Köy Enstitülerinin Yıllar Sonra Bile Neden Özlemle Anıldığına Dair Çarpıcı Bir Hikaye
Anadolu'nun aydınlanması için çok önemli bir proje olan Köy Enstitüleri, yıllar sonra bile özlemle anılıyor. Bunun pek çok sebebi var elbette ancak bir tanesi de bir Sözlük yazarının anlattığı hikayede gizli.
Köy Enstitülerinin Yıllar Sonra Bile Neden Özlemle Anıldığına Dair Çarpıcı Bir Hikaye
Cılavuz Köy Enstitüsü Öğrencileri ve Öğretmenleri (Kars)


kurtuluş savaşı yılları

o dönemlere kadar dedemin ailesi senelerce devlet için haznedar olarak çalışmış, çerkesya'da görevler yapmış, ahıska bölgesine yerleşmiş ve kuşaklarca orada yaşamışlar. savaş başlamış, ortada ne vazife kalmış, ne beylik ve dedemin babası ruslara esir düşmüş. zengin bir rus soylusuna köle olarak satılmış ve kaz çobanlığı yapmış. adam bey iken kendini bir anda kaz çobanı olarak bulmuş yani. yıllar yılı, yanında çalıştırıldığı bu zengin rus'un karısı dedemin babasına aşık olmuş ve istanbul'a kaçması için bir yük gemisini ayarlamış. bu esnada savaş bitmiş ama dedemin babası kendi ailesini ülkede bir türlü bulamamış. yeniden evlenmiş ve dört çocuğu olmuş.

bu birkaç satıra sığdırdığım olaylar aslında bu kadar hızlı, bu denli acısız yaşanmıyor. sadece ben sadete gelmek için kısa kesiyorum.

bu dört çocuğun en küçükleri benim dedem. dedemin doğumundan bir sene sonra babası vefat ediyor. beylikten, zenginlikten ellerinde hiç bir şey kalmamış, kalan bir iki tarla.  abisi gibi köy enstitülerine gitmek ve öğretmen olmak istiyor. abisi ise annesine, kardeşinin okula gitmesinin, kalan tarlalarla ilgilencek kimse kalmayacağı için uygun olmadığını söylediğinde, dedemin annesi oğluna "ben bir oğluma şeref bey dedirtirken, ötekine atilla dedirtmem" diyor. evet, hikayedeki atilla benim dedem... dedemin okula yazılmasına önayak olan bir başka isim ise, amcasının eşi. 

onların hikayesi ise apayrı. dedemin amcası zengin bir rus kadınıyla evlenmiş ancak savaştan sonra türkiye'ye dönmeyi istememiş. stalin'in tüm işletmelere el koymasından sonra işyerini kaybedince kafası atıp türkiye'ye dönmüş. işte bu rus kadın, ki kendisi muhteşem piyano çalan, bale eğitimi almış, yabancı lisanı olan bir kadın ve dolayısıyla eğitimin öneminin farkında; dedeme maddi olarak tüm desteği sağlayacağını söylüyor. lakin tek ricası bir enstrüman çalmayı da öğrenmesi. 

sülalesi kuşaklarca sefa içinde yaşamışken, dedemin annesi çocuğunu okutabilmek için gece vakti -20 derece soğukta, tarlaların başında, ekinleri ayılar yemesin diye nöbet tutuyor.
en sonunda annesi, dedemi okula yazdırması için bulup buluşturduğu parayı, dedemi de yanına alarak, bir öküz arabası sırtında bu kadının yanına gidiyorlar ve dedem cilavuz köy enstitüsüne kaydını oluyor.

"ve inanırdık, yurdun efendisi olacaktı köylü. ne kadar aldanmışız. ne kadar aldanmışız! ah ah!"

muazzam bir hüzünle yıllar sonra bu sözleriyle o günleri yad eden talip apaydın, dedem gibi, bir çoğunun da duygularını dillendiriyordu.


size çok uzun ve belki köy enstitüleri hakkında çok da açıklayıcı gelmedi belki bu hikaye

lakin, bu hikaye ve bunun gibi hikayeler çok önemliler. o çocuklar, savaştan sonra belki kimi kimsesi kalmamış, bin bir yokluk içinde yaşayan çocuklardı. bugün devlet, sosyal devlet vazifesini yapmaz ve her okuluna aynı imkanları sunamazken, her gün ayrı bir okula yardım kampanyası düzenlendiğine tanık olduğumuz şu günlerde, 1940'lı senelere bakıyorum ve köy enstitüsünde arıcılık, marangozluk, ciltçilik, kayak, fransızca, mandolin ve vals öğrenen dedemi düşünüyorum. 

sonra bugün "halk oyunu zinadır" diyen, çocuklara tecavüz eden, "alevilik günahtır" diyen insanımsıların öğretmen olduğu; eğitim müfredatını bilal'in belirlediği; pozitif bilimlerin öldürüldüğü; 12 sene boyunca çocuğa tek kelime ingilizce öğretemeyen bu sistemi düşünüyorum. 

kaçınız bugün bir enstrüman çalabiliyor ve duvar örebiliyorsunuz?
kaçınızın şehirli çocukları bugün vals yapabiliyor ve fidancılık biliyor?
önüne fırsatlar serilen kaç çocuk bugün çok iyi düzeyde yabancı dil konuşup kayak kayarken, arıcılık, ipekböcekçiliği, dokumacılık gibi hayatın kendisini öğrenmiş?


yıllar sonra neden mi hala köy enstitüleri özlemle anılıyor? 

ülkenin bu seviyesizliğinden işte. ülkeyi, eğitim kurumlarını, öğretmen kalitesini bu duruma düşürmeyi başardıkları için köy enstitüleri yıllar sonra bile eşine rastlanmaz derecede önem arz ediyor.

bir çerkes atasözü der ki: "öküz tahta çıkarsa padişah olmaz ama saray ahır olur".

bu kokuşmuş zihniyeti eğitim kurumlarına öğretmen kisvesi altında yandaş diye doluşturursanız, onların yetiştirdiği toplum kalitesi de bugün bu kadar oluyor işte.

köy enstitülerinin kuruluşunun 76. yılında cılavuz köy enstitüsü öğrencileri ve öğretmenlerinin aziz hatıralarına saygıyla; onların çocuklarına, torunlarına ve yetiştirdikleri nesillere sevgiyle...

DAHA FAZLA İÇERİK