İçinde Kötü Adam Olmamasına Rağmen Suç ve Ceza Kavramlarını Düşündürebilen Film: In Bruges
İrlandalı oyun yazarı Martin McDonagh'ın 2008 tarihli filmi In Bruges, hala pekçoklarınca yazar-yönetmenin en iyi filmi olarak nitelendiriliyor.
İçinde Kötü Adam Olmamasına Rağmen Suç ve Ceza Kavramlarını Düşündürebilen Film: In Bruges


"içinde kötü adam olmayan film noir olur mu?" sorusuna dolaylı bir cevabı var in bruges'ün

hem biçim hem hikaye olarak tür ile çok yakın bir temas kurmakla kalmıyor yenilikçi bir yol tutturarak ona bir alt başlık da açıyor. bu yol biçimden ziyade hikaye ile ilgili. stilize bir şekilde resmedilmiş brugge türün biçimsel gereklerini yeteri kadar karşılarken hikaye onu tersyüz ediyor. eğer kara film söylendiği gibi bu denli fazla izleğe sahipse ve kuralları sürekli yeniden yazılıyorsa in bruges'ün de türü modernize ettiği bir gerçek.

noir statik değildir, janrlar arası dolaşırken kendini biçimlendirir ve her defa yazılanı bozup yeniden kurar. nasıl ki zaman içerisinde femme fatale'lerin tahtı sallandıysa in bruges'da türe yaklaşırken kötü adamları ele alış şekliyle fark yaratıyor. eğer big lebowski için bowling noir diye bir alt tür atayabiliyorsak kesinlikle in bruges'de yaptığı özgün dokunuşla tür içerisinde aykırı bir yeri hakediyor.

in bruges’ün bunu kiralık katiller ve onların patronu arasından geçen bir hikayede beceriyor olması onu farklı kılıyor. ancak ahlakçı bir yaklaşımı yok. bu tutumu rahatsız edici olmaktan çıkarıp, dikteci bir tavırdan kurtarıyor ancak dolaylı bir yaklaşım içerdiği için meselenin gözden kaçırılmasına da sebep olabiliyor. yanlışlıkla bir çocuğu öldürdüğü için acı çeken bir kiralık katil, intiharı düşünüyor, hayatı darmadağın olmuş durumda. çizilen kompozisyon bir çocuğu öldürmüş olan katille özdeşleşebileceğiniz şekilde resmedilmiş. kabusları haline gelen bu hatasının sorumluluğunu yükleniyor ve nihayetinde bir çocuk parkında kafasına silahı dayıyor. stooop. beraber brugge’e geldiği arkadaşına geçelim. o da başka bir kiralık katil. ortağı işi berbat edince beraber brugges’e yolanmışlar. hem ona gözkulak oluyor hem de patrondan haber bekliyor. gelen haber ortağını öldürmesi yönünde. o da eline silahını alıyor ve ortağına arkadan yaklaşıyor. bunu da keselim. patronları evde çocukları ile beraber iyi bir aile babası portresi çizen bir adam. o da ken'den ray'i öldürmesini isteyecek kadar gaddar görünüyor. hatta bunun için kalkıp brugge’e gidecek kadar da kararlı.

ray

şimdi baştan alalım

ray hatasının farkında, cezasına razı. biletini kendi kesiyor. ardı arkası, ötesi berisi önemli değil, ahlaklı bir tavır. ken ortağını öldürmeye giderken onun kafasına dayağı silahı görüyor ve intihar etmesini engelliyor. bir hayli ironik bir manzara. ortağının bir şansı daha hakettiğini, genç olduğunu düşünüyor. dahası ray’in kabahatinin farkında oluşu ve hatasının cezasını kabullenişi, bu doğru son hamle onu etkiliyor. kendi canını tehlikeye atarak patronuna durumu izah ediyor. ken'in kendini feda edişi bir kiralık katilden beklenmeyecek bir tutum. o da kendi içerisinde doğru insan olmanın derdinde, belli. hayatı pahasına "yapamadım, doğru değildi" diyor. hatta bir parantez açalım, şehrin merkezindeki o tarihi kaleden aşağı atlamadan önce aşağıdan geçen insanların üzerine düşmemek için ilk önce cebindeki bozuk paraları aşağı atması ‘içindeki iyi’nin son yanmasıması belki de. ölüme giden bir insan için çok ufak ama çok önemli bir detay.

gaddar patrona geçelim. ray'i yanlış yaptığı ve işleri berbat ettiği için öldürtmek istediğini düşünüyoruz. bir yönüyle doğru. ama onu harekete geçiren başka bir motivasyon daha var. bu kişiselleştirilmiş ya da o işin özelinde yapılmış bir hataya dair değil ama. bir çocuğu öldürmenin cezasız kalmaması gerektiğine inanıyor. o da kendi kurduğu değerler sistemine göre haraket ediyor. bu ilk planda gayrı samimi görünüp hareket ettiği bu saik inandırıcı gelmese de kendisi de yanlışlıkla bir çocuğu öldürünce- hatta öldürdüğünü zannedince, ya da öldürdüğünün çocuk olduğunu zannedince diyelim- bu defa kendi cezasını kesiyor, ve silahı kafasına dayayıp ateşliyor. bir insanın prensipleri olmalı diyor patron ve prensipleri uğruna kendini feda ediyor.


eylemlerimizin neticesinden illa ki bir buyurucu güç ya da bir erk sahibi tarafından cezalandırılmamız gerekmiyor

insan kendini cezalandırmayı da bilmeli. yoksa bunun sonu tanrı yoksa her şey meşrudur benzeri kaypak bir zemine denk düşebiliyor. kendini cezalandırma illa somut bir hamleye ihtiyaç duymak, bu yolu izlemek değildir elbette. eğer bir şeyi kendine geri dönüşü olsun diye yapıyorsan, kendi mutluluğunu ya da bu eylem neticesinden sana dönüşü poizitif olacak bir kazanca sahip olmak, refahını, konumunu, kendi mutluluğunu maksimize etmek adınaysa bu hareketin çok anlamlı değil. kant’ın kategorik imperatif dediği şeye geliyoruz. sadece “kendine iyi” denilen kavrama atfen davranışlarına yön veriyorsan ahlaki olan o oluyor. patron da aynı zamanda evrensel olmasını istediği bir norma uygun hareket ettiğini son hamlesi ile kanıtlamış oluyor. hipotetik olmayan, yani hiçbir dolayım olmadan yapılan davranış anlamlı olmuş oluyor. insan olduğunun ayrımına varabilmek için kendi değerler sistemini oluşturmalısın. öyle bir axiology bina etmelisin ki o her yönüyle “kendinde şey”e hizmet etsin demiyorum, hatta bu axiology’nin çelikten sınırları, sarsılmaz kaleleri de olsun istemiyorum. sadece olsun. yani önce bir sahip olalım, açılımını da yaparız illa ki.

prensipleri uğruna hareket eden bir adam var. o adam kendi içine bakabilmiş. incelenmemiş bir hayat yaşamaya değmez derken sokrat bunu kastediyordu muhtemelen. kendini incelediğinde ortaya koyduklarının toplamı, onun vardığı kaideler, normlar, tercihler bir yere varıyor. sen o noktada ne kadar samimisin? bunun cevabı almak için çoğu kez sınanmamız gerekiyor. patron sınanıyor ve sınavı geçiyor. bir katil dahi olsa kendine bir yol tutturmuş, neyin doğru, neyin ahlaklı olduğuna dair bir rota çizmiş ve her şartta bunun arkasından durabilen, kendi iradesini ama ile başlayan subjektif meşruiyetlere yem etmemiş olan adama karşı daima saygı duyuyor oluşumla da alakalı olabilir bu.


ray’in hatasının cezasını manen çekiyor olması, hatta bununla tatmin olmayıp daha da ileriye giderek kendi canından vazgeçmeye çalışması, ken’in çok klasik olan “ama orada benim canım söz konusuydu, sen olsan ne yapardın” gibi bir ucubeye sarılmadan kendi hayatı pahasına ray’i azat edişi, patron’un sadece sözde olmadığını anladığımız prensibinin arkasında sıkıca durması in bruges’ün bir derdi olduğunu gösteriyor. doğru bir ahlak değil de daha tercih edilebiliri olduğunun kanıtı belki bu film. yani bir katilin bir yönüyle doğruya hizmet edebileceği ve ona sadece bu pencereden bakarsak onun pek çoğumuzdan daha doğru olabileceğini gösteriyor. filmi kant’ı arketip alarak okumak da mümkün, güzel bir şehirde geçen, güzel bir hikaye olarak seyeretmek de. in bruges böyle bir amacı olsun ya da olmasın, ki zaten bunu asla gözünüze sokmuyor ve rahatsızlık verici bir didaktizme bulanmıyor, söylenmiş olanı başka bir ucundan çok başka bir kalıba yedirerek tekrar ediyor.

işte in bruges'ün bir film ya yeni bir şeyler söylesin ya da yenilikçi bir şekilde yeniden söylesin arzumuza uygun düşen hamlesi de bu oluyor.

Bu içerikler de ilginizi çekebilir