Her Okunuşta İnsana Başka Çıkarımlar Yaptırarak Kendisiyle Cebelleştiren Kafka Aforizmaları
Her defasında başka başka, binlerce çıkarım yapılabilecek Kafka'nın edebiyattaki yeri neden çok başka sorusuna da cevap bulabileceğiniz bir Kafka edebiyatı analizi.
Her Okunuşta İnsana Başka Çıkarımlar Yaptırarak Kendisiyle Cebelleştiren Kafka Aforizmaları


evvela ifade etmeliyim ki kafka'nın aforizmaları öyle bir çırpıda kendini ele veren, açıklanan türden değil. o kristalize, alabildiğine yoğun aforizmalar, kendileriyle cebelleşilmesini, kendilerine yoğunlaşılmasını elzem kılıyor. aforizmalar, bazen o denli yalın gerçeklikleri yalın bir surette okuyanla buluşturur ki, sanki söylenecek her şeyin söylendiği, daha fazlasının söylenmesine lüzum olmadığı doygunluğunu insanda meydana getirir. kafka'nın yalın, yoğun, fazlalıksız, yontulmuş, "handiyse kendiliğinden" dili çetin ceviz, demirden leblebi. eksik kod açımından ve açık uçluluğundan ötürü birçok aforizmasına tam manasıyla nüfuz edilemeyebiliyor. her okunuşunda başkaca okumalar tevellüt ediyor insanın zihin hasbahçesinde. algı kapılarını açabildiği gibi, bizleri sürgülenmiş bir kapıyla da başbaşa bırakabiliyor. kimileyin o kapıyı omzumuzla yüklenip de açma girişimimiz dahi neticesiz kalabiliyor. yutanın boğazında yumrulanan birer lokmaya dönüşüyor. alelacayip, olağanüstünü olağanlaştıran, tabiileştiren bir dili vardır: "gregor samsa, bir sabah bunaltıcı düşlerinden uyandığında kendini devasa bir böceğe dönüşmüş olarak buldu." ya da bir sabah, neyle suçlandığınızı bilmeksizin göz altına alınabilirsiniz.

"doğru yol yüksekte değil, yerin hemen üzerinde gerili bir ip boyunca ilerler. üzerinde yürümek için değil de insanı çelmelemek içindir sanki."  

kafka gibi müellifler, mütefekkirler, ferit edgü'nün kitabın girizgahında da yazdığı gibi, nasıl iyi bir yazar olunur sorusunun yanı sıra nasıl iyi bir insan olunur sualine de yanıt getirirler. değil mi ki bütün sanatlar yaşam sanatına hizmet eder. eğer sanat, hayatı daha yaşanılası, katlanılası, incelikli kılmayacaksa neye yarar ki!? kafka sikletindeki yazarlar, bizlere muhayyilenin namütenahi olduğunu, realitenin muhayyileden, muhayyilenin de realiteden nasıl da etkilendiğini, ilham aldığını gösterirler. ama bu basit bir tek yönlü/yanlı bir belirleyim ilişkisi değildir. çoklukla hangisinin nerede bitip nerede başladığını ayrımsayamaz hale geliriz biz. o harcıalem soru dahi yad edilir: sanat mı hayatı, hayat mı sanatı taklit eder? peki sanat, hayatı birebir aynalayan mukallit bir süreç ise yaşamdan daha fazlasını bize söylememiş olmaz mı? o vakit sanat adına övünülecek ne vardır ki!? o halde sanat hayata istinat etmesine karşın onu bozuma uğratabilmeli, sanatçı kendi muhayyilesini de ona katabilmeli. gerçekliği olduğu gibi projekte eden sanat, verili gerçeklikle bizleri buluşturmuş ve ona dair farkındalık mı yaratmış sayılır, yoksa onu onaylamış, olumlamış mı olur? inanın bu sorular, öyle hemencecik, bir nefeste cevaplanabilir gibi değil.

kafka'nın aforizmaları teolojik hareler, tınılar içeriyor. ne var ki teolojiye indirgenebilir gibi değildir. bence dinsel itkilerle de söylenmiş değiller. en inanmaz, "allahsız" insanların dahi dinsel vurgularla, kavramlarla, sözcüklerle, mecazlarla, deyimlerle, ifade kalıplarıyla konuştuğuna şahit oluruz.

"tekmil insanî hatalar sabırsızlıktan, amaçla ilgili olanın zamansız kesintiye uğratılmasından ve sözde sorunun sözde çitle çevrilmesinden doğar."

"insanın belli başlı iki günahı vardır, diğerleri bunlardan neşet eder: sabırsızlık ve kayıtsızlık. sabırsızlıktan cennet'ten kovuldular, kayıtsızlıktan da ona geri dönemiyorlar. ancak belki de belli başlı yalnızca bir günah vardır: sabırsızlık... sabırsızlıktan kovulmuşlardı, sabırsızlıktan geri dönemiyorlar."

öyle ki son aforizma, adeta içerdiği ve savladığı düşünceyi kendi içinde sınıyor, oluşturuyor, azaltıyor, soruşturuyor. iddialı ve kesinlik arayışında olduğu kadar bir tamamlanmamışlık, kesinliksizlik ihtiva ediyor.

"belirli bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. işte bu noktaya erişmek gerekir." bu aforizma, yola revan olma ve ricat yollarına koyulmama isteğimi pekiştiriyor. "gemileri yakma" arzum, gayem depreşiyor. geri dönüşsüz yollara koyulmak meşakkatli ve eziyetli olma ihtimalini taşısa da kişiyi kendisi kılan bir sergüzeşte dönüşebilir. yol, biz yürüdükçe biçimlenir ve dönülür dönüş yollarından.

"kötü'nün elindeki en etkili ayartıcı silahlardan biri savaşa çağrıdır. bu, kadınlarla yapılan savaşa benzer ve sonu yatakta biter." kötülük haddizatında iğva edici, baştan çıkarıcı, ayartıcı veçheler taşır. kötülük genellikle kolaydır ve kurulu sistemde her şey kötülük yapmaya kuruludur, kötülüğün kurduğudur. örgütlü kötülüğün, kötülüğün şeffaflaştığı, her yerdeleştiği, her andalaştığı zulmet zamanlarda kötülük yapmamak, kötülüğe meydan okumak devrimci bir tavırdır. savaş, kötülüğün en kristalize olmuş, en şedit, en örgütlü halidir. ve onun davetine icabet etmemek, heyhat ki çok zordur. çünkü cephe olgusunun silindiği ve bütün yaşam alanının bir savaş meydanına devşirildiği bir insanlık halinde savaşa iştirak etmemek ya çok müşküldür ya da mümkün değildir. öte yandan aforizmanın seksüel çağrışımına dair bir şey söylemek nedense istemiyorum...

"bu dünya uğruna kendini paralaman gülünç!" bu cümle, derdini meramını zaten aşikar ediyor. dünyalığa sırt çevirmek, dünyayı azımsamak, dünyevi tecrübeleri küçümsemek değildir. dünyaya dair olanca şehvetle, ihtirasla yaptığımız maddi ve kimi manevi yatırımların nasıl da beyhude, nasıl da değmez, ehemmiyetsiz olduğunu ölüm arifesinde ayrımsarız. ivan ilyiç misali, koskoca bir ömrün gerçekten yaşanmaya değer mi yoksa berhava edilmiş bir süreç olduğunun iç muhakemesini yapmadan teri hayat eyleyenlerimiz de az değildir hani. şu bir gerçek: dünyalık dünyaya karşı; kanaatlerin düşünceye karşı olması gibi tıpkı.

"tiksinti ve nefret dolu bir başı önüne eğmek."

"ama sanki hiçbir şey olmamış gibi işine döndü." ve biz olmaz olasıca, kahrolasıca insancıklar, onca olandan sonra, o insan ağılı/ahırı olan işliklere, üretimliklere, ofislere, atölyelere, fabrikalara sanki yazgımızmışçasına razı oluruz. maişet gailesiyle, yaşama gailesiyle geçimlik derdine düşülür. "çalışmak abartılmış bir erdemdir," der russell; ben ise derim ki çalışmak bir erdem bile değildir. çalışmanın böylesi feragat ediştir, katlanmaktır, tefessüh ediştir, azarlanmaktır, alçalmaktır, aşağılaşmaktır, düşkünleşmektir, itham edilmektir, müşahede altında olmaktır, olağan şüpheli olmaktır, üzüm gibi sıkılıp da şarabını dahi verememektir, sirke dahi olamamaktır; çalışmak posalaşmak, cüruflaşmak, atıllaşmak, atıklaşmaktır. ve biz sanki hiçbir şey olmamışçasına, razı oluruz o rezil rüsva ahval ve şeraite. kafesin içine doğan kuş, kafesini vatanı, kafes koşullarını da özgürlüğü sanarmış ya o misal!

Bu içerik de ilginizi çekebilir