Descartes'ın Anlayışıyla Aristoteles'inkini Uzlaştırmaya Çalışan Port-Royal Mantığı

Port-Royal okulu düşünürlerinden Antonia Arnauld ve Pierre Nicole'ün Port-Royal Mantığı (Logique de Port-Royal) isimli kitabının ortaya koyduğu bu düşünceyi inceliyoruz.
Descartes'ın Anlayışıyla Aristoteles'inkini Uzlaştırmaya Çalışan Port-Royal Mantığı


Öncelikle nedir bu Port-Royal okulu?

port-royal, 17. yüzyıl'ın ikinci yarısında gelişen bir dilbilim okuludur.

"görünmeyen tanrı görünen dünyayı yarattı." cümlesinin 3 yargı taşıdığını öne sürerler:

1- tanrı görünmezdir.
2- dünya görünürdür.
3- dünyayı tanrı yaratmıştır.

noam chomsky, evrensel dilbilgisi kuramında derin yapı-yüzey yapı ayrımını yaparken port royal okulu'nun bu çıkarımlarından faydalandığını belirtmiştir.

Bu anlayışı incleyelim

orta çağ'a hristiyanize edilmiş aristoteles mantığı hâkim, malum. hümanistlerle, dolayısıyla rönesans'la birlikte 14-19. asırlar arasında gerek yöntem gerek bağlam olarak aristoteles'in mantığı hem kıyasıya eleştiriliyor hem de terk ediliyor. birkaç önemli isim var; petrus ramus (aristoteles'i kafadan yalancı sayıyor), francis bacon (doğa bilimlerinde aristotelesçi tümdengelim yerine tümevarımcı bir yöntem izlenmesini gerektiğini savlıyor ki hâlihazırda geçerlidir), thomas hobbes ve mevzumuz olan port-royal mantığı. gemi adı gibi gelmişti bana ilk karşılaştığımda (gülücük).

sadede geleyim. port-royal yaygın adıyla bilinen, esas adı "mantık ya da düşünme sanatı" olan, 17. yüzyılda, fransız filoloji ekolü port-royal okulu düşünürlerinden antoine arnold (1612-1694) ve pierre nicole (1625-1695) tarafından yazılan dönemin meşhur mantık kitabı. önemi, bacon ve descartes'ın kuramlarıyla aristoteles'in mantığını uzlaştırmaya çalışması. bir önemi daha var ki bizim için dikkate şayan; yöntembilimi mantığın bir alanı olarak ele alması. bugün anladığımız anlamda bilimsel yöntemselliğin atası, bir uzlaşı yani sentez ekolü olan port-royal olabilir (bu benim savım, yeni bilgiler ışığında güncellenebilir).


nitekim port-royal'den sonra, bilimlerde tek tek disiplinlere dair ilk yöntemsel çalışmalar ortaya çıkmıştır. bir disiplin olarak sanat tarihinin kurucu babası, bir sonraki kuşaktan (1717-1768) johann joachim winckelmann'ın mesela, port-royal'in ortaya attığı bilimsel yöntem modellemesinden yola çıktığını düşünüyorum. ki ben de mezkur mantığın varlığını, çalışma alanım olan sanat tarihi metinlerinden öğrendim. neyse, sonra mantık arenasına leibniz (gottfried wilhelm leibniz) çıkıyor ve çağdaş mantığın iskeletini kuruyor (geleneği yadsımadan, senteze devam yani).

işte tüm bunlar, bilimlerin nasıl bilim olduğunu, yöntemin nasıl geliştiğini gösteren batı düşüncesinin mihenk taşları. doğu düşüncesinin de aynı böyle mihenkleri var. bu iki ana kol, hep birbiriyle etkileşimde bulunmuş, her devirde yeni sentezler üretmişler (şimdiki devir ayrı). kültür tarihi ayrılmaz bir bütün: mısır-orta doğu-hint-yunan-ön asya-endülüs-avrupa-neo yunan-yeni dünya. bunların temel eğitimde fizik, matematik gibi öğretilmesi lazım. (gerçi fizik, matematik öğretiliyor mu tartışılır.) bilgiden önce düşünmenin öğretilmesi lazım yani. bir mimara bitmiş yapılardan önce proje çizmeyi öğretmek gibi... bilgiyi işlemeyi öğrenmedikten sonra, dimağların her yeni gelen bilgiyle eskisinin unutulduğu bir hurda çöplüğüne dönmesi kaçınılmaz. kronik fikir kabızlığımız tam da bundan.


bu arada, aynı dönemlerde osmanlı'da da büyük bir mantıkçı var: ismail gelenbevi (1730-1790). ha, eserlerini okuyabiliyor muyuz, fikirleri neymiş, hocası-öğrencisi kimlermiş biliyor muyuz? muamma. yukarıdaki gibi batı düşüncesinin silsilesine ulaşmak kolay, ama bu topraklardaki bilimsel silsilenin gelişimini bırakın varlığından bile bihaberiz. silsile efendim. fikir tarihi, dedalus'un labirenti gibidir; ariadne'nin ipi olmaksızın o labirentte kaybolmak mukadderdir. ariadne'nin ipi dediğim silsile; bir şeyin kaynağını bulmak, sonra o kaynaktan ilk kim içmiş, bardağı kime vermiş, sakası kimmiş, suyu kim taşımış, arkları, kemerleri, çeşmeleri kimler yapmış... takibi güç bu yolu, kişiye ancak hocası talim edebilir tabii. bir öğrenci için ana soru: hocan kim, ilmini kimden aldın ve hocana ne kadar bağlısın? ne kadar bağlıysan kaynağa o kadar yakınsın. öğrencinin temel referansı hocasıdır. şu bir gerçek: insan zihnine en temiz ve kolay yerleşen bilgi, direkt hocanın ağzından alınan bilgidir. o yüzden eskiler, hep âlimlerin sohbetinde bulunmayı salık vermişler. tabii hocanın liyâkatı olacak. ipi olacak yani. ip yoksa, minator adamı ham yapar. ham dediğim, bildiklerimiz yaşantımıza katılmaz, ham gelir ham gideriz. boşa giden emekten, zamandan, ömürden daha korkunç bir canavar var mı, ben bilmiyorum.

Descartes, "Düşünüyorum Öyleyse Varım" Derken Ne Demek İstedi?