Müzikte Yeni Bir Çağın Başlangıcı Olan 80'li Yılların En Güzel Albümleri
Özellikle yeni kuşak için gittikçe bilinmez bir zaman dilimi haline gelen 80'lerden hoşumuza gidebilecek müzik önerileri almak da haliyle zor oluyor. Sözlük yazarı "dunkirk"ün listesi bu derde deva olabilecek kalitede.
Müzikte Yeni Bir Çağın Başlangıcı Olan 80'li Yılların En Güzel Albümleri
U2


90'lar ve 2000'lerden sonra 80'ler top 20 listesine de başlamış bulunmaktayım. albümlere geçmeden dönemi değerlendirecek olursam 80'ler; 70'lerdeki hard rock etkilenimi sonucu ortaya çıkan metal ve hard n heavy gibi türlerin patlama yaşadığı bir periyot olmasının yanı sıra 70'lerde patlayan punk sonrası yeşeren post-punk ve new wave gibi türler açısından da oldukça yoğun ve üretken geçen bir dönem. bunun dışında yine punk etkilenimli alternative rock ile birlikte indie rock örneklerinin ilk kez ortaya çıkması açısından içinde hayli çeşitlilik barındıran bu dönemin en güzel albümleri hakkında yazmak zevkli olacağa benziyor.

20. david bowie - scary monsters and super creeps (1980)

70'lerin başında benim için ziggy stardust and the spiders from mars ile başlayan david bowie efsane albümler kuşağının son ayağıdır bu albüm. her büyük isim/grup için çok başarılı ve üretken bir dönem olur, david bowie için de 72-80 arasındaki 8 yıllık dönem olmuş. daha önceki albümlerinde olduğu gibi yine bowie eşsiz vokaliyle dikkat çekiyor. bu ses o kadar karakteristik ki hatta bir markadır bana göre. çok kötü bir besteye bile koysan birden çağ atlatacak, kaliteli bir şarkı olacak gibi gelir. scary monsters bowie'nin her albümünde olduğu gibi müzikal altyapıyı bir senfoni orkestrası titizliğinde ve zenginliğinde oluşturduğu; funktan deneysel işlere, hard rock'dan pop müziğe kadar dinleyiciyi müzikle doyurduğu, akıp giden bir albüm.

aynı zamanda bowie'den favorim ashes to ashes'ı barındıran albümden öne çıkan parçalar: up the hill backwards, ashes to ashes, fashion, because you're young

19. guns n' roses - appetite for destruction (1987)

belki de gelmiş geçmiş en iyi hard'n'heavy albümü denilebilir. bu albüm ilk haftada en çok satan debut olma rekorunu hala elinde bulunduruyor. axl rose gibi rock 'n' roll dünyasının en özgün seslerinden bir adamla, slash adlı gitar üstadı bir araya gelince işte bu son efsane hard rock albümü ortaya çıkıyor. bana göre klasik rock 'n' roll'un son dev örneği appetite for destruction'ın uzun yolculuklarda dinlenmesi üzerine bir deney yapılsa, istatistiklerin çok yüksek oranda trafik kazasıyla çıkacağına eminim.

sadece tempolu, enerjik şarkılar değil ballad konusunda da usta guns n' roses'ın buram buram sex, drugs and rock 'n' roll kokan bu albümünden öne çıkan parçalar: welcome to the jungle, paradise city, mr. brownstone, sweet child o mine

18. the police - synchronicity (1983)

sting'in ayrılığı sebebiyle hayatı kısa süren the police, 5. ve son stüdyo albümü the synchronicity ile tüm albümleri güzel gruplar kervanına katılmış olmuş. güzel bir new wave örneği bu albümde the police yine farklı türleri kullanarak son derece özgün ve akla takılan şarkılar oluşturmuş. bu albümde daha önceki albümlerde görülen reggea etkisinin azaldığı görülürken bu sefer dünya müziğinin daha mistik yollarına girilmiş. her zamanki gibi bas gitarın yarattığı güzellik ve çeşitli enstrüman kullanımındaki uyum ve müzikalite alkışı hak ediyor. ek olarak ne zaman bu albümü dinlesem aklıma mfö gelir, mfö'nün hem müzikal altyapı hem de vokal tarzı olarak feci derecede the police'ten etkilendiğini düşünenlerdenim. sting'in solo albümlerinin sounduna en yakın albümdür aynı zamanda, mantıklı olan da bu zaten.

bu güzeller güzeli albümden öne çıkan parçalar: o my god, miss gradenko, every breath you take, murder by numbers

17. slayer - reign in blood (1986)

bazı albümler vardır, müzik zevkinin kişiden kişiye değiştiği bilinse de kendi türü için doruk noktasıdır, en iyisidir, mihenk taşıdır. grunge için nevermind, punk için nevermind the bollocks ne ise thrash metal için de reign in blood odur. tabiki çok daha iyi albümler olduğunu düşünenler olacaktır, kişisel zevkler diye bir olay var fakat bu albüm kendi türü için imzadır. son derece gaddar, hızlı, agresif albüm dave lombardo'nun atakları, tom araya'nın nefret kusan vokali, kerry king'in rifleriyle metal dinleyicisinin saygıda kusur etmediği, çoğunun ise taptığı bir albümdür.

thrash metal nedir diyen adama al dinle denecek albümlerin başında gelen albümün öne çıkan parçaları: angel of death, necrophobic, criminally insane, raining blood

16. the fall - this nation's saving grace (1985)

post-punk döneminin yavaştan kapanmaya yaklaştığı 80'li yılların ortasında bir nevi türün zirvede noktalanmasını sağlayan bir albüm olan this nation's saving grace ingiltere'nin bazen soğuk ve kasvetli bazense yağmurlu ve neşeli sokaklarını kulaklara taşıyor. çıktığı dönemde post-punkla paralel ilerleyen new wave, elektronik, pop gibi türlerin daha revaçta olması ile etkisini yitiren post punk sahnesinde, türün altın çağını yaşadığı dönemle yarışır nitelikte, the fall'un adını tepelere yazdırdığı albümü.

1985'in ingiltere'de keyboard kullanımının allahın emri olduğu yıllardan biri olması sebebiyle the fall da bundan faydalanmış fakat yerinde kullanım post punk havasına en ufak bir etkide bulunmadığı gibi daha da tepeye taşımış albümü. erken dönem (78-81) post-punk gruplarının karanlık atmosferinin aksine daha çok the clash'ın punkı diyebileceğim yer yer daha eğlenceli ve farklı işlediği mantıkla post-punk'a farklı bir tat katan bu albüm, sadece post punk için değil ingiltere müzik sahnesi için de en özgün ve ilk akla gelen örneklerden.

albümden öne çıkan parçalar: mansion, barmy, spolit victorian child, l.a., i am damo suzuki

15. judas priest - screaming for vengeance (1982)

direk iddialı bir lafla girerek, ilk metal grubu judas priest'in metal dünyasına 82 model güzelliği (tony iommi'nin kullandığı riflerden dolayı ilk metal grubu black sabbath dense de black sabbath, led zeppelin gibi hard rock/blues temelli gruplar hiçbir zaman bana onları metal bazında değerlendirme olanağı vermemiştir). çok teorik bir ifade fakat metal müzikte dinamizm denilince benim aklıma hep heavy metal efsanesi judas priest geliyor. sanki dünyayı ele geçirmeye kendini adamış süper güç, önüne geleni yıkan yarı makine-yarı insan bir varlık gibi. dünyanın en güzel çığlık vokal adamı rob halford'ın keskin ve tertemiz sesiyle ile birleşen muhteşem gitar melodileri albümü heavy metal klasiği haline getiriyor.

birbirinden güzel parçalarla metal dinleyicisi olmayan bir kişiyi bile çok kolay müptelası yapma potansiyeli olan albümden öne çıkan parçalar: electric eye, (take these) chains, screaming for vengeance, you've got another thing coming

14. u2 - the joshua tree (1987)

u2'yu politik şarkılarının varlığı sebebiyle takdir eden biri olarak, 2000'lerden sonra bono'nun içi boş politik söylemleri ve tutumu sebebiyle gruptan soğumuş olsam da vaktinde harika albümler yaptıkları gerçeği yadsınamaz. bu da o albümlerden muhtemelen en güzeli. rock çatısı altından sıyrılarak stadyum grubu olmuş olmaları da içimde bir yaradır ama iyi müziğin sağladığı koşullar diyerek bu noktada gruba hiçbir eleştiride bulunmuyorum. aslında en çok dinlediğim albüm war albümleri olsa da the joshua tree'nin çok daha etkileyici olduğunu reddedemeyerek ilk 20'de bu albüme yer veriyorum. ilk şarkıdan son şarkıya kadar insanın kalbine işleyen bu albüm, brian eno'nun yapımcı ve mühendis olarak yer almasıyla dinleyicinin gözünde daha da dikkat kesilesi bir konuma geliyor.

albümden öne çıkan parçalar: where the streets have no name, bullet the blue sky, trip through your wires, exit

13. rush - moving pictures (1981)

70'lerde zirvede olan, jazzı bile etkileyerek fusion denilen olayı ortaya çıkarmış progressive rock'ın dünya sahnesine vedası olan albüm türünün en iyi örneklerindendir. punkla süpürülen progressive rock'ın düşmeyen birkaç kalesinden biri rush'tır ki en üretken ve en güzel albümlerini yaptığı dönem garip bir şekilde türün unutulmaya yüz tuttuğu, çoğu grubun bir nevi bitiş sürecine girdiği 76-81 arasına denk gelir. tür o kadar bitik bir hal almış ki artık 70'ler sonu-80'ler başı kurulan, sayısı hayli azalmış progressive grupların çıkardığı albümler neo progressive olarak anılmaya başlanmış.(bkz: marillion albümleri) benim bildiğim bir türe neo eklenmesi için en azından bir 20 yıl geçmesi gerekir.

progressive rock'ın diktatatörler gibi kısa ama heybetli bir iktidarlığı olmuşsa da hayrettir rush bundan etkilenmemiş ve bağımsız hareket etmiş gibi görünüyor. neden bu kadar uzattım? bu detaylar albümü çok daha özgün konuma getirmekte çünkü. çıktığı dönemin koşulları göz ardı edilemez bir özellikte olan albüm, hem teknik hem müzikalite açısından fazlasıyla tatmin edici olmasının yanında müzisyenler için de ders niteliğinde kısımlar içermekte ve değişen ritim ve tüm bu hengamede bozulmayan bir uyumla dikmat çekmektedir.

öne çıkan parçalar: tom sawyer, yyz, the camera eye

12. the cure - faith (1981)

the cure'un müziğini alternative tarza kaydırmadan önce, post-punk icra ettiği erken dönem albümlerinden faith, robert smith'in vokallerinin dışında karamsar atmosferi ve hipnotize edici baslarıyla öne çıkıyor. genellikle the cure'un post-punk dönemi söz konusu olduğunda pornography'nin gölgesinde kalır ve göz ardı edilir fakat faith de en az pornography kadar yoğun, derin ve güzel bir post-punk klasiğidir. other voices veya the funeral party gibi the cure diskografisindeki en ağır ilerleyen, depresif şarkılardan, primary ve doubt gibi hızlı, melodik şarkılara kadar çeşitlilik gösteren bir albümdür. albümün başından sonuna kadar her anına hakim olan kasvetli hava, the cure'un post-punk kimliği dışında gothic rock olarak nitelenmesinde en büyük role sahip unsurlardan biri.

the cure'un üyelerinin bu albümün kaydı sırasında 20-21 yaşlarında olmaları da şaşkınlık yaratır. birçok güzel albümün genç yaşlarda yapıldığı bilinse de konu depresif havada müzik yapmak olunca -eğlenceli, politik veya duygusal temalı albümler yapmaya göre- genç yaşta bunu başarılı bir şekilde gerçekleştirmek çok daha zormuş gibi geliyor. 20 yaşında bu kadar olgun bir karamsarlık yakalamak takdir edilesi. gerçi robert smith'in yaşı ilerledikçe ergenleştiği düşünüldüğünde, the cure için zamanın ters işlediği de söylenebilir.

the cure'un 3. stüdyo albümü faith'den öne çıkan parçalar: the holy hour, primary, funeral party, doubt

11. morbid angel - altars of madness (1989)

eski günlerini özleten death metal üstatlarının bir zamanlar kral koltuğunda oturduğunu gösteren morbid angel'ın debut albümü. ekstrem metal dinleyicileri için başucu albüm özelliğini taşıyan albüm, death metalin erken döneminde ortaya çıkmıştır hatta ilk death metal albümlerindendir. death metalin thrash'ten kesin çizgilerle ayrılıp ayrı bir tür olarak evrimleşmesine vesile olan albüm, death metalin kurucu babalarındandır da denebilir. david vincent'in şeytani vokalleri, trey azagthoth'un küfür gibi rifleri-soloları ve nam-ı değer ahtapot pete sandoval'ın olağanüstü davullarıyla cehennemden yükselen bir albüm.

death, obituary ve deicide ile birlikte florida death metal akımının bayrağını taşıyan bu albüm çoğu ünlü ekstrem metal grubunun yaptığı müziğin merkezinde durmakta, etkilenim olarak en üst sıralarda yer almakta. swedish old school death metalin yolunu açan albüm, thrash'i süpüren ve metalin daha ekstrem yönde ilerlemesine sağlayan ortamı yaratan başlıca albümlerdendir. daha önce napalm death gibi anarcho punk/crust kökenli grindcore gruplarda görülen blast beat kullanımının death metal'de ilk kez görüldüğü albüm, blast beat kullanımının 90'larla birlikte thrashten black ve death metale kadar birçok türü içine alan ekstrem metalin karakteristik özelliklerinden biri olmasına ve oldukça yaygınlaşmasına sebep olmuştur.

kısaca metal müziğe etkileri yadsınamaz bu albümden öne çıkan parçalar: immortal rites, visions from the dark side, bleed for the devil, blasphemy

10. r.e.m. - murmur (1983)

şimdilerde rock müzikte pastada en büyük dilimi temsil eden alternative rock müziğin ilk örneklerinden olan albüm gözümde sırf bu özelliğiyle ayrı bir saygıya sahip. rem'in ilk stüdyo albümü olan murmur, benim de r.e.m. diskografisindeki favori albümümdür. bana kalırsa alternative rock'ın kökü de denebilir. neden denirse, tabiki daha öncesinde başka albümler çıkmıştır fakat 83'e kadar ne bu kadar güzeli ne de bu kadar günümüzdeki sounduna yakın olanı gelmediği konusunda herkesin hak vereceğini düşünüyorum. albümde yer alan şarkıların 3 yıl önce 80'de single olarak yayınlandığı düşünülürse, bu muhtemelen r.e.m.'i belli bir tanınırlığa sahip ilk alternative rock grubu yapmakta, dolayısıyla murmur'u da ilk albüm.

bu albümde dönemin synthesizer kullanımı gibi revaçta müzikal yönelimleri görülmemekte. dinlenildiğinde kökenini punktan aldığı anlaşılan albümün, new wave veya post-punk gibi türlerden çok farklı olduğu kolaylıkla fark ediliyor. bu ayrımda en önemli etken şüphesiz yoğun folk rock etkisi. bu farklılık muhtemel ki grubu dönem müziği yapmaktan koparıp, rock müziğin son ana türü olan alternative rock'ın ortaya çıkmasında büyük roç oynamış. r.e.m. bilgisi losing my religion veya 90'lardaki albümlerle sınırlı dinleyiciler, toprağın altında nasıl bir servet olduğunun farkında değiller. 80'ler r.e.m.'den haberdar olanlar çoğunlukla 90'lardan daha çok seviyorlar zaten. 80'lerdeki murmur, reckoning, document gibi albümlerden sonra 90'ları pek de güzel gelmiyor açıkçası.

murmur'e dönecek olursam, albümden öne çıkan parçalar: radio free europe, laughing, talk about the passion, sitting still

9. pixies - surfer rosa (1988)

surfer rosa gibi bir albümü daha üstlerde arayan gözlere söyleyeceğim tüm suçun doolittle'da olduğu. normalde bir listede her gruptan tek bir albüm verme yanlısıyım fakat surfer rosa da, doolittle da bu listede olmalıydı, olmasa içimde kekremsi bir tat olacaktı. her neyse ileride doolittle'ın olacağı bilgisini de verdikten sonra surfer rosa'ya geçiyorum.

albümün prodüktörlüğünde 80'ler sonu 90'lar amerikan alternative rock piyasasında hatrı sayılır birçok albümde parmağı olan steve albini var. albümün çıkışı da bağımsız bir plak şirketinden. bu albümün ortaya çıkmasında çok küçük olasılıkların gerçekleşmesinin payı olduğunu hatırlamak lazım. frank black santiago francis'le aynı yurtta kalmasaydı, frank black'in verdiği ilana tek dönen kişi henüz hiç bir enstrüman çalmayan kim deal olmasaydı ve olsa bile frank black bas çalmıyor diye onu reddetseydi veya kim deal düğününde davulcu david lovering ile tanışmasaydı bu dünyaya surfer rosa gelmeyecekti.

tüm bu ihtimallerin hepsinin tek tek gerçekleşmiş olmasının kulağa imkansız gelmesi sanki albümü daha da gizemli bir hale sokuyor. 90'lar alternative sahnesine direk etki eden bu albümde frank black'in puerto rico zamanlarının etkisinin görülmesinin yanı sıra albüm pixies'in gruptaki arkadaşlık açısından en sağlıklı olduğu dönemde kaydedilmiş. son derece minimal ama bir müziğe yazılabilecek en güzel davullarla, frank black'in çoşkulu sesi, çığlıkları-kim deal'in naif back vokaliyle ve birbiriyle paslaşan gitar ritimleri, melodileri, soloları, rifleri ile bile yeterince güzel bir hal olan albümün üstüne bir de birbirinden güzel süper baslar eklemişler. adamlar daha ne yapsınlar, ortaya şaheser çıkmış.

öne çıkan parçalar: bone machine, broken face, gigantic, cactus

8. motörhead - ace of spades (1980)

70'ine merdiven dayayan lemmy kilmister'ın 20 yaşındaki insanlara taş çıkarır ruhunun, enerjisinin bundan 35 sene önceki halini düşününce kafamda canlandıramıyorum. ace of spades dinlemek biraz da olsa anlayabilmemi sağlıyor. lemmy sex/drugs/rock'n roll olayını normal hayatında uygulamaya devam etmesiyle yaptığı müzikteki samimiyetin sınırlarını zorlamakta. biri metal özünde ne dese gidip ace of spades albümü dinlemesini söylerdim. kökünü rock'n roll'dan alan ace of spades albümü, burnunun dikine giden ac/dc vari sözleriyle, sert rifleriyle harika bir hard'n'heavy başyapıtı. thrashten, black ve heavy metal gruplarına kadar birçok ismi etkileyen motörhead için, metal sahnesinin en çok etkilenilen grubu desek yanılmış olmayız. bu etkilenimde başı çeken, motörhead'in doruk noktası ace of spades albümü. üstün bas ve vokal performasını dinledikçe vokal/bas lemmy'e şapka çıkartmak gerekiyor. söylemem gerekiyor ki bu tozlu, topraklı, kirli mükemmel albümün hiçbir sitede listelerde karşıma çıkmaması şaşırtıcı.

genel olarak metal albümlerinin en iyi/güzel albümler listelerinde yer almama sebebini hep merak etmişimdir. poptan hiphopa, cazdan elektroniğe her gruba yer verilirken metal konusunda neden hep hayal kırıklığı yaratan tablolar çıkıyor ortaya. bir tür dışlama söz konusu. bu türde de harika güzellikte albümler yapılmışken, umursamamak, hakkını vermemek bu tarz listelerin bir eksikliğidir bana kalırsa. ticari başarılara bakılarak liste oluşturan varsa zaten boşuna yormasın kendini. çoğu liste de muhtemelen görmezden gelinemez ticari başarısından dolayı bir metallica olur zaten, bilmezler araştırılsa en az onun kadar iyileri var.

albüme dönersek öne çıkan parçalar: ace of spades, shoot you in the back, fast and loose, bite the bullet

7. talking heads - remain in light (1980)

müzik dünyasının gördüğü en orjinal gruplarından olan talking heads'in fear of music sonrası çıtayı düşürmeden devam ettiğini kanıtlayan albüm. talking heads'in en deneysel ve funky hali olduğunu söyleyebileceğimiz albümde brian eno ile birlikte çalışılmış. david byrne tek başına insanda beklentileri yükseltirken, başarılı birçok albümden şapkadan çıkan tavşan gibi çıkan eno ile bir tür iş birliğine gidilmiş olması bu albümü çok daha heyecan verici noktaya taşıyor. talking heads'de duymaya alışkın olduğumuz afro beat yine müziğin içinde parlıyor. afro beat, krautrock, funk, vokal efektleri ve bryne'in absürd vokalleriyle hiçbir zaman eskimeyecek, zamana meydan okuyan bir albüm. albümün özellikle 2. yarısında daha dikkat çeken deneysellikler eno'nun parmağı olduğunu kanıtlar nitelikte. bu albümün ortaya çıkışında fela kuti'nin ne derece etkisinde kalındı diye merak etmişimdir hep. albümü dinlerken altyapı olarak çok fazla fela kuti'yi akla getirmiştir. sadece remain in light için değil esasen genel olarak talking heads müziği için düşünmüşümdür bunu.

new wave dendiğinde neden belli başlı isimler dışında pek birinin lafı geçmez sorusunun cevabı basittir. new wave'i dinlenir ve kalite bir şekilde icra etmek zordur çünkü. dünya müziğinden, funka, poptan deneyselliğe kadar farklı parametreleri birleştirerek ortaya gelmiş geçmiş en iyi albümlerden birini çıkarmak için hem zeka hem yetenek gerekiyor. bir nevi müzik profesörlüğü denebilir. bana kalırsa başarılı bir new wave grubu olmanın başka bir şartı da çok hızlı değişen müzik yönelimlerini dikkatle takip ederek, bunları grubun özelliğini bozmadan müziğine entegre edebilmede gizli. bir nevi grubun değişime açık olma yetisi.

tüm bu özellikleri içinde barındıran remain in light'dan öne çıkan parçalar: the great curve, once in a lifetime, houses in motion

6. sonic youth - daydream nation (1988)

punk'ın kirli gitarlar ve yoğun feedback'le buluştuğu sonic youth'un en güzel albümlerinden. noise rock terimini literatüre kazandıran, sevgililer thurston moore ve kim gordon'ın liderliğinde müzik yapan sonic youth, 90'ları geri dönülemez şekilde etkilemiş. grup 80'ler sonu başlayıp 2000'lere kadar son derece üretken devam eden grunge/noise/alternative amerikan rock sahnesinin oluşmasına vesile olan grupların başında gelmekte. daydream nation hızlı temposu ve noise gitarları ile insanların hakkında konuşmasından ziyade sadece dinlemesiyle ilgili. albüm baştan sona hareketsizliğe, durağanlığa bir tepki.

teenage riot ile başlayan bu harekete geçme propagandası tüm albüm boyunca kulaklarınıza nüfuz ediyor. ses getirme olarak değil de bulunduğu döneme aykırılık açısından benzerlik kuracak olursam fun house 70'te nasıl bir anlama sahipse, daydream nation da 88'de aynı anlama sahip benim için.

bu ipini koparan köpek gibi albümden öne çıkan parçalar: teenage riot, silver rocket, cross the breeze, trilogy

5. joy division - closer (1980)

joy division denince akla ilk olarak müziği post-punk ile özdeşleşmiş hatta post-punk türünün sınırlarını belirlemiş ve özelliklerini saptamada bir nevi referans noktası haline gelmiş bir grup geliyor. halbuki post-punk teriminin ilk olarak sounds dergisinde bir yazar tarafından siouxsie and the banshees için kullanıldığını ve closer albümü çıktığında müzik için gothic rock tanımlamaları yapıldığını düşününce, post-punk türü zaman içinde nasıl joy division'ın müziğine karşılık bulan bir tür haline evrilmiş bunun cevabını da ben de bilmiyorum. tahminim post-punk teriminin başta punk sonrası dönem anlamında kullanılmasının ardından, 70'ler sonunda unknown pleasures'ın başını çektiği son derece karanlık ve ham albümlerin yapılmasıyla bu atmosferi ifade eden bir tür haline gelmesiyle açıklanabilir.

closer keskin gitarları, ian curtis'in şiirsel sözleri ve sert vokal tarzıyla, monoton tribe sokan davulları ve ona eşlik eden baslarıyla harika bir albüm. albüm çıkışından 2 ay önce ian curtis'in intiharıyla müzik serüveni az ama öz sürmüş grubun. ian curtis ölmeseydi ve grup devam etseydi nasıl bir müzikal süreçten geçerdi diye hep düşünmüşümdür. closer'da intihar düşüncesinde bir insanın sesini duyduğumuz söylenebilir. sadece bu albümde değil tüm joy division şarkılarında epilepsi hastası ian curtis'in bu karamsar havayı yansıttığı çok açık.

albümden öne çıkan parçalar: isolation, a means to end, heart and soul, 24 hours

4. the smiths - meat is murder (1985)

meat is murder, ilk stüdyo albümüne göre daha olgunlaşmış müziği ve ilk albümdeki ham sounddan uzaklaşmış daha başarılı ve kaliteli albüm kaydı ile dikkat çekiyor (84 tarihli hatful of hollow toplama bir albüm olduğu için meat is murder grubun 2. stüdyo albümüdür). hatta johnny marr ve morrissey ilk albümdeki kayıttan memnun olmadıkları için meat is murder'ın kaydını büyük oranda kendileri yapmıştır. önceki albümden farklı olarak kompleks şarkı yapılarıyla dikkat çeken albümde gitarın ve basın funk ve rock'n roll tarzda olduğu şarkılar da yer alır. funktan rock n roll'a çeşitlilik gösteren gitarların mükemmelliği ve baskınlığı ile morrissey'in gruptaki iktidarlığını sarsan albümün her şarkısı bir johnny marr klasiğidir.

yanlış anlaşılmasın morrissey düşmanı değilim fakat ben bu yüzden bu albümü bu kadar çok seviyorum, roller eşit derecede paylaşılmış. rourke'un baslarının veya joyce'un davullarının bu kadar güzel olduğu başka bir the smiths albümü yok. albümde tüm the smiths albümlerinde görülen naif havanın etkisi hayli azalmış, daha sert bir his yaratılmış. meat is murder bir çok konuda eleştiri getiren ve morrissey'in sonrasında da politik bir tutum takındığı bir albüm olmasından ziyade özellikle aynı zamanda adından da anlaşılacağı üzere morrissey'in vejeteryan kimliğini yansıttığı ve albümle aynı adı taşıyan şarkıyla hayvan haklarını savunduğu bir albüm.

marr'ın çalmaktan en çok zevk aldığı that joke isn't funny anymore'u barındıran albümden öne çıkan parçalar: headmaster ritual, rusholme ruffians, how soon is now, barbarism begins at home

3. the cure - pornography (1982)

daha ilk saniyesinden giren kick davulların ardından gelen son derece kasvetli gitarlarla birlikte sizi ilk anda hareketsiz hale getiriyor albüm. insan ne oluyor durun daha ilk saniyeden diyor. tüyleri diken diken bu muhteşem giriş parçasını o kadar seviyorum ki sırf soundtrack olsun diyen gerilim filmi çekesim geliyor (bkz: one hundred years). pornography robert smith de dahil olmak üzere the cure'la fazlaca haşır neşir olan çoğu insanın favori the cure albümüdür. bu albümde çok hızlı parçalar yoktur fakat albümdeki vuruculuk, karamsar ambiyans had safhadadır. robert smith bu albüm için ya intihar edecektim ya da pornography'i kaydedecektim der.

şükür ki ikincisini seçmiş yoksa bir ian curtis vakasını daha post-punk severler kaldıramazdı. the cure'un ilk ticari başarısı ve ünlenmesini sağlayan albüm tüm bunlara rağmen çıktığı dönem birçokları tarafından ergen işleri diye küçümsenmiş de. robert smith'in ergen tavırlarını düşündükçe bu eleştirilere haklılık verebilirim fakat buradaki derin, etkileyici müziği duymamak için sağır olmak gerektiğini düşünüyorum. ambiyans yaratmak için teknolojinin nimetlerinden faydalanıp çeşitli efektler, farklı enstrumanlar kullanan grupların bu albümdeki bas, gitar ve davulu dinlemesi gerekiyor. the cure'un en güzel şarkıları bu albümde olmayabilir fakat bir bütün olarak dinlendiğinde insanı bu derece donduran başka bir albümü yok.

çok rahat bir şekilde başyapıt sıfatını uygun göreceğim albümden öne çıkan parçalar: one hundred years, a short term effect, siamese twins, the figurehead

2. the stone roses - the stone roses (1989)

manchester'lı grup the stone roses'ın kendiyle aynı ismi taşıyan debut albümü. beatles'ın duygusallığı ile rock'n roll'u birleştiren, muhteşem melodileri, harika yazılmış bas-davul partları ve ian brown'un insanın başından bir kova dolusu su boşaltan melek gibi sesiyle insanın kalbine işleyen bir albüm. (son konserlerinde ian brown'un sesinden eser kalmamış olması çok üzücü gerçekten) beatles'ın 60'lar başı romantik döneminden albümün çıkış tarihi 89'a kadar bu derece masum, dokunaklı -binlerce şarkı yazılmış olsa da- bir albüm çıkmamış, çıktıysa da ünlenemediği için az kişi biliyordur. yer yer psychedelic etkilerin de hissedildiği bu albüm tüm rock tarihinin bir özetini barındırıyor sanki. hepsinden biraz biraz alıp ortaya bir şaheser çıkarılmış. kendinden sonraki dönemi de hayli etkilemiş bir albümdür.

özellikle 90'larda britrock dalgasıyla ortaya çıkmış birçok grubun ilham kaynağıdır, başucu kitabıdır, dolayısıyla sadece koca bir britrock türü için 90'larda ortaya çıkmış çoğu ingiliz rock akımının da arkasında the stone roses vardır. ingilizlerin saygıda kusur etmediği bu albüm ada sınırlarını aşarak tüm dünyadaki dinleyicilerine ulaşmış ve üzerlerine yağmur gibi yağmıştır. nerede naif, duygusal bir rock albümü var çoğunlukla hep adadan çıkıyor. dışarıdan baya soğuk duran ingilizleri bu kadar hassas yapan nedir acaba? davulcu reni'ye bir parantez açmak gerekiyor. ingiliz müziğinde şarkılara bu kadar ayrı ruh veren karakteristik davullar yazan sayılı davuculardandır. bana göre kendisinden sonra bu özelliğe en çok yaklaşan isim matt helders olmuştur.

bu mükemmel ötesi albümden öne çıkan parçalar: i wanna be adored, (song for my) sugar spun sister, made of stone, shoot you down

1. pixies - doolittle (1989)

pixies'in 2. albümü doolittle çıkmadan önce insanların surfer rosa'dan daha güzeli yapılabilir mi diye sorduğuna ve pek ihtimal vermediklerine eminim. fakat yanılmışlar en az onun kadar güzel başka bir albüm daha yapılabiliyormuş. coşku, heyecan, umut, aşk her türlü duyguyu içinde barındıran eğlenceli ve her türlü havada dinlenebilecek bir albüm. kısaca bu albüm hayatın kendisi. ağza anında takılan bir daha da çıkmayan şarkılarıyla sizi kendisine bağımlı hale getirmekte. özellikle uzun bir süredir dinlemediğinizi fark edip play tuşuna bastığınızda ortaya çıkan şeyin tarif edilemez bir mutluluk olduğunu söylemeliyim. doolittle'da surfer rosa'ya göre daha temiz bir kayıt var. surfer rosa'daki kirli kayıt durumu azalmış fakat sertlikten hiç fire verilmemiş.

surfer rosa için söylediğim tüm övgüler bu albüm için de geçerli. artı olarak daha akılda kalıcı parçalarla bezeli bir albüm. surfer rosa'nın daha punk temelli olduğu düşünülürse bu albümde de punk temelli şarkılar olsa da daha çok alternative rock merkezinde durulmuş. belli bir düzende gitmeyen şarkıların olmasının yanında özellikle ritmin sürekli değiştiği şarkılarla da dikkat çekiyor. ayrıca albümde violin ve cello da kullanılmıştır. pixies'in bu albümde surfer rosa'nın üstüne çıkmaya çalıştığı bir albüm olduğu çok açık. bunda da başarılı olmuş görünüyorlar. son olarak kurt cobain'in nirvana müziği için söylediği "ben sadece pixies'den duyduklarımı taklit etmeye çalıştım" demecini hatılatarak;

pixies'in şaheser üstü albümü, 80'lerin sonunda olsa da 80'lerle özdeşleşmiş, günümüze kadar gelen süreçte her ana damgasını vurmuş, hala da etkisini sürdüren ve hiçbir zaman eskimeyecek olan dooliitle'dan öne çıkan parçalar: i bleed, here comes your man, monkey gone to heaven, hey

Pixies - I Bleed

Daha önce de yazarın, yazının başında bahsettiği 1990'lı ve 2000'li yılların en güzel albümleri listelerini paylaşmıştık

DAHA FAZLA İÇERİK