Dünyanın En Güçlü Halüsinasyon Gördüren Maddesi: LSD

Halk arasında asit olarak bilinen, tam adıyla lizerjik asit dietilamid, ilk olarak 1936 - 1943 yılları arasında Albert Hoffman tarafından bulunmuştur. Dünya üzerindeki en güçlü halüsinasyon gördüren madde olarak kabul edilen LSD'nin, yaşayan birinin ağzından etkileri.
Dünyanın En Güçlü Halüsinasyon Gördüren Maddesi: LSD
iStock.com

bir uzaylının kaleminden:

"
tanımı : bir halüsinojendir.
açılımı : lysergic acid diethylamide
dozajı : 50-100mikrogram
ölümcül dozajı : 200mikrogram/kg - 1miligram/kg (ölümcül dozu aşmak için ya çok zengin ya çok salak olmak gerekiyor, almak için ayrı bir salak olmak gerekiyor)
kullanım cezası : 3-5 sene arası hapis
temin etme cezası : en az 5 sene hapis
satma cezası : 5-10 yıl hapis

uyarı : yasadışı maddeleri kullanmak sadece yasalar karşısında sizi suçlu duruma düşürmez, aynı zamanda sağlığınızı da büyük bir tehlike altına sokarsınız.

bu ön bilgiyi verdikten sonra gelelim kişisel tecrübeme...reklamlarda sucuk görürsünüz canınız çeker ya bu da öyle bir şey.

filmlerde bakıyorsunuz herkes ot tüttürüyor, özetle ot alıyor, bok alıyor. etkilerini de oldukça "iyi" aktarıyorlar seyirciye...misal house md, lsd kullandığı bir bölüm var...fringe zaten her bölümde kullanıyor neredeyse. hatta 3. sezon 19. bölüm tamamen lsd üzerine.

vücuduma sokacağım şeyin etkilerini, kimyasal yapısını önceden bilmek isterim. 4 sene boyunca ayda en az bir kaç kere internetten etkilerini araştırdım durdum. hatta nasıl yapıldığını bile öğrendim, hiç heveslenmeyin çok zor. bazen aynı şeyleri sıkılmadan defalarca okudum durdum.

bu yazdıklarımı kimse özensin diye yazmıyorum, hayır bu götümü kurtarmak için yazdığım samimiyetsiz bir yazı değil, tam tersi internette yazan, daha önce bu maddeyi kullanmamış kişilerin kitap ağzıyla yazdıklarını yeterli bulmadığım için yazıyorum. herkes ne olduğunu görsün diye...

internetten araştırmaya başladığımda ilk iş etkilerine bakmak oldu. o kadar fiks cümleler vardı ki, renk algısında bozulma, görme duyusunda bozulma, duyguların karışması (renklerin tadını almak vs), artan sosyallik hissi cart curt. yazanların eline ağzına vereyim ben. yabancı sitelerde, misal erowid, kullanıcılar tecrübelerini paylaşıyorlar ama herkesin ingilizcesi betimlemeleri anlayacak kadar iyi değil.

hikayeme geçmeden önce şunu söyleyeyim : tekrar alır mıyım ? hayır, nasıl bir şey olduğunu gördüm ve tekrar almaya cesaret edemem.

temin etmekten başlayalım, "nasıl bulunur". herkesin sorusu bu, mahalle bakkalına gidip isteyemezsiniz. forumlarda elemanın birisi şöyle yazmıştı : "sen onu bulmazsın, sen hazır olduğunda o seni bulur" diye. laf kalabalığı yapıyor ibne demiştim zamanında ama şimdi vay be haklıymış piç diyorum.

ben bir gün sokakta yürüyordum, yerde buldum...üstünde dozajı da yazıyordu hem, bir tane 120mikrogramlık, bir tane de yarım vardı 60mikrogramlık. toplamda 180 mikrogramlık bir doz.

etkilerine baktığımda anlatanlara göre elimi hareket ettirdiğimde arkasında iz bırakacaktı, ışıklar bana daha güzel görünecekti. etkisini hiç bilmediğim için etki etmeye başladığını anlamak için aldıktan sonra elimi izlemeye karar verdim.

ışıkların etkisi izlemek için akşam vakti almaya karar veriyorum ve havanın kararmasını bekliyorum. cesarete bak ki tek başıma denemeye karar veriyorum, salaklıktı, büyük salaklıktı. o kadar da yanınızda göz kulak olacak birisi olsun diye uyarmalarına rağmen...

saat 20:00 ilk önce tam olanı aldım, dilimin altında tuttum, sonra kağıdı çiğnedim yuttum, nano gramını bile ziyan etmek istemedim. internette yazana göre 10-15dk sonra etki etmesi gerekiyordu. elime bakıyorum normal, ışıklara bakıyorum normal...bir bok yok, lan elişi kağıdı mı acaba bulduklarım diyorum kendi kendime. sonra yarım olanı da almaya karar veriyorum...

toplam 180 mikrogram aldıktan sonra hala her şey normal, hay şansımı sikeyim diyorum kendi kendime...saat 20:35, bir gariplik var birisi beni takip ediyor !!!

takip eden kim diye dönüp bakıyorum, gölgesini gördüğüm kişi kayboluyor ! lan sanırım etkisi başladı diyorum. bu muymuş lan sikindirik gölgeler diyip gülüp geçiyorum.

saatimi kontrol ediyorum deli gibi, saat 20:40 işler çığrından çıkmaya başladı, insanlar teleport yeteneği edinmiş gibi. bir gördüğüm insan sanki 1m ışınlana ışınlana yürüyormuş gibi, arkasında izler bırakarak ilerliyor. korktuğumu belli etmeden insanları izlemeye başlıyorum, gölgeler hala peşimde...

çaktırmamaya çalışıyorum ama kafamı çevirdiğim anda yanımdan arkasında izler bıraka bıraka yürüyen insanlar görünce irkiliyorum ister istemez. biraz dağa, insanlardan uzağa gideyim diyorum.

ha bu arada elime de bakıyordum, elimi salladığımda bir şey yok gibi geliyordu, sigaramı yakıp elimi salladığımda ise sigaramın da iz bırakmaya başladığını fark ettim. anlatılmaz bir şey...

insanlardan uzaklaşayım diye adım atayım dedim, ayaklarıma bakayım dedim, işler hepten çığrından çıkıyordu, saat 21:00 olmuştu ve aldığım maddenin etkisi tavana doğru ilerliyordu.

yere baktığımda ayaklarım sanki yumuşak bir halıya basıyormuş gibiydi, bastığımda duyduğum bir yumuşaklık hissi, sanki bulutlara basıyor gibiydim, ayaklarımı izleyerek ne kadar yürüdüm bilmiyorum. çimler ayaklarımı sarıyor gibi hissediyordum. yerdeki maksimum 1cm boyundaki çimler uzayıp ayakkabılarımı sarıyorlardı.

bastığım hiçbir yerden emin değildim, kazara suya, bataklığa girmemek için adımlarımı oldukça korkak atıyordum. gün içinde defalarca ayık olarak geçtiğim kocaman köprü bana sırat köprüsü gibi geliyordu, geçemiyordum !

insanlardan uzaklaşmak için ağaçlık alana doğru ilerlemek istedim, 2m uzunluğunda en fazla 3-5 parmak derinliğinde minik bir su yolu üstüne tahtaları telle birbirine bağlayıp köprü yapmışlar. hay ak sırat köprüsü buymuş demek.

daha sabah geçtim buradan, 2-3 adımda hemde, şimdi niye bana bu kadar zor geliyor geçmek ? derken bir kız geldi, sende mi geçemiyorsun dedi, kız gerçekti, valla. aynı "dünyada" olduğumuzu anladım. erkeklik bu ya, mekan, zaman, kafa fark etmez. hemen "ben önden geçeyim, sen takip edersin" diye telkinde bulunulur. geçerken "birlikte yürürüz, geyiği yapılır ama...

köprüden geçildikten sonra dağa bir bakılır ki aslında o dağ diye baktığınız şey dağ değil !! karıyı kızı unutup o manzaraya hayran hayran bakarsınız....

köprünün başında dikkat çektiğimizden önden ben geçip fenerimi yaktım ve kıza yol gösterdim, o da cesaretini toplayıp geçti. normalde sosyal bir adamımdır, kız da tek olmanın korkusuyla konuşacak birilerini arıyordu ama köprüden geçip ormana doğru baktığımda karıyı kızı unuttum.

olamaz, amına koyim konuşan ormana girmişim galiba, bunlar ağaç değilmiş ki !!!! resmen her birisi ent ! arkamı dönme ihtiyacı bile hissetmiyorum, kız nereye giderse gitsin diye düşünüp dalıyorum orman yoluna...

yol kenarına dizilen şeyler de taş değilmiş !!! üstlerine dökülen fosforlu boya yüzünden her birisinin oynayan ağzı gözü var, hepsi canlı.

bu manzarayı görünce sadece şunu söylüyorum : "allah'ım ben bugüne kadar dünyayı görmemişim sadece bakmışım, özür dilerim.

saat 21:30 artık adım atmak zorlaştı çünkü strateji oyunundaki haritaya bakıyor gibiyim. sadece 3m önümden eminim. adım attığım anda yolum tekrar şekilleniyor, geri kalan her şey belirsiz. karşıdan gelen insanlar sizde bir "gariplik" olduğunu anlıyorlar, yüzlerine bakamıyorsunuz korkunuzdan çünkü ne göreceğiniz belli değil !!

adımlarım iyice korkak hale geldi, bastığım yer toprak yol olmasına rağmen sağlamlığından emin değilim, minik adımlarla yürüyorum, bazen ayağımı basarken ağırlığımı yavaş yavaş veriyorum....

yürüyüşe çıkan diğer insanlar her şeyin farkında, yüzünüzdeki donuk ifadeden her şeyi anlıyorlar ve size yol veriyorlar.

yürüyüş yolunda bazen taşlara takılıp kalıyorsunuz, yürümeye devam ederken gözlerinizi o taş gibi görünen yaratıklardan alamıyorsunuz. normal şartlar altında korkmanız gerekiyor ama bu daha başlangıç, deli cesareti geliyor ve korkularınızın üstüne gitmeye başlıyorsunuz.

tepede dolunay var, dağa doğru baktığınızda çıplak gözle bir şey göremeyecek olmanıza rağmen yaklaşık 5sn boyunca baktığınızda sanki beyniniz uzun pozlama yapıyor ve mükemmel çözünürlükte bir fotoğrafa bakıyorsunuz. her şey çok net, renkler çok parlak, isteseniz dağın eteklerine kadar görebilirsiniz. o sırada size çam ağacının dalında kaç tane yaprak olduğunu sorsalar çok kısa bir sürede sayıp söyleyebilirisiniz. görüntüler anlatılamayacak kadar net...

LSD'nin mucidi Albert Hoffman

yürüyüş yolunda bazen bir görüntü dikkatinizi çekiyor ve gözlerinizi ondan alamıyorsunuz, birden durup gözlerinizi kırpmadan izlemeye başlıyorsunuz. gördüğünüz şey ise tamamen bilinç altınız yarattığı imgelerden ibaret. insan jabba the hutt'ı görür mü yahu ??

bu esnada bir şeyi fark ediyorsunuz, zaman kavramınız yok olmuş !!! yaktığınız sigaradan daha bir nefes almışken 2. fırtı almak için hamle yaptığınızda filtresine kadar gelmiş olduğunu görüyorsunuz. meğer 5dk'dır bir noktaya kilitlenip kalmışsınız ama size 5sn gibi gelmiş...

sonra birden silkelenip yürümeye devam ediyorsunuz. bu yolu defalarca, sıkılmadan aşağı yukarı gezip duruyorsunuz, her seferinde farklı bir tecrübe, aynı şeyleri göremiyorsunuz...

insan içine karışmaya karar veriyorum, büyük hatalardan birisi daha...ışıklar sizi gece lambalarına üşüşen sinekler gibi çekiyor. hava soğuk, sıcak bir mola arıyorsunuz. hiç tanımadığınız insanlardan müsade isteyip duraklamak istediğinizi belirtiyorsunuz. herkes anlayışlı, sıcakkanlı...

biraz önce geçtiğiniz bir karışlık dere size uçurum gibi geliyor, kaldığınız yere ulaşmaya çalışıyorsunuz ama geçemiyorsunuz. alt tarafı ayakkabınızı bile zar zor ıslatacak bir su birikintisi size çok korkunç geliyor. önümü göreyim diye fenerinizi yakıyorsunuz ama önünüz hariç her şeyi görüyorsunuz. amına koyim ilk seferde overdose alırsan olacağı bu salak !!

bir kişiden "acaba karşıya nasıl geçebilirim" diye yardım istiyorsunuz. liseli ergen piç "5 dakikada bir vapur var" diye taşak geçme teşebbüsünde bulunuyor ama "taşak geçecek başka adam bul, şu an önümü göremiyorum, yardım eder misiniz" dediğinizde durumu anlıyorlar ve daha gülmeye başlamadan hepsi ciddiyetini takınıp yardım ediyor. neyse ki herkes ortamın bilincinde...

evet karşıya geçebileceğiniz taşlarla yapılmış yolu kendi fenerlerini yakarak gösteriyorlar, özür diliyorlar. şimdilik problem yok gibi, biraz etiket olduk ama olacak o kadar.

müzik...insanın beyniyle oynuyor, resmen gördüklerinizi müzik şekillendiriyor...

tek başınıza yürüyüş yolundan çıkıp dağı gezmek istiyorsunuz, kap karanlık...merakınıza yenik düşüyorsunuz ve macera başlıyor.

ay ışığı sayesinde zifiri karanlıkta fenere bile ihtiyaç yok, ağaçlar hala ağaç değil, taşlar hala taş değil, her şey yeniden şekilleniyor.

çişiniz geliyor, penisinizi tutuyorsunuz ama fazla bir şey hissetmiyorsunuz, ona rağmen erekte olabiliyor, hmm bu iyiye işaret...

çişiniz gelsin diye konsantre olurken penisiniz mantar gibi gelmeye başlıyor size, derken çiş yapmaya başlıyorsunuz. o kadar zor ki başlatmak, uyuşmuş gibi kontrol eden kaslarınız...

ne diyordum, işemeye başlıyorsunuz, fosforlu yeşil !!!!! hasiktir çişim parıl parıl parlıyor !!! akışını, damlaları görüyorum. kendime geldiğimde dağın ortasında elimde penisim, ne kadardır o haldeyim hatırlamıyorum. 2dk da olabilir 10dk da...

en büyük özelliği de bu, arada silkelenip kendinize gelebiliyorsunuz ama ne yazık ki sadece saniyeler sürüyor kendinizi gene kaptırmadan önce.

çeneniz kasılmaya başlıyor, dişlerinizi gıcırdatmaya başlamak istiyorsunuz çünkü vücudunuzun alt taraflarından başlayıp beyninize kadar gelen garip bir "güç" dalgası hissediyorsunuz.

dişlerinize zarar vermemek için ağzınıza bir sakız atmak için doğru zaman...

dağ tepe dolanırsanız susarsınız, dehidrasyondan böbreklere zarar vermemek, daha da kötüsü ölmemek için su içmeniz lazım, canınız istemese, aklınıza gelmese bile kendinize telkinde bulunun ve bir şekilde için o suyu.

evet su molası veriyorum, depoyu gene fulledik, gezmeye devam...

bir deniz yatağına bakıyorsunuz, şişirilmiş. ama inanılmaz bir şey oluyor, deniz yatağı kendi kendine sönüyor ve tekrar şişiyor. nefes alıyor gibi. pürüzsüz yüzeyi kırış kırış oluyor, sonra tekrar düzeliyor. ondan sonra kendi kendine eğilmeye bükülmeye başlıyor. hay amk bu deniz yatağı da deniz yatağı değilmiş !

saat gece 01:00 üzerinizi bir korku sarıyor ve tek başınıza kaldığınız yere gitmek için hareket ediyorsunuz. artık uyumak istiyorsunuz her şey çok korkunç gelmeye başlıyor.

nefes nefese çadırınıza dönüyorsunuz, hemen fermuarı çekiyorsunuz, artık güvendesiniz. hemen uzanıyorsunuz, gözlerinizi çadırın tepesine dikiyorsunuz. o da ne fosforlu turuncu renkteki çadır saydamlaştı ve yıldızları görebiliyorsunuz !!!!! hasiktir !

korkudan tepeye değil yan cephelere bakayım diyorsunuz, sanki su altındaymışsınız gibi geliyor!!! balıkları, sudaki kırılmaları, mercanları görüyorsunuz. diğer tarafa bakıyorsunuz sanki uzay gemisinde yıldızlar arasında uçuyor gibisiniz, gezegenler, galaksiler arasından geçiyorsunuz !

bu böyle olmayacak, gözlerinizi kapatıp uyumanız lazım, neyse zaten yoruldum birazdan uyurum diyorsunuz...nahhhhh !!!! gözlerinizi kapattığınızda her şey daha beter !! renk cümbüşü gözler açık olsa da kapalı olsa da tam gaz devam ediyor.

geometrik şekiller, hepsinde simetri var, inanılmaz bir görüntü. gözlerinizi açıyorsunuz, saat gece 01:30 . sanki düzelmiş gibi, çadırın fermuarını açıp kafanızı dışarı çıkarmanızla geri girmeniz bir oluyor, ağaçlar hala ağaç değil !!! kolları var, sizi sarmalamaya çalışıyorlar. düşmanca davranmıyorlar, dost canlısı görünüyorlar...

korku iyice sarıyor sizi ama geçici, dışarı tekrar çıkma isteği ağır basıyor, tek başınıza çıkıyorsunuz dışarı, sandalyenize oturup ağaçları izlemeye başlıyorsunuz...

ağaçların kolları var, tepenizde 3d olarak garip bir derinlik algısıyla duruyorlar, her bir parçasında ayrı bir şey algılıyorsunuz. bir süre sonra hareket eden hayvan animasyonları görüyorsunuz. koşan geyik, pantere dönüyor, sonra tiny toons karakterlerini görebiliyorsunuz ağaçlarda...

hala aynı ağaçlara bakıyorsunuz, bu sefer "blur" efekti verilmiş gibi bulanıyorlar, ondan sonra yavaş yavaş akmaya başlıyorlar, evet ağaçlar eriyormuş gibi gözünüzün önünde eriyor. gözlerinizi hareket ettirdiğinizde bu süreç baştan başlıyor.

hala aynı ağaçlara bakıyorsunuz, legodan yapılmışlar !!!! binlerce ufak lego parçasından yapılmış gibiler bu sefer. birden yıkılmaya başlıyorlar...

derken tanımadığınız komşulardan birisi geliyor, sizinle aynı halde, dehşet, şaşkınlık...korkudan titreme sınırlarında, sizi görünce rahatlıyor. arkadaşı bırakıp gitmiş, onun da ilk seferiymiş...

konuşurken karşınızdaki ile inanılmaz bir bağ oluyor, söyleyeceklerini söylemeden anlayacağınızı bile hissedebiliyorsunuz.

düşünceleriniz...o kadar net, bir o kadar da bulanık. ikilemler içinde yüzüyorsunuz. bir olay size hem doğru hem yanlış gelebiliyor, ikisinin de sebepleri o kadar mantıklı ki bir şeyin hem doğru hem yanlış olabileceğini kabulleniyorsunuz.

eski felsefecilerin götüne koyayım, hepsi müptelaymış onu anladım. kafanızda çözemediğiniz sorunların hiçbirisi kalmıyor, aklınıza gelen bütün sorunlarınızı çözüyorsunuz, mantıklı gerekçelerle hem de. tek güzel yanı "ayılınca" unutmuyor olmanız.

güneş doğmak üzere saat sabah 6, hala etkisi devam ediyor, çüş lan çüş 10 saat oldu neredeyse ama etkisi geçmek bilmiyor. ayrıca zerre uykunuz da yok...

çadıra geri dönüyorsunuz, gene aynı hikaye baktığınız her şeyin götü başı oynuyor, gözlerinizi kapattığınızda inanılmaz bir renk cümbüşü devam ediyor, kafayı çıkarıp dağa baktığınızda her şey dans ediyor. çadırınızda poşetlere bakmaya bile korkar hale geliyorsunuz çünkü istediğiniz şekle sokabiliyorsunuz. sanırım kontrolü ele almak öğrenilebiliyor. bad trip yaşamak kişinin kendi elinde, isterse kendisini bir kabusun ortasında bulabilir.

1 saat boyunca ne kadar dönerseniz dönün uyuyamıyorsunuz...

artık gözlerinizi kapatıp winamp görsel pluginlerine taş çıkartacak şekilleri izliyorsunuz, ninni gibi. ağzınızda metalik bir tat, çeneniz hala kasılma isteği gösteriyor. 11 saat oldu...

derken gözlerinizi öğlen açıyorsunuz. çadırın fermuarını açmadan önce tek düşünebildiğiniz şey şu oluyor : "allah'ım nolur bitmiş olsun etkisi".

korka korka kafanızı dışarı uzatıyorsunuz, aha o da ne ağaçlar eskisi gibi ağaç. dağ taş normal görünüyor. galiba bu beyinsizce macerayı kazasız belasız atlattık...

insan üstü bir tecrübe, yaşamam gerekiyordu, yaşadım...fiziksel bir bağımlılık hissetmedim, tekrar almak için bir isteğim yok. kazasız belasız atlattığım için şanslı bir salağım.

deneyecekseniz vazgeçin, zevkli bir kaç saat geçirip 10 saat cehennem azabı çekmek hiç mantıklı değil...

akıl yitirmek mümkün, görülenleri kaldırmak için sağlam bir kalp gerekiyor, korkudan kalp krizi geçirme ihtimali oldukça yüksek. kalp atışları devamlı normalin üstünde seyrediyor zaten. overdose'dan değil ama kalp krizinden ölmeniz olası.

etkisindeyken mantıklı kararlar almak mümkün ama sizin gerçek fikirleriniz olmayacaktır.
araç kullanmak imkansız, yürümek bile zorken araç kullanmak intihar olur.

yüzmek çok tehlikeli, anlık duraksamalar ve gözlerin dalıp gitmesi yüzünden boğulabilirsiniz.
yanınızda birisi yoksa trafikte yürümek gene canınıza mal olur.

özet : kullanmayın, kullandırtmayın. etkileri normal bir insana aklını kaçırtabilecek kadar yoğun, etkisi başladıktan sonra tamamen durdurmak imkansız, anca sakinleştiriciler ile kişinin panik yapması bir nebze sağlanabilir, o da doktor kontrolünde. ben şanslı bir salaktım ama 12 saat boyunca alice harikalar diyarında olayım derken cehennemi yaşayabilirsiniz. okuduklarınız yetsin size..."


edit : yeter ulen dandik dundik sorular geliyor. faq

soru : mekan neresiydi ?

cevap : çift tırnak

soru : yerde bulduğuna inanmıyorum, nerden buldun ?

cevap : çift tırnak

soru : peki sen bik bik ?

cevap : çift tırnak

alıntı amına koyim alıntı, uçtuğunu herkese duyurma merakı değil, amme hizmeti yapalım dedik. 0-6 yaş soruları sormayın.