Hayatınızdaki Tüm Rüyaların Kaybolması Anlamına Gelen Zamansızlık Ânı: Annenin Ölmesi
Bu durumun, dünyadaki hemen hemen tüm insanların en acı günü olması malumunuzdur.
Hayatınızdaki Tüm Rüyaların Kaybolması Anlamına Gelen Zamansızlık Ânı: Annenin Ölmesi
Stepmom (1998)


beraberinde, ailenin geri kalanını ayakta tutmayı getiren sonsuz acıdır annenin ölmesi

hayatınızda her zaman olan, bir lütuf, bir değer değil de verilmiş bir hak olarak baktığınız annenin varlığı sona ermiştir.

size söz vermiştir anne aniden hastalanıp yattığı zaman, "ben iyileşeceğim, merak etme, işlerine bak sen" diye, ve bu ondan duyduğunuz ilk ve tek yalandır.

yoğun bakımın önünde annenin ölümünden bir saat önce uyuduğunuz, üzerinize çöken ağırlığa yenik düştüğünüz kayıp dakikalara yanarsınız öylece.

babanızın çöküşünü seyrederken yere, "benim de ağlama zamanım gelecek dayanmalıyım" diye kendi kendinize içinde haykırır, baba kızkardeş, teyze hala, herkesi teker teker teselli edersiniz doğru sözleri söyleyip güçlü durmaya çalışarak.

hayatınızın en uzun beş saatini rum hastanesinde naaşını beklerken geçirirsiniz annenizin, dakikalar geçmek bilmez. sabah olup da teslim alırken, eliniz tabut'un altında kalır, çekmek istemezsiniz elinizi. dostunuz "erhan, kendine gel!" diye bağırmasa çekmezsiniz de belki de.

görevler burda da bitmez, cenaze arabasının arkasından mağusa'ya kadar giderken, aklınızda olan tek düşünce, "bir an önce defnedeyim annemi, ailemin acısı fazla sürmesin"dir. ucu ucuna cenaze namazına yetişir, ağlayan insanları telkin edersiniz.

acıdan dağılan ailenin karşısında dimdik ayaktasınızdır, duygusuzsunuz, hayat devam eder havasındasınızdır ama, anneden duyduğunuz tek yalan, ve aldatılmış hissi kalır dimağınızda.

içinizde fırtınalar koparken, dışarıya bir dağ gibi sabit ve istikrarlı olmaya çalışırsınız.

ve fark edersiniz ki, annenin ölümünden sonra, rüyalarınız gitmiştir. en fazla koyan da budur zaten, fâni dünyayı terk eden anneyi görmenin tek yolu olan rüyalar, sizi ziyaret etmeye değer bulmamaktadır.


anlamadığım bir ölümdü anneminki

tamam son kemoterapi süreci biraz daha ağır geçiyordu, ama iyileşsin diyeydi ki, tedaviydi o. niye ki öldü?... onca belirti, tedavinin bir parçasıydı ki, kemoterapinin yan etkisiydi, nereden çıktı ölmek? kabullenemiyorum.. üzgün olduğum kadar şaşkın ve hatta anlamsızlığını bile bile kızgınım. neden böyle bişey yaptı ki?

duyduğumdan beri aynı; zamanla hafifler diyeni var, kalır hep içinde diyen de. şu an sadece ağrılı ve hiç sevmiyorum bu ikilikleri ama, ağır bir boşluk var yürek dediklerine tekabül eden akciğer üstü, kalp yanı yerlerimde. çok somut, çok gerçek: hiç bu kadar gerçek olmamıştı hatta; derin nefes alınca şiddetlenen bir ağrı bu, tarif edemiyorum hiç. etmem de gerekli değil ya... sadece, öyle ki gözlerimdekine, başımdakine ağrı demeye dilim varmıyor... "içim yanıyor" derler ya hani, arabesk bulurdum ben o tabiri, iç yanması nasıl bişeymiş, onu yaşıyorum ben, umarım hayatımda son kez... allah bir daha bana böyle bir acı yaşatmasın diyorum hep; hoş, bugüne dek hiçbir dileğim kabul olmamışçasına kırgınım ona, bunu da kabul etmeyecektir, bir ara benim bişeyler yapmam gerekecek bu konuda.

hani hayat hep devam ediyor, sen hiç sahiden yıkılmıyorsun, hiç de bile ölmüyorsun, niye ulan bitmiyorsun ya. bu çok siktiriboktan bişeymiş mesela. ben aksine inanırdım. hayata devam ediyor diye bozuk atacağımı sanmazdım hiç, ah... ah ne çok şey anlatırmış, onu da öğrendim.
hı, isyan etmek mi bu, bilmiyorum; dünyanın en haklı isyanıymış gibi geliyor şimdi, öyleyse. böyle şeyler düşünmek beni daha çok üzermiş, hasta bile edermiş, yapmayayımmış, öyle diyorlar. ne çok, her ağız, bir sürü, aynılı laf... hiçbiri annemin öldüğü gerçeğini değiştirmiyor. daha çok genç olduğunu, büyüyüp de artık gücüm tam yetecekken ona gün gösteremediğimi- biraz olsun geçim sıkıntısı olmadan zaman geçirtemediğimi, torun sevdirmediğimi bilmeme; gerçekleştiremediğimiz bir sürü planımızı hatırlayıp kahrolmama engel de olamıyor. insanlar tabi bişey demesi gerektiğini düşünüyor, iyi bişeyler demeye çalışıyor ama beceremiyorlar işte... hiçbir iyi yetmez çünkü.

ben çok çabalasam da kabullenme, daha kötüsünden korkma, şükretme ile geçiremiyorum bu süreci. hiçbir zaman çok inançlı bir insan olamadım zaten. birisi bunları telkin ettiğinde/söylediğinde, yaşadığı güzel günleri anımsatıp, teselli bulmamı beklediğinde sinir oluyorum içimden ama ancak öyle baş edeceğimi öğrendiğimden, sussun diye artık, tamam diyorum...

sonra kendimi düşünüyorum herkes gibi

"şimdi bana ne olacak", bu dönemde geride kaldığını düşünen herkesin sesli/sessiz sorduğu ortak soru... aldığım nefes bile artık her gün iyi olmam için dua eden, her huysuzluğuma rağmen beni hep çok seven bir annem eksik kaldığımı hatırlatıyor şu neden hala dönüyor diye gıcık olduğum dünyada, dahası yok. yoksa yaşıyorsun işte... kalıyorsun böyle... çok özlüyorsun, hep özleyeceksin bundan sonra. öyle çaresizsin ki ölümün karşısında, hiç itibar etmeyeceğin, hatta dalga geçeceğin laflara inanıyorsun. görünürmüş mesela yakınlarına, kırkına dek. gelirmiş evine. bekliyorsun sana görünmesini. gözüne baksa anlarsın çünkü. bir sarılsan son kez. sarılmayı geç tamam çok şey o, görsen işte? ya da bilsen mesela iyi, keyfi yerinde, varmış bir cennet harbiden de, orada, artık hiçbir yeri ağrımıyor, mutlu... bekledikçe gelmiyor, görünmüyor hiç.. halüsinasyon görmediğim için boynum bükülüyor bir de, bile bile...


1 hafta sonra tam 4 ay olacak. hala bu konuyla ilgili aklımda verebileceğim bir "tanım" yok

şöyle şeyler yaşıyorum mesela:

iş çıkışı. günüm kötü geçmiş. daha önce hiç yapmadığım bir işi başarmak için didiniyorum. yoruluyorum. hata yaptığım için eleştiriliyorum. moralim sıfır. tek istediğim eve gidip ağlamak. taksiye biniyorum. "x mezarlığına" diyorum. hava çoktan kararmış. takside radyo alaturka açık. "bir demet yasemen" tıngırdıyor. annem çok severdi. annemle ilgili cümlelerim -di'li geçmiş zaman eki almaya başladı artık. o varmış gibi konuşmayı bırakıyorum yavaş yavaş. 

yolda trafik var. "bu saatte bu ne trafiği" diye söyleniyorum. taksicinin telsizinden habire durağa taksi istiyorlar. dönüşte taksi bulmanın zor olacağı aklıma geliyor.
"siz beni 5-10 dakika bekler misiniz lütfen?" diyorum. "siz hastane gibi bir yere mi gideceksiniz?" diyor taksici. "yooo mezarlığa gidiyorum" diyorum. şaşkın şakın bakıyor "saatte de geç oldu, hava karardı korkmayasınız orada?" "yooo" diyorum, annemi ziyaret edip döneceğim hemen. yaşayanlardan daha çok korkuyorum ben, oradakilerden niye korkayım."
4 bir tarafı cadde olmasına rağmen garip, uğultulu bir sessizlik var mezarlığın içinde. karanlıkta bir an annemin yerini kestiremiyorum. sonra, kendi ellerimizle annemin üzerini örttüğümüz beyaz mermer kesme taşları farkediyorum. 1 yıldan önce, yeri yapılmazmış. toprak olması beklenirmiş. toprak olmak.. annemin toprak olmasını bekliyoruz artık. hayata bak! hem yeri belli olsun, hem de bir nebze olsun güzel görünsün diye annemin üzerine döktüğümüz beyaz taşlar, fosforlu gibi parlıyor karanlıkta.
annemi bulunca koyveriyorum kendimi, bağıra bağıra ağlayasım var. keşke taksiciyi bekletmeseydim diye geçiyor aklımdan.

toprağa dokunuyorum, buz gibi. oysa annem sıcacıktı benim. soğuk hallerini hiç hatırlamak istemiyorum ki ben. hüngür şakır ağlarken, aniden kesiliyor göz yaşlarım. yok bu sefer ben tutmuyorum. öyle kesiliveriyor. annem ağladığımı görmek istemezdi hiç bi'zaman. o yüzden susuyorum belki de. 

biraz anlatıyorum anneme günümün nasıl gittiğini, onsuz hayatın nasıl da gitmediğini...
biraz daha ağlıyorum. elim yine toprağa uzanıyor, gayri ihtiyari. sanki yüzünü okşayabilirmişim gibi.

o soğuk beyaz mermer taşlardan biri geliyor. alıp yanağıma sürüyorum o taşı. çantamdan bir peçete çıkartıp yüzümü gözümü siliyorum. biraz toparlanıp taksiye geri dönüyorum.
yol boyu süzülüyor göz yaşlarım sessizce. elimdeki beyaz mermer kesme taşa dokunup duruyorum. zannediyorum ki o taş annemden bir parça.

daha annemin ayak ucundaki çam ağacı büyümedi. üzerine ektiğimiz gül fidanı yeşermedi. ben oraya kendi ellerimle götürüp bıraktığım soğuk bir taş parçasını annemden bir parça sanıyorum...

böylesine akıl dışı bişey işte...

insanın hiç annesi ölür mü be? olacak iş mi yani? 

insanın annesi ölür mü hiç be? 

kızının evlendiğini, oğlunun askerden geldiğini görmeden, kucağına torun alıp sevmeden? sizin aklınız alıyor mu bunu yani? benimki almıyor bir türlü.

al-mı-yor!

daha fazla vakit geçiremediğin için pişmanlık duyarsın

o tek başına akşam çayını içerken onunla sohbet yerine bilgisayar başında arkadaşlarınla sohbet ettiğine yanarsın, meyveni soyup sana getirdiğinde kafanı bile kaldırmadan teşekkür bile etmeden yemeye başladığını hatırlayıp neden önce davranıp ona meyve soymadığına yanarsın... onun gülen yüzü gözünün önünde nasıl bir evlat oldum diye sorgulamaya başlarsın... bu sorunun cevabı onun için hiç önemli olmadı ki der içinizden bir ses; sen hep onun muhteşem yavrusuydun.

geç kalınmadan en azından son pişmanlıkları yaşamamak, keşkeleri dememek için titreyip kendine gelmeli yavru bünyeler, geç olmadan telafi imkanı varken...

Bu içerik de ilginizi çekebilir