En İlginç Çocukluk Hatıralarından Biri: Balkon Demirinin Unutulmaz Tadı
Tadılacak en son şeylerden biri olmasına rağmen hepimiz öyle ya da böyle tanıştık o balkon demirinin tadıyla. Sözlük yazarları da bununla ilgili kendi anılarını paylaşmış.
En İlginç Çocukluk Hatıralarından Biri: Balkon Demirinin Unutulmaz Tadı
iStock.com


herhalde hiç unutulmuyor. neredeyse kırk yıl sonra aklıma geldi o tat şimdi, gayet net.

anneannemin arka terasından trenlere bakardım. mavi tren, yük treni, banliyö treni. renklerinden tanırdım ve katarlarının uzunluklarından. en uzunları yük trenleriydi, bitmek bilmezlerdi, ağır ağır geçerken. ortancası mavi trendi, hakikaten mavi bir kuşak geçerdi beyaz vagonlarının ortasından enlemesine, en kısaları da beyaz-kırmızı banliyö.

ellerim balkon demirinde, dalar giderdim trenlere.. daha okula bile gitmeyen bir cüceydim.

kışsa üşüyene kadar, yazsa anneannem çağırana kadar, orada heykel gibi dururdum, kıpırtısız. sonra içeri girdiğimde, uzun süre balkon demirinin tadı elimde kalırdı. bir şey yerken farkederdim.

sonra teraslı evden taşındık, trenler uzaklaştı hayatımdan , anneannem gitti. hiçbirini, o garip tadı da hiç unutmadım ben.

apartman dairesine mahkum edilmiş çocuğun kaderidir.

uzun zamandır ilk defa gözlerim doldu,
hafif yağlı boya ve pas tadı.

aynı zamanda balkon demirine kafasını sıkıştırmış neslin aşina olduğu durumdur.

iki elle üst demirden tutmak suretiyle dişleri demire dayayıp yavaş yavaş kemirerek alınan tattır. demirdeki boya diş vasıtasıyla itinayla soyulur taa ki alttaki kahverengi paslanmış demir ortaya çıkana kadar. bu esnada arada yoldan geçenlerin kafasına tükürülür, leblebi atılır ya da hşştt pşşt diye bağırılıp saklanılır. hey gidi.

burda işin sırrı şu.

tadı bildiğimizi sanıyoruz oysa bildiğimiz şey yakın mesafeden kokusu.

o koku bizde tat hissi uyandırıyor çünkü tat alma duyusu kokuya bağlantılı.

burda hepiniz balkon demirini yakından kokladınız ben dahil. şu an başlığı okuyunca bilinç altı bu tadı biliyorum diyor oysa bildiğiniz şey kokusu.

yoksa çocukken balkon demirini yalamadım ama o tadı biliyorum. çünkü çok kokladım.

nedense bu tadı bilen insanların çocuklukları çok güzel, dolu dolu geçmiş gibi gelir bana. eskiden her şeyin daha güzel olması gibi. şimdiki balkon demirlerinde tat bile yok anasını satayım.

kafamı balkon demirlerine sıkıştırdığım zaman tadına baktığım pis kokulu acı bir şey. kafanız balkon demirine sıkışırsa yalamayın bence.

yağmurlu havalarda über tatlı su içilen deneyimlenmiş aktivite.

hiç unutmam annem bir gün beni apar topar içeri aldı , 2 saat ısrarla yıkadı, halbu ki ben ne güzel her zaman ki gibi yağmurlu havada arka balkona çıkıp demirlerin üstünde biriken suları hüpletiyordum, hem annemin o saatte evde olmaması gerekiyordu, niye evdeydi?

çernobilin patlamasıyla edirneyi vuran nükleer yağmurun etkilerinden beni korumak için gelmiş, çalıştığı iş yerinde yapış yapış iğrenç ve sıcak bir yağmur yağdığını görünce hemen anlamış durumu.

süper güçlerimi o yağmur suyuna borçluyum. hala karanlıkta parlayarak geziyorum. sinekler gelmese güzel olacakta bakalım kısmet.

seneler geçtikte balkon demiri gurmesi olunmasından dolayı paslı demir ile boyanmış demir arasındaki tadı kolayca ayırt edebilir bünye.

(bkz: balkon demiri gurmesi)

bunun tadını bilen çocuklar, gençlik zamanlarında dersaneye giderken otobüslerin tutunma borularındaki boyası aşınmış yerlerin tadını ellerine bıraktığı kokudan tanırlar.

bir anda demirin rengini, kokusunu, serinliğini bile akla getirerek; napıyorduk da bu tadı hatırlıyoruz dedirtmiştir okuyunca.
heralde annemiz sokağa çıkmaya izin vermediğinde balkonda 9. kattan aşağıda oynayan çocukları kuş bakışı izlerken öğrendik kendimizi kaptırıp bu tadı?

ordan belliymiş bizde biraz saftirik bir yan olduğu. şimdikiler o yaşlarda dinazor kesiyor, akrobatik hareketlerle bölüm sonu canavarlarını yok ediyor tablette...*

eskiden şöyle, balkon döşemesine kadar inen balkon demirleri olurdu.


doksanların çocuklarının çok net hatırlayacağı bir detay olduğuna eminim.

evde canı sıkılan çocuklar olarak, balkonun ucuna oturur, ayaklarımızı geçirir aşağıyı izlerdik; sokaktan geçen tek tük araçlari satıcılar, top oynayan çocuklar... hatta bu oturuşumuza kimi zaman da elimizdeki üflemeyle köpük yapan oyuncaklardan eşlik ederdi. oturmanın sonu da çoğu zaman kafayı demire yaslamayla bittiği için, iyi kötü her çocuk o demirin tatmıştır diye düşünüyorum.

daha sonra balkonların tabanları yükseltildi, şimdi de balkonlar komple yok oldu, fransız balkon denilen garabete geçildi. şimdiki çocukları arasa da bulamayacağı bir detay olarak mazide kaldı balkon demiri tadı.

nedendir bilmiyorum ama benim de o balkon demirini yalamışlığım vardır. hani o demirin ağız buruşturan hafif paslı tadı... gerçekten ilginç. ülke olarak topluca balkon demiri mi emmiklemişiz n'apmışız. ne acayip çocuklarmışız değil mi? balkon demiri niye yalanır ki. aslında mantıklı bir açıklama yapmak gerekirse; merak etme duygusunu en yoğun yaşadığımız dönemlerde boyumuz balkon demirine yetecek boydaymış demek ki.

hani annemizin babamızın rahatça balkon demirlerine dirseklerini koyup, bizim de kendi kafamızı kalp şeklindeki balkon demirlerinin arasına sıkıştırmaya çalıştığımız hayal meyal hatırladığımız bir dönem vardır. işte o dönem bu dönem arkadaşlar. mahalleye yeni taşınan tuhaf tipli çocuklar dönemi, sürü halinde dolaşan köpekler mevsimi...

güzel kötü değil de, "normal" bir çocukluk yaşadığınızın göstergesidir.

belli bir yaştan sonra özleyip denemeyin yalnız, şimdiki balkon demirleri şimdiki çipetpetler gibi, lezzetli değil.

başlığı okur okumaz kokusu belirdi lan.
nasıl bir zihin nasıl bir bilinçaltı bu..
kendimi kesicem şimdi.

aynı zamanda ayak topuğuna karpuz çekirdeğinin yapışma hissini de bilmektir.

bunu yapan, içini görmek için taş ile kalem pil de ezmiştir.

(bkz: kalem pilin içini açmak)

çocukluk zamanlarında, balkon korkuluklarının paslı ferforje demirden olduğunu hatırlatır. şimdi ki evler ya balkonsuz ya da balkonları parlak, dayanıksız aliminyum gri borularla çevrilmiştir. o zamanlar üstüne çıkmadığımız müddetçe endişelenmezdi annelerimiz. demire bile güvenirdik yani..

şimdilerde malesef demirin tuncuna, insanın piçine kaldık...