır (entel de insandır) ama yatağı felaketti. bir spor mağazasında yönetici miydi neydi, bana yaşattığı bu berbat deneyim için de kendisine teşekkür ederek, albino satırının yanına da bir tick işareti koyuverdim.

beyaz slip don ve siyah çoraplar sendromu:

bir ayakkabı satıcısı vardı, adam kadın ayakkabıları mağazası sahibiydi ve benim için bir kadın ayakkabı mağazası cennet gibi bir şey demekti. dolayısıyla bu adam da cennetin işletme müdürüydü. ofis kadını fantazisi vardı, onun için gidip krem rengi saten bir bluz ve diz üstünde biten siyah mini etek, sekreter çorapları, siyah rugan sivri topuklu ayakkabı almış ve saten bluzun boyun kısmındaki kuşakları fiyonk şeklinde bağlamıştım. aynaya baktığımda hediye paketi gibi giyinmiş seksi bir sekreter görüyordum ya da bir iş kadını. gözümde kemik gözlüklerle karşısında dikildiğimde nefesi kesilecekti. ama adamın göründüğünden daha kilolu ve yaşlı olduğunu fark ettim. keşke o kemik çerçeveli gözlükleri takmasaydım da bu kadar net görmeseydim o göbeği! sahi hangi akla hizmet ben bu adamı evime davet etmiştim ki? iki çift ayakkabı için mi? "lan ayıp olmasın adama, buraya kadar gelmiş bi sevişeyim madem" düşüncesi -nasıl aptalca bir düşünceyse- o gece de zuhur etti, sanırım libidomun yüksek olduğu bir geceydi. (gerçi düştüğü geceler da sayılıdır ya) neyse ki adam beyaz don giymişti ve beyaz slip donla siyah çoraplarla karşımda kalınca "ben napıyorum yaa?" diye kendime gelmemle adamı evden göndermem bir oldu.

coupling dizisindeki murduck'ın "çorap tutulması" dediği şeye yakalanmıştı adam ve bu tutulma beni kendime getirip gözlerimi açmıştı.

ha tabi bunca kurbağayı öpünce içlerinden bir tanesinin prense dönüştüğü anlar olmadı mı? oldu elbette, onur oldu mesela.

çağrı atan beyaz atlı prens sendromu:

bayrampaşa dükü onur takmıştım adını, 18 yaşındaydı ve tıfılcık diye sesleniyordum ona. çıtır oğlanları oldum olası seviyordum ve birlikte olduğum en genç adam oydu. o yaştakiler öğrenci oluyor haliyle. daha eli para görmemiş, çağrı atan, ödemeli arayan tipler. biz de geçtik o yollardan biliriz öğrencilik nedir. ben de öğrenciyken bazı adamların evine gittiğimde adamdan çok evle ilgilenirdim. hiç unutmuyorum bi gün 3 arkadaş, boğaz manzaralı bi eve gitmiştik. evin sahibi doktordu. içimizden birinin sevgilisi miydi, o geceki partneri miydi, hatırlamıyorum. barda tanışıp gitmiştik galiba. ev 3 katlı falandı ve en büyük salonunun ortasında nefis bi piyano vardı. aslında ev demek haksızlık olur, saray gibi bir villaydı çünkü. arkasında boğaz manzarası olan ve ay ışığıyla pırıl pırıl parlayan simsiyah bir kuyruklu piyano! “bakın” dedi, “yan tarafta sezen aksu’nun evi var, onun arabası geldi şimdi.” nasıl yapışmıştım o cama sezen’i görücem diye. çocukluk işte. o ev mesela benim gözümün önünden hiç gitmemişti. kendi evimi döşerken aklımın hep bi köşesinde vardı o ev. tabi salonuma kuyruklu piyano koyamadım, koysam evimin ufaklığından dolayı piyanonun üstüne oturmam gerekirdi ama en azından zevkli bi şekilde döşedim evimi. bi de tabi ki, her genç kadın(!) gibi kılık kıyafete, parfüme kozmetiğe meraklıyım ya banyomu da bunlarla dolduruyorum. gelen her çocuk ilk önce parfüm şişelerime takılıyor. murathan mungan'ın üç aynalı kırk oda kitabındaki bir öyküsünde vardı, aynalı pastaneydi galiba, parfüm şişelerini biriktiren muştik adında bir karakter. işte o muştik bendim. nedense kıyamıyorum onları atmaya. banyoda ellerini yıkayıp gelen her oğlan “ne çok parfümün var” deyiveriyor. ben tabi hemen anlıyorum ki seçmiş birini sıkmış kendine, hemen alıyorum kokuyu.

bu onur dediğim oğlan da böyleydi ilk görüşmelerimizde. daha eli ekmek tutmamış, cebi para görmemişti ve yavaş yavaş bana aşık oluyor gibiydi.

peki 18 yıllık bir kalpte yeşeren aşk ne kadar büyük olabilirdi ki?

ben gönül eğlendiriyordum onunla, gençliğinden faydalanıyordum, bir de çok sevdiğim kıllı göğsünden. o kadar taze ve toydu ki onu heyecanlandırmaktan çok büyük keyif alıyordum. yaşıtlarına göre daha oturaklı ve ağırbaşlı bir çocuktu. hem üniversitede okuyor, hem de part-time bir işte çalışıyordu: bir mağazada tezgahtarlık... ailesine yük olmamak için çabalayan ufak yaşlı büyük adamdı o. içimdeki çıtır sevgisinin ilk yansımalarından biriydi, ne yaparsam yapayım –37 yaşındaki yusuf dışında- genç çocuklara olan zaafımı engelleyemiyordum işte. fallarda bile karşıma çıkan zaafımı. (hatırlayınız, paradiso cafe'de falıma bakan demet'in ilk sözlerinden biri eve attığım sokak çocuklarıyla ilgiliydi)

onur’la ilk kez görüştüğümüzde uzun boylu olmasından ve geniş omuzlarından çok hoşlanmıştım. spora gittiği için, gayet güzel bir vücudu, tam istediğim gibi tüylü –ya da kıllı, ne derseniz deyin- bir göğsü, upuzun bacakları vardı. ne çikolata gibi teni ne de kara gözleri... en güzel yeri gamzeleriydi. rakı severdi, sert erkek pozlarına girmekten hoşlanırdı. o doğduğunda, ben evdeki bebeklerime elbiseler dikiyordum. ama ne önemi vardı ki, dönen dünya, bizi buluşturmuş, onu, annesi benim için büyütmüş gibiydi sanki. ve şimdi ben onun kollarında uzanmış kalp atışlarını dinliyordum.

18 yıllık bir kalpti bu, atmaya başlayalı ne kadar erken olmuştu daha ve daha atacak ne çok yılı vardı. koşturuyor gibiydi o kalp, delicesine atıyor ve her atışında bana yaşımı daha fazla hatırlatıyordu. 18 yaşında bir kalbe girebilir misin rüya hanım? girsen de orada kalabilir misin, kendine gel!

ama girdim galiba ve yıllardır oradayım. biz bu onur'la altı yıldır görüşürüz. öyle sevgili modunda değiliz ama birbirimizi severiz, anlarız. arada buluşur sevişiriz, ellerimde büyüdü resmen. okulu bitirdi, mezun oldu, askere gitti geldi, amerika'ya gitti, bir süre orada kaldı, şimdi de güzel bir işi var. onun ev sevdiğim yanı cesareti ve bana yaklaşımıydı. bir de oral seksi tabi.

mesela "aşkım bir gece dışarı çıkalım seni gezdireyim, elinden tutup kulüplere götüreyim." derdi. bunu yapacak değildim elbette, çünkü henüz buna hazır değildim ama söylemesi o kadar hoşuma gidiyordu ki! bunları ondan duymak bile okşuyordu gururumu.

tek kötü özelliği vardı, alkol aldığında çok geveze oluyordu ve bütün gece konuşabiliyordu. her şeye rağmen daima saygılıydı, sınırlarını bilir, ne zaman evden çıkacağını, ne zaman geleceğini, benimle ne vakitler görüşebileceğini çok iyi anlardı. benimle aynı evde yaşamayı isteyecek kadar, normal hâlimle de görüşüp arkadaş olmayı teklif edecek kadar candan bir çocuktu, ama çok çapkındı, ondan da sevgili olmazdı bana, kadınlara çok düşkündü. tatilde tavladığı kızlarla yaşadığı ilişkileri anlatırken o olgunluğun altında yatan ergenliği görmek mümkündü.

bir gün onur'la bir çılgınlık yapalım dedik. bir arkadaşını da alıp gelecekti, geldi de. arkadaşı tarık körkütük sarhoştu. "bu herif (onur'u kastediyor) sürekli senden bahsediyor, ben de merak ettim ama dediği kadar varmışsın gerçekten." dedi tarık bana. tabi sarhoşluktan tam olarak söyleyemedi bunları, ben düzgün bir cümle hâline getirip buraya o şekilde yazdım. o gece her zaman istediğim bir şey olan threesome deneyecektik. onur, tarık ve ben. onur önce tarık'la beni salonda yalnız bıraktı, kendisine rakı doldurup yatak odasına geçti. ben tarık'la ufak ufak yakınlaşmaya başlamıştım ki çocuğun burnunun ucunu bile göremeyecek kadar sarhoş olduğunu şu cümlesinden anladım: jartiyer giyseydin keşke!

bu cümlede tuhaf olan neydi ve ben çocuğun kafasının durumunu nasıl anlamıştım derseniz, üstümde zaten jartiyer vardı. bu cümleyi duyar duymaz onunla hiçbir şey yapamayacağımı anlayıp yatak odasında beni bekleyen onur'un yanına geçtim. "böylesi daha güzel oldu, seni paylaşamayacağımı anladım, bundan sonra bir daha üçüncü biri olmayacak aramızda." dedi onur. "peki" deyip uzandım yanına.

tarık'sa salondaki kanepede iki büklüm olup porno izlerken sızmıştı.

onur'dan soğumaya başlayışım, bir kızla yatmak için evimin anahtarını istemesiyle olmuştu. kullanılmaktan hoşlanmıyordum, özellikle de böyle bir şey için, o da bu hatasını anlayıp bir süre geri çekilmişti, hayatımdan çıkmıştı ama ne zaman yalnız kalsam onu çağırsam gelir ve birlikte bir şeyler içip sevişirdik. nedense birbirimizden tamamen kopamıyorduk, genele vurduğumuzda en fazla görüştüğüm kişiydi onur, evime en çok gelen tek adamdı. fuckbuddy müessesesinin baş tâcıydı.

onunla hâlâ görüşüyoruz, ben arkadaşıyla bir başka gece daha ayarlamasını istiyorum ama o pek yanaşmıyor, biraz kıskançlık ediyor sanırım. haksız da sayılmaz, yılların hukuku var artık aramızda. bir abla gibi oldum artık ona ben. onu uzaktan görmek için bir gün işyerine bile gittim, tabi o varlığımdan haberdar bile olmadı ama ben bir köşede durup dudaklarımı, göğüslerimi, bacaklarımı öpen, bana güzel sözler fısıldayan bu delikanlıyı, bir annenin ilkokuldaki ilk gününde sırasına oturtup sınıfın kapısından izlemeye koyulduğu oğlunu izlediği gibi izledim.

izledikçe gülümsedim kendi kendime ve sonra arkamı dönüp çıktım.

böyle bir hayattı benimki, orada bir çizgi vardı ve ben o çizgiyi geçmemeliydim. o çizgiyi geçersem kül olacak, yok olacaktım sanki, sidretül müntehasıydı o çizgi iki farklı hayatımın.

kafamda dönüp dolaşan bu ufak olayları (amma da ufak ha) böyle derleyiverdim bakalım. artık unutabilirim inşallah hepsini. aslında daha anlatacak çok şeyim, ama yazacak az vaktim var. geriye dönüp baktığımda yaşadıklarımı anlatırken bile ne kadar yorulduğumu fark ediyorum, bu okuduklarınızı yaşarken benim nasıl yorulduğumu da siz düşünün.

böylesine tuhaf, böylesine -belki bir çoğunuza göre- sapıkça (ya da pek hoşuma giden bir tâbirle "kinky") ve "farklılıklarla" dolu bir hayatın içinde 24 saat bana nasıl yetebilir ki?

yoruldum...

daha new york'taki glory hole macerasını, bipolar bir psikopatla ve bir jigoloyla olan gecelerimi, yeni bdsm maceralarımı anlatamadım bile. ayrıca hiç aşk olmadan olur mu? onlara da gelecek sıra. ama hepsi ayrı ayrı anlatılmayı hak ediyorlar. onları daha sonra anlatacağım, muhtemelen bir sonraki yazıya kadar da anlatacak kim bilir daha neler yaşayacağım...

her günüm bir başka belâ...

hepimizin unutmaya çalıştığı bir şeyler vardır. benimkiler de bunlardı.

2012 yılının temmuz ayında new york'a giden bir uçağın içindeydim.

havanın limonata gibi olduğu bir cuma gününün öğleden sonrasında bindiğim bu uçak en büyük hayâlimi gerçekleştirebileceğim bir şehre indirecekti beni!

inanılmaz heyecanlı ve ürkektim. sanki ilk kez uçağa biniyordum. her zaman kurduğum o kelebek metaforunu gerçeğe dönüştürmek ve kozamdan çıkmak üzere gibiydim. kanatlarım olgunlaşmış, renklerim belirginleşmişti ve ben yakında gelecek olan baharda her bir rengimi insanlara göstermek ve "bakın ne güzel kanatlarım var benim" demek için sabırsızlanıyordum. her gece ayna karşısında saçlarını tarayan ve kendine bakan bâkire bir genç kızın, vücudunun güzelliğini, memelerinin diriliğini, bacaklarını, dudaklarını, sivri çenesini, elmacık kemiklerini, dolgun kalçalarını hayranlıkla izleyip sokağa çıkarken burkaya sarınarak dolaşması gibiydi ruh hâlim. o kızın kendisinden başka kimse bilmiyordu o örtünün altındakileri, bense artık patlamak üzere olan bir çiçek gibiydim, eğdiği kırmızı başını güneşi görür görmez göğe kaldırmak için sabırsızlanan bir tomurcuk...

birkaç hafta kalacağım bu yeni dünya'da neler yaşayacağımı düşündükçe içim içime sığmıyordu. böyle bir heyecandı bedenimi saran, kalbimi her zamankinden daha hızlı attıran ve nefesimi kesen.

neden new york?

1- hayatım, gerçek beni tanısa ve sırlarımı bilse benden nefret edecek, beni bir daha görmek istemeyecek ya da kınayacak insanlarla dolu. onların o güler yüzlerinin altında aslında nasıl ikiyüzlü ve güvenilmez karakterlerin yattığını görmeyi hiç arzulamıyorum. birbirimize oynadığımız tiyatro öyle başarılı ki bunu bozmaya niyetim yok. hem neden bozayım, neden bulandırayım hayatımı? onlar belki içten içe beni ve hayatımı merak ediyorlar, bazı tavırlarıma ya da yaşantıma anlam veremiyorlar, böylesine bir kara kutu oluşum onları meraktan delirtiyor belki, kapalı kapılar ardında birbirlerine neler sorduklarını öyle iyi biliyorum ama bir o kadar da umursamıyorum ki, o yüzden onlardan uzaklaştıkça mutlu oluyorum galiba. sonuç olarak yılda birkaç haftalığına da olsa tatiller her zaman en büyük kaçışım oluyor ve ben tatillerimi daima çok çok uzaklarda geçirmeyi seviyorum. elimden gelse başka bir gezegene gidip plaj havlumu serer ve oradan dünyaya uzattığım oltayla balık tutardım, elimdeki aynayı güneşe tutup ışık oyunları oynardım uzay boşluğunda. en büyük sebep bu olsa gerek.

2- hayatım boyunca sürekli rol yapıp gerçek kişiliğimi gizlemekten, maskeler ardında yaşayıp kasılmaktan o kadar bunalıyorum ki sadece tatilde bile olsa bir süreliğine kendim gibi davranıp özgürce dolaşabilmek, giyinebilmek, sokaklarda yürüyebilmek için beni hiç kimsenin tanımayacağı ve benim de tanıdığım kimseyle karşılaşmamayı -en azından- umut ettiğim yerlere gitmeyi tercih ediyorum.

3- new york'u seçmemin diğer ve belki de en etkili sebebi de orada yaşayan ve yanında kalacağım bir arkadaşımın olmasıydı elbette. manhattan adasının orta yerinde güzel bir çatı katı dubleksinde yaşıyordu, çok büyük bir şanstı benim için orada böyle birinin olması ve ben bu şanstan olabildiğince yararlanmak istiyordum!

önce bu arkadaşımdan bahsedeyim biraz. adı, batı olsun.

kendisini daha önce "aileye eşcinsel olduğunu söylemek" başlığında anmıştım, biraz o entry'den alıntı yapayım.

"ben onu 15 yılı aşkın zamandır tanıyorum. anne-babası boşandıktan sonra babası ve babaannesiyle aynı evde yaşamaya başlamış bir çocuktu. annesi almanya'da yaşıyordu, babasıysa anadolu'nun bir taşra kasabasında. kime sorarsan şehir, bana sorarsan köyden büyükçe bir kasaba. annesinin değil de babasının yanına verildiğinde değişiyor kaderi. çünkü anneye de bir "orospu" yaftası yapıştırılmış! klasik hikaye işte, anne öcü, anne kaka.

aile tutucu, aile boğucu, aile ataerkil. baba sert, babaanne otoriter. istiyor ki, torunu erkek gibi erkek olsun, okusun, evlensin, kucağına torun versin. hain gelini de zaten defetmiş başından, biricik oğlunun oğlu çapkınlıkta sınır tanımasın, kızları sıraya dizsin.

bir gün bir bakıyorlar, bizimki kulağında bir küpeyle çıkıveriyor. deldirmiş falan da değil haa. mıknatıslı küpelerden takmış. hani ilk çocukluk hevesiyle, anadan-babadan gizli bir heyecanla takılan küpelerden. aynı günün akşamı eve girerken kulakta unuttuğu küpesinden dolayı ilk yumruğunu yiyor babadan. o küpe bir daha takılmıyor ev sınırları dahilinde. o günden sonra babaanne daha baskıcı oluyor, "kiminle görüşüyosun, nerde kaldın, okuldan çıkınca doğru eve, bak yoksa babana anlatırım, o arkadaşınla bir daha görüşmeyeceksin, söylerim bak babana!" diye diye zehrediyor çocuğa hayatı.

beraber ağlıyoruz.

dört yakın arkadaşız, ailesi sıkı gözetim uyguladıkça, bir süre görüşemiyoruz. özlüyoruz birbirimizi. çünkü mahşerin dört atlısı gibiyiz. o yokken eksiğiz. çıkamıyor evden, gelemiyor her zaman buluştuğumuz o duvar dibine.

birlikte otostop çekiyoruz, istanbul'a geliyoruz. sabaha kadar eğlenip geri dönüyoruz ilk trenle. yaşadığımız şehirde tahsin diye bir adam aşık buna, içip içip balkonuna gidiyor, bağırıyor "aşığım sana aşık!" diye. dövmekten beter ediyorlar adamı. gerçi bu tahsin sonradan bana da aşık oluyor, benim evin önüne de geliyor bir gece, annemden habersiz aşağı inip şehirde turluyoruz, başka bir gece arabasında deliler gibi öpüşüyoruz bir göl kenarında, hayatımda gördüğüm en büyük penise sahip bu tahsin, bildiğin kedi ölüsü taşıyor adam pantolonunun içinde, ürküyorum görünce. ama şimdi konumuz bu değil!

o geceden sonra bizimkinin artık saklayacağı pek bir şey kalmıyor. açıklıyor her şeyi bir bir. ve beklendiği gibi ertesi sabah kendisini kapının önünde buluyor. gidecek yeri yok. bize geliyor. 2-3 gün kaldıktan sonra bir sabah mektup bırakıp bizden de gidiyor kaçarcasına.

"sevgili kardeşim," diye başlıyor mektuba, "artık başka çarem kalmadı, istanbul'a gidiyorum." diyor. bir evin bir oğlu, parasız pulsuz, varlık içinde yokluk çeken 20 yaşına bile gelmemiş bir çocuk. hayata dair hiçbir tecrübesi olmayan bir küçük adam. zar zor bitirdiği lise diplomasından başka bir varlık yok elinde. bir film gibi yaşamaya başlıyor, istanbul bir kurtuluş, istanbul bir kaçış.

kendisine uzun süre ulaşamıyorum. yıllar sonra bir araya geldiğimizde filmin devamını ondan dinliyorum.

mektubu bıraktığı sabah, istanbul'a gidiyor. bir süre orda burda kalıyor. gecelik ilişkiler içinde buluyor kendisini. çünkü çaresi yok. iş bulamıyor. karnı aç. yeri geliyor dayak yiyor, yeri geliyor ilaç içip ölmek istiyor ama kurtarıyorlar; yeri geliyor zengin bir adam buna ataköy 9'uncu kısımda stüdyo daire tutuyor, metres gibi kullanıyor. ama bizimki rahat durmuyor, onu aldatıyor ve kendini yine sokaklarda buluyor.

derken bir bakıyorum, travesti olma yoluna girmiş. travestilerin takıldığı bir barda çalışmaya başlıyor. o zamanki adıyla 1001 night club. şimdi sıraselviler'deki yerinde araplara hizmet eden başka isimli bir mekan var. orada çalıştığının haberini alıp yanına koşuyorum. elinde viski bardağı, üzerinde kolsuz bir elbiseyle pistin ortasında beni görünce beyninden vurulmuşa dönüyor. sarılıyorum ona kulübün orta yerinde. tam bir türk filmi sahnesi yaşıyoruz, ama elimden bir şey gelmiyor, bırakmıyorlar onu.

her türlü alışkanlığı ediniyor. aklınıza ne gelirse tadıyor. hap, uyuşturucu, grup seks. cebi para görmeye başlıyor. "nereden?" diye sormuyorum, sormaya cesaretim yok. okuduğum şehre geliyor fırsat buldukça, ben hâlâ öğrenciyken o ufaktan para kazanmaya başlamış bile. hem üzülüyorum, hem seviniyorum. karışık duygular. bir gece kaldığım yurda sokuyorum onu gizlice. okumaya, üniversite hayatına o kadar çok özeniyor ki, her zaman o burukluğu seziyorum o gözlerinde. onun elinden tutan, üniversiteye yazdıran bir babası olsaydı acaba nasıl bir hayatı olurdu diye düşünmeden edemiyorum.

derken biri akıl veriyor buna "kitap yaz" diye. daha beter akıllar da veriliyor, "ona buna iftira at ki kitap ses getirsin." saçmalığa bak!

kanıyor onlara, bir kitap yazıyor. kitap toplatılıyor. çünkü aklınıza gelecek en ünlü kişilerle beraber olduğunu yazdırmışlar, sükse için.

televizyonlar havada kapıyor onu, yüzünde maskelerle çıkıyor ekranlara. anlattıklarının yarısı -ne yarısı, hepsi!- yalan, ben biliyorum, o da biliyor. ama para için yapıyor bunu, para kazanmalı. para demek, güç demek. ailesine kendisini kabullendirmek, demek. böyle düşünüyor.

kitaptan sonra ölüm tehditleri alıyor. halbuki takma isimle yazılmıştı ama yine de bulan izini buluyor. burada daha fazla kalamıyor. yeniden erkeksi görünümüne kavuşup, soluğu amerika'da alıyor. kaçak göçek girdiği bu ülkede yıllarca kalacağını bilmeden, tek bir ingilizce cümle kurabilecek yabancı dil bilgisi olmadan! hani bazı başarı hikayeleri vardır, adam anlatır, "amerika'ya geldiğimde cebimde 100 dolar vardı ve tek kelime ingilizce bilmiyordum" diye; hiç inanmazdım ama gerçekten doğruymuş o hikayeler, o hayatlar gerçekten yaşanıyormuş...

yine yıllar giriyor araya. meraklarda kalıyorum.

biri diyor ki, "haa o mu? öldü aids'ten."

"hayır" diyorum, "olamaz! o ölmüş olamaz."

hiçbir zaman inanmıyorum öldüğüne. çünkü o benim için her seferinde küllerinden yeniden doğan bir ejderha gibi. onun yaşadıklarını yaşayıp da hâlâ sağ kalabilmek herkesin harcı değil, 30 yaşındayken 3 ömürlük şey yaşamış bir insan çünkü o! gencecik omuzlarına binen yükleri siz yüklenseniz belki de boğazın soğuk sularına atardınız kendinizi bir gece vakti, yazması kolay olsa da yaşaması kolay şeyler değil bunlar.

nitekim haklı çıkıyorum, ölmemiş. yıllar sonra bir mail alıyorum kendisinden. yine "sevgili kardeşim" diye başlıyor.

"ah" diyorum, "keşke böyle olmasaydı, neden böyle ayrı düştük?"

"kader" diyor. pişmanlık, kırgınlık...ne ararsan var tonunda.

kaçak hayatı sona eriyor, amerikan vatandaşı oluyor. gay pornolarda rol almaya başlıyor. 3-5 dakikalık görüntüler için 3-5 bin dolar kazanıyor.

bana manhattan'daki evinin fotoğraflarını gönderiyor, davet ediyor. köpeğiyle çok mutlu o evde.
ama biliyorum ki, o duvar dibini özlüyor, 4 arkadaş bir araya geldiğimiz. o kahkahalarımızı özlüyor, o naifliğimizi, cebimizde çok az bir parayla otostop çekip de taciz edile edile istanbul'a gelişlerimizi, ıslak hamburger yiyişlerimizi, galata köprüsünde sabaha karşı güneşin doğuşunu izleyişimizi özlüyor. simidi, çayı, sabahın ilk peynirli böreğini, vapurdan martıları beslemeyi özlüyor, haydarpaşa garı'ndan kalkacak ilk trene yığılıp kalışımızı ve eve dönene kadar birbirlerimizin omzunda uyuklayışlarımızı özlüyor.

ben de özlüyorum.

o yumruğu yememeyi istediğini o kadar iyi biliyorum ki. şimdi elinde olsa zamanı geri çevirip belki yapardı bunu. okurdu en önemlisi, çok istediği o üniversite kapısından içeri girerdi. benim onu bir gece gizlice soktuğum yurtta kaçak gibi değil de hak eden bir öğrenci gibi kalırdı. aradan yıllar geçti ama bir üniversite yurdunda geçirdiği o tek bir geceyi hâlâ unutamadı.

ama binlerce kilometre ötede bir yumruğun sebep olduğu ve kaderin onun için çizdiği çok farklı bir hayatı yaşıyor şimdi."

işte böyle batı'nın hikayesi. daha doğrusu onu yıllar sonra ilk kez görmeden önce böyleydi bildiklerim.

şimdi ötesine geçebiliriz madalyonun.

uçağım john f. kennedy havaalanına indiğinde bacaklarım titriyordu, arkadaşımı çok özlemiştim ve ona bu kadar yaklaşmış olmak dışında ilk kez ayak bastığım new york'ta olma düşüncesi beni sersemletmişti. pasaport işlemlerimi hallettikten sonra yolcuların çıktığı kapıdan adımımı atıp etrafa bakınmaya başladım. karşımda adımı bağıran ve bana canhıraş bir şekilde el sallayan sakallı bir adam vardı?

"gözlerine inanamamak" diye bir şeyin gerçekliğini o an fark ettim ki gerçekten de karşımdaki adamın yıllar önce bir travesti barında elinde viski bardağı ve üstünde kolsuz bir kadın elbisesiyle müşterilerin masalarına konsomasyon yaptığını o an etrafımda bulunan kime söylesem gülüp geçerdi.

karşımda sakal bırakmış, vücut geliştirmiş, geniş pazıları ve omuzlarıyla duran bu adam batı'dan başka herkese benziyordu. adımı söylemese ve yarım yamalak da olsa türkçe konuşamasa onu tanıyamayabilirdim. insanların gülümsemeleri arasında sarıldık birbirimize çığlık çığlığa. o bana dönüp "dur sana bir bakayım" diyordu ben de ona dönüp aynı şeyi söylüyordum. ilk şoku atlattıktan sonra kendimizi metrelerce uzayan bir taksi kuyruğuna attık ve ayaküstü laflamaya başladık.

new york, o temmuz ayında oldukça sıcaktı, basık, boğucu ve nefes aldırmayan bir sıcağı vardı. insanlar birbirlerine yardımcı oluyorlar ve en önemlisi de mutlaka gülümseyip teşekkür ediyorlardı. milyon çeşit insan vardı sanki etrafımda. çekik gözlüsü, zencisi, sarısı, beyazı, arab'ı, türk'ü, hindu, pakistanlı, ispanyol...ne ararsan vardı! bu çeşitlilik başımı döndürmüştü kısa sürede. kimse diğerine yargılayıcı gözlerle bakmıyordu, bana çok acayip gelen kıyafetler giymiş biri kimsenin umrunda bile olmuyordu.

bu rahatlığı görünce, "işte buraya geliş sebebim" dedim kendi kendime. böyle olmalıydı yaşayacağım yer!

batı'yla taksiye bindik, 17'nci caddedeki eve doğru yol almaya başladık. ben yıllardır görmediğim ve yanı başımda oturan arkadaşıma mı bakayım yoksa taksinin camından akıp giden bir film şeridi gibi gördüğüm o etkileyici new york silüetine mi göz gezdireyim kararsızlığı içinde hem bir yandan batı'nın hayatıyla ilgili bilgi almaya çalışıyor, hem de şehri ucundan kıyısından görmeye çabalıyordum.

çok mutluydum be günlük! öyle böyle değil! çok mutluydum!

orada olduğum için hiç yabancılık çekmiyordum. o kadar tuhaftı ki bu his, sanki yıllardır oraya aittim ve çok uzaklardan çıkıp olmam gereken asıl yere dönmüş gibiydim. uzun zamandır beni böylesine heyecanlandıran bir şey yaşamamıştım. milyonlarca yıldır durduğu uçurumun dibinden bir rüzgâr hareketiyle aşağı yuvarlanmış taşın yerine geri dönmesi gibiydi oradaki varlığım.

bu düşünceler içindeyken eve vardık, batı önde ben arkada bir binaya girdik. manhattan adasının güneyinde kalan chelsea denilen bir semtte -ki sonradan öğrendiğime göre "gay neighborhood" (gay mahallesi) olarak tanınan bir yermiş- bir binadaydık. binanın girişinde otel resepsiyonu gibi bir "desk" vardı, arkasında da tombul bir "concierge".

batı'yı tanıyordu, batı beni de tanıttı adama, birkaç hafta orada kalacağımı söyledi. brad'le bu şekilde tanışmış olduk. yanında, apartmanın tamirat işlerini gördüğünü sonradan öğrendiğim bulgar kökenli çok yakışıklı bir adam daha vardı. batı beni onunla da tanıştırdı. adam tişörtünü kıvırıp sergilediği kaslı kollarını uzatarak elimi sıktı. elim elinde kayboldu. bavullarımı taşımaktan o kadar yorulmuştum ki, binlerce kilometre öteden gelmenin verdiği yorgunlukla bavullarımı taşımayı teklif eden bu adamı reddedemedim. o kaslı kolların hakkını da bir şekilde vermeliydi zaten.

asansöre binip üzerinde phc (penthouse?) yazan en üst katın düğmesine bastılar, çatı katına çıkıyorduk. batı ve bulgar yardımcımız önde, ben arkada, sadece bizim oturacağımız daireye açılan bu asansör kapısından eve geçtik. adam gülümseyerek dışarı çıktı. ben hemen eşyalarımı bir kenara fırlatıp oturmayı bile aklımdan geçirmeden evin manzarasını izlemeye başladım. camdan dışarı bakmamla evin konumuna hayran kalmam bir oldu. çünkü bu çatı dubleksinden dışarı bakıldığında harika bir manhattan silüeti görüldüğü gibi evin teras katı da vardı ve hemen oraya da çıkıp manzaranın keyfini sonuna kadar çıkardık.

bu ev, batı'ya ait değildi. new york'a geldiğinde tanıştığı doktor sevgilisine aitti. söylememe gerek var mı bilmiyorum ama doktor sevgilisi bir yahudiydi. evi gezerken menorah denen sekiz kollu şamdanlar, musevi inancını simgeleyen görseller, davut yıldızları dikkatimi çekmişti. sonradan öğrendiğime göre, norman (adamın adı buydu) son derece zengin bir aileye sahipti, kaç milyon dolar ettiğini tahmin edemediğim bu evde brezilyalı yeni sevgilisiyle (alex) yaşıyordu. evet doğru okudunuz, yeni sevgilisi!

birazdan hepsini anlatıcam, merak etmeyin.

ev son derece güzel döşenmiş ama epey pisti. bunun en büyük sebebi evdeki dört köpekti tabi. bu şehirde, özellikle de chelsea bölgesinde en çok dikkatimi çeken şeylerden biri de buydu zaten. kimse kedi beslemiyor gibiydi, herkesin bir, hatta iki üç tane köpeği vardı ve herkes köpeklerine deli oluyordu. onlara korkunç masraf yapıyor, neredeyse çocukları gibi özen gösteriyorlardı. akşam üzeri sokağa çıktığınızda gördüğünüz tek şey, mini şortlarıyla köpeklerini gezdiren süt gibi oğlanlardı. ben zaten hayvan sevdiğim için evde dört köpek olmasından hiç rahatsız olmadım, ama her yer tüy olmuştu, tek sorun buydu. louis vuitton, lady gaga, victoria's secret ve diğeri (adını hep unuttuğum) epey tüy döken minik süs köpekleriydi.

norman onkoloji doktoruydu, gündüzleri işyerindeydi ve hafta sonlarında da fire island denilen ve gay'lerin kâbesi gibi görülen bir adadaki evine gidiyordu. daha doğrusu gidiyordular. (gidecektik!)

anlatacak o kadar çok şey var ki nereden başlayacağımı bilemedim, hepsi içiçe geçmiş binlerce filmi özetlemek gibi burada yaptığım.

şimdi filmi biraz geriye saralım:

prequel

norman ve batı, batı'nın new york'a geldiği ilk yıllarda tanışmışlar. batı, new york'ta aklınıza gelebilecek her işi yapmış. benzincide çalışmış, fast food restoranında çalışmış, türk dükkanlarında çalışmış, gay barlarda barmenlik yapmış, jigololuk yapmış, hatta gay pornolarda oyunculuk bile yapmış! meşhur bir gay porno oyuncusu vardı (ben new york'tan döndükten sonraki yıl öldü adam), adı arpad. ben batı'nın gay pornolarda oynadığını duymuş ama hiç ihtimal vermemiştim buna. olsa olsa erotik falandır ya da soft gay filmlerinde kısa bir rol almıştır falan demiştim. ama batı bilgisayarını açıp bana arpad denen o adamla çektiği 15-20 dakikalık filmi gösterince gözlerimle de gördüğüm bu gerçeği kabullenmek zorunda kaldım. açıkçası filmdeki performansı berbattı, onun nasıl cilveli bir oğlan olduğunu çok iyi bilen biri olarak kamera karşısında nasıl kasıldığını fark etmek hiç zor olmadı. oyunculuğu bıraktığı iyi olmuştu, bunu kendisine de söyledim ve o filmleri izleyip dakikalarca güldük.

batı, new york'ta tutunabilmek için para kazanması ve vücuduna iyi bakması gerektiğini anlamış. ufak ufak para kazandıkça bunu kendine yatırmış, görselliğe önem vermiş, destek de alarak vücut geliştirmeyle ilgilenmeye başlamış, sonuçta ünlü bir oyuncuyla film çevirebilecek kadar iyi bir vücut yapıp filmlerde, erotik fotoğraf çekimlerinde boy göstermeye başlamış. bir çekimden bikaç bin dolar kazandığı oluyormuş. asıl para ise bu filmlerden kendisini tanıyan ve ona ulaşan zengin "new yorker" adamların sunduğu imkanlardan gelmiş. bir gay dergisine verdiği eskortluk ilanıyla talep patlaması yaşamış, bir gecede 5 bin dolara yakın para kazandığı oluyormuş ve new york gay ortamlarında bdsm partilerinden tutun grup sekslere, yaşlı ve zengin gay'lerin saçtığı paralardan tutun yaşadığı aşklara kadar birçok farklı deneyimle karşılaşmış.

kendisine gelen talepten dolayı los angeles'tan chicago'ya, florida'dan boston'a kadar bir çok yer gezmiş. o kadar çok anısı var ki birkaç tanesini anlatayım.

bir gece adamın biri batı'yı arayıp evine davet etmiş ve yüzüne sıçmasını istemiş. evet bildiğiniz, scat olayı yani. 500 dolar verseler yapar mıydınız diye siz düşünedurun, zaten batı da bunu becerememiş. ama beceremeyişinin altında yatan sebep ne ahlaki tabular ne de midesi, batı'nın asıl problemi kabızlıkmış. o zaten bildim bileli kabızdır, nitekim o gece de zaten kabızken üstüne bir de altında yatan bir adamın yüzüne sıçmasını beklemesinden kaynaklı bir stres eklenince bizimki "oh i can't" deyip düz seksle idare etmek zorunda kalmış. scat için tuttuğunuz adamın kabız çıkması tam bir komedi değil mi!

bir başka gece çağrıldığı otel odasındaki adam, batı'dan kendisini dövmesini istemiş. bizimki de artık hayata karşı olan öfkesinden midir nedendir bilmem, adamın fetiş materyallerini kullanarak allah ne verdiyse girişmiş adama, kırbaçlar coplar, toplar, eziyetin bini bir para! batı vurdukça adam zevke gelmiş, batı vurdukça adam zevke gelmiş (o bağırdıkça batı kara murat), çığlık çığlığa ortalık. bir de sesleri duyulmasın diye televizyonu açmışlar mı bizimkiler, açmışlar.

e tabi otel odasında ne kadar rahat edebilirsin ki? bir süre sonra güvenlik kapıya gelmiş çünkü "adam öldürüyolar" diye şikayet ulaşmış resepsiyona. batı ve "müşterisi" güvenlik görevlisine durumu açıklamak zorunda kalmışlar. neyse ki herkes -özellikle new york'ta- o kadar açık fikirli ki, kapanmış mesele.

ha bir de saint at large denilen uçuk seks partileri var ki onlarla ilgili anıları buraya yazmayı midem kaldırmıyor. :))

jigololuktan ve barmenlikten iyi para kazanmış ama asıl zevki makyaj kursundan almış. büyük bir hevesle gittiği makyaj kursunu başarıyla bitirmiş ve ünlü moda evlerinin defilelerinde make-up artist olarak makyaj ekiplerine girmeyi bile başarmış. onlarla birlikte çok yer gezmiş, çok insan tanımış ve çok da mutluymuş, fakat eski hayatından (yani jigololuk ve gece hayatı) kalan bir alışkanlık, hayatını tepetaklak etmiş.

bu alışkanlığın adı: meth.

öyle bir ortamda yaşayıp uyuşturucu kullanmamasına şaşardım zaten. o da bizim anca breaking bad'den yakinen tanıyabildiğimiz meth denen o illet şeye bulaşmış. şimdi bana bunları anlatırken gözleri kocaman oluyor ve "sakın ama sakın denemeyi aklından bile geçirme" diyor çünkü meth denen o zıkkım yüzünden makyörlük konusunda kendisini geliştirememiş, işler kaçırmaya, konsantre olamamaya, sürekli geç kalmaya ve defilelere çağrılmamaya başlamış. etrafındaki "normal" arkadaşlarını kaybetmiş, daha da kötüsü sağlığını kaybetmiş, cildi bozulmaya, saçları dökülmeye başlamış, parasını kaybetmiş, sevgilisini kaybetmiş. sonuçta kazandığı hiçbir şey olmamış, hep kaybetmiş.

işte bu aşamada norman (onu ilk yıllarda koruyup kollayan eski sevgilisi olarak) batı'ya evini açmış. ona bir oda vermiş, doktor arkadaşlarından birinin ofisinde güzel bir iş bulmuş ve kol kanat germiş. aralarında duygusal bir bağ kalmamış fakat baba-oğul gibi olmuşlar. bu sırada norman brezilyalı bir çocukla yaşamaya başlamış ve ortaya böyle üçlü bir ev arkadaşlığı çıkmış. ev zaten son derece büyük, 3 ayrı evin içiçe geçtiğini düşünün, 3 ayrı kişi birbirini yıllarca görmeden yaşayabilir, öyle bir dizaynı var evin.

sonra batı kendine başka bir sevgili edinmiş, şu anda onun şehirdışındaki evinde yaşıyor ama norman onun odasını hep açık tutmuş ve dilediği zaman kalabileceğini söylemiş. ev de manhattan'da olunca, beni burada ağırlamanın ve benimle birlikte burada kalmanın daha uygun olacağına karar vermişler.

bu kadar ön bilgi yeter.

eve eşyalarımızı yerleştirdikten sonra kendimizi sokağa atıp karşımıza çıkan ilk diner'da yemeğimizi yedik. son derece sert bir kahve içerken bir çırpıda dinledim bunların hepsini batı'dan.

ilk yemeğimizden sonra new york sokaklarında dolaşıp sohbet etmeye devam ettik, bana etrafı tanıtıyor, bir yandan da anlatıyor, anlatıyor, anlatıyordu. kâh bir starbucks'a girip kahvemizi alıp bryant park'ta çimlerin üzerine uzanıyor, kâh bir bagel ya da hot dog yerken kahkahaya boğuluyorduk.

paylaşacak, birbirimize aktaracak, gülecek ve konuşacak ne çok şeyimiz vardı! o türkçe konuşmaya hasretti, bense birkaç haftalığına da olsa rahat bir hayata.

o ilk günümde, bu şekilde epey bir dolaştık, bir yandan günlerimi nasıl geçireceğime dâir planlar yapıyor bir yandan da o güne kadar hep filmlerde gördüğüm o new york koşturmacasının içinde haldır haldır yürüyorduk. ziyaret edecek çok mekân, az vakit vardı. asıl önemlisi, birkaç gece tam bir kadın olarak sokaklara çıkacak ve kulüplere giderek eğlenecektim. batı da kavalyem olacaktı! benim crossdresser'lık hikayem onu inanılmaz heyecanlandırmıştı. adeta doğurduğu bir kız çocuğuymuşum gibi davranıyordu bana. bir jane austen romanında sosyeteye tanıtılacak 16 yaşındaki kızıydım sanki onun! benden de hevesliydi gece kadın olarak dolaşmam konusunda. hemen planlar yapıldı, öncesinde güzel bir alışveriş yapacak, dinlenecek ve hazırlanıp harika mekânlarda birkaç gecemizi geçirecektik. nereden hangi makyaj malzemelerini alacağımıza kadar her şeyi planlamıştık, makyajımı da kendisi yapacaktı ve nefis bir prensese dönüştürecekti beni!

derken bir dvd store'un önünde durduk. 21'inci caddedeki blue store'du buranın adı.

"içeri girmek ister misin?" diye sordu batı.

"oluuuur" diye yanıt verdim.

tabi içeri girmemizle burasının sadece bir dvd store olmadığını, aklınıza gelebilecek her türlü seks oyuncağını satın alabileceğiniz bir dükkân olduğunu anlamam bir oldu. sanki "alis" olmuştum ve hârikalar dünyasına açılan bir kapıdan geçmiştim. içerde her türlü zevke hitap eden dvd filmler vardı, gay, lezbiyen, heteroseksüel, fetişist, biseksüel, ne ararsanız bölüm bölüm isimlendirilmiş ve ayrılmıştı. insanlar ellerinde alışveriş sepetleriyle rahatça dolanıyor ve film seçiyor ya da vibratör beğeniyorlardı. o dükkânda kaç saat geçirdiğimizi hatırlamıyorum. "realistic penis"lerden birkaç tanesini ve özenle seçtiğimiz birkaç dvd'yi sepetimize atıp çıkacaktık ki, batı bana dönüp "asıl yeri görmedin?" dedi.

"asıl yer?"

bize yardımcı olan mağaza görevlisi filipinli çocuk, batı'nın ona sorduğu soruyla gülümsedi. sanırım o an elimde 2 yapay penis ve porno filmlerle o dükkândaki "asıl yeri" bilmeyen tek kişi olarak tam bir kezban gibi görünüyordum!

kezban new york'ta!

filipinli çocuk elimdeki zamazingoları alıp kasaya bıraktı ve batı'yla beni dükkânın arkasındaki -dükkân kadar büyük- bir başka yere götürdü. başımı kaldırdığımda "21 yaş ve üzeri girebilir" yazısını gördüm.

nereye gidiyorduk biz böyle?

ilerledikçe kulağıma seks yapan insanların sesleri gelmeye başladı. batı kikir kikir gülüyordu. nasıl bir kumpasa geliyordum ben, ne oluyordu? birazdan anlayacaktım.

dükkânın arka tarafı, insanların birbiriyle seks yapabildiği "glory hole" denen kulübelerle doluydu!

yani aslında o dvd store'un asıl işlevi bu glory hole alanını insanlara sunmaktı! dvd satmak ya da yapay penis, göğüs, taşak halkası, anal malzeme, penis yüzüğü, ağız topu, kelepçe vs. satmak bu adamların görünürde yaptığı işti, asıl hizmet başkaydı!

new york'a adımımı atar atmaz kendimi pompei'de bulmuştum. burası âdeta vezüv yanardağının eteklerinde kurulmuş bir günah şehriydi, sanki birazdan lut peygamber gelip tebliğde bulunacaktı. "kızlarım varken birbirinizle mi?" diye sitem edecekti oradaki herkese!

içerisi çok kalabalıktı. batı bir hınzırlık edip beni yalnız bıraktı! zaten heyecanlanmıştım ve korkuyordum, şimdi bir de yapayalnız kalmıştım.

ne yapacaktım ben şimdi burada?

bu karanlık alanı size tarif etmeye çalışayım. yanyana dizilmiş telefon kulübelerinin olduğu koridorlar düşünün. insanlar bu kulübelere tek başlarına giriyor, kapılarını içerden kilitliyordu. koridorlar sağa ve sola doğru kıvrılıyor, âdeta bir sokak gibi dükkânın arka tarafını dolanıyorlardı. bense, gözlerimi karanlığa alıştırmaya çalışarak, birkaç noktaya konmuş loş ışığın saçtığı cılız kerhane kırmızısıyla yolumu bulmaya çalışıyor, yanımdan gelip geçerken beni süzen insanların yüzlerini seçmeye çalışıyordum. bazıları zenci olduğu için gözlerinin akından başka bir şey seçilmiyordu bile. uzaklardan bir yerlerden batı'nın gülmemek için kendini zorlayışı geliyordu kulağıma, benden başka kimse konuşmuyordu.

"ne yapmam lâzım şimdi batı? n'oluyo burda?" diye sorunca, içerde dolanan görevli çocuk bana "şşşş" yaptı. "don't hushhh to me" repliğini kullanmayı hep istemiştim ama o an aklıma bile gelmedi bu cümle. tamam güzel kardeşim anladım da, insan bir rehberlik eder, nedir buranın olayı bilmiyorum ki diye içimden sövmeye başlamıştım ki, adam yanıma gelip elinde tuttuğu dolar tomarını gösterdi. hepsi 1 dolardan oluşuyordu ve elimden tutup beni bir kulübenin içine soktu, içerde duvara monte edilmiş bir ekran vardı, kenarında da para sokmak için kullanılan bir alan. nasıl anlatsam, bizim akbillere yükleme yapmak için kullandığımız ve parayı koyunca içeri çeken bir sistem düşünün. işte o sistem 1 dolarlık banknotla çalışıyordu ve her bir 1 dolar için 1 dakikalık porno filmi ekranda izleyebiliyordunuz.

"haaa tamam, aman ya ben de bir şey sanmıştım." deyip 1 dolarlık 5 banknot aldım. elimdeki bütün 5 doları alan adam kapıyı kapatıp beni kulübede yalnız bıraktı. ilk 1 doları makineye soktum, film sesli bir şekilde dönmeye başladı. duyduğum seks çığlıklarının da kulübelerde izlenen bu filmlerden geldiğini o ân anladım.

1 dakika sonra film durdu ve ben 1 dolar daha soktum. film kaldığı yerden devam etmeye başlamıştı ki sağımdaki tahta perdenin ortasında bir delik ve o delikten bana doğru bakmakta olan bir siyah göz görmemle irkilmem bir oldu!

"hıaaah" diye ister istemez korktum fakat yaşayacaklarım henüz yeni başlamıştı. o delikten bana doğru uzanan bir zenci sikinin kadife yumuşaklığını birkaç saniye sonra sağ dirseğimde hissedeceğimin henüz farkında değildim!

bazen tam bir aptal oluyorum. buranın mantığını şimdi kavramıştım!

iki kabin arasında bir delik vardı, insanlar porno film izleme bahanesiyle gelip kendilerini azdırdıktan sonra yan kabindeki kişiyle "bazı yaramazlıklar" yapıyorlardı. sizin koridorda dolanırken gördüğünüz o adamlar eğer sizden hoşlanmışlarsa, girdiğiniz kabinin yanındaki kabine girip size oral seks yapabiliyorlar, sizin onlara oral seks yapmanızı bekleyebiliyorlar ya da en azından elle tatmin olmak / olmanızı sağlamak gibi bir amaç taşıyorlardı! bu delik aracılığıyla seks yapabilen de oluyordu eminim!

holy shit!

hayatımın en büyük şoklarından biriyle karşı karşıyaydım. önümde sallanan bu zenci sikinin iştahımı kabartmadığını söylesem bana inanmayacağınızı biliyorum ama o ân eğilip onu ağzıma almaktan çok aklımdan geçen baskın düşünce "new york'ta bir glory hole'dan sana doğru uzanmış bu zenci pipisinin daha önce nerelere uzanmış/girmiş/çıkmış olabileceğini düşün ve her türlü hastalığın kol gezebileceğini düşünerek ona sakın dokunma!" idi.

yapamadım!

sonunda yorulan adamcağız sikini geri çekip elini delikten geçirmeye çalışıyordu. parmaklarını sokup bana "gel" işareti yapıyor, sonra babafingoyu yine kabinimin ırzından geçiriveriyordu. sol tarafımda bir ekranda porno film oynuyor, sağ tarafımdaki bir delikteyse canlısı oynuyordu!

ne yapacağımı bilemez hâlde âdeta felç olmuş gibi beklerken adam benden ümidi kesmiş olacak ki pipisini geri çekti ve kabinimi de sallayacak kadar sert bir şekilde kendi kabininden çıkıp kapıyı vurdu. kaba şey!

ama rahatlamıştım. (yani psikolojik olarak)

elimdeki 1 doları yine makineye soktum ve kalan son 2 dolarımı da bitirip çıkmaya karar verdim.

derken, yan kabinime bir başkası girdi, başımı sağa çevirdiğimde görebildiğim tek şey kırmızı ayakkabılı ve şortlu birinin yan kabinimde durup parmağını bana doğru uzattığıydı.

bu sefer pipi yoktu, bana doğru uzanmış parmaklar vardı ve beni işaret ettikten sonra "buraya gel" dercesine geri çekiliyorlardı. sanırım istediği şeyi anlamıştım.

"hmm, ağzıma alamam ama verebilirim?" diye düşündüm. anlık bir düşünceydi, feci şekilde yükselmiş libidom, yanıbaşımda oynayan porno filmden yükselen çığlıklar, az önce gördüğüm haşmetli organ, hepsi bir araya gelince "eaah başlarım böyle işe, madem new york'tayım, o zaman new york'ta olan new york'ta kalır" diyerek oturduğum tabureden ayağa kalktım. şortumun düğmesini açtım, fermuarımı indirdim ve olanlar oldu!

artık yan kabindeydim. yani tamamen olmasam da kısmen yan kabindeydim diyelim. karşımdaki adamın sakalları vardı, bunu hissedebiliyordum. yaptığı işte gayet iyiydi ve belli ki niyeti beni boşaltmaktı. sanırım buna hayır demeyecektim, kırmızı ayakkabılı ve sakallı bu adam belki çok yakışıklı bir çocuk, belki yaşlı bir amca, belki çok çirkin bir "loser", belki o gün onlarca şey yalamış aids'li biri ya da bir homeless'ti. bir yandan bunları düşünüyor, ama diğer yandan yaşadığım adrenalini tarif bile edemiyordum.

inanılmaz bir heyecandı ve buna daha fazla dayanamayıp adamın ağzına boşaldım. beni iliklerime kadar emdi, kendimi geri çektiğimde pişmanlıkla karışık tarif edilemez bir heyecan içindeydim. bir süre bacaklarım tutmadı, hemen oturdum. birkaç dakika dinlenip kendime gelmeye çalıştım. yan kabindeki adam çıkmıştı. benimse dışarı çıkmaya cesaretim yoktu. ya dışarı çıktığımda onunla karşılaşır ve nasıl biri olduğunu görürsem diye düşünüyordum. sanki dışardaki herkes koridorda karşılıklı sıralanmış ellerinde gül yapraklarıyla beni bekliyorlardı ve ben kapıyı açar açmaz alkışlamaya başlayacaklardı!

aslında o adamı görmeyi hem istiyordum, hem de istemiyordum. çok karışıktı duygularım, resmen altüst olmuştum daha new york'taki ilk günümde! kabinimin kapısı tıklandı, bana 1 dolarlık banknotları satan çocuktu bu. daha fazla 1 dolar isteyip istemediğimi sordu, o sırada yan kabine birinin daha girdiğini fark edip hemen çıktım bulunduğum kabinden. yoksa devam edecekti bu yalancı seks!

"hayır istemiyorum" deyip batı'yı aramaya koyuldum.

koridorlarda dolanan adamların sayısı artmış gibiydi ve bunlardan bir tanesi benim dna'larımı alıp yok olmuştu. işin ilginci buranın da kendine göre bir ahlâk kuralı vardı, kabinlere girenler 1 dolar almak ve içerde film seyretmek zorundaydı, kabinden film sesi gelmediğinde görevli hemen kapıyı tıklatıyor ve ilâve 1 dolar isteyip istemediğinizi soruyordu. kabinlere iki kişi girmekse kesinlikle yasaktı! ama delikleri kullanarak istediğiniz her şeyi yapmakta serbesttiniz.

batı'yı buldum, neler yaşadığımı öğrenmek için ölüyordu, bense bembeyaz olmuş bir suratla kasaya doğru ilerledim, satın aldıklarımızın parasını ödeyip kendimizi dışarı attık. batı'ya olanları anlattım, gülmekten beni dinleyemiyordu bile. sonunda kendine gelip "hadi artık eve dönebiliriz" dedi. bense dükkânın karşısındaki kaldırımda durmuş, içerden çıkan adamların ayakkabılarına korkuyla bakıyordum.

neyse ki kırmızı ayakkabılı kimseyi görmedim ve batı'nın kolumdan tutup sürüklemesiyle oradan ayrılabildim.

ve eve döndük.

kendimi duşa attım, "kırklanmak" denilen şeyi yaptım, elimde olsa derimi yüzüp çıkaracaktım, o kadar pis hissediyordum ki kendimi, bir daha asla böyle bir şey yapmayacağıma dâir söz verip tertemiz olmuş bir şekilde çıktım duştan. kıtalar arası yolculuktan dolayı yaşadığım en uzun gündü ama bende en ufak bir yorgunluk belirtisi yoktu.

duştan çıktığımda norman işten, alex de okuldan dönmüştü. ikisiyle de tanıştım, beni çok iyi ve güler yüzlü karşıladılar. dört köpek de öyle tabi, önce biraz kokladılar, sonra da her biri bana alışıp ayrı ayrı yataklarına döndü, onlar da evdeki misafiri kabul etmişlerdi. en azından onlar gibi tüy dökmüyordum!

akşam olunca, norman terasta barbekü yapmaya niyetlendi. adam tam bir kırmızı et delisiydi, evde yemek nâmına hiçbir şey pişmiyordu. zaten new york'ta (özellikle de manhattan'da) kimsenin evde yemek pişirdiğini sanmıyorum. insanlar sabah kahveyle güne başlıyor, işe gitmek için kendini sokağa atıyor, deli gibi çalışıyor, öğle vakti geldiğinde yine sokağa çıkıp bir atıştırmalıkla yemeği geçiriyor, belki bir parkta (çoğunlukla central park) güneşleniyor, sonra işe dönüyor, 4-5 gibi işyerlerinden çıkmaya başlıyor, evine dönerken bir pub'da arkadaşlarıyla bir akşamüstü drink'i alıyor ya da bir deli'den meyve alıp spora uğruyor, sonra ya erkenden yatıyor ya da barbekü gecesi yapıyordu. bu yüzden sokaklar hep canlı, özellikle restoran, kafe ve barlar akşamları ve gece boyunca dopdolu, hizmet sektörü mükemmel denecek kadar gelişmişti. bizse o geceki yemeğimizi norman'ın terasında ground zero'da o sene yeni yeni yükselmeye başlayan dünya ticaret merkezi'ne bakarak yiyecektik.

aramıza batı'nın şimdiki sevgilisi de katılacaktı: ralph.

norman, alex ve dört köpekten sonra ralph ve sürpriz misafiriyle (lisa) de tanışarak new york'taki ilk gecemi dolu dolu geçirmekteydim.

alex, esmer yakışıklısı, sıcakkanlı bir çocuktu. norman'ı seviyordu ve green card'la amerika'ya gelmişti. batı ve norman'ın ilişkisi bittikten sonra alex norman'la tanışmış, bir tıp okulunda eğitim görmeye başlamış, norman'ın da desteğiyle vatandaşlık almak için uğraşmaktaydı. ralph ise, batı'nın şimdiki sevgilisiydi. 50 yaşlarında (ama 35 gibi gösteren), inanılmaz titiz, temiz, bakımlı, hoşsohbet, sevimli bir adam ve harika bir aşçıydı! lisa da ralph'in evli olan -heteroseksüel bir kadın- kankasıydı, ralph'le birlikte long island'da yaşıyorlardı ve benimle tanışmak için gelmişlerdi. çünkü batı, benim geleceğimi haftalar öncesinden haber vermişti ve beni neredeyse yıllardır tanıyor gibiydiler. hepsi beni tam bir kadın olarak görmek için sabırsızlanıyordu, burada üçüncü bir türmüşüm gibi hayranlık ve sevinçle karşılanmıştım. onların heyecanı beni de yükseltiyordu.

çok tatlı insanlardı bunlar! onlarla tanıştığıma çok memnundum ve deli gibi mutluydum.

new york'taki ilk gecemde o teras katında şehir silüetine bakarak beyaz şarap içtik. norman'ın pişirdiği etleri afiyetle yedik, o gece o terasta barbekü kokusu ve şehirde kaldığım süre boyunca yapmam gerekenlere dâir herkesin verdiği tavsiyelerle birlikte hiç eksik olmayan bir şey de new york semâlarına yükselen kahkahalarımdı.

ralph ve lisa geceyi evlerinde geçirmek üzere gittiler, norman ve alex de köpekleriyle birlikte odalarına çekildiler. biz de batı'yla kendi odamıza geçip yatağa uzandık. bana rupaul's drag race'in son bölümünü ve paris is burning'i izletti. rupaul denilen adam belki de dünyanın en iyi crossdresser'ıydı, hayran olmamak elde değildi ona. "paris is burning" ise, bir gün mutlaka ünlü olma hayâliyle yaşayan, doğum tarihi bile bilinmeyen, 23 yaşında öldürülüp giden venus extravaganza adındaki bir drag queen'in hikâyesiydi. rupaul ne kadar ihtişamlı bir hayata sahip olmuşsa, venus o kadar dibe batmıştı.

ben de belki bir rupaul olacaktım, belki de bir venus? bunu henüz bilmiyordum. o gece batı'yla yıllar sonra kavuşmuş iki kardeş gibi birbirimize sarılıp gelecek ve hayat hakkında uzun uzun sohbet ettikten sonra sabaha karşı uyuyabildik.

ertesi gün cumartesi'ydi ve ben new york sokaklarında dolaşan harika bir kadına dönüşecektim.

kozam yırtılmıştı...

hüznü derin olanın neşesi göğü delermiş.

doğru galiba.

o gece, 51'inci caddede bir kadın, üzerinde narçiçeği renginde belden volanlı, askılı bir elbise ve pudra rengi yüksek topuklu ayakkabılarıyla taksi bekliyordu. bir elinde, kıyafetine pek de uyduramadığı, biraz aceleye gelmiş küçük ebatlarda siyah rugan, zincirli bir el çantası olduğu halde kendisine yaklaşmakta olan bir taksiye el etti. sıcaktan saçları tenine yapışmış, biraz çakırkeyf, epeyce mutlu ve biraz da hüzünlüydü bu kadın. çünkü güneş doğmak üzereydi ve kendisini buraya getiren o şaşaalı atlı araba bir bal kabağına dönüşmek üzereydi...

arabanın arka koltuğuna oturan kadın, kendisinden komut bekleyen adamla dikiz aynasında göz göze geldi ve "on yedinci caddeye lütfen" dedi. hatta on yedinci (seventeenth) yerine yetmişinci (seventieth) gibi algılanmaması için ekstra özen sarf etmişti. taksi hareket ettiğinde kadının iki ayakkabısı da ayağındaydı ve arkasından koşturan bir prens yoktu. new york'un her saat hareketli olan caddelerinin ışıklarını izleyen kadın, küçücük çantaya sıkıştırdığı pudra kutusunu çıkarıp yuvarlak ve şirin aynadan kendisine baktı, rujunu tazeledi. bunları yaparken bacak bacak üstüne atmış ve şoförün camekânlı bölmede olmasından cesaret alarak bir telefon görüşmesi yapmaya başlamıştı. telefondaki kişi, geceye birlikte başladıkları arkadaşıydı ve onunla türkçe konuşuyordu. telefon görüşmesi bittiğinde şoför kadına dönüp "türkiye'den misin?" diye sordu.

new york'un ortasında bir gece vakti, seksi bir kıyafetle rahat rahat dolanan ve ülkesinden binlerce kilometre uzakta olmanın rahatlığıyla hareket eden bu kadın, gece kulüpten dönerken bir türk taksi şoförünü bulmuştu!

şimdi isterseniz bir gece öncesine dönelim.

on yedinci caddedeki çatı katına güneş vurduğunda gözlerimi açtım, sabahın çok erken bir saatiydi ve yapacak çok şeyimiz vardı. evdeki köpekler oradan oraya koşturuyor, bazen birbirlerine hırlıyor, bazense bir kemiği kemiriyorlardı. sokaktan gelen ambulans ve itfaiye araçlarının sesleri hiç eksik olmuyordu. duş alıp giyindim, yarı amerikanlaşmış batı, üst katta sabah kahvesini içiyor, bir de kendine muz soyuyordu. benimle zaman geçirdiği için bir süre spor salonuna gidemeyeceğinden yakınıyordu bir yandan da. ama o günün benim için ne kadar önemli olduğunu bildiğinden çok da şikayetçi değildi.

hava 38 derece falandı. buna metronun buharı, gökdelenlerle çevrili şehirden yükselen yiyecek kokuları, hava sirkülasyonunun olmayışı da eklendiğinde, şehirde hava sanki 55 dereceymiş gibi hissediliyordu. hangi televizyon kanalını açsanız, "bugün hava şu kadar fahrenhayt, aman siz siz olun evinizden çıkmayın" şeklinde uyarılar yapılıyordu.

böyle bir günde alışveriş yapacak ve sokaklarını keşfedecektim new york'un.

batı'yla birlikte metroya girdik, times meydanına gittik, klasik new york gezisi yapan her turist gibi önce times meydanı'nı, madame tussauds müzesi'ni, sonra empire state binası'nı, çin mahallesi'ni, özgürlük heykeli'ni ve central park'ı gezdik. bir güne bu kadar yeri sıkıştırmış, üstüne bir de alışveriş yapmaya zaman ayırmıştık. batı, makyaj eğitimi almış biri olarak beni harika mağazalara götürüp alışverişimde çok yardımcı oldu.

birkaç sephora ve mac mağazası gezip alacağımız malzemeleri seçtik. parfüm olarak chanel chance kullanacaktım. şimdi düşünüyorum da bir yaz gecesi için epey ağır bir parfümmüş, şimdiki aklım olsa tercihimi hypnotic poison'dan yana kullanabilirdim. fondöten, göz kalemi ve ruj için make up for ever, far için nars, rimel ve fırçalar için mac, pudra için de smashbox tercih ettik. fırçalar için özellikle birkaç blok yürüyüp mac professional'a gittik ama gittiğimize değmişti çünkü oradan 187, 190 ve 217 numaralı mükemmel fırçalar satın aldık. ruj için seçimim "moulin rouge" olmuştu. hatta satın alırken ne tür bir ruj istediğimi soran -zenci ve gay- çocuğa açık açık "i want something slutty (biraz hafifmeşrep bir şey olsun, azcık orospu işi olsun)" dediğimde, "a-ha" deyip bana moulin rouge kırmızısını uzatmasını hâlâ anımsıyorum.

bu şehirde alışveriş yapmak da çok keyifliydi, satın alırken kimse "orospu işi bir ruj alıp ne yapacaksın?" der gibi bakmadığı gibi, fondöten ya da diğer ürünlerde ayna karşısında rahatlıkla deneme yapabiliyordunuz. özellikle makyaj malzemesi satan mağazalardaki transseksüel ve gay çalışanlar size yardımcı olmak için etrafınızda dört dönüyordu. sizi en iyi onların anlayabileceği de âşikârdı.

bu şehri çok seviyordum.

giyeceğim kıyafetleri türkiye'den getirdiğim için sıra sadece ayakkabı almaya gelmişti. batı, beni büyük numara ayakkabıların da rahatlıkla bulunduğu büyük bir mağazaya soktu, orada, 8-9 ve 10 dahil büyük ayaklı zenci ablalar için üretilmiş ayakkabılar bulmak mümkündü ve işin en güzeli orada hepsini deneyerek seçebilme rahatlığıydı. saatlerce ayakkabı denedim, aslında ihtiyacım olmamasına ve nerede giyeceğim hakkında da hiçbir fikrimin olmamasına rağmen birkaç çift ayakkabı satın alıp o işi de halletmiş olduk.

benim için new york ne özgürlük heykeliydi ne de empire state binası, ne köşe başında yediğim bir hot dog'du, ne b&h mağazası, ne veselka'da bir borsch çorbası, ne five guys'ta ya da shakeshack'te bir hamburger, ne bagel, ne de central park'ta bir fayton gezisi. benim için new york gece başlayacaktı ve satın aldığım tüm bu kıyafetleri üstüme geçirip makyajımı yapıp sokaklarda dolaşmaktı, eğlenmekti, başları kendime döndürmekti. (haksızlık etmeyeyim, bir de broadway'di elbette!)

batı'yla birlikte eve döndük ve gece planımız da yavaş yavaş netleşmeye başlamıştı. lisa ve ralph de bize eşlik edecekti. hep birlikte evde buluşacaktık, herkes benim hazırlanmamı bekleyecekti ve beraber çıkıp önce lips'te bir yemek yiyecektik, sonra oraya yakın olan bir kulüpte eğlenmeye gidecektik.

gecenin sonrasında nelerin bizi beklediğini de kadere bıraktık.

ben odama çekildim, önce güzel bir duş aldım, sonra da giyeceğim kıyafetleri hazırlayıp ayırdım. takılarımı seçtim, kullanacağım makyaj malzemelerini ve iç çamaşırlarını da hazırladım. duş sonrası bebek yağımı sürüp kontakt lenslerimi taktım. bir süredir uzattığım tırnaklarıma önce cilâ sürdüm, o kuruduktan sonra da ruj rengime uyumlu şekilde, ondan daha az "slutty" olmayan kırmızı ojelerimi sürdüm, ellerime de ayak parmaklarıma da aynı ojeleri kullandım. kapalı bir ayakkabı giyecek olmama rağmen ayak tırnaklarıma da oje sürmeyi tercih ettim, çünkü tam hissetmek istiyordum her şeyimle. hiçbir şeyim yarım ya da eksik kalmamalıydı. ojelerimin kurumasını beklerken çok gergin olduğumu fark ettim, gece çöktükçe içime bir heyecan girdi, korkuyla karışık bir şeydi bu. biraz uzandım, batı'nın hazırlayıp odama bıraktığı içkiden birkaç yudum aldım, ama heyecanım daha da arttı. üst katta benim hazırlanmamı bekleyen batı, ralph ve lisa ile alex ve norman'ın beklentileri gerginliğimi daha da artırmıştı sanırım.

nemlendiricimi sürdüm, üstüne bir kaç nokta kapatıcı ve ardından fondöten uyguladım. bir yandan da odadaki klimayı makyaj yüzümde sabit kalsın ve terlemeyeyim diye ayarlamıştım. yüzümdeki makyaj yerine oturmaya başlarken ben gözlere giriştim. önce kalemle şekillendirdim, ardından far sürdüm, eyeliner çekmeyi hâlâ beceremiyordum ve bu gerginlik içinde onunla uğraşacak vaktim de yoktu. hem zaten eyeliner çekmeyi becerebilen kadın sayısı bile sınırlıyken kendime bu kadar yüklenmesem de olurdu!

istanbul'da, evde kendi kendime makyaj yaparken, onu sadece ben ve eve gelecek olan partnerim göreceği için daha rahattım elbette, ama birazdan sokağa -üstelik de new york'ta- çıkacağım için makyaj beklediğimden de uzun sürdü. her şey mükemmel görünsün istiyordum. maskarayı da kullandıktan sonra pudrayla biraz rötuş yaptım ve son olarak "slutty" rujumu sürüp dudaklarıma yaydım, parlatıcımı da ihmal etmedim tabi. tüm bu makyaj sırasında lady gaga'nın born this way şarkısını loop'a almıştım, remix'inin bünyemde yarattığı itici gazla içimdeki gerginlik yerini bir an önce dışarı çıkıp insan içine karışma isteğine bıraktı. küpelerimi, bilekliklerimi, yüzüklerimi ve kolyemi taktım, onların şıkırtısını tüm gece duymak istiyordum.

son olarak, getirdiğim iki peruktan birine karar vermek zorundaydım. tercihimi her zaman olduğu gibi uzun, siyah ve dalgalı olandan yana kullandım, peruğu başıma sıkıca sabitledikten sonra ayna karşısına geçtim, saçıma biraz sprey sıkıp kendime son bir kez baktım. yüksek topuklu ayakkabıların üzerinde, mini elbisesi, saçı başı, takıları ve makyajıyla harika bir kadına dönüşmüştüm ve sabırsızlanmakta olan kalabalığın içine çıkmak için hazırdım.

tam odadan çıkıyordum ki parfüm sıkmadığım aklıma geldi ve şişenin dörtte birini üzerime boca ettim. çantamın içine her ihtimale karşı pasaportumu, pudra kutumu, rujumu ve bir miktar paramı koydum. ağır adımlarla üst kata çıktım ve arkadaşlarımın arasına girdim.

başta lisa olmak üzere, ralph ve diğerleri gülümseyerek beni izliyordu. salonun ortasına kadar gelip kendi etrafımda döndüm. lisa cep telefonunu çıkarıp fotoğraflarımı çekti. hepsi gördükleri manzaradan çok hoşlanmıştı. onların beğenisi bana güç verdi. evde daha fazla vakit kaybetmeden dışarı çıktık.

binanın dışarıya açılan kapısından attığım ilk adım, aya ayak basan ilk adamın sözlerini anımsattı bana. o kapı benim için harikalar diyarına açılan, kendimi kendim gibi herkes içinde var edebilmeme olanak sağlayacak, kendimi ilk kez bir "varlık" olarak hissettirecek bir kapıydı. bu dünyadaki ilk gününü yaşayan bir bebeğin attığı ilk adım gibiydi, insan bebeğinin yürümeye başlamasını görünce nasıl heyecanlanırsa, ben de yıllarca içimde büyüttüğüm bir bebeğin ayağa kalkıp attığı ilk adıma şahit oluyor gibiydim. evet belki kimse için bir anlam ifade etmeyen, insanlık için küçük ama benim için çok önemli ve büyük bir adımdı bu. gerçek dünyaya hoş gelmiştim.

başımı kaldırdım, omuzlarımı dikleştirdim, topuklu ayakkabılarımı kaldırıma vura vura lisa'nın kolunda yürürken, attığım her adımda "ben de varım, ben de bu dünyada yaşıyorum ve artık nefes alıyorum" der gibiydim. heyecandan titriyordum, hava çok sıcaktı ve ralph'in arabasına giderken attığım 30-40 adımda bile topuklu ayakkabıyla tüm gece nasıl ayakta kalacağımı kara kara düşünmeye başlamıştım.

arabaya bindik, şehrin caddelerine kendimizi attık. sürekli batı'ya ya da lisa'ya dönüp "nasıl görünüyorum? saçım başım normal mi, rujum dişlerime bulaşmış mı?" diye sorup duruyordum. gece boyunca bir gözleriyle beni daima süzmeleri ve görecekleri her türlü olumsuzluğu hemen söylemeleri konusunda anlaştık.

15-20 dakika sonra 56'ncı caddedeki lips isimli bir restorana vardık. burası "drag dining" denilen, drag queen'lerin şovları eşliğinde yemek yeyip eğlenebileceğiniz bir mekandı. masamıza oturduk, siparişlerimizi verdik. tam bir hanımefendi gibi bacak bacak üstüne atıp etrafı süzmeye başlamıştım. sahnedeki drag queen'ler, abartılı makyajları ve kıyafetleriyle yarışmalar düzenliyor ve insanları güldürüyordu. içerideki masalarda çoğunlukla bekârlığa veda partisi yaptığı belli olan kız grupları vardı. tabi bu benim için biraz hayal kırıklığı oldu çünkü ben genç ve yakışıklı adamlarla tanışmak istiyordum. moralimi bozmadım ve ânın keyfini çıkardım, gece daha uzundu nasıl olsa.

etrafımızdaki insanlar bana hiç tuhaf gözlerle bakmıyordu. bunu çok yadırgadım. aslında normal olan şey zaten kimsenin bana tuhaf gözlerle bakmamasıydı ama bu kadar da normal karşılanmayı beklemiyordum açıkçası. bakan birkaç kişi muhtemelen topuklu ayakkabılarla 1.90'ı aşan ince ve uzun bir kadına dönüştüğüm için "bu ne uzun boylu bir kadın" der gibi bakıyordu. hiç sakıncası yoktu o bakışların da.

her şey yolundaydı.

yemeğimizi yedik, bol bol sohbet edip fotoğraf çektirdik. hatta o geceden birkaç fotoğrafı lisa facebook'a da yükledi ve ben önce bundan biraz rahatsız olmuştum ama batı ve ralph beni "kesinlikle diğer halimi andırmadığıma ve kimsenin beni bu şekilde tanıyamayacağına" ikna ettikten sonra rahatladım.

yemekten sonra bar kısmına geçtik ve bir şeyler içmeye başladık. olduğumuz yerden de görünen sahnedeki şovları takip ediyorduk. ayakta durduğum sürece ayaklarıma inanılmaz bir baskı biniyordu ama kendime söz vermiştim. asla şikâyet etmeyecektim. birdenbire, barda yanımda duran genç adam bana "merhaba" dedi. sağa dönüp onunla göz göze geldiğimde gülümsedim ve uzattığı eli sıktım. adı ron'du. "ben de rüya" dedim. bu ismi kullanışımın sebebini daha önce de açıklamıştım. bu kadın benim rüyâmdı. bundan daha doğal bir isim bulamazdım. çocukla sohbet ederken, onun bir saç stilisti olduğunu öğrendim. 26 yaşında, orta boylu, sevimli bir amerikalıydı. yalnızdı. bana çok güzel olduğumu, güzel göründüğümü söyledi. o gece dışardaki bir adamdan bir iltifat da almıştım sonunda. sonra bana saçım konusunda tavsiyeler verdi. cep telefonunu çıkarıp yüzüme uygun saç modellerini gösterdi. onu dinleyeceğimi söyledim. çocukla konuştuğumu gören yanımdakiler, bizi yalnız bırakmıştı. ron, geceye nerede devam edeceğimizi sordu. bense, "arkadaşlarım nereye götürürse oraya gidiyoruz, bilmiyorum" dedim. hatta ondan tavsiyeler istedim, o da bana birkaç mekan ismi söyledi. derken garip bir şey oldu ve ron cep telefonundan bazı fotoğraflar göstermeye başladı. fotoğraflarda bir kadın, çeşitli kıyafetlerle pozlar vermiş ve kendini ayna karşısında fotoğraflamıştı. bu kadın ron'dan başkası değildi! o da kadın kıyafetleri giymekten hoşlanan biri çıktı ve acaba gecenin geri kalanını beraber geçirebilir miyiz diye düşünmeye başladığım bu adam da bir crossdresser çıktı!

az önce "acaba yatakta nasıldır, pipisi büyük müdür, sünnetli midir, güzel bir gece geçirebilir miyiz" diye düşündüğüm bu adamla birdenbire dudak parlatıcıları, peruklar, topuklu ayakkabılar ve makyaj hakkında konuşmaya başlamıştık. dünya ahiret bacım oldu kısacası.

tabi ben bu konuşmayı daha fazla uzatmak istemedim ve bizimkilerin yanına dönüp "çıkalım mı?" dedim. onlar da beni bekliyorlardı, böylece lips'ten ayrıldık. bir blok ötedeki bir kulübe yürüyerek gidecektik. fakat yol üzerindeki bir kaç restoran ya da barı da bana göstermek istediklerini söylediler. bu gösterdikleri yerler gay'lere özel hizmet veren mekanlardı. bir tanesinin önünde durduk, ekip dışarda kalacaktı, bana içeriye bir bakmamı, hoşuma giderse hep birlikte girip oturacaklarını söylediler. peki dedim ve mekana girdim. içeride beni bir piyano sesi karşıladı. otel lobisi gibi döşenmiş bir mekandı, üstüne köşede çalan piyano da eklenince ambiyans tam anlamıyla oluşmuştu. içerideki masaların tamamı doluydu, ben salına salına bir aşağı bir yukarı yürüdüm ve etrafıma baktım. ama görebildiğim tek şey saçı sakalı ağarmış, ellerinde viski şişeleri ya da kadın kokteylleriyle bana bakmakta olan yaş ortalaması 60'tan az olmayan bir kalabalıktı. içlerinden bir tanesi bana gülümseyerek "hello" dedi. mekanda etek giyen tek kişi bendim ve barmen dahil herkesin gözü üzerimdeydi, biraz da koşturarak lavaboya geçtim, makyaj temizlemek ve heyecandan gelen tuvaletimi yapmak için harika bir mola olarak kabul edecektim bu durağı. nitekim aynada kendime baktım, pudramı tazeledim, sonra da tuvaletten çıkıp çıkış kapısına yöneldim. bizimkiler beni bekliyordu, "beni new york huzurevine mi getirdiniz?" diye onlara çıkıştım, oraya girip yapacak bir şeyimiz yoktu. posh adlı kulübe gitmek üzere yolumuza devam ettik.

yolda yürürken özellikle erkeklerin bakışları çok hoşuma gidiyordu. giydiğim dekolteli elbisede, sıkıştıra sıkıştıra belirginleştirdiğim göğüslerime, bacaklarıma, yüzüme, komple bana bakışları hatta arada sırada laf atışları gülümsetiyordu. fakat bir tanesini hiç unutmayacağım çünkü onu duyunca hepimiz kahkahaya boğulmuştuk. karşımızdan beni süzerek gelen iri yarı 2 genç adamdan bir tanesi diğerine, "she can kick your ass anytime (valla bu karı seni döver hacıt)" dediğinde yapabileceğim en güzel şey göğü delen kahkahalarımla gülmekti.

ama yine de önemli olan "she" olmaktı çünkü, o bile yeterliydi benim için.

kulübe vardığımızda, kapıda kimlik kontrolü yapılıyordu. "iyi ki pasaportumu yanıma almışım" diye düşünüyordum ki birdenbire pasaport fotoğrafımdaki halimden eser taşımadığım aklıma geldi. bunları hiç hesaba katmamıştım. yani o kadar ince bir detaydı ki bu, bu kadarını da düşünememiştim artık! neyse ki kapıdaki izbandut gibi zenci koruma pasaportumu aldı, fotoğrafa baktı, başını kaldırıp bana baktı ve sanırım böyle durumlara çok alışmış olacak ki hiç yadırgamadan -hatta umursamadan- pasaportumu bana geri verdi. ben adama söyleyeceğim açıklayıcı cümleleri düşünürken olayın böyle sorunsuz şekilde hallolmasından duyduğum şaşkınlıkla pasaportu kaptığım gibi hiç uzatmadan içeri girdim.

kulüp üç katlıydı ve tıklım tıklımdı. içerde gay, lezbiyen, straight insanlar, gruplar içki içip eğleniyor, arada sırada çıkan gogo boy'ların ve drag queen'lerin şovlarını izliyorlardı. biz de içkilerimizi alıp dans ettik, eğlendik, ayakkabılarım beni öldürmek üzere olsa da bir an bile oturmak istemedim. bütün gece salına salına yürüdüm, dans ettim, güzel çocuklarla bakıştım, kolumdan tutup ne kadar güzel olduğumu söyleyen adamlara teşekkür ettim, kızların haset dolu bakışlarına gülümseyerek yanıt verdim ve çok ama çok eğlendim. lisa ve ralph geç olduğunu söyleyip ayrıldılar. batı ve ben eğlenmeye devam ettik. bu arada hesaba katmadığım bir başka durumla daha karşı karşıya kaldım.

tuvalet!

batı'ya elimdeki bardağı verip "tuvalete gidiyorum" dediğimde, o âna kadar hiç düşünmediğim bir detayın daha olduğunu henüz fark etmemiştim. tuvaletlerin kapısına geldiğimde, bir tarafta erkeklerin oluşturduğu bir sıra, diğer tarafta da kızların oluşturduğu bir tuvalet sırası vardı. ben sıradakilerin bana bakışları altında erkekler tuvaletinin yanından geçip kızlar tuvaletinin önündeki kuyruğun arkasında beklemeye başladım. evet, normal olan da bu değil miydi zaten? 15 santim topuklu ayakkabı ve mini eteğimle erkekler tuvaletine girmemi kimse beklemiyordu herhalde? kızlar tuvaletine girip işimi gördükten sonra, aynada diğer kızlarla birlikte ruj tazeleyip birbirimizi süzdük.

çok eğlenceliydi!

bundan o kadar çok zevk almıştım ki gece boyunca birkaç kez daha kızlar tuvaletini kullandım. batı, çok yorulmuştu ve ayakta uyuyordu. ona daha fazla işkence etmek istemedim. yalnız kalabileceğimi, kendimi artık rahat hissettiğimi söyledim. emin olup olmadığımı sordu, "eminim, sen eve dönebilirsin, ben sonra gelirim." deyip onu uğurladım.

artık tek başıma kalmıştım! ama tuhaf bir şekilde ne gergindim ne de huzursuz. beni rahatsız eden tek şey ayakkabılarımdı ve onun bile tadını çıkaracaktım. o gece niyetim birileriyle yatmak değildi, tek istediğim kadınlığımın tadını çıkarmak, yürümek, dolaşmak, kesişmek, dans etmek ve içki içmekti. bunların hepsini doyasıya yaptım, saat sabah 5'e yaklaşıyordu ve başıma bir iş gelmeden eve dönüp bu gecemi herhangi bir tatsızlık olmadan tamamlamaya karar verdim.

kulüpten çıktım, yol kenarında taksi beklemeye başladım. gelen taksiyi durdurdum ve arka koltukta oturdum. o sırada batı'yı cep telefonundan arayıp eve dönmek üzere kulüpten ayrıldığımı söyledim. bu konuşmayı duyan şoför arkasına dönüp "türkiye'den misin?" diye türkçe soru sordu.

soruyu soran adam bir yandan da bacaklarımı süzüyordu. kadın olmak ne zordu! :))

"evet" dedim adama.

ve böylece bir sohbet başladı. işten güçten, o geceki hâlimden konuşurken, ineceğim yere gelmiştik. ama adam beni indirmek istemedi. aracı durdurdu, ben parayı hazırlarken arkasına döndü ve "istersen takılabiliriz" dedi. hiç tipim olmamasını geçtim, saat sabaha yaklaşmış, kafam acayip güzelleşmiş ve 41 numara ayaklarım 39 numara ayakkabıya sığmaz olmuştu artık.

gülümseyerek, "çok yorgunum" dedim. bir yandan da ürkmüştüm ister istemez.

"öne gel istersen" dedi.

giderek ciddiye binmekte olan olayı şakaya vurup "belki başka zaman" diye geçiştirdim gülerek.

"o zaman inme, biraz daha dolaşalım" dedi.

"arkadaşım bekliyor" dedim ama bir yandan da adamı kızdırmamaya uğraşıyordum.

ısrar etmeye devam etti, "nereye gideceğiz?" dedim.

"seni arkadaşlarımla tanıştırayım, çok beğenirsin onları." dedi ve arabayı hareket ettirdi.

kadınlığımın ilk gününde kaçırılmayı başarmıştım!

"seni güzel bir yere götüreceğim." dedi. bir yandan da elindeki cep telefonuyla arkadaşlarından birini arayıp benden bahsetti, çok yakışıklıymış, o da türkiye'den yeni gelmiş, bir benzinlikte pompacılık yapıyormuş, görsem bayılırmışım, o da bana bayılırmış falanmış da filanmış. bunları anlatırken birden telefonu bana uzattı. karşımda hiç tanımadığım bir adamla telefonda konuşurken buluverdim kendimi. bu arada new york'un caddelerini turlamaya devam ediyorduk. bir kulübün önünde durduk.

"işte burası" dedi.

"neresi burası?" dedim.

"in bir bak, beğenirsen takılırız içeride." dedi.

indim, iner inmez de bir an duraklayıp "acaba uzaklaşıp başka bir taksiye mi binsem" diye düşünmedim değil. ama karşımda duran ve kulübün önüne sigara içmeye çıkmış kızların hepsinin birden bana bakmakta olduğunu fark edip kapıya doğru yürümeye devam ettim. içeri girdim, sağa sola baktım, içerisi epeyce kalabalık ve gürültülüydü. sağımda kızlar grubu, solumda kızlar grubu, önümde arkamda, her tarafımda kızlar, kız kokusu, vajina, meme, oduncu gömleği, "butch" kesimli saç tıraşları, kısa boylu şişman ablalar, kemik gözlüklü erkeksi kızlar, bir zamanlar kız olduğunu sandığım adamlar, kızlar, kızlar ve kızlar vardı. onlar bana bakarken, ben içerde bir tur atıp buranın nasıl bir yer olduğunu anlamaya çalışıyordum. tabi bu fazla uzun sürmedi.

burası bir lezbiyen kulübüydü!

yaşadığım gece daha ne kadar absürtleşebilirdi bilmiyorum. new york'un orta yerinde tanıştığım bir taksi şoförü tarafından bir lezbiyen barının ortasına bırakılıvermiştim! içerideki en kadınsı varlık olarak yükselttiğim östrojenden ben bile nefes alamamaya başladım ve zaten bakışlardan da rahatsız olup hemen dışarı çıktım.

neyse ki taksi hâlâ beni bekliyordu ve atladığım gibi, "burası lezbiyen barı, beni neden buraya getirdin ki?" diye sordum. aradan bunca zaman geçti ve bu sorunun yanıtını hâlâ bulamadım. sanırım orada eğlenebileceğimi falan düşünmüştü ama olaya bakış açısı masum olmakla birlikte o kadar yanlış bir yerdendi ki düşündükçe gülüyorum.

"hadi artık beni eve bırak" diye çıkıştım. o da daha fazla ısrar etmedi ve yine sohbet ederek eve ulaştık. "belki yine görüşürüz" dedi. "ben yarın türkiye'ye dönüyorum" deyip bu tek gecelik aşkımla vedalaştıktan sonra arabadan indim. koşar adımlarla binaya yaklaşıp, kapıda bekleyen concierge'in gülümseyerek bana kapıyı açmasıyla kendimi içeri zor attım.

bir kadın için dünya gerçekten çok daha farklıydı!

asansörle 13'üncü kata çıkarken yüzümde donmuş bir gülümseme vardı. çok acayip bir gece geçirmiştim. ne olursa olsun, ne yaşamış olursam olayım kendim için büyük bir tabuyu yıkmış ve devrim yapmıştım.

kozamı yırtmış ve bütün gece uçmuştum. daldan dala konmuş, rengârenk kanatlarımla dans etmiştim. odama girdim, yatağımın kenarına oturup topuklu ayakkabılarımı çıkardım, büyük bir zevkle ayaklarımı ovuşturdum, elbiselerimi, iç çamaşırlarımı ve peruğumu da çıkardım, banyoya girip makyajımı temizledim, önce ayak parmaklarımdaki daha sonra da ellerimdeki ojeleri asetonla çıkardım. her adımımda rüya'yı bir elbise gibi üstümden çıkarıp askıya asıyor gibiydim. ılık bir duş aldım, nemlendiricilerimi, toniklerimi sürdüm, çırılçıplak bir şekilde yatağa uzandım. uykuya dalmak üzereyken ironik bir şekilde aslında tüm gece gördüğüm "rüya"'dan uyanıyor ve gerçek dünyaya dönüyordum.

uyurken uyanmak ne tuhaf bir histi.

evet, belki bir günlük ömrüm böylece son bulmuştu.

ama artık çok daha kadındım.

bir kadın olarak sokaklarda gezip tozduğum, eğlendiğim ve kendimi yaşadığım o geceden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. artık çok daha özgüvenli, rahat ve benim için büyük bir tabuyu yıkmış biriydim. dünyada yapamayacağım hiçbir şey kalmamıştı sanki.

batı da benim adıma mutluydu ve new york'ta kalan günlerimde beni yalnız bırakmayıp aktiviteden aktiviteye koşturuyordu. onunla birlikte broadway'da evita, operadaki hayalet ve chicago gibi müzikalleri seyrettik, hepsi birbirinden nefis gösterilerdi. yıllardır kapalı gişe oynamalarının sebebini bu gösterileri izleyince çok rahat anladım. bunlar dışında batı ve ev ahâlisinin benim için başka planları da vardı. norman ve ralph'in, long island'a bağlı bir ada olan fire island'da yazlık evleri vardı. hafta sonlarını genelde orada geçiriyorlardı, geçtiğimiz hafta sonu benimle kalabilmek için gitmemişlerdi ama önümüzdeki hafta sonu bu adaya hep birlikte gidecektik. ralph, dilersem orada da gece crossdresser olarak çıkıp eğlenebileceğimi söyleyince "neden olmasın" deyip çantamı topladım.

norman, batı, alex, ben ve 4 köpeğimiz bir arabaya doluştuk, 1 saat kadar süren yolculuktan sonra long island'da park edip feribota geçtik, feribotla yarım saat içinde adaya vardık.

fire island bir gay cenneti olup burada dolaşırken muhteşem yaratıklarla karşılaşabilirdiniz. adanın iki tarafı vardı, biri daha "varoş" arkadaşlarla doluydu, diğer tarafıysa kısmen daha elitti. varoş taraf yanlış hatırlamıyorsam "groove"'du ve her varoş semti gibi süper eğlenceliydi, elit tarafsa "pine" tarafıydı ve burada hiç kimse burnu düşse yerden kaldırmaz ama herkes göz ucuyla birbirini süzerdi.

buranın rutini şöyleydi, cuma akşamına doğru manhattan'dan ve çevre köylerden çıkan "ipneler" feribotla adaya gelir. sürekli gidip gelen feribotlar hafta sonu boyunca adaya "fresh meat" taşırlar. bu arada, adada ipneden çok köpek vardır onu da söyleyeyim, herkes en az 3 köpeğiyle gelir buraya. adanın pine tarafında "tea dance house" adı verilen süpperrr eğlenceli dans müzikleri çalan bir -disko diyelim evet- gündüz diskosu vardır. orada toplaşan ipneler iskeleye yanaşan feribota el sallamayı bir alışkanlık hâline getirmiştir.

akşamüstü saat 5 gibi herkes tea'de toplaşır, kim ne giymiş, kim saçını nasıl yapmış, gece kim kiminle yatacakmış, bunlar konuşulur, şarap içilir, dans edilir. bu barda, gençliğinde "drag queen" olarak elizabeth taylor'ı canlandıran yaklaşık 500 yaşında bi amcayla tanıştığımı hatırlıyorum. adam inanılmaz güzel bir aksana sahipti ve korkunç asil görünüyordu.

-"şekerim" dedi, "bir gün şoförümle gidiyoruz, bana dönüp yeter artık dayanamıyorum, ben sana aşığım george!" dedi, dedi. şoförü buna ilan-ı aşk etmiş.
-sen ne dedin george, dedim.
-ok, keep driving...dedim, dedi.

adam böyle bir şey, kraliçe gibi, öylesine cool ki anlatamam. çok zengin ve tatlı bir amcaydı. umurunda bile değildi dünya. ben onlarla tanıştığımda kendisine ilan-ı aşk eden o zenci şoförle 15 yıldır beraberlikleri vardı.

neyse efendim, tea dance house'dan sonra evlere gidilir, biraz dinlenilir, insanlar birbirlerine gider gelir, akşam yemekleri yenirdi.

ben de dünyalar iyisi insanlarla tanışıp ev partilerine katıldım, inanın bana insanların kapıları herkese açık, şarabını alan o partilerden birine girip açık büfenin ve marihuananın tadını çıkarabiliyordu. bir günde 50 kişiyle falan tanıştım ve tanıştıktan 1 saniye sonra adlarını bile hatırlamadığım adamlarla bu kadar eğlenebileceğimi hiç ummazdım. buradaki her evde neredeyse her dakika bir parti vardır. yükselen müzik kimseyi rahatsız etmez, çünkü herkes eğlenmektedir.

batı, beni insanlarla tanıştırdıktan iki dakika sonra, "bu gece crossdresser olarak kulübe gelecek" diye ekliyordu. bunu duyan herkes istisnasız bir şekilde beni kucaklayıp başarılar diledi. çok şaşırmıştım, onlar için crossdresser olmak bir ayrıcalık gibiydi, özellikle başarılı oluyorsanız size tv yıldızı gözüyle bakıyorlardı.

adadaki ilk gecemizde kalabalık bir grupla verandada barbekü yapıp gece yarısına doğru kulübe gitmek üzere hareketlendik.

buradaki kulübün de çok komik bir hikâyesi var. burada harika bir kulüp varmış ama geçtiğimiz aylarda çıkan yangında, tamamen ahşaptan yapılmış olan kulüp kül yığınına dönmüş. işin asıl komik tarafı, yangın merdivenleri bile ahşapmış, sanırım rizeli müteahhitlerin eli fire island'a kadar uzanmış!

o kulübün yerine şimdi yenisini yapmışlar, oraya gidecektik. herkes beyaz şaraplarının son damlalarını yudumlarken ben eve geçip hazırlanmaya başladım. buradaki kıyafet tercihim de file çorap, pileli siyah mini etek, siyah bir top, elbette ki yüksek topuklu siyah ayakkabılar ve aksesuarlardı. hazırlandıktan sonra batı'yla birlikte kulübe gittik. tıklım tıklımdı. bu küçücük adaya bu kadar insan nasıl sığmıştı, gündüz bu insanlar nerelerdeydiler?!?

kulüpte nefis bir transseksüel dj vardı, ismi sanıyorum lena'ydı. ralph sayesinde lena'yla da tanışmıştım, harika bir kadındı, güleryüzlü, güzel ve sıcaktı, beni görünce o da sarılıp tek yanağımdan öptü.

amerika'daki crossdressing kültürü beklediğimden çok farklıydı. burada crossdresser'lık ve travestilik arasında çok kalın bir çizgi vardı. crossdresser'lar, erkek bedenlerine hiç dokunmadan, tüylerini tıraş etmeden hatta inanır mısınız sakallarını bile kesmeden giyinip kulübe gelmişti. yani karşımda birbirinden güzel kızlar göreceğimi zannederken, elbise giyip peruk takmış sakallı ve yakışıklı oğlanlarla karşılaşmak hayatımın en büyük şoklarından biriydi. onların yanında ben tam anlamıyla bir dişi gibi kalmıştım. onların crossdresser'lıktan anladığı şey, erkeklikten uzaklaşmak değil, erkek bedenleri üzerinde bunu yaşamaktı. o açıdan pek uyuşamadık birbirimize. öyle bir adamla sevişmeyi bile düşünemezdim. nitekim çok çok sonraları kötü bir deneyimim de oldu, sırası geldiğinde anlatılacaklar listemde... onlara kıyasla benim yaptığım daha çok drag queen'lik gibiydi, ama tek fark vardı, çıkacağım bir sahnem yoktu!

o gece de bizimkilerle eğlenip dans ettikten sonra sabaha karşı eve dönmek üzere kulüpten ayrıldık. batı bana, kulüpten çıkanların okyanus tarafında kuytu yerlerde toplanıp grup seks yaptıklarını söyledi!

"gitmek ister misin?" diye sordu.

buraya kadar gelmişken böyle bir şeyi kaçıramazdım!

"sen gelmeyecek misin?" dedim.

"ralph -sevgilisi- duyarsa kızar, sen gitmek istersen seni götürüp ben dönerim." dedi.

tüm cesaretimi toplayıp sanırım biraz da alkolün etkisiyle "tamam" dedim.

beni iskeleye götürdü, alacakaranlıkta toplaşmış erkek silüetlerini görüyordum. onların yanına gittim, hepsi bana bakıyordu. henüz herhangi bir cinsel faaliyet başlamamıştı, herkes bir kenarda oturmuş ya da ayakta durup ay ışığında görebildikleri kadarıyla birbirini süzüyordu.

onların arasında kalmaya niyetim yoktu, amacım seks yapmak değildi, sadece neler olacağını merak ediyordum. yarım saat sonra grup iyice kalabalıklaştı ve birbirlerine temas etmeye, birbirlerinin penislerini okşamaya başladılar, içlerinden bazısı öpüşüyordu. süreç çok hızlı ilerledi, sanki hepsi ilk işareti bekler gibi birbirlerine yumuldu. bir tarafta oral seks yapanlar, diğer tarafta öpüşenler, öpüşürken bir üçüncüyü okşayanlar. arada sırada çıkan öpüşme sesleri ve yalaşma efektleri okyanusun dev dalgalarının sesine karışıyordu... vezüv yanardağının eteklerine düşmüş gibiydim!

istanbul'daki küçük evimde geçirdiğim yalnız geceleri düşündüm. ben bir başıma makyaj yapıp misafirlerimi ağırlamazdan önce de bu adada bu iskelede bu adamlar buluşup grup seks yapıyordu. okyanusa doğru bakarken, o suların bir gün belki yalayacağı istanbul'da yaşadığım o geceler geldi aklıma. benim istediğim şey bu kadar aşırılık değildi. onların yaptıkları şeyi yadırgamaya hakkım yoktu, sonuçta ben de iskele kenarında pileli eteğimle oturmuş rüzgarın tenimi yalamasına bırakmıştım kendimi. ama onların arasında olmak istemediğimi fark ettim. arkamı dönüp okyanusu izlemeye koyuldum, cep telefonumdan müzik dinleyerek uzaklara daldım.

o gece, o adada, arkasında grup seks yapılırken melankoli yaşayan tek kişi sanırım bendim. nedense evimi ve yarattığım masum dünyamı özlemiştim.

gün ağarmak üzereyken eve döndüm.

ertesi gün ormandaki kullanılmış prezervatifleri takip ederek adanın groove kısmına geçtik, yol üstünde nefis bir otel vardı, uzaktan bakıldığında kremalı pastaya benziyordu ve içeriye kadınların girmesi yasaktı. groove kısmındaki iskelenin kenarındaki restoranları daha çok beğendim, garsonların muhteşemliğinin de etkisi olabilir tabi, hepsi birbirinden yakışıklı ve kaslıydı.

buradaki otelin havuzbaşında dallas dubois isimli enfes bir drag queen, siyah partneriyle harika showlar sergiliyordu. seyircilerden çanta çanta para topladıklarını görünce gözlerime inanamadım. drag queen olmak amerika'da gerçekten çok para kazandırıyordu. bunu aklımın bir köşesine yazdım.

onlardan yaptığım çekimler için tıklayınız:

1
2

adanın asıl olayı 4 temmuz'daki drag queen invasion party imiş. amerika'nın bağımsızlık günü kutlamaları şerefine bütün erkekler kadın kılığına girer ve adayı bir feribotla istilâ ederlermiş, çok eğlenceli geçermiş o partiler.

adanın son rutini de pazar akşamüstü feribotuyla dönmekti. new york'un bütün kalburüstü gay'lerini taşıyan feribotlar adadan ayrılırlardı, o feribot alabora olsa manhattan gay komüniti ne yapardı bilemiyorum, muhtemelen amerikan moda piyasası çöker, müzik endüstrisi ve eğlence sektörü 5-10 yıl geriye giderdi. öyle bir insan topluluğu vardı adada.

feribotla dönerken bu adada duyabileceğiniz en komik şeyi duyardınız, iskele kenarındaki tea'de dans eden zengin queer'ler (yani pazar akşamı new york'a dönüp çalışmak zorunda olmayan, çalışmaya ihtiyaç duymayacak kadar zengin olan) queer'ler,

"come back when you have more moneyyyyyy"

"daha fazla paranız olduğunda geri gelin ezik ibneler ahahahah" şeklinde bağırarak size el sallarlar.

adada her şey, adadan ayrılmak bile, çok eğlencelidir.

manhattan'a geri döndüğümüzde yorucu bir hafta sonu kadar ben de yavaş yavaş new york gezimin sonuna yaklaşmıştım. kalan birkaç günde batı'yla birlikte yaşadıklarımızı değerlendirerek sohbet ettik. new york'un göremediğim kısımlarını görmeye çalıştık, brooklyn'e gittik, orada bir yunan lokantasında baklavanın "yunan tatlısı" şeklinde servis edilişine birlikte sinirlendik mesela. bir yandan da bir sonraki gezimi ne zaman yapabilirdik, o seferde başka nerelere gidebilirdik, bunları planlıyorduk. tabi kader bize neler hazırlıyordu, bunları bilmeden.

dönüş günü gelip çatmıştı, uzun bir yolculuk beni bekliyordu ve zihnimde, yaşadıklarımın tazeliği ve ağırlığı vardı. 2-3 hafta içinde, hayatımda yaşamadığım kadar adrenalinli, hareketli ve eğlenceli anlar yaşamıştım.

dönüş yolunda batı'yla benim ağzımı bıçak açmıyordu. kalbim çok üzgündü, bir parçamı burada bırakacak gibi hissediyordum. sürekli bu şehirde yaşamak ister miydim? kendime bunu soruyordum sürekli, cevabı %51 evet'ti. ama bu oran bir karar verebilmem için yetersizdi.

kafam o kadar karışıktı ki taksiyle yolu yarılamışken yeni aldığım ipad'imi evde unuttuğumu fark ettim. geri dönüp onu aldık, bu dalgınlık yüzünden havaalanına gidişimiz 120 dolar tutmuştu. batı'dan ayrılacağım için çok üzgündüm, onun en kısa zamanda türkiye'ye gelmesini istediğimi söyledim. bana söz verdi, o da bana new york'a her zaman gelebileceğimi, orada birkaç tane evim olduğunu söyledi, sarıldık. sadece yolcuların girebileceği alana geldiğimizde tekrar sarıldık.

ben evime, yurduma, anavatanıma dönüyordum. evet belki daha az özgür olduğum, daha az mutlu olduğum ve daha az kendim olduğum bir yerdi burası, ama kendi dilimi konuştuğum insanlarla dolu, kendi çöplüğümdü aynı zamanda. benim için önemli olan şehirler değildi, ben istedikten sonra her yerde mutlu olabilirdim, yeter ki orada kendime ait bir dünya kurabileyim.

ama batı için aynı şey söz konusu değildi, o seçimini yapmıştı, orada ne bir amerikalı ne de bir türk gibi ortada kalmış bir tür gibi yaşamaya devam edecekti. türkçe konuşabileceği bir kişi bile kalmıyordu böylece etrafında ben gittikten sonra. o benden daha üzgündü.

ben pasaport kontrolüne doğru giderken arkamı döndüm, gitmek değil de geride kalan olmak her zaman daha zordur, bunu bir kere daha anladım. batı ağlıyordu çünkü, gözyaşlarını silerken belli belirsiz bir gülümsemeyle bana el sallamaya devam etti, gözlerinde sanki bir teşekkür vardı, oraya gittiğim ve onun yanında kaldığım için.

birbirimize böylece teşekkür ederken bu hüzünlü havayı dağıtan bir şey oldu. sex shop'tan satın aldığım dildolar x-ray cihazına takıldı. o muhteşem hikayeyi burada anmadan bu geziyi bitiremem.

kabine alacağım çantamı güvenlikten geçirmek üzereydim. fakat bir terslik oldu, çantam ufak ve içi tıka basa dolu olduğu için güvenlikten geçemedi. içindekilerin boşaltılmasına ve hepsinin x-ray'den tekrar geçirilmesine karar verildi.

güvenlik görevlisi tombul kadın, bavulumla birlikte beni ayrı bir yere aldı. bavulu, gözümün önünde boşaltıp içindekileri kutulara yerleştirmeye başladı. kutuları yüklendiği gibi yeniden x-ray cihazına götürdü, ben geride kaldım, bekliyorum. eşyalarımın olduğu kutular, cihazdan geçirildi, ekrana yansıyan görüntüler inceleniyorken birdenbire 3 güvenlik görevlisi kadın, ekranın başına toplaştı ve kikirdemeye başladı. ben çok rahattım, sanırım aklımdan geçen şeyi görmüşlerdi ama hiç umursamıyodum, tek istediğim şey, binbir zahmetle fermuarını kapatabildiğim çantanın dağıtılmasının uçağı kaçırmama sebep olmaması, eşyalarımı toparlamak ve uçağa binmekti.

tombul kadın eşyalarımı yeniden bana getirdi, poşetle sarmalanmış olan bir "şeyi" tutup bana doğru sallayarak:

-what is this, dedi. (bu ne?)
-it is a toy, dedim. (oyuncak?)

kadının elinde tuttuğu "şey" 25 santimlik bir zenci mokarıydı.
türkiye'deki bir arkadaşıma muzır bir hediye olsun diye alınmıştı.
(bkz: bir arkadaşım ekolü)

neyse, "it's toy" dedim ama sonuçta yalan değil, it's a sex toy?!?!

kadın:
-hmmm, enjoy, dedi. (sefân olsun bebeğim)

uzatmadan:
-thank you honey, dedim. bekliyorum ki, paketi geri versin de bavula koyayım ama yok, karı hâlâ tutuyo elinde.

-let me handle it, dedi. kadının fırsatı olsa gidip 10 dakka takılacak babafingoyla, o derece sevdi kendisini. elliyo, kavrıyo, gözlerini kapatıyo falan. sanırım hafiften ıslandı bile.

-you like it? dedim. (nikâhına mı alacaksın?)
-of course i do, (uu beybi beybi) dedi.

bir an için gözlerini kapamasını fırsat bilip mandingoyu karının elinden kapmamla bavula tıkmam bir oldu ama bavulu o kadar aceleyle doldurmuştum ki hiçbir şey bavulu ilk seferde düzenlediğim zamanki gibi sığmıyordu ve uçağın kapısına gelene kadar taşaklar ciddi ciddi dışarıda kalmıştı.

zaten altüst olmuş ruh halimi iyice dalgalandıran bu olayı da atlatıp beni evime, kendi dünyama kavuşturacak bu uçağa atmıştım kendimi.

hayatım ironilerle doludur. hayat çoğu zaman ciddi ciddi dalga geçer benimle, bununla yaşamaya o kadar alıştım ki artık ne zaman başıma ilginç bir olay gelse, bir tesadüf silsilesi ya da kimsenin aklına bile gelmeyecek tuhaflıkta bir olay yaşasam, gözlerimi yukarı kaldırıp tebessüm ederek "yine mi?" diyorum kendi kendime.

koltuğuma geçtim, uzun bir yolculuk olacaktı, cep telefonumdan müzik dinleyecek, film seyredecek ve eğer becerebilirsem -ki yolculuklarda asla yapamam- biraz uyuyacaktım.

battaniyemi üstüme örttüm, ayakkabılarımı çıkarıp hostesin dağıttığı terlikleri giydim, yastığı da başımın altına koyup uçağın tekerlerinin dönmesiyle kendimi yolculuğa hazır hale getirdim.

gözlerim uçağın ufak penceresinden dışarı dalmıştı. son birkaç hafta içinde yaşadıklarımı gözümün önüne getirdim.

glory hole macerası, çılgın taksici, lips'teki çocuk, topuklu ayakkabılarla new york sokaklarını delercesine yürüyüşlerim, dans kulüpleri, piyano bardaki amcalar, laf atan çocuklar, alışveriş heyecanı, central park molaları, müzikaller, fire island gezisi, okyanus kenarındaki grup seks, drag queen şovları, sakallı kızlar, eğlence, eğlence ve eğlence...şimdi yerini buruk bir hüzne bırakmıştı. bu hüznün sebebi biraz "acaba bunları tekrar ne zaman yaşayabileceğim?", "acaba bir daha buraya gelebilecek miyim?", "acaba ben ne zaman tamamen özgür bir şekilde yaşayabileceğim"le karışık bir sorular yumağıydı.

insanlar bana bazen "buraya yazdığım şeylerin gerçek olup olmadığını" soruyor. onlara her seferinde aynı cevabı veriyorum, "evet hepsi gerçek ve tamamen kendi hayatım."

şimdi yazacağım şey de yüzde yüz gerçekti.

müzik dinlemek için play tuşuna bastığımda hayat benimle yeniden dalga geçti. listemdeki yüzlerce çarkı içinden çalan ilk şarkıyla birlikte kader bana sanki bir cevap vermişti.

çalan şarkı norah jones'tan "back to manhattan"dı.

şarkı "i'll go back to manhattan" derken ben artık daha fazla dayanamadım, haftalardır göğü delen neşem yerini derin bir hüzne bıraktı.

başımı battaniyenin altına gömüp sessizce ağlamaya başladım.

"rüya" bitmiş , uçak havalanmıştı.

"damla nasıl inci olur denizde?

-sedefler içinde gizlenerek..."

dünya 2013 yılına girmek üzereyken amsterdam sokaklarında bir fahişe yol kenarında bekliyordu.

bacaklarında fileli çoraplar, üstünde "little black dress" ve sırtında beyaz kürk bolerosu vardı. vakit gece yarısına yaklaşıyordu ve bir yılbaşı partisine geç kalmak üzereydi. yeni yıla girerken yapılacak geri sayıma geç kalırsa, böyle bir gecede dışarıda olmasının hiçbir anlamı kalmayacaktı.

yol kenarında bekleyen bu fahişe, benden başkası değildi.

gamze'yle tanıştığımızda birbirimizden nefret etmiştik. aynı iş yerinde çalışan ve işin kötüsü birlikte çalışmak zorunda olan iki kişiydik. birbirimizle ilk iletişimimizde fındık kabuğunu doldurmayan bir sebepten dolayı ufak bir tartışma yaşadık ve bunu tatlıya bağlamamız -abartmıyorum- birkaç yıl sürdü. bu kadar uzun sürmesinin sebebi birebir iletişimde bulunmamızı gerektiren bir ortamımızın olmayışıydı. ne zaman ki aynı arkadaş ortamlarında bulunup birbirimizi daha iyi tanımaya başladık, o andan itibaren de aslında ne kadar çok ortak yönümüz olduğunu hayretler içinde fark edip iş dışında da görüşmeye, birbirimize gidip gelmeye, birbirimizin evlerinde kalmaya başladık.

şu anda en yakın birkaç arkadaşımdan biri.

bu kadar samimi olduğum birine yüzde yüz açılmamak haksızlık olurdu elbette. çünkü beni yadırgamayacağını artık biliyordum. nitekim öyle de oldu. fotoğraflarımı gördü, önce biraz afalladı ama sonra duruma adapte olup çok beğendi, onunla birlikte alışverişlere çıktık, elbiseler, iç çamaşırları, makyaj malzemeleri ve ayakkabılar aldık. o bana tavsiyeler verirdi ben de ona. gerçi çoğunlukla ben ona... çünkü bildiğiniz kızlardan değildi o. sabahın altısında kalkıp makyaj yapan ve kokoş kokoş dolaşan o hanım hanımcık kızlardan ol(a)madı hiçbir zaman. zaten böyle bir amacı da yoktu hevesi de. "benim iki saatte dönüşebildiğim şeye bu kadın nasıl olmuş da otuz yıldır dönüşememiş" hikayesindeki "kadın"dı o. sonradan kabullendim ki dönüşmek zorunda da değildi. onunla zaman geçirmek bana iyi geliyordu. o da benimle birlikte kadınlığa daha fazla özenmeye, dişiliğinin farkına varmaya başladı. sanırım o açıdan da ben iyi geldim ona.

gamze iyi bir üniversitenin, oldukça iyi bir bölümünden mezun olmuş, üstüne yüksek lisans yapmış, bir kez evlenip ayrılmış bir kadındı. onunla tanıştığımda bekârdı, yakınlaşmaya başladıktan sonra evlendi ama kopmadık, birkaç yıl sonra boşandığında ise birbirimize ayıracak daha çok vaktimiz oldu, çünkü cinsel olarak o da özgürlüğünün keyfini sürmeye başlamıştı ve birbirimize anlatacak çok fazla şeyimiz oluyordu. onun cinselliği benimki kadar renkli olmasa da -ki buna gerçekten imkan da yoktu zaten- az yaramaz da değildi. tek gecelik seks konusunda daima çok şanssızdı. bazı adamlarla birlikte olduktan sonra ölesiye pişman oluyor, soluğu bende alıyor, uzun uzun konuşup değerlendirme yapıyorduk. sonra kendimizi bir konsere, sinemaya ya da kısa bir tatile atıveriyorduk. birbirimizin hem ağlama duvarı, hem cesaret yastığı, hem ihtiyaç duyulduğunda yaslanılacak bir omzu, hem de kız kardeşi gibi olmuştuk.

bir sene yaz tatilini birlikte geçirmeye karar verdik, bir araç kiralayıp izmir'den yola çıkarak, marmaris, selimiye, çeşme, bodrum koylarını gezip tozu dumana kattık. hatta gamze bu tatilde, kulüpte tanıştığımız iki çocukla sabaha karşı denizde threesome yapacak kadar kendini koyverdiğinde, sahildeki bir şezlonga uzanıp ona göz kulak olan bendim. yine bir başka tatilimizde ise gece kulübünde tanıştığımız bir çocukla sabaha karşı otel odamıza dönüp o yan yatakta uyurken çocukla sessiz sessiz sevişen de bendim. neyse ki çocuk da bundan rahatsız değildi ama o tatilden sonra çıkacağımız tatillerde ayrı odalar tutacağımıza yemin etmiştik.

bizde böyle anılar bitmez. sabaha kadar anlatabilirim ama şu anlattıklarımdan bile onunla olan yakınlığımızı anlamışsınızdır sanırım. samimiyet buysa, dibine kadar samimiydik ve yediğimiz her boku birbirimize anlatıp saatlerce konuşur, ağlaşır, gülüşür ve mutlaka çay içip elmalı kurabiye yerdik...

derken, açıldığım bir başka kız arkadaşım (nil) daha oldu. aslında ona istemeden açıldım diyebilirim. çünkü benim dışımda gelişti olaylar. nil de sevdiğim ve samimi olduğum bir arkadaşımdı fakat crossdresser'lık öyküsü hakkında ona açılıp açılmama konusunda bir çabam ya da isteğim yoktu. çünkü bu yönüm benim için tamamen bir detaydı ve insanları karşıma alıp ciddi ciddi anlatılacak bir olaymış gibime hiç gelmiyordu.

bir cumartesi sabahı gamze ve nil bana kahvaltıya gelmişti. evde kahvaltı hazırlıkları yaparken yiyecek bir şeylerin eksik olduğunu fark ettim ve ikisini de evde bırakıp bakkala gittim. döndüğümde kapıyı nil açtı. üzerinde beyaz kürk bolerom varken hem de!

karşımda durmuş, kıyafetlerimden birini giymiş ve bana hınzırca gülümsüyordu.

insanın özel hayatına tecavüz edilmesinin nasıl rahatsız edici bir şey olduğunu o an yeniden anlamıştım. gamze ben yokken nil'e sanırım benden ve eşyalarımdan bahsetmişti, birlikte odama girmişler ve eşyalarımı karıştırmışlardı. her ne kadar sorun etmesem de epey bozulmuştum, çünkü böyle bir şeyi bir arkadaşım öğrenecekse benden öğrenmeliydi, bir başkasından değil! üstelik iznimi almadan eşyalarımı karıştırıp giyerek "bak artık ben de biliyorum, demek böyle bir olayın var" dercesine yüzüme sokmamalıydı. bilenlerin sayısının artmasından hiç hoşlanmasam da artık bir kişi daha eklenmişti gizli dünyamı deşifre edenlerin arasına. ama yine de toplasam etrafımda bu yönümü bilen kişi sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu.

yoksa bunu eskisi kadar umursamıyor muydum? "hayat benim hayatım ve beni yadırgamanız ya da kabullenmeniz umrumda değil, hayatımda olursanız mutlu olurum ama olmazsanız da mutlu olmanın bir yolunu elbet bulurum" mu diyordum acaba kendi kendime?

bunun cevabını henüz veremiyordum.

peki amsterdam sokaklarında bir fahişe olarak ne işim vardı?

gamze de ben de işten güçten ve memleketten çok bunalmıştık ve yılbaşını amsterdam'da geçirmeye karar vermiştik. çok az vaktimiz ama çok fazla şeyi yapma isteğimiz vardı. müze gezmek de istiyorduk, sarhoş olmak da; peynir ve şarap da tatmak istiyorduk, ot ve seks de.

böylece 2012'nin son günlerinde sabahın köründe kalkıp işimize giderken, sokakta yürürken, yemek yerken ve dolaşırken aklımızdaki tek şey bizi bekleyen güzel ve kısa birkaç günlük amsterdam tatiliydi.

2012 yılı aralık'ının 29'uncu günü amsterdam'a indik.

üç buçuk saat süren yolculuğun ardından schiphol havalimanı'nda indikten sonra amsterdam centraal denilen merkez istasyona gitmemiz gerekiyordu. ortalıkta çok fazla turist, tabelâ, yön işareti, uyarı vs. vardı. o kadar sorup öğrendiğimizi sanmamıza rağmen yine de yanlış tarafa giden trene binip kendimizi eindhoven yolunda bulmayı başarabildik. neyse ki ajax stadını görünce bir terslik olduğunu anlayıp utrecht'te inerek doğru trene geçtik.

otelimiz merkez istasyona çok yakındı, trenden inip yürüyerek otele geçtik ve vakit kaybetmeden, bavulları bile açmadan çıkıp şehri dolaşmaya başladık.

hava istanbul'a benzemekle birlikte, esen rüzgâr soğuğun etkisini artırıyordu. ulaşım için genelde yürüyerek dolaşmayı ya da taksiyi tercih ettik. kaç taksiye bindiysek hepsinin şoförü türk'tü. zaten şehirde çok fazla türk vardı, gittiğiniz her yerde türkçe konuşup şamata yapanlara denk gelmek mümkündü. kimi güleryüzlü ve yardımseverdi, kimiyse soğuk ve suratsız.

o kadar çok coffeeshop vardı ki hangisine gireceğimizi şaşırmıştık, en önemlileri greenhouse coffeeshop ve the bulldog'lardı. 3 tane bulldog vardı, üçüne de girip çıktık, müşteri profili genelde genç turist erkeklerden oluşuyordu, bunların yanında yerli halk ve azımsanmayacak kadar güzel kız da vardı tabi.

buraya kadar gelmişken meşhur nimetlerden faydalanmadan olmazdı elbette. her birinde farklı tür müzik çalan the bulldog'un şubelerinden birine (club müzik çalıyordu) girip birer spacecake yedik, ben enerji içeceğiyle, arkadaşımsa kahveyle yedi. üstüne bir de sarma sigara söyledik, arkadaşım içmeye başladı, ben sigara bile içemediğim için piç etmek istemedim ama yine de birkaç fırt çekip bıraktım. bu coffeshop'larda alkol satışı yoktu, ayrıca yenilen kekler ve alınan esrardan kaynaklanan her türlü tribe girme olayında etkiyi azaltması için bilumum şekerleme satışı mevcuttu. kola ya da şeker-çikolata gibi ürünlerin halüsinatif etkileri bitirdiği söylendi.

tam olarak etkilerini kestiremediğim için kek yediğim ilk seferde biraz tedirgin olmuştum. yanımdaki gamze'ye güveniyordum sonuçta, başıma bir iş gelse bana mukayyet olacaktı. gerçi o da bir kek üstüne extra strong marihuanayla kafayı bulmuştu ama ne de olsa bütün şehrin kafası güzeldi, en fazla tecavüze uğrar ya da soyulurduk fakat bütün şehrin kafası güzelleşip herkes mallaştığı için problem yoktu. kafam biraz güzelleşmeye başlamıştı, "ben bir portakalım, suyumu sıkacaklar" diye bağırarak korkuyla dolaşmadım ya da bazılarının yaptığını duyduğumuz gibi kafam patlamasın diye uzanıp kafamı kaldırım taşına koymadım fakat yine de kekin insana "farklı bir keyif" ve "güzel" şeyler hissettirdiği bir gerçek...

hissettiğimiz etkileri yazmam gerekirse sırasıyla,

-keki yedikten yarım saat kadar sonra normalden biraz fazla gülmeye başladık.
-bende yavaş yavaş etkisini hissettiren bir libido yükselmesi oldu.
(neden böyle oluyor bilmiyorum, daha önce de buna benzer bir şey kullanmıştım ve mekândaki herkesle sevişmek üzereydim. çok tehlikeli bir etki bu!)
-1 saate kadar biraz boğaz yanması, hafif bir mide bulantısı, ellerde uyuşma, fakat keyifler yerinde.
-birdenbire gelen bir dans etme isteği.
-2 saat içinde kelimeleri toparlayamama, ağzın kayması, sözcükleri biraz yuvarlama.
-2 saatten sonra çok hızlı atan bir kalp, derin nefes alışverişler.
-çalan müziği içinde hissetmek.
-3 saatten sonra yazılanları ve söylenenleri boş gözlerle okumak ve dinlemek, etrafındakilerin silikleşmesi, seslerin boğuklaşması. öyle ki yanımıza yaklaşıp bizimle konuşmaya çalışan bir çocuğun ağız hareketlerini slow motion olarak görmeye ve sesini de çok derinlerden duymaya başlamıştım. karşımda biri vardı, dudakları kıpırdıyordu, bir şeyler söylüyordu ama o an istediğim tek şey başımdan defolup gitmesiydi mesela.
-daha sonra yüze yerleşen tebessüm, kalbin giderek daha hızlı artması.
-ellerin buz gibi olması, titreme.
-dişlerin kenetlenmesi, gözlerin kapanması.

3-4 saat sonra oturduğumuz kafede satılan tatlı-şekerleme tarzında bir şeyleri ağzıma atıp kendime gelmeye çalıştım. kalacağımız birkaç günü zehir etmek istemiyordum. başımıza bir iş gelmeden önce kendimize gelmeliydik. gözüm bir an gamze'ye kaydı, oturduğu sandalyenin kenarlarını sıkı sıkı tutmuş düşmemek için çabalıyordu. o ânı daha sonradan kendisiyle konuştuğumuzda bana "sandalyenin yükseldiğini hissettim ve aşağı düşeceğimden korktum" demişti. halbuki sıradan bir bar taburesi üstündeydi.

sonunda, içinde bulunduğumuz ruh hâlini daha fazla kaldıramadık, ben gamze'nin hâlini hiç beğenmedim ve otele dönmeye karar verdik. istediğim tek şey yatağa uzanmaktı. taksiye binip otelin adını nasıl söyleyebildiğimizi hatırlamıyorum. odaya geçtik ve uzandık, ben kendimi o kadar güzel hissediyordum ki uyumak bile istemedim, arkadaşım yanıma uzandı ve hemen uyudu, bense kulaklıklarımı takıp offer nissim dinleyerek devam ettim geceye. arada sırada müziği durdurup kalbimin üzerine elimi koydum, bu kadar hızlı çarpması biraz korkutmuştu beni. birkaç kez müziği durdurup yanımdaki arkadaşımın nefes alıp almadığını kontrol ettim, "eğer öleceksek hiç olmazsa birimiz ölsün de diğeri cenaze işlemlerini falan halletsin." diye bile geçirmiştim içimden. şimdi gülüyorum tabi o hallerime.

bir zaman sonra uykuya dalmışım, birkaç saat sonra sabaha karşı 06:30 gibi uyandım, ter içindeydim, kendimi yokladım, ölmemiştim ve kalp atışlarım düzelmişti, yüksek sesli müzikten dolayı kulaklarım uğulduyordu. uyumakta olan gamze'yi yokladım, o da nefes alıyordu, bir problem yoktu.

çok yorgun hissediyordum ama tatlı bir yorgunluktu bu... yeniden uyudum.

ertesi gün öğleye doğru uyandık. yaşadıklarımızı birbirimize anlatırken gülme krizine girdik. korkunç bir dehidrasyon içindeydik. odadaki suyu bitirdiğimiz yetmezmiş gibi ağzımızı banyodaki çeşmeye dayayıp su içtiğimiz halde yine de susuzduk. her bir hücremiz susuz kalmıştı sanki. evet belki biraz korkmuştuk ama yeniden denemek için de can atıyorduk. eğer orada kalmaya devam etseydim her gün 1-2 tane götürebilirdim bu keklerden.

iştahımız yerine gelip de kahvaltımızı bu sohbetler eşliğinde ettikten sonra şehrin üzerine kurulduğu kanallarda dolaşmaya başladık. redlight district denilen bölgede camekânın arkasındaki kadınlar, yoldan geçen erkeklere sesleniyor, onlara el sallıyor, onları içeri çağırıp kendilerini sunuyorlardı. ağızlarındaki ya da ellerindeki sigaralar onları daha da ucuz gösteriyordu. pazardaki etten bir farkları yoktu ama onlara çok özenmiştim. aralarında çok genç ve güzel kızlar vardı. bazılarının memeleri çok büyük, bazılarının beli ipincecikti, bir kısmı sanırım öğrencilik yapıp ek iş olarak buralarda çalışan kızlardı. onun dışında orta yaşlı, balık etli kadınlar da vardı siyahî kadınlar da. ortam bildiğin döl kokuyordu. ağızlarından salyalar akarak geçen erkek grupları, merakla dolaşan kızlar, gülüşenler, bağrışanlar, tam bir kakofoni hâkimdi ortama.

bu arada her köşebaşında "kokain, koka, koka" diye bizdeki "cd var, cd ister misin, cd var" ya da "bilet var, bilet var, bilet lâzım mı?" diyen karaborsacı adamlar gibi dolaşan zenciler vardı. bu ülkede ayık gezmek imkânsız gibi bir şeydi. hiçbir şey kullanmıyorsan bile sokakta yürürken bile kafa bulabilirdin, bir bara girer içer kafa bulurdun, esrar içer kafa bulurdun, kek ya da mantar yer kafa bulurdun, baktın hiçbiri olmuyor köşebaşından kokain ya da ex alıp kafa bulurdun, çok rahatlıkla hem de. turistler için bazı şehirlerde yasaklanacağı söylenen bütün bu nimetleri yasaklamak gibi bir şey bana çok olası gelmedi, sonuçta adamlar bundan korkunç para kazanıyor, turist çekiyor ve sanki biraz da göz bile yumuyorlardı. ama riskleri ve tehlikeleri de vardı tabi işin.

şehre ineli daha 24 saat olmamıştı ve neredeyse büyük bir belâya bulaşacaktım. gamze'yle redlight civarında dolaşırken bir zenci yanıma geldi ve nereli olduğumu sordu. son derece arkadaş canlısı ve sıcak bir tavrı vardı, gamze bir dükkanın vitrinine daldığından geride kalmıştı. adama istanbul'dan olduğumuzu söylediğimde beni kucakladı ve kendisinin de göçmen bir müslüman olduğunu söyledi. herhangi bir şeye ihtiyacımız olup olmadığını sordu. ne kastettiğini anlamıştım. "neler var?" diye sordum, bana istediğimiz her şeyi bulabileceğini söyledi. ben de neden olmasın diye aklımdan geçirerek, madem çılgın bir tatil olacak o halde koyver gitsin diyerek ecstasy olup olmadığını sordum. "kaç tane?" diye sordu. gözüm halen geride vitrin bakmakta olan gamze'ye takıldı, benim içine girdiğim bu pazarlıktan haberi bile yoktu.

"iki" dedim adama.

adam hemen birkaç adım gerisindeki diğer arkadaşına dönüp işaret etti, izbandut gibi olan bu zenci adam da yanıma gelip 2 ecstacy için 50 euro para istedi. elimi cebime attım, yüz euro çıkardım. ikinci adam cebinden 2 tane ecstacy çıkarıp bana verdi ve elimdeki 100 euro'yu kapıp cebine attı. bu arada daracık bir sokaktaydık ve etrafımızdan sürekli insan kalabalıkları gelip geçiyordu. gamze'yle göz temasını kaybetmiştim. parayı alan adamdan üstü olan 50 euro'yu istediğimde, beni itip duvara yapıştırdı ve pazarlığa başladığım ilk adam cebindeki bıçağı çıkarıp para üstü falan vermeyeceklerini, eğer sesimi çıkarırsam bıçağı saplayacağını söyledi.

merhaba belâ, nasılsın?

seninle burada da görüştüğümüze sevindiğimi pek söyleyemem. acaba ben koşuyorum da sen mi arkamdan geliyorsun yoksa ben mi seni kovalıyorum artık karıştırdım. ama senden bir an önce kurtulmalı ve arkadaşımın yanına dönmeliyim. o yüzden izninle...

tabi ki o an yapılabilecek en doğru şeyi yaptım ve sesimi çıkarmadan olduğum yerde donakaldım. adamlar da birkaç saniye içinde yanımdan uzaklaşıp kalabalığın arasında kayboldular. ben hareket bile edemeden yerimde beklerken gamze yanıma geldi. olanlardan haberi bile yoktu, tedirgin olmaması ve günümüzü zehretmemek için ona -hâlâ- hiçbir şey anlatmadım. arada sırada burayı okuduğunu biliyorum, muhtemelen öğrendiğinde bana çok kızacaktır ama neyse ki ucuz atlatmıştım.

yaşadığım bu olayın tadımı kaçırmasına izin vermedim. cebimde iki tane ecstacy vardı ve sevdiğim bir arkadaşımla yılın bu son gününde amsterdam sokaklarında dolaşıyordum.

böyle durumlardaki soğukkanlılığıma bir kere daha hayran kalarak birkaç dakika içinde kendimi toparladım.

redlight denilen bu bölgede, canlı erotik ve sex şovlarının yapıldığı mekânlar da mevcuttu. en ünlüsü "casa rosso" denilen "kırmızı ev"di. daha sonra gideriz deyip son güne bıraktığımız sex tiyatrosuna, -çok merak etmeme rağmen- yılbaşından olsa gerek kapalı olduğu için giremedik. bir sonraki amsterdam gezisinde kesinlikle ilk durağım casa rosso olacak.

günün devamında rembrandt plein denilen meydana gittik. burası da yine güzel mekânların olduğu ve ortasında rembrandt heykelinin bulunduğu bir yerdi. birkaç yerde oturup bir şeyler içtik, müzik dinledik. tanıştığımız insanlar da hep turistti, arnavutluk'tan gelmiş bir çocukla tanıştım, türkiye'den geldiğimizi duyar duymaz "selamün aleyküm!" diye söze başlayıp geçen yaz bodrum'da çekildiği bütün fotoğrafları göstermeden içi rahat etmedi. onun dışında faslı olduğunu öğrendiğim lezbiyen bir kız tarafından taciz edildim. "yanındaki kız arkadaşın değil mi, sana kızmasın?" dediğimde "not my girlfriend but i fucked her, yes." deyiverdi. insanlarla tanışma ve kaynaşma açısından "rembrandt" kafasının "damrak" kafasından daha iyi olduğunu söyleyebilirim. bizdeki taksim-kadıköy kıyaslaması gibiydi.

dolaşmaya devam edip kerkstraat'taki gay eğlence mekânlarının olduğu bir alana ulaştık. çok övdükleri kulüplerden birine girdik, içerde 50 kadar çıplak adam vardı, bazılarının çükünde yüzük bile vardı, "naked or underwear (çıplak ya da iç çamaşırlı)" şeklinde bir dress code olduğundan orada fazla kalamayıp çıkmak zorunda kaldık. yine de "yüzük içinden geçen bir solucan nasıl görünüyor?" derseniz, aklımda buna dâir bir imge var artık.

elbette birkaç sex shop dolandık, fetiş objeler açısından tam bir cennetti burası, onun dışında çok matrak sex objeleri vardı. fisting için dua eder gibi birleştirilmiş eller bile vardı, gerisini siz düşünün artık. bir de sex museum denilen yer var tabi. orayı da gezmeden olmazdı, birkaç kattan oluşan bu müzede pek bir numara olduğunu söyleyemem ama sergilenen siyah beyaz fotoğraflar ilgimi çok çekmişti benim, 100-150 yıl önce fotoğraf makinesi icat edilsin de pornografik fotoğraflar çekelim mi demiş insanlar nedir? o siyah beyaz fotoğraflarda, seks pozisyonlarını gösteren özel bölgeleri epeyce kıllı, çıplak ve artık çok büyük bir ihtimalle ölmüş insanlar vardı. fotoğraf makinesi bulunur bulunmaz hemen soyunup sevişmeye başlamışlardı sanki. cinsellik gerçekten de en eski ve ilkel güdümüz olmalı. bunun için kimse beni yargılayamaz. (gülücük)

günümüze rembrandt ve van gogh eserlerinin sergilendiği müzelerde devam ettik. bütün bu yoğun gezintiden sonra ayaklarımıza kara sular inmişti, otele dönüp biraz dinlendik ve gece için (mâlum yılbaşı gecesi) hazırlanmaya başladık.

gitmeye karar verdiğimiz parti "hooker's ball" adındaydı ve dress code olarak "pimps, hookers, gigolos, whores, drag queens" şeklinde bir kıyafetle gitmemiz gerekiyordu, yani partiye katılım için fahişe, pezevenk, jigolo, orospu vs. gibi giyinme şartı vardı.

biz de rollerimize ısınabilmek için akşamüstü birer tane spacecake yuvarladık. ecstacy'ler hâlâ cebimde duruyordu ve onlardan gamze'ye bahsedememiştim. nereden bulduğumu sorarsa verecek bir cevabım yoktu çünkü. kek yediğimiz için şimdilik onlara ihtiyaç yoktu.

şimdi beni bekleyen daha büyük bir heyecan vardı. new york'tan sonra ikinci kez crossdresser olarak dışarı çıkacaktım. tüm eşyalarımı yanımda getirmiştim, gamze de bu şekilde çıkacağımdan haberdardı ve ikimiz de gayet rahattık. new york gecesindeki heyecanım kadar olmasa da heyecanlıydım. ama bu yılbaşı gecesiydi ve bu kadarcık marjinalliği her türlü kaldırabilecek bir şehirdeydim. sanırım ondandı kısmi rahatlığım.

yüksek topuklu frapan ayakkabılarım, geniş fileli çoraplarım, mini strapless elbisem ve beyaz kürk boleromla tam bir yol kenarı fahişesi gibi giyindim. dirseklerime kadar gelen siyah saten eldivenlerim, büyük halka küpelerim, takma kirpiklerim, abartılı bir makyajım ve rugan çantam vardı. eğer böyle bir partiye katılacağımı bilseydim istanbul'da bıraktığım ve dizimin üstüne kadar gelen parlak deri çizmelerimi de yanımda getirirdim fakat şimdilik stilettolarla idare edecektim.

artık çok sevdiğim kırmızı ojeler dışında french oje de kullanabiliyordum ve bu beni tam bir porno yıldızı gibi hissettiriyordu nedense. ayrıca o gece ilk kez kızıl saç denedim, belime kadar uzanan kıpkızıl saçlarım vardı ve işi birazcık hileye vurup iki peruk birden takmıştım. böylece çok daha fazla ve dolgun saçlarım olmuştu. böyle ufak tefek hilelerden kimseye zarar gelmezdi.

gece 11 gibi anca hazır olup çıkabildik. otel lobisinden geçerken insanların bize bakışlarını hatırladıkça gülümsüyorum. topuklu ayakkabılarımızın gürültüsü lobiyi çınlatıyordu. kolkola girmiş iki fahişe kılıklı olarak otelden ayrılışımızın epey sansasyonel olduğunu söyleyebilirim.

bir hışımla geçtiğimiz lobiden çıkar çıkmaz ise korkunç bir gerçekle yüzleştik: rüzgâr!

inanılmaz şiddetli bir rüzgâr karşıladı bizi sokakta. rüzgârdan suratıma yapışan saçlarım ve havaya kalkan eteğimi bile umursayamayacak kadar güzelleşmişti kafam. gamze'yle birbirimize sokulup yol kenarında yürümeye başladık. şehir, fahişe gibi giyinmiş kadınlara ve gerçek fahişelere o kadar alışkındı ki kimse bizi yadırgamıyordu. yine de yol kenarında o kıyafetlerle fazla yürümesek iyi olacaktı. zaten partiye de geç kalmak üzereydik fakat taksi bulmak imkânsızdı, bulduğumuz taksiler de 10 euro'luk yere 30 euro falan istiyorlardı. ve korktuğumuz başımıza geldi, rüzgârla birlikte yağmur da yağmaya başlamıştı, hava korkunç soğumuştu ve rüzgâr şiddetini artırıyordu. yel değirmenleriyle ünlü bir ülkede rüzgârı şaşırtıcı bulmamıştım ama bir an önce bir taksi bulup binmezsek kıyafetim de müsait olduğu için her an bir arabaya çekilip blowjob'a zorlanma ihtimalim vardı. gerçi o an -keklerden midir nedendir- seks isteğim feci derecede yüksekti ama yine de böyle bir şeye mâruz kalmak istemezdim.

bindiğimiz takside karşılaştığımız türk şoförle (evet yine türk taksi şoförü) kısa bir pazarlıktan sonra normalde yürüme mesafesinde olan fakat havanın durumu yüzünden yürüyemeyeceğimiz bir yere 30 euro verip gittik. mekâna girdiğimizde yeni yıla girmeye 15 dakika kalmıştı, ortam çok eğlenceliydi, drag queen'ler, fahişe gibi giyinip gelmiş kişiler, onların -sözde pezevenkleri-, abartılı fetiş kıyafetler giymiş insanlar, andy warhol modeli gibi makyaj yapmış tipler, her şey komik ve tek kelimeyle "eğlenceliydi". evet herkes eğleniyordu. biz de kendimizi o eğlenceye kaptırdık. insanlar birbirinin kıyafetini süzüyor ve başarılı gördüklerini taltif etmekten geri durmuyorlardı. yapılan geri sayımla birlikte yeni yıla adım attık.

on. dokuz. sekiz. yedi. altı. beş. dört. üç. iki. bir ve sıfır!

2013 yılının ilk saniyelerinde gamze'yle birbirimize sarıldık. partiyi düzenleyenler tarafından şampanya servisi başladı, birkaç kadeh şampanya içip dans ettik. seksi dansçıları izledik, tatlı insanlarla tanıştık, sohbet ettik, epey güzel zaman geçirdik. oradan çıkıp birkaç mekan daha dolaşmayı planlamıştık ama ne taksi bulabildik ne de soğuk havaya karşı koyabildik, keklerin etkisinden dolayı daha da üşüdüğümüz için birkaç saat sonra otele dönmeye karar verdik. (bir de galiba sessiz ve yalnız bir ortamda kekin tadı daha güzel çıkıyor, buna karar verdim.)

otele dönerken biraz da olsa yürümek istemiştik. amacımız alkol ve keklerden iyice güzel olan kafamızı biraz dağıtmak, temiz hava almak ve biraz da yaşadığımız bu ânların keyfini çıkarmaktı. özellikle ben... insanlara ve sokaklara karışmak, kadınlığımı yaşamak istiyordum. insanların beni görmesini, belki şaşırmasını, belki beğenmesini, belki laf atmalarını istiyordum, tepkilerini gözlemlemek, konuştuklarını duymak ve onlardan biriymişim gibi aralarında dolaşmak istiyordum. bu her gece yapabildiğim bir şey değildi ve elimde bu fırsat varken bunu son dakikaya kadar kullanmak istiyordum.

sedefler içinde gizleneceksem bir inci olmanın ne anlamı vardı ki?

gamze'yle böyle düşüncelerle yeni yetme popçu kız grubunun eğlenceli şarkısına çekeceği klip görüntülerindeymişiz gibi kolkola girmiş şarkılar mırıldanarak yürüdük, yürüdük, yürüdük...

mutluydum.

etraftan güzel sözler duyuyorduk ve onlara laf yetiştire yetiştire yürüyüşümüze devam ediyorduk. otele yaklaşmıştık ki karşıdan gelen bir gruptaki yakışıklı bir çocuğun yanımdan geçerken "woww you are beautiful my friend." dediğini anımsıyorum. bugüne kadar duyduğum en güzel laf atmalardan biriydi, hem iltifat hem dostluk hem samimiyet hem saygı hem de bir mesafe içeriyordu. o açıdan aklımda en çok kalan bu söz oldu. (sevdiğim kız bana abi dedi misali "my friend" demeyeydi iyiydi tabi.)

odaya döndüğümüzde ben fahişe kostümümden ve makyajımdan kurtulup yatağa uzandım ama gamze üstünü değiştirip tekrar çıktı, eğlenceye devam edecek ve belki de birileriyle takılacaktı. ne de olsa artık şehri az çok tanımıştık ve biraz da yalnız kalsa iyi olabilirdi. başının çaresine bakabileceğini düşünerek tek başına çıkmasına ses çıkarmadım. aslında ben de odada yalnız başıma uzanmak ve o güzel kafanın tadını çıkarmak istiyordum.

onun odadan çıkmasıyla birlikte yaşadığım birkaç saati hatırlamıyorum. son hatırladığım şey odada bıraktığım ecstacy'lerdi. uyuyakalana kadar ne yaptım, nasıl zaman geçirdim hiç bilmiyorum. ama birkaç saat sonra çalan oda telefonuyla sıçrayarak uyandım, lobiden gamze arıyordu, odaya gelmiş ama içeri girememişti, kapıyı içeriden kilitlemiştim, hangi kafayla kilitlemişsem artık, hiç hatırlamıyordum bile.

yanıma uzandı. uyumak için son birkaç saatimiz kalmıştı. çünkü istanbul'a dönüş uçağımız öğleye doğruydu ve sabah olmak üzereydi. kısa bir süre sonra uyanıp eşyalarımızı topladık. havaalanına gittiğimizde ikimizin de gözünden uyku akıyordu. yaşadığımız son birkaç gün hayat boyu hatırlayacağımız şekilde geçmişti. işin seks kısmı eksik kalmıştı evet, ama bunun eksikliğini ne ben ne de gamze hissettik. sanırım yediklerimiz, içtiklerimiz o kısmın yerini tutmuştu ve bu sıkışık tatilde seks için vaktimiz bile kalmamıştı.

pasaport kontrolü için girmek üzereydik ki elimi cebime attığımda bana 100 euro'ya mâl olan ecstacy'lerin hâlâ cebimde olduğunu gördüm. ortalık polis ve köpek kaynıyordu. o an bir karar vermem gerekiyordu. ya bunları yutup türkiye'ye dönene kadar uçakta acayip saatler geçirecektim, ya da cebimde bunlar varken uçağa binmeyi deneyecektim.

hızlıca karar vermem gerekiyordu çünkü uçağın kalkış vakti yaklaşmıştı, pasaport kontrolünden geçip check-in yaptırmamız gerekiyordu. bu riski alamazdım, ben de üçüncü bir seçenek olan yola başvurdum. pasaport kontrolünden hemen önceki son metrelerde gördüğüm bir çöp kutusuna iki ecstacy'yi de atıp derin bir nefes alarak, yanımda hiçbir şeyden haberi olmayan arkadaşımla birlikte kontrol noktasına girdim. birazdan geçeceğim kontrolün sıkılığından haberdar olmadan az önce aldığım bu kararda ne kadar haklı olduğumu ve ne kadar doğru bir şey yaptığımı henüz fark etmemiştim. ta ki bir kapsülün içine alınıp etrafımda 360 derece dönen son derece hassas bir detektörün içine girene kadar. o kadar sağlam bir kontrolden geçtik ki üzerimde herhangi bir uyuşturucu madde bulunmadığı için şükrettim.

uçağa bindik, yerimize oturur oturmaz uykuya daldık ve tekerler istanbul'a indiğinde gözlerimizi açtık. evlerimize dağıldık, o günü dinlenerek geçirdik.

ertesi gün işimize gittik. işyerindeyken bir ara tuvaletteki aynada kendime baktım. uzun uzun baktım. insan kendi yüzünü yabancı birinin yüzüymüş gibi görmeye başlar ya hani, işte o kadar uzun baktım ki kendime, karşımda sanki bir başkası vardı. tanımadığım biriydi bu. 48 saat önce avrupa'nın bir şehrinde kafası space cake'ten güzelleşmiş, abartı makyajı ve fahişe gibi kıyafetiyle sokaklarda kahkahalar atarak yürüyen bir kadın mıydı karşımdaki, yoksa beyaz yakalı orta yaşa merdiven dayamış bir adam mıydı? hangisiydi bu gördüğüm?

göz bebeklerimden son birkaç günün tüm anıları geçiyordu sanki. peynir kokusu, patates yiyenler tablosu, seks müzesindeki dev penis, redlight'taki fahişelerin memeleri, amsterdam'ın meşhur rüzgârı, file çoraplar, kızıl saçlar, ecstacy'ler, köprüler, kanallar, bıçak çeken zenciler, hızlı club müzikleri, güzel kızlar, yakışıklı adamlar...

ölesiye mutsuzdum...

olmam gereken yer burası değildi sanki. şu anda bu tuvalette durmuş bu aynaya bakıyor olan ben olmamalıydım. o tuvalete bile hiç girmemiş olmalıydım ben. derin bir mutsuzluk kapladı içimi. sanki bir gün allah bize "artık her gün pazartesi" demiş gibi bir mutsuzluk. umut içermeyen bir mutsuzluk ve karanlık. gerçekten o kadar yoğun bir duyguydu ki bu gözlerim dolmuş, aynada kendimi göremez olmuştum.

ne olursa olsun, ne yaşarsam yaşayayım kendime aşıktım, kendimi -ama içimdeki o karakteri, öz kişiliğimi, beni ben yapan o ruhu- çok seviyordum. içimdeki o kadındı bana bunları yaptıran ve ben aynadaki yansımamda o kadının mutsuzluğunu hissedip ona sarılmak istedim.

yirmili yaşlarımın başında aynı hisleri paylaştığımız bir arkadaşım vardı. kendine hayrandı. şaşırtıyordu hep beni. daima güzel hikayeler ve sürprizlerle doluydu. bir yaz gecesinde evlerinin önündeki verandada ikimiz baş başa yarı çıplak bir şekilde otururken ve gelecek hakkındaki hayallerimizden bahsederken birdenbire durup "ayın tenime değişini görüyor musun, ne kadar güzelleştiriyor tenimi değil mi?" diye sormuştu. o geceye kadar ayışığının vurduğu tenin güzelleşebileceğini aklımdan bile geçirmemiştim. ben daha bunu anlamaya çalışırken "hiç kendi omzunu öptün mü?" diye sordu. sorar sormaz da sağ omzuna bir öpücük kondurdu. sonra ben de kollarımı uzattım ve ay ışığının ellerime, bileklerime, kollarıma, dirseklerime ve omuzlarıma değişini hayranlıkla izlemeye koyuldum. sanki nefis bir krem gibi sarıyordu tenimi ay ışığı. sonra başımı sağ omzuma doğru uzatıp omuz başıma bir öpücük kondurdum. nasıl tatlı gelmişti o öpücük...

o gün o aynada karşımda duran bu kadın, omuz başından öpülmeyi çok seviyordu. ona hem mesafeli, hem saygılı hem sıcak ve samimi hem de iltifatvâri bir şeyler söyleme isteğiyle "you are beautiful my friend..." diye fısıldadım ve sağ omzuna bir kelebeğin konuşu gibi bir öpücük kondurup sıkıcı bir toplantıya girmek üzere onu o sedef aynada yalnız bıraktım.

kabukları yeniden açılana kadar okyanusun dibindeki istridyemin içine gizlendim.

DAHA FAZLA İÇERİK