Damaklarda Hoş Bir Tat Bırakarak Veda Eden Fi Dizisinin Final Bölümü İncelemesi
Türkiye'nin ilk internet dizilerinden biri olan Fi, geçtiğimiz Cuma günü 2. sezon 10. bölümle final yaptı. Birçok anlamda ilkleri yaşatarak bu alanda yeni gelecek dizilere ön ayak olan Fi'nin final bölümü nefes kesti.
Damaklarda Hoş Bir Tat Bırakarak Veda Eden Fi Dizisinin Final Bölümü İncelemesi


yağmurlu ve puslu bir galata sabahı ile açılıyor dizi

kim bilir kaç tane daha aşk faciasına tanıklık etmiş galata kulesi, bu sabah bir yenisine daha tanıklık edecek olmanın kalenderliğiyle yükseliyor yine.  

şu soruyu aslında can'la birlikte hepimizin kendisine sorması gerekiyor:"ölüm bizi bulduğunda, yaptıklarımız için mi pişman olacağız; yoksa yapmadıklarımız için mi?"

kariyerini yaptın, peki hiç aşkının peşinden koştun mu? yoksa bugün içinde ukde kalacak şekilde gitmesine izin mi verdin? ya da kendini eşine çocuklarına adadın da, senin de bir hayatın olduğunu unuttun mu? sevdiğin işi mi yaptın? hakkını aramayı bildin mi; yoksa hep sessiz mi kaldın? bu ve bunun gibi binlerce soru...


belki de sorun şu ki, yaşamımızın sonu gelene kadar asla hangi hareketimizden pişman ya da emin olmamız gerektiğini hiçbir zaman tam olarak bilemeyecek olmamız.  ne olursa olsun eninde sonunda da hepimiz pişman öleceğiz. çünkü insanoğlu ne aynı anda herşeye sahip olabilir ne de sahip olduklarıyla tatmin.

dizi can'ın, duru'yu bahçede dans ederken, sevgilisiyle pencerenin önünde oynaşırken gizli gizli seyretmesiyle başlamıştı

şimdi de duru eski sevgilisinin yanında düşünceli düşünceli pencereden dışarı bakarken, can'ın komşu evin çatısında pusuya yatmış o'nu gizli gizli gözlerken nihayete eriyor. bazı hikayeler hep başladıkları noktaya geri dönmeye, orada bitmeye mahkum.


1970'li yıllarda trt'de fırtınalar kopartmış, yayınlandığı akşamlar türkiye'de sokakların boş kaldığı the fugitive dizisi'nin cinayetten aranan doktor'u dr. richard kimble edasıyla, bir hayalet gibi sokakları arşınlıyor can manay.  tüm içinden çıkılmaz bir batağa düşmüş erkekler gibi, soluğu ilk sezon pavyonda ziyaret ettiği konsomatrist dostunun yanında alıyor. bu sefer evine sığınıyor o'nun. 

müzik seti'nde erol budan'dan sevemez ki çalmakta, kadın burnundan kokain çekmekte, üzerine bir de cigara yakmakta; can daha fazla dayanamayıp kalkıp fişi çekince "ne oldu bebeğim canını mı yaktı baba? kendine mi acıdın?" diyor. harika bir terapi ortamı!
"yok ben diğerlerine acıyorum, hayat diye bomboş bir şey yaşıyorlar."

doğrudur aslında birçokları üzülemeyecek, sevinemeyecek kadar uyuşmuş bir hayatın içinde yalnızca nefes alıp verirler. hayatı gerçekten yaşayabilmek, her duygunun hakkını verip tadına varabilmek her babayiğidin harcı değildir. kimisi bunlarla kontrolünü kaybetmekten çok korkar, o steril yaşamı sever.  bu dertleşme seansının bir amerikan filmindeki karşılığı, meksika sınırı'ndaki bir striptiz klübü'nde kadın arkadaşını ziyarete giden sonradan zengin olmuş bir beyaz yakalı adam olurdu. sonraki bölümde de bu ikiliyi kadının kaldığı motel odasında ya da karavanda sohbet ederken görürdük. bu kadın, eti'nin ölümüyle birlikte, artık can'ın hayatında eti'nin yerini bir nebze doldurabilecek tek anne figürüdür.


black swan'da nina'nın prova aralarında gizli gizli yaralanan ayaklarına baktığı gibi, duru da deniz'den bu durumunu saklayarak delicesine dans ediyor, her şeyden uzaklaşabildiği, uğruna her şeyini feda edebildiği tek yer dans pisti çünkü. duru ile can, afife üzerinden restleşiyorlar bu kez. ilk sezon deniz'e inat sahneye çıkmaya çalışan duru, bu sezon can'a inat, yine o kırmızı tüyü takarak sahneye çıkıyor. duru "can meselesi bitsin, afife ile duru durulay olarak var olayım." isterken, can "bu aşk böyle bitmeyecek." diyor. 

sadık'ın yüreğine sevgi ve güven tohumları, fidanları ektiği özge'yi; türkiye'nin ağaçları ve çalıları kitabı'na bakarken görüyoruz. nedendir bilinmez, kadrajın kenarından akilah azra kohen'in aeden kitabı'nı da gözümüze sokmayı ihmal etmiyorlar tabi. kendisinden çok daha az bilenlerin çokça konuştuğu bir zeminde, istiap haddi dolmuş bir insan profili olarak; çok okuyup, çok yaşayıp, çok bilip, tek kelime yazamayan, koca bir hikayeyi anlatmaya nereden başlayacağını bilemeyen, antidepresanlar yutan, buna rağmen bir bardak suyunu bile sadık'ın fidanı ile paylaşan bir özge izliyoruz. fakat tabi ki boş durmuyor, can'ın peşindeki polislerle çoktan yakınlık kurmuş ağızlarından laf alıyordur.


can'ın yurt dışına kaçmış olması hadisesi ile ilintili, bir iki kelam edeyim. bu konuda iki ihtimal olabilir fakat ikisi de pek mantığa yatmıyor

1- son günlerde can'la ilgili ihbarlar artınca, can para verdiği çocuk aracılığıyla eşgal olarak kendisine benzeyen birisini kendi kredi kartı ile alınmış bir bilet ve kendi pasaportu ile brezilya'ya gönderir. yine para verdiği magazin muhabirleri aracılığıyla da bu şahsın rio de janeiro'da çekilmiş görüntüleri basına sızdırılır. fakat bu noktada, yurt dışına çıkış prosedürümüz kapsamındaki vize, pasaport ve bilet kontrol işlemleri sırasında ülkemizde ciddi bir güvenlik zaafiyeti olması gerekir ki, ülke çapında polisin ve basının aradığı meşhur bir cinayet zanlısı kimsenin gözüne batmadan kaçabilsin. 

2- can'ın para verdiği magazin muhabirleri tarafından can'ın çok daha önceden yurt dışına kaçtığı fakat bu durumun geç fark edildiği algısı yaratılır. fakat bu noktada da "bilet ve kredi kartı hareketliliği de bunu ispatlıyor." denmesi işi bozuyor. çünkü artık tamamen elektronik ortamda gerçekleşmiş bu hareketleri önceden gerçekleşmiş gibi gösteremezsiniz.
keşke can'ın, para verdiği çocuğa "hallet bu işi." dediği sahneyi bir flashback gibi gösterseydiniz de, dizi'nin finali'nin aceleye getirilmesinden mütevellit oluşan bu tip mantık hatalarını ayıklamakla uğraşmasaydık.

dizi'nin en sakin ve kontrollü karakterlerinden biri olan bilge'yi ise bu bölüm son zamanlarda yaşadıklarının etkisiyle tamamen kafası karışmış olarak gördük

babası ilk defa tutarlı söylemler içine girdiği halde, bilge'nin artık yalnızca babası'nı değil, ebeveynlik konusunda annesi'ni bile suçlamaya başladığına tanıklık ettik. oysa ki babası bir nebze haklıdır: "bazı insanlar ebeveynlik yapabilecek gücü kendilerinde bulamazlar. o noktada evlatlarına daha çok zarar vermemek adına, onları tamamen kendi kaderlerine terk etmeyi bile seçebilirler." yine de bu mutlak doğru bir önerme değildir; aslolan kişi'nin iyice emin olduktan sonra ebeveynliği seçmesidir. 


afife'nin akm'desahneleniyor oluşu ise, güzel bir temenniydi.  kabindeki tüy sahnesi konusunda ise duru'ya inanan yalnızca ben değilimdir diye tahmin ediyorum, gölgenin hareket şekli bile tamamen can'a benziyordu.  duru'nun, dolayısıyla afife'nin kulisi'ni çok beğendiğimi belirtmeden geçemeyeceğim. insanın sanatçı olası geliyor. duru'nun aife'nin basın toplantısı'ndaki styling'i de tıpkı sahne kostümleri ve dekor uygulamaları gibi oldukça başarılıydı. müzikalde kullanılan özgün müzikler turgay erdener'in yazdığı afife bale suiti'nden. müziklerin güzeliiğine ve koreografiye layıkıyla değinemiyorum bile. yalnızca bir dizi'nin tek bölüm'ü için ülkemde böyle çaba sarfedilmesiyle gurur duyuyorum. umarım bu emekler boşa gitmez. kendi adıma afife'yi böylesine güncel bir yorumla bir gün bir müzikal olarak görmek isterim. buradan ay yapım'ın ve sanat camiasındaki herkesin dikkatine!
fi'nin ve afife'nin son sözünü aslında basın toplantısı'nda duru söylüyor: "sahneye ve aşka adanmış bir hayat, hayatın anlamını, sevgiyi, sahnede bulmuş afife. biz de bu tutkuyu anlatabilmek için çok çalıştık." 

bilmem fark ettiniz mi? afife'nin içinde de bir "fi" gizli.

bilge zaaflarının kurbanı olarak, yalnızca kendisi adına değil insanlık adına da büyük bir hata yapıyor. görüyoruz ki, düzgün insanlar da bazen büyük hatalar yaparlar. 


finalle birlikte karakterlerin kendileriyle yüzleşmelerine ve birbirleriyle yaşadıkları büyük uzlaşmalara şahit oluyoruz

örneğin bu bölüm, duru'nun ömrü boyunca sahip olamadığı gerçek dostu'na rastlamasına sonunda tanıklık ediyoruz; özge'ye.

göksel, müzikal'in ve ada'nın yakınlığı'nın kendisine sağladığı aidiyet duygusuyla kendini değerli, yararlı ve bir bütünün parçası olarak hissediyor; doğal olarak bu da ilk defa dış görünümüne özen göstermesiyle kendini ele veriyor. 


ve duru ile deniz; şu minvalde oluyor onların mutabakatı da:

"her şey için teşekkür ederim deniz, sen hayatımın en büyük şansıydın. bu aşktan da derin bir şey. beni öyle yolculuklara çıkarttın, öyle yücelttin. yerin dibine soktun ki. yolumu bulmama yardım ettin. sadece benim de değil; ada, göksel. hepimiz evimizin yolunu unutmuş çocuklardık. sen bize yeniden yolumuzu gösterdin."

"beş yıl boyunca seninle ilgili hep derinlerde bir şeyler hissettim, fakat ne olduğunu anlayamadım da, soramadım da; seni hep aşka türlü yorumladım." 

"ben bile farkında değildim ki, ben de senin gibi sandım, kendimi başka türlü yorumladım. halbuki hayatım boyunca insanlar beni görsün, fark etsin, anlattığım şeyi dinlesin istedim. meğerse anne'me ben buradayım demek içinmiş. biliyorum biraz zavallıca; ama yeni yüzleşiyorum. bu akşam kalbime dokunan ne hikayem varsa çıkıp sahneye anlatacağım; ama bu senin müziğinle olacak. sen benim en güzel hikayemsin deniz."

bazı çocuklar anne-babalarının yokluğuyla büyür, onların vermedikleri sevgiyle. o çocuklarsa kendi kendilerini yetiştirip, ebeveynlerinden bile güçlü olurlar. anne babaları ise o olağanüstü adamları ve müthiş kadınları tanıma fırsatını kaçırırlar.  duru'nun annesi de, can da, kendilerine hakim olamayıp bir şekilde gizli gizli duru'yu izlemeye geliyorlar. duru ile can ise gözlerini tamamen karartmış haldeler. perde arasında biri diğerini öldürmeye hazır; diğeri ise ölmeye.  kimi insanlar, kimi aşklar naif taraflarımızı besler; kimileri ise karanlık yanlarımızı. final bölümü'nde duru'nun deniz'in ardından bir diğer aşkı can'la yüzleşmesinde de bu farkı görüyoruz:

"beni neden sevmedin duru?"

"seni öptüğüm ilk gün anladım; bu adam gözlerime değil, kalbimin ta içine bakıyor dedim. yaralarımı sevdin, acılarımı, kırgın, kızgın, çirkin, karanlık bütün taraflarımı besledin. hayatım boyunca beni çırılçıplak görmüş tek insan sensin. seni tabi ki sevdim can. ama seninleyken kendimi hiç sevmedim. hiçbir şey sana yetmedi, hiç vazgeçmedin; hep daha fazlasını istedin. bırak beni can, senin sonun, sınırın yok." 

black swan'da, nina gösteri akşamı kostüm değişimi arasında, kuliste rol arkadaşı'nı (ikizini) öldürdüğünü zannederek kendisini yaralayıp bir sonraki sahnesine yaralı olarak çıkar. duru da perde arasında can'la bir türlü yenişemez ve o arbede esnasında silah patlayıverir; kurşun duru'nun bacağını sıyırır. duru o halde ikinci perdeye çıkar ve yine nina gibi bembeyaz kostümü kana bulanmış şekilde dans partnerlerinin omuzlarında göğe yükselerek rolünü tamamlar. yere yığıldığında ise nina gibi rahatlamış, mutlu ve huzurlu hisseder. nina gibi onun da annesi ve aynı zamanda aşkı da olan hocası yanı başındadır.


"can manay, kurban mı, katil mi, yoksa deli mi?"

bence hepsi, tıpkı hepimiz gibi. bir de aşık. sevdiği kadına herşeye rağmen kıyamamasından, yolun sonuna geldiğinde bile "bu kez gerçekten sevildiğini duyduğu için" yine de yüzünde mutlu ve psikopat bir gülümseme taşımasından, dünyanın en yaratıcı intihar yöntemlerinden birini deneyip, kendi kanıyla aşkının adını camlara yazmasından tüm bunları anlayabiliriz.
tüm bu serüven tamamlandığında özge de herkes kadar deli olduğunu düşünüp ilaçlarını bir kenara fırlatır, ağacını da yanına alır. "hem deli olmasak bu hayatta ne işimiz var?"
tarih bir kez daha tekerrür edip can soluğu yeniden akıl hastanesinde alan yardıma muhtaç küçük bir erkek çocuğuna dönüştüğünde, bilge eti'nin mirasını her manada devralıp can'ın yanında olur. başlangıç için bir anne figürü, muhtemel bir gelecekte de hayatının kadını olarak. o'nu gördüğünde can'ın gözlerinin içinde oluşan pırıltı görülmeye değerdir.
hep söyledikleri gibi; "bir insanı anlamakla başlar her şey."


özge de bunu başarıyor sonunda, can'ı anlayarak hayat'ı anlıyor; tıpkı şarkıda da dediği gibi:
"insan nedir, şimdi bildim. can can diye söylerlerdi; ben can nedir şimdi bildim."
dünya'nın en felsefik, en derin çifti oluyorlar özge ile sadık. birbirlerine hiç açıklama yapmadan ortak bir dili konuşabiliyorlar üstelik. onlardaki mâna, sadık'ın özge'ye bıraktığı toros sediri fidanında gizli. fidanın izini süren özge, sevdiğinin izini toros dağları'nın eteklerinde, ormanın içinde bir dağ evinde buluyor. birlikte yeni bir hayatın tohumlarını ekip, yeşertiyorlar.  kavuştukları vakit, geçen sezon finali'nde aynı şarkı ile duru ile birleşen can'ın aksine, sadık özge'yi dudaklarından değil, alnından öpüyor.


kendi serüveninden bir ders çıkaran, iyileşen, kendisini bu kez bilge'nin yardımıyla bir kez daha baştan yaratan can manay "bir insan yaratmak" kitabında aktarıyor tüm bu olan biteni. iyileşsek bile, aşk yine de öyle kolay bitmiyor. hayali imgelerle ara ara kendini hatırlatıyor. fakat siyahların adamı can; artık bembeyaz bir adam olmaya karar veriyor. 


deniz de duru da, hayallerini gerçekleştiriyorlar çocuklar üzerinden. tüm bu olan bitenden, çocukların saflığıyla arınmaya çalışıyorlar. özel hayatları konusunda ise ne olduğu tamamen bize bırakılmış.  gökten düşen elmalardan nasiplenemeyen tek karakter nilay, o'nun hikayesi roma'ya dönmesi ile son buldu. 

zorunlu bir erken final yaptığı halde bize bunları sunabilen bir dizi, daha geniş zamana yayılabilseydi bize ne güzellikler sunabilirdi; açıkça görülüyor.

herkesin kendi hayatının sırrını çözüp, kendisine bembeyaz bir sayfa açabilmesi dileğiyle.