NBA'deki Eski ve Yeni Basketbol Anlayışını LeBron James Üzerinden En Can Alıcı Noktalarıyla İnceleyen Sağlam Bir Kıyaslama
Sözlük yazarı "immanuel tolstoyevski", NBA basketbolunun değişen yapısını oyun anlayışlarıyla, Jordan'ıyla, yetenek havuzu arasındaki büyük farkla çok tatlı açıklayarak ayrıntılı bir analize imza atıyor.
NBA'deki Eski ve Yeni Basketbol Anlayışını LeBron James Üzerinden En Can Alıcı Noktalarıyla İnceleyen Sağlam Bir Kıyaslama
LeBron James / Fotoğraf: Keith Allison


istatistik fazla yok; zaten söyleyeceklerim lebron'ın da, basketbolun da ötesinde şeyler.

18.yy'dan beri bu sporu yaparım,
85-95 arası dönem için ağır nostalji hissediyorum,
jordan'ı canlı izledim,
kobe beni canlı izledi,
çoğu canlı 10 bin kadınla beraber oldum,
ve diyorum ki lebron gelmiş geçmiş en iyi oyuncudur.

fakat "en büyük" olmayacak. bu onun suçu değil, çünkü bu statüye ulaşmak için yetenek, yahut başarının da ötesinde, kendi kontrolünde olmayan bazı şeyler lazım:

mesela bol bol dramatik an lazım (the shot, dream team, dominique'le smaç yarışmaları, vs)

sonra bu sahnelerin bir araya gelip, iyi bir hikaye oluşturmaları lazım (yıllarca mücadele, şeytanın belini kırıp yükseliş, babanın ölümü ile çöküş, geri dönüş ve ikinci "threepeat", mutlu son).

bu hikayeyi pazarlayacak bir makine lazım (nike, air jordan, space jam).

bunun ideal bir zamanlaması lazım. (şimdi pazarlamanın kralı var ama aşırı yükleme yüzünden duyarsızlaştık).

ve tüm bunların üstünden yeterince vakit geçmesi lazım ki, nostaljinin gücüyle mit haline gelesin.

1992 ABD Basketbol Takımı, nam-ı diğer "The Dream Team".

jordan, en iyi istatistiklere sahip olduğu için değil, bu şartları yerine getirdiği için bir efsane. tıpkı muhammed ali gibi, kendi alanını aşıp, tüm zamanını tanımlayan bir ikon. basketbolun ötesinde, insanın tarihteki yerini anlamak için yarattığı hikayelerden bahsediyorum.

oysa bizim zamanımızı tanımlayan belli birileri yok. olsaydı da, o zamanın içinde yaşarken bunu göremezdik zaten, ama burada daha da iddialı bir şeyden bahsediyorum: artık "efsaneler çağı" kapandı. hem de her alanda.

hepimizi birlikte heyecanlandıran şeyler yaşanmıyor, çünkü hepimiz kendi ufak evrenimizde, bambaşka hikayeleri takip ediyoruz. önce radyonun, sonra da televizyonun birleştirdiği kültür, artık yüzbinlerce ufak parçaya ayrıldı. onca youtube kanalının, netflix filminin olduğu bir zamanda, mesela yeni lebron ayakkabısı reklamı için kimse ofiste veya sokak köşelerinde muhabbet açmıyor. halbuki belli bir yaşın üstündeki herkes, bird ile jordan'ın reklamlarını hatırlar.

Larry Bird vs. Michael Jordan McDonalds Reklamı


herkesin beraber dinlediği hikayeler olmayınca, o hikayelerin kahramanlarını beraberce yüceltmek de imkansız. o yüzden de magic, bird ve jordan, bizim için birer dev iken, onların iki katı cüssesi olan lebron sadece bir ölümlü. ve ne kadar başarılı olursa olsun, hep böyle kalacak.

peki niye en iyisi? işin aslı, artık herkes daha iyi.

burada da çok yaygın olan bir fikre göre, "eskiden her takımda yıldızlar vardı, kıyasıya rekabet içindeydiler, şimdiyse birkaç süperstar dışında kalanı çöp".

buna kesinlikle katılmıyorum. bugün bir çok isimsiz oyuncu, eskinin yıldızları seviyesinde. yetenek havuzu katbekat büyümüşken, ileri istatistik kullanımı yayılmışken, antrenman tekniği ilerlemişken, aksi olamaz zaten.

şöyle düşünün: jordan'ın çağdaşı carl lewis, 100 metre rekorunu kırdığı derecesiyle bugün finallere dahi kalamıyor. her alanda böyle bir gelişme var. basketbol benzer bir trendden muaf olabilir mi?

mesela, john stockton veya isiah thomas (orijinali) bugün bu ligde tutunabilirler mi? en azından, all-nba seçilebilirler mi? aynı pozisyonda oynayanlara bakın: westbrook, harden, curry, kyrie irving, kyle lowrie, john wall, it4, chris paul, kemba walker, damien lillard, mike conley... curry dışında hepsi acayip atletik, hepsi şutör, yarısı her an triple double yapabilir. hangi çağda böyle bir yetenek bolluğu vardı?

reggie miller dahil, kaç oyuncu curry veya thompson gibi şut atabildi?

Reggie Miller / The New York Times

zamanının en iyi dış savunmacısı olan ve benim de basket oynarken ismini haykırdığım scottie pippen, bugün ligin en iyi çok yönlü oyuncusu sayılabilir miydi? lebron, giannis veya durant gibi match-up kabuslarını durdurabilir miydi, hand-check kuralı olsun olmasın?

draymond green'lerin çağında, dennis rodman gibi oyunun sadece tek yarısını oynayan bir "ufak uzun", bir şampiyonluk takımının parçası olabilir miydi?

demarcus cousins gibi, joel embiid gibi, anthony davis gibi, hatta kevin love, porzingis, aldridge, jokic gibi koşabilen, üçlük atan, pas veren, top sürebilen, screenleri takip edebilen kaç tane uzun çıktı, uzunların revaçta olduğu çağdan? bir tek hakeem olajuwon'ın fundamentali o seviyedeydi (o da uzun mesafe şut atamazdı)

bu subjektif yorumları, per (player efficiency rating) karşılaştırmalarıyla sabitlemek de mümkün ama istatistiklerin aşırı kullanımına karşı alerjim var (barkley reis!)

sözün özü, ortalama oyuncular eskiye göre daha iyiler ve daha fazla aşırı yetenekli süperstar mevcut. bu yetenek yığınının başında da lebron var. hem de en az 10 senedir. bu derece bir istikrarı sanırım bir tek roger federer kurabildi modern zamanlarda.

ve tıpkı federer gibi, lebron'un da hikayesi bitmek şöyle dursun, şu an belki kariyerinin en üst seviyesinde oynuyor. atletik yeteneği azalmadan, üçlük atmasını öğrendi. herkese geçmiş olsun. üç-dört sene de "kevin durant'ın kaslı versiyonu" olarak devam eder artık.

Hakeem Olajuwon

istatistiklerin ölçemeyeceği büyük bir avantajı var lebron'ın: esneklik. hem oyun stili hem de karakter bakımından.

jordan mesela, tam bir göt oğlanıydı. birlikte oynasan, aynı anda hayran olup nefret edeceğin biri (kobe de öyle ama o en azından maç bittiğinde obsesif kişiliğini bırakıyordu). o tip bir liderlik şekli, çok belli karakter tiplerine ve takımlara uygun. birçok başka kombinasyonda işe yaramazdı. zaten pippen'ın dengeleyici kişiliği olmadığında, jordan'ın yüzü playoff görmedi. bulls'u bıraktığı sene ise, o takım pippen ile yine playofflara gidebildi.

lebron ise herhangi bir takımı ertesi sene playofflara taşıyabilir. sonraki sene de, yanına toplayacağı yeni yeteneklerle şampiyonluğa oynar. nets'i bile playoffa taşır adam, şüphem yok. bunu başka hiçbir oyuncu için söyleyemeyiz. nitekim cavs'ı da, miami'yi de bıraktığında, bu takımlar .500 altı bir hale dönmüşlerdi.

bu yeni cavs'ın de pek farkı yok: tarihin en pahalı takımı -warriors'dan bile pahalı- ama lebron'un oynamadığı maçlarda kazanma oranları nets seviyesinde. üstelik, oynadığı maçlarda da 40-42 dk oynamak zorunda. tüm ligde ikinci bu konuda. inanılmaz bir rakam bu yaştaki bir oyuncu için.

belki de tüm profesyonel spor tarihinde kimse, bu kadar uzun süre boyunca, bu kadar büyük beklentiler altında bırakılmadı. jordan gibi bir marka bile, o zamanki medya ve piyasa koşullarında, bu baskının beşte birini bile yaşamadı. 15 senedir her allahın günü saha içinde de saha dışında da, ettiği her laf kaydediliyor, yaptığı her hareket inceleniyor -görev süresi uzatılmış bir başkan gibi- ve neredeyse hiç falso vermiyor. böyle başka kim var? (yine belki roger federer sadece. her sorunun gizli cevabı federer!)


lebron'u da, günümüz nba oyuncularını da, iran sinemasını da yeterince övdük arkadaşlar. fakat bu demek değil ki, günümüz basketbolu daha iyi.

insanı gıcık eden şey, tam da yukarda bahsettiğim yetenek artışından ileri geliyor aslında: bu kadar yetenek, bu rekabetsizlik ortamında çarçur ediliyor.

nitekim, eskilerin olduklarından daha iyi hatırlanmalarının tek nedeni standart nostalji etkisi değil. o mücadelelerde gerçek bir şeyler vardı, insan bunu özlüyor.

nba oyuncularının, paraları yetmediğinden ikinci bir işte çalıştıkları zamanı görmedik, iyice küçük emrah moduna girmeyelim. ama takımın parası yetmediği için, deplasmanlara otobüsle veya normal tarifeli uçakla gittikleri zamanları gördük. jordan'la barkley'nin poker masalarında sabaha kadar vakit geçirdiklerini, maç günü de sahada kavga ettiklerini, hakemlerin buna müsaade ettiklerini gördük.

daha az hesaplanmış, daha az "steril" idi her şey ve lebron'un her bakımdan kusursuz bir hayat yaşaması, her uzatılan mikrofona doğru cevaplar vermesi o yüzden rahatsız ediyor.

franchise oyuncularının, şampiyonluk şansı ne olursa olsun, 10-20 sene boyunca bir takımı taşıdıkları günleri gördüğümüz için, the decision veya "my next chapter" şaklabanlıkları rahatsız ediyor.

Lebron James - "The Decision" Anı


tabii tüm bunlar lebron'un suçu değil, değişen şartların sonucu.

örneğin, 90'dan önce free agency diye bir şey yoktu bile. yani bir oyuncunun, kariyeri boyunca takas dışında bir seçeneği yoktu. sistemdeki para katlanarak artınca, bu yeni hareket kabiliyeti, "franchise oyuncusu" fikrini baltaladı.

artan paranın başka etkileri de var: lamarcus aldridge gibi bir malın max kontrat alacağı kadar bol parası olan bir piyasada ve sosyal medya çağında, insanlar "marka değerleri" konusunda aşırı hassas oldular. barkley gibi, laimbeer gibi, rodman gibi karakterler yok artık. (draymond green'in bugünkü ligin kötü çocuğu olması tam bir komedi).

keza kural değişiklikleri...doğrudur, 80'lerin fazla fiziksel oyunu, tempoyu ve seyir zevkini düşürüyordu. o yüzden hücuma yarayan kural değişiklikleri yerinde idi. ama bu sefer de öteki yana fazla savruldu her şey. mesela dünkü celtics maçında, lebron'un neredeyse hiç bir direnç görmeden her istediğinde potaya gidebilmesini izlemenin ne zevki var? adama dokununca da anında faul. istese değil 38, 68 sayı atacak gibiydi. bu dandik bir sezon maçı değil, deplasmanda konferans finali oynuyorsun.

hadi o yine iyi, bazıları hiç potaya bile gitmiyor artık. bunda analitik işinin iyice patlamasının rolü büyük. örneğin, iki tane zor üçlük atışının, üç tane normal post-up oyununa göre daha verimli olduğunu matematiksel olarak kanıtlamak mümkünse, kim niye potaya gitsin, o yolda dayak yiyecek olsa da, olmasa da?

John Stockton

yine aynı analitik devrimi, spurs ve tim duncan'ın başlattığı o dinlenme trendinin yararını kanıtladı. bakın, john stockton ligdeki 19 sezonunun 16'sında, 82 maçın hepsinde oynamış. hele bir guard için, inanılmaz bir istikrar bu. lebron'ınsa 82 maç oynadığı tek bir sezonu yok kariyerinde. hiç ciddi bir sakatlık geçirmemiş olmasına rağmen. muhtemelen tam da bu "optimizasyon" yüzünden sakatlanmadı. halbuki genlerine bak: değil 82, 882 maç arka arkaya oynayacak potansiyeli yok muydu?

zamanında iverson'ın istatistiki vasatlığına rağmen kahraman oluşu, bu sene de russell westbrook'un bu kadar ilgi toplaması bu analitik/optimizasyon trendine karşı birer sembol oluşlarından bence. westbrook sezon boyunca tek bir maç kaçırdı ve 81 maç boyunca oynadığı her dakikayı, canını dişine takarak oynadı. analitik açıdan tam bir intihardı yaptığı, hiç verimli değildi, vs...ama insanlar bu ruhu özlüyor, yahut eskileri görmemiş olanlar da içgüdüsel olarak bunu arıyorlar.

Rusell Westbrook

artık paranın bile kokmadığı, sanal olarak oradan oraya aktarıldığı bir devirde, eski domateslerin kokusunu özlediğimiz için, sinirimizi lebron'dan çıkarmak normal. mesela "jordan o kasapların savunmalarına karşı 37 sayı ortalamasıyla oynadı, lebron ağlar giderdi" gibi şeyler demek normal.

evet, keşke bu adamı daha gerçek bir rekabetin olduğu, daha az paranın döndüğü, daha çok küfrün edildiği, daha fazla dirseğin atıldığı zamanlarda izleseydik.

ama şundan şüphem yok: bu adam her çağda, her piyasada, her şart altında bir numara olmakla kalmaz, takımını da bir numara yapardı.

(imza: kevindurantsinsiyılanspor)


(bu entrynin daha uzun ve bence daha derin halini, iki gün sonra fularsız entellik'te yazdım. isteyen medium'da da okuyabilir. ikisi de reklamsız)