Ölümü Hatırla Anlamına Gelen ve Bir Dönem Kralların Kulağına Fısıldanan Söz: Memento Mori
İnsanoğlunun ölümle mücadelesinin vardığı en edebi ve nitelikli noktalardan biri. Kendisinin, nihayetinde ölüm fikrinde buluşsa da pek çok farklı kullanımı var.
Ölümü Hatırla Anlamına Gelen ve Bir Dönem Kralların Kulağına Fısıldanan Söz: Memento Mori
iStock


içinde ölümü, gelip geçicilik fikrini barındıran, hatırlatan sanat eserlerine "memento mori" adı verilir

bu turun örneği resimlerde, ölümü çağrıştıran, kafatası, kum saati, mum gibi objeler olduğu gibi, yaşamın görkemi, aynı zamanda değersizliğine göndermeler ile, çiçek, şarap veya kitap gibi dünya nimetleri de bulunur. "memento mori" resimlerin en revaçta olduğu dönem, hristiyanlıkta yaşamın sadece ölüme hazırlıktan ibaret bir süreç olduğuna inanılan 17.yüzyıl, ancak yine de, verilecek en iyi ve en yakın örnek, picasso’nun komünist bir partizanın ölümünden esinlenerek yaptığı “goat’s skull, bottle and candle” adlı tablosudur kanımca.

Mevzubahis tablo (1951).

buna benzer, yine bir memento mori örneği sayılabilecek daha büyük çapta bir konsept latin’lerin kutladıkları “ölüler günü”nde görülür

ölüm ile ilgili her türlü objeyi, süsleyip püsleyip hayatın içine katmak, bu yolla değer vermek, unutmamak veya kabullenmeyi kolaylaştırmak mantığını taşır bu gün. ölüler günü’nde ölen kişinin ruhunun bir günlüğüne sevenlerini ziyaret edeceğine inanılır ve o kişi için en sevdiği yemekler hazırlanıp, onu hatırlatan, onun kullandığı eşyalar bir araya getirilir. ölüler gününe verilen değer, latin sanatına da yansımıştır. buna verilebilecek örneklerin en bilindiği illustratör jose guadalupe posadas’ın catrina’sıdır. ölüler günü ile ilgili süslemelerin bir çoğunda catrina’ya rastlamak mümkündür.

1913'te Meksikalı José Guadalupe Posada tarafından yapılan çinko baskılar: La Catrina.

tümü meksikalı sanatçıların eserlerinden oluşan bir müzede, özel bir sergi görmüştüm ölülerin ardından yapılan gerçek anı köşelerine dair. düzenlemenin ortasında ölen kişinin çoğunlukla gülerken bir resmi ve çevresinde doğumundan itibaren sahip olduğu kimi eşyalar, madalyalar, nişanlar, kullandığı çatal, bıçak, üzerinde saçlar kalmış bir tarak, ayakkabıları, en sevdiği şekerlemeler ve benzeri pek çok başka eşya duruyordu. her biri ayrı yaş, cinsiyet veya sınıftan sekiz on kişinin ve bunun yanısıra bir okul gezisine giderken trafik kazası geçirip ölen ilkokul öğrencilerinin canlandırma bir sınıfta sıralarının üzerine konmuş kalem, kağıt, toka, yarım bırakılmış bir çikolatanın bulunduğu bu sergi ciddi anlamda insanın gözüne soka soka başlı başına bir ‘memento mori’ ydi. hafif loş bir ışıkta gezilen serginin benim açımdan en yüzeysel ve ürpertici çıkarımı ise şu oldu ki, kullanılmış, kişinin ayağının şeklini almış bir ayakkabı kadar, o kişinin ruhunu taşıyan bir başka nesne daha yok. hatta, ölmüş kimselerin ayakkabılarını toparlayıp, ‘memento mori’ isimli bir müze bile açılabilir bence.


bununla ilgili, yıllar önce trt’de alfred hitchcock kuşağında izlediğim bir filmde, ölmüş bir kadının ayakkabılarını çöp kutusunda bulup kullanmaya başlayan bir kadın, kendini ayakkabının asıl sahibi diğer kadın gibi hissetmeye başlıyor ve cinayete kurban giden bu kadının intikamını almaya başlıyordu. hafızamda, filmin sonunda hitchcock’un biz izleyenleri nasıl şaşırtmış olduğundan çok kadının kırmızı topuklu ayakkabıları iz bırakmış.

elbetteki ölü ozanlar derneği de bu noktada es geçilemez bir örnek. öğrencilerinin kafasına carpe diem deyişini kazıyan keating de sıkı bir ‘memento mori’cidir bana göre. ‘carpe diem’ bardağın dolu tarafı ise, ‘memento mori’ boş tarafıdır, zira:

--- spoiler ---

filmin baş karakterlerinden, carpe diem fikrine en çabuk adapte olan neil bile, hayatı yakalayamadığı noktada, hayattan kopmayı tercih eder. en çok yapmak istediği şeyi yapıp, bir tiyatro oyununda oynayıp hayatının en mutlu gecesini yaşayan neil, o gecenin sonunda baba baskısına daha fazla dayanamayarak kendini öldürür.

--- spoiler ---

ölüm duygusu insanın içinde duran bir fitil gibidir

durup ‘memento mori’ diye düşünmeye gerek yoktur veya zincirlikuyu’dan her geçişte insanın gözüne gözüne sokulan “her canlı bir gün ölümü tadacaktır” yazısını görmeye de gerek yoktur hatırlamak için. yaşama isteğini beslediğin ölçüde o fitilin ateşini de içinde bir yerlerde canlı tutarsın zaten. fitil ateş aldığı anda, “ölüler günü”nde size sunulabilecek tüm değerlileriniz, değerini de kaybeder aslında. geriye bir picasso kalır bir de catrina belki. bir keçinin kafatası, şişe ve bir mum, loş bir ışık ve etrafa serpiştirilmiş rengarenk çiçeklerden oluşan resmi karşısına bir sandalye atıp seyretmek ve geçip gitmek gerekir sonra hemen.

çok etkileyici bir roma geleneğinden kalma bir sözdür

roma cumhuriyeti zamanında sadece savaş kazanan generallerin roma sokaklarında gerçekleştirdikleri zafer resmi geçidi (triumph) esnasında adı corona civica olan bir taç takmalarına izin verilir, generalin başının üstünde bu tacı tutan kölenin görevi de sadece tacı tutmak değil, aynı anda muzaffer generalin havaya girmemesi için (götü kalkmasın diye) generalin kulağına sürekli "memento mori" (ölümlü olduğunu unutma) sözünü fısıldamaktır.

latince deyişlerin yazılışı yerine okunuşunun daha önemli olduğunu belirtmek istiyorum

çünkü aynı arapçada okuduğumuz dualardaki gibi gücünü ancak söyleyerek hissettirebiliyor. bunun dışında şeytan çıkarma ayinlerinde okunuşunu bilmek kolaylık sağlayabilir, 21.yy'da bile olsak, neyin ne zaman lazım olacağı hiç belli olmaz. şu da şurada dursun, okunuşu "momento more" arkadaşlar, biline.

19. yüzyılın sonunda yaygın olarak görülen ölülerin fotoğraflanması pratiğidir aynı zamanda

özellikle viktoryen dönemde çocuk ölüm oranları çok yüksek olduğu için bu fotoğraflara ailelerce gösterilen ilgi artmıştır. post mortem fotoğraflar bir yandan hayli ürkünç görünse de, garip bir şekilde insanı çeken bir yanı vardır.

walter benjamin en ünlü yazılarından olan `the work of art in the age of mechanical production` da bu son gözlemime çok doyurucu bir yanıt buluyor. benjamin'e göre ilk dönem fotoğraflarında portrenin (insan yüzünün) temel olması hiç de tesadüfi değildir. sevilen kişilerin hatıralarının kültü bir anlamda çekilen fotoğrafın kült değerini oluşturmaktadır. insan yüzünün fani ifadesi bir aura yaratmaktadır. benjamin bu fotoğraflarda gözlenen melankolinin ve kıyaslanamaz güzelliğin bu aura nedeniyle oluştuğunu söylemektedir. dolayısıyla hissedilen başka şeye (ürkünçlüğün yanında) dair benjamin çok doyurucu bir yanıt veriyor. galiba ilk dönem portrelerinde uzun süre pozlama esnasında oluşan ifadesizlik de (ya da biraz bu ölü ifadesi) bu ilk dönem portrelerine (post mortem olmayanlara) benjamin'in bahsettiği bu aura nevi bir değer katıyor.

örnek çok internette ama enteresan bir örneğini wikipedia vermiş


dikkat edilirse yukarıdaki fotoğrafta anne baba flu iken ölü kız nettir. o dönemde pozlama biraz uzun sürdüğü içindir bu. yani anne baba fani kız pek canlı çıkmıştır. bu da böyle bir ironik durum.

Final yorumu

"şaşkınlığı ya da inatçı bir endişeyi alt etmek için, insanın kendi cenazesini düşünmesi gibisi yoktur. herkesin uygulayabileceği etkili bir yöntem. gün içinde çok sık başvurmak zorunda kalmamak için, en iyisi bunun yararını yataktan kalkar kalkmaz hissetmek olacaktır. ya da, papa ıx. ınnocentius gibi, ancak olağanüstü zamanlarda bu yöntemi kullanmak gerekir: kendini ölüm döşeğinde gösteren bir tablo yaptıran papa, önemli bir karar alması gerektiğinde hep bu tabloya bakarmış."

emil michel cioran - doğmuş olmanın sakıncası üstüne

Vebanın Avrupa'yı Yıkıp Geçmesi Sonucunda İnsanların Başvurduğu Son Teselli: Ölüm Dansı

Bir Dönem Avrupa Evlerinin Yatak Odalarına Bir Örneği Sıklıkla Asılan Resim Sanatı: Vanitas