İnsana Kim Olduğunu Mükemmel Bir Biçimde Sorgulatacak Bir Kavram: Çift Saat Kuramı
Sözlük yazarı "balamir1", bu kuramı felsefe ile harmanlayarak fevkalade anlatmış. Buyrunuz.
İnsana Kim Olduğunu Mükemmel Bir Biçimde Sorgulatacak Bir Kavram: Çift Saat Kuramı
iStock.com


o judeo-hıristiyan geleneğin (hep ayrı tutarız ama islam geleneğinin de) üzerinde pek durulmayan ve tüm değerlerini biçimlendiren sabit fikirlerinden birisidir aslında bu ikilik, descartes sadece onun kulu ve elçisidir. örneğin "ben kimim?" diye düşündüğümüzde konumlanmak için kulaklarla ve saçlarla, aşağıda da boyun ile kuşatılmış kapalı bir kubbe hayal ederiz çoğu zaman. "ben" dediğimiz şey, kafamızın içinde bir yerdedir, vücut ise ona destek ünitesi işlevi görmektedir sanki (kartezyen dualizm bu oluyor işte.) hatta dilde de yer etmiştir bu, "ben bir bedenim" demeyiz, "benim bir bedenim var" deriz (ingilizce'de de aynı şekilde, "i have a body" deriz, "i am a body" demeyiz.) yani "ben" derken düşündüğümüz şey, ancak o başımızdaki kubbe oluyor, bedenimiz değil.

Descartes

içinde "ben"in olduğu, havada duran ipe bağlı bir baloncuk var, onun aşağısındaki kendini bir şey sanan uzuvlar ise haddini bilsin, otursun yerine. kendimizi bir biyolojik makina olarak gördüğümüz için, "ben" dediğimiz varlığı o makinanın komuta merkezinde çevresini gözlemleyen birisi gibi hayal ediyoruz. bilincimiz ile bedenimiz arasındaki fark varsayımları da buradan geliyor. "batılı" bir fikir diyerek kıvırmaya gerek yok, islam dünyası da bu judeo-hıristiyan kültüre dahil, çünkü birbirine yakın geçmişi, semavi din geleneğini paylaşıyorlar, doğa kuramı bakımından pek farklı değiller.


kısaca bizim coğrafyamızda doğaya bakışımız, makinaların ve kontrol kulesinin olduğu mekanik bir dünyadır aslında.

kendimizi bir varlık olarak düşünürken de çoğu zaman örneğin "1985 model bedenin şöförü" gibi görürüz; iki kocaman ekrandan altındaki inşaat makinası gibi bedene pilotluk eden varlıklar gibi hissederiz. bu yüzden aslında kendimiz ile bedenimizi tam olarak aynıymış gibi düşünmüyoruz. beden daha çok hizmet eden araç gibi, "ben" ise kafamızın içindeki mülkî idare amiri. zaten 1985 model arabanın şöförü olarak bir arıza çıktığında da sanayiye tamire götürmek problem olmuyor, kasa mı bozulmuş, cam mı kırılmış?, düzeltiriz, şöföre bir şey olmasın (beden "ben" değil nasıl olsa.) cana geleceğine mala gelsin? (ortaçağda kilise düşünürü pierre abelard'ın ilişkiye girdiği kadının akrabaları, adamı hadım ettirdikten sonra aslında ona hayırda bulunduklarını bile söyleyebiliyorlardı misal; elinin kiri diyebileceğimiz bedenin bir kısmından mahrum kalan düşünür, sayımda daha fazla "ben" çıkmaz mı buna göre?.)


peki neden böyle? 

çünkü musevilik temelli düşünüyoruz halen. yehova, insanı ve ona hizmet için kalan her şeyi bir makina gibi yarattı. doğadaki her şey aslında çok farklı bileşenlerden meydana gelmiş teker teker makinaların toplamıdır buna göre. elbette 19. yüzyıl civarında modern bilimin, pozitivizmin etkisiyle tanrıyı defnettik, hatta nietzsche minareden selâsını okudu "tanrı öldü" diye haykırarak. peki bu tanrının yarattığı makinalar fikrini de çökertti mü? elbette hayır. halen tek tek sıraya dizilmiş makinalardan oluşan bir dünyanın içinde yaşıyor gibi düşünüyoruz, doğaya bakışımız aşağı yukarı böyle.


bu aslında siyaseti de, toplumu da, insanı ve doğa ile ilişkimizi de yorumlamayı güçleştiriyor.

aynı zamanda bedene ve kendi doğamıza güvenmemeyi öğütleyen binlerce kültün, akımın, tarikatın ve dinin, en beklenmedik zamanda dondan fırlar gibi çıkmasına yol açıyor. beden kontrol ettiğimiz bir canavar ise, doğamıza hiçbir zaman güvenmememiz gerekir. stefan zweig, vicdan zorbalığa karşı'da -üstelik dinde reformcu- john calvin'in kendi doğasından korktuğu için hayatta hiçbir tat alınan şey bırakmamasıyla makara geçerdi; "doğamız kötüyse, her zaman denetlenmelidir." kulaklar ve saçlarla kuşatılmış olan kubbedeki bizsek, aşağıdaki düşmana karşı her gün yeni stratejiler benimsemeliyiz.


örneğin ucuz egzotik felsefe pazarlamacısı popüler tiplerin aksine, akademide felsefe kürsüsünde avrupa-merkezciliği aşmaya çabalarken hint ve çin düşüncesini de inceleyen alan watts, nature, man and woman eserinde bu alışık olduğumuzun dışında tarihsel olarak iki ayrı doğa kuramının da olduğunu yazar. bunlardan biri olan hint düşüncesine göre, örneğin doğa bir makina değil, bir tiyatrodur. yani bir illüzyon, efsunlanmadır ve nihâi hakikat yine kendimizdir. bu fazlasıyla indirgemeci (ve solipsist) kaçtığı için geçerek asıl gelmeye çalıştığım noktaya geleyim.

Alan Watts

bizdekinden oldukça farklı olan çin düşüncesinin doğa kuramında ise başka bir şey vardır.

bu kozmolojiye göre doğanın bir "patronu" yoktur, makinalardan ve işlevlerden oluşmaz. mekanizmalardan değil, ilişkiler ve bağlantılardan bahsedebilirsiniz. zaten evren bu ilişkilerle kurulmuş bir otomatizm halindedir, öyle kontrol kulesinde değilsinizdir çünkü kalbiniz kendi başına atar örneğin, düşünerek durduramazsınız. saçınız kendi kontrolünüz dışında, siz düşünmeden uzar, bahar gelir, bitkiler siz müdahale etmeksizin uzar.


burada patron yoktur, çok kadim ilişkiler üzerinde ilerleyen, bir ağacın dalları gibi hepsi birbiriyle ilişkili networkler (bağlantılar) vardır. patron olmayınca evrenin bir merkezi de yoktur (sırf bu fikir yüzünden kilise ile galileo galilei'nin papaz olduklarını hatırlamakta fayda var.) insanı ve dünyayı bir fabrika olarak gören bizim geleneğin aksine doğaya karşı daha demokratiktir yani bu fikir. her şeyin bir diğeriyle bağlantılarını, ilişkilerini, benzerliğini vurguladığı için ilişkisel düşünmeye daha uygundur. sosyal bilimcimizin bile daha halen kurtulamadığı, dünyayı değişmez tözlerle, kalıplarla okumaktan ziyade, her yeni ilişkiler ağıyla yeniden ortaya çıkan, her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğu daha karmaşık bir evren sunar.


alan watts'ın sunduğu ilginç bir örnek bulunuyordu.

süreçlere ve ilişkiselliğe değil mekanizmalara ve yaratılmış makinalara göre düşünen batılı bir çocuk hep şunu sorar: "ben nasıl oldum?". halbuki çinli bir çocuk, asla bu soruyu sormaz, yetiştirilme tarzları farklıdır. çin düşüncesinde evrene büyüyen, gelişen, dönüşen bir şey halinde bakıldığı için bir anda olmak üzerinden bir yorum talep edilmez (spekülatif felsefe sayılabilir belki ama, deleuze'ün karmaşık anti oedipus'undaki bana göre faydalı olabilen birkaç tespitinden birini hatırlayalım: evren bir olma hali değil, bir akış halidir.)


bizim binlerce yılda inşa edilen judeo-hıristiyan-müslüman kavrayışta ise dünyanın bir parçası değilizdir pek. onun hakikî bir vasfı, parçası değil, sadece ona dışarıdan monte edilmiş ve bir postacıyla ahiret yaşamına intikal edecek gibiyizdir. biz bir makinayız ama, diğer her şey de görevimizi tamamlamaya yardımcı olan piller, dış cephe kaplamaları ve ek cihazlar en fazla. bu yüzden çevre ile organik bir ilişki kurmakta güçlük çekeriz (denizdeki balıklar da balık değil, yüzen yiyecekler zaten?...) çünkü judeo-hıristiyan kozmolojiyle bakarak makinanın parçalarını bir araya getiriyoruz biz; makinaların parçalarını bir araya getirmek ile, bir şeyin diğerleri ile ilişkili olarak büyümesini, dönüşmesini izlemek bambaşka şeyler.


belki judeo-hıristiyan geleneğin yansıması olan tanrının yarattığı mekanizmalar üzerinden düşünmeyi gerçekten bıraktığımızda, her şeye işlevi üzerinden bakmaktan da uzaklaşabiliriz. makina varsa mekanizma ve işlev de vardır. böylece irrasyonel ve rasyonel eylem harici bir eylem pek kalmaz geriye. halbuki dansın amacı pistin belirli bir noktasına gelmek değildir örneğin; dans, dans içindir, işlev gözüyle bakılamaz. elbette tözler üreten bu dilin dönüşmesini beklemek zor, ancak daha ehven bir dille dünyayı şu an olduğundan daha karmaşık halde görürsek, en azından onu boğazlamaktan da biraz geri durabiliriz.