Sezen Aksu'nun Zamanında Olay Yaratan Işık Doğudan Yükselir Albümünün Detaylı İncelemesi
Sezen Aksu'nun 28 Haziran 1995 tarihli on ikinci albümü Işık Doğudan Yükselir'in neden tartışmalara yol açtığını da anlatan detaylı bir albüm incelemesi.

"sezen aksu'nun en tartışma yaratan albümü hangisi" diye sorsalar çok büyük ihtimalle cevap ışık doğudan yükselir çıkar. peki neden ışık doğudan yükselir bu kadar ses çıkardı ve bu kadar ses çıkarmasının nedeni bir başyapıt ya da çöp bir ürün olması mıydı?

bu sorunun cevabını vermek için albüm çıkmadan önce sezen aksu'nun müzik dünyasındaki yerine bakmak lazım

aksu 80'lerde hit üstüne hit çıkarıp pop müziğin kraliçesi haline gelirken zirvenin verdiği rahatlık ve onno tunç gibi bir dahinin yardımlarıyla ufak ufak denemeler yapmaya başladı. bu denemelerden biri olan hadi bakalım o dönem için farklı sound'uyla ve aysel gürel'in slogan/tekerleme şarkı sözleri ile türk pop'unda bir devir açtı. bu şarkının bulunduğu gülümse albümü de birçok farklı tarza dokunan, yenilikçi bir eserdi. albüm sonrası tunç ve aksu'nun arası açıldı. aksu, yola genç müzisyen uzay heparı ile devam etti ve türk popuyla bağlarını koparmasa da çok orijinal çalışmalar bulunan deli kızın türküsü ile bence müzikal anlamda zirve yaptı.

yıl 1995 olduğunda ise sezen aksu'nun işi zordu

uzay heparı hayatını kaybetmiş, onno tunç başka şarkıcılarla çalışmaktaydı. aksu'nun diğer müzisyen arkadaşları sertab erener, levent yüksel, harun kolçak, seden gürel kendi kanatları ile uçup, büyük başarılar kazanmışlardı. öte yandan sezen aksu ekolünün dışından gelen tarkan, burak kut, mustafa sandal, yonca evcimik gibi isimler de piyasanın en önemli isimleri oldular. bu dönemde sezen aksu'nun jenerasyonundan birçok isim bu yeni pop müzik çılgınlığına kapılıp albümler çıkarmış ama bu albümler pek de tutmamıştı. aksu'nun bir önceki albümü deli kızın türküsü de gülümse'ye göre daha az satmış ve tam anlamıyla bir hit çıkaramamıştı. sezen aksu'nun yeni şarkıları yeni jenerasyon şarkıcıların ağzından söylendiği için tutmaya devam ediyordu etmesine de belli bir yaşı geçmiş sezen aksu'nun eski başarılarını yakalayıp yakalayamayacağı belirsizdi. bu çıkmazdan çıkmanın yolu ise yeni bir projeden geçiyordu: ışık doğudan yükselir.

Onno Tunç ve Sezen Aksu.

peki egeli sezen'in doğuya donmesindeki amaç neydi?

başka bir proje ile piyasaya çıkamaz mıydı? önce şunu kabul etmek lazım ki sezen aksu ülkenin doğusu ile özdeşleşmiş (ama ülkenin her yerinde şahit olunan) sorunlara değinmekten çekinmeyen bir karakterdi. ünzile bu örneklerin başına gelir. müzikal anlamda da halihazırda doğu unsurlarını yeri gelip kullanıyordu. arto tunçboyacıyan ve ara dinkjian aksu albümlerine ara ara katkıda bulunan müzisyenlerdendi mesela. bunları düşündüğümüzde sezen aksu için ışığın doğudan yükselmesi şaşırtıcı değil.

ama bir de dönemin ruhunu unutmamak lazım. avrupa birliği, gümrük birliği gibi tabirlerin her gün dillendirildiği, türkiye'nin yüzünü batıya döndürdüğü bu dönemde, bir de "uzlaşmacı, birleştirici" hareket vardı. benim sabah gazetesi, aktüel, atv, ali kırca, sinan çetin, mazhar alanson gibi isimlerle özdeşleştirdiğim doğu-batı arası köprü olmak, özümüzü kaybetmeden batıya ulaşmak gibi, aslında kötü olmayan ama ülkemizde (maalesef) yarardan çok zarara dönen bir bakış açısı vardı. o yüzden ışık doğudan yükselir'in propoganda filminde yer alması, sezen aksu'nun aktüel ile cumartesi anneleri teklisini dağıtması tesadüf değildi. bence sezen aksu'nun asıl amacı siyasi bir duruş sergilemek degildi. birkaç yıl sonra türkiye şarkıları projesiyle bu işi devam ettirdi. ama bu dalga mevlana'yı şems'i dilinden düşürmeyen, türkiye'de batılı, avrupa'da doğulu olan elif şafak ve benzeri "yetmez ama evet"çi, siyasal islam'ın ekmeğine yağ süren bir güruhu ortaya çıkardı. şaşırtıcı değil ki sezen aksu da, sinan çetin de, mazhar alanson da ülkenin bu yeni siyasi düzenine açıktan ya da imalı bir şekilde destek verdiklerini açıkladı. komik bir tesadüftür ki sabah gazetesi grubu el değiştirince bu yeni düzenin borazanı oldu. böylece bu ekip birbirinden hiç ayrılmadı.

Uzay Heparı

bu entry'de müzikten uzaklaşmak, siyasete girmek ya da sezen aksu'yu gömmek gibi bir niyetim yok ama bunlara değinmeden albümü anlamak imkansızlaşıyor.

keza popçu sezen aksu'nun bir anda anadolu şarkıları albümü yapması ana akımda bir polemik konusu oldu. polemiğin asıl nedeni albümü "la ilahe illallah" adlı yunus emre eserinin kapamasıydı. sivas katliamı'nın yeni yaşandığı, dini bir siyasi dil kullanan refah partisi'nin birinci parti olduğu, tsk'nın da buna karşı sert bir tavır sergilediği dönemde "la ilahe illallah" diye şarkı yapmak manşet olmak demekti. sezen aksu ise albümünde azeri deyişinden, mevlana'ya kadar geniş bir türkiye yelpazesi olduğunu söyleyerek bu eleştirilere karşı çıktı. haklıydı.

albüm, aksu'nun da dediği gibi farklı tarzlara dokunsa da suya sabuna aslında dokunmuyor

ben annemi isterim dışında sosyal ya da siyasi bir konuya değinilmemiş. doğuda yaşanan sorunlar yerine doğunun farklı renklerine dokunularak anadolu'nun bir mozaik olduğu sembolize edilmiş (albüm kapağını da unutmamalı). bu şimdi bakıldığında tartışma yaratabilecek bir konu iken o dönem pek de eleştiri almamış sanıyorum. sezen aksu'nun daha çok müziğe odaklanma tercihi aslında bugün bakınca takdire şayan bir hareket. sezen aksu eğer bu projeyi bugün hayata geçirseydi, eminim ki arkaya en ucuzundan tekno bir ritm koyup, üstüne de iki darbuka atarak gerçekleştirirdi. ama türkçe pop'da bir devir açan sezen aksu'nun cıvık cıvık hareketli şarkılar yerine müzikaliteyi ön plana alarak farklı tarzlar denemesi bence büyük bir olay (gel gelelim ki daha bir sene sonra çıkan düş bahçeleri albümüne aksu gidip rakkas'ın remix'ini dahil etti. bunu da müzikal anlamda fena olmayan bir çok şarkısını vasat bir dup-tıs'a çevirecek prodüktör kivanch k ile yaptı).

ışık doğudan yükselir

albümün açılışını yapan ışık doğudan yükselir çok özel bir çalışma. oldukça görkemli bir intro. kemanları ve korosu ile film müziği gibi. pop müzik çalışmalarıyla tanınsa da aslında, özellikle gençliğinde, orkestra düzenlemeleri ile haşır neşir bir insan olan onno tunç şarkıya imzasını atmış. sertab erener'in etkileyici solo performansı sonrasında keman bölümü muazzam. bu bölüm sonrası bağlamanın en önemli iki ismi arif sağ ve erdal erzincan'ın (maalesef biraz fazla geriden duyulan) bağlama performansı ve sezen aksu'nun solosu ile doğu ile ilk temasımızı kuruyoruz. ama genel olarak baktığımızda klasik bir sezen aksu performansı yerine, beklentilerimizi tavan yaptıran ihtişamlı bir onno tunç eseri var karşımızda. ne kadar acıdır ki bu eser onno tunç ve sezen aksu ikilisinin gerçek anlamda son ortak çalışması oldu ve tunç'un bir kaç ay sonra düzenlenecek cenaze töreninde bir veda olarak çalındı.

davet

albüme gerçek anlamda girişi ise mustafa süder'in can yakıcı klarneti ve erdinç şenyaylar'ın muhteşem buzukisi ise açılan davet ile yapıyoruz. buzukiden de anlayacağınız üzere bu şarkı albümde doğu ile kastedilenin sadece doğu ya da güneydoğu anadolu olmadığı, ege'den karadeniz'e bütün anadolu'yu doğu olarak anlamamız gerektiğini gösteriyor. şarkı, aksu'nun en erotik eserlerinden. "arka bahçelerde mür dişlemek" vesaire derken son kısımda aksu, dolu dolu "kaynağından dökül gürül gürül çoğalt ki kendini dağları seller alsın, selleri yangın sarsın" diyerek ateşi bize veriyor. sanki sözlerde yeteri kadar ihtiras yokmuşçasına keman ve üflemeliler de arkadan daha da alevlendiriyor bozulan bağ ve bahçeleri.

son sardunyalar

davet'in bir nevi devam filmi gibi gördüğüm son sardunyalar, sezen aksu'nun gizli hazinelerinden. bu şarkıda sanki davet'te anlatılan o alev alev aşkın yaşandığı o coğrafyayı dinliyoruz ve kahramanlarımızı daha iyi tanıyoruz. bu ateşli çocuklar aslında mektepli sevgililermiş ve yaz biter, güz başlarken gizli gizli o kaldırımlarda aşklarını yaşarlarmış. iki şarkının da sözlerini sezen aksu ile yelda karataş'ın yazması gerçekten de böyle bir bağlantı olabileceğini düşündürttürüyor. müzikal olarak da çok uzak değiller. buzuki yerine bu sefer öne mandolin çıkmış. ud ile, piyano ile, akordeon ile, keman ile zenginleştirilmiş hisli bir altyapısı var. ama asıl his o eski günlere özlem duyan sözlerden gelmekte. hangimiz demiyoruz ki "bir devir muhteşemdik" tabii ki aksu ile çok iyi uyum sağlamış özkan uğur performansını göz ardı etmemeli.

alaturka

ege'den yavaş yavaş istanbul'a geçiyoruz. en azından alaturka bana hep eski istanbul hissiyatını veriyor. nakarata kadar devam eden sakin bölüm elbette muhteşem ve etkileyici ama şarkının nakaratı döne döne dinlenecek, inanılmaz bir şey. bana benzer bir hissi veren bir başka şarkı levent yüksel'in istanbul'unun enstrümantal kısmıdır. tesadüf değildir ki iki şarkının da sözleri sezen aksu, müziği ise fahir atakoğlu imzalı. yalnız nakarattaki koroda yer alan yıldız tilbe tizlere çıkarken öyle nameler yapmış ki, aksu'nun bile önüne geçiyor benim için. aksu'nun ise ikinci "mehtap uyanmış" kısmındaki performansına şapka çıkarmak lazım.

yaktılar halim'imi

yaktılar halim'imi şarkısını tam olarak hangi yöreye oturtmalı bilmiyorum ama şunu biliyorum; ercan ırmak bu şarkıda herkesin önüne geçmiş. o ney ile yapılan martıların havalanma canlandırması, türk müziğinde söz ve müziğin uyumu konusunda mihenk taşlarından biri olsa gerek. buz gibi bir şubat günü kahpe bir pusuda başından vurulan halim'in öyküsü kolayca dinlenebilecek bir eser değil. atakoğlu'nun düzenlemesi sade ve vurucu. ney, bendir, klavye. daha ne olsun ki. bir de tabii ki şarkıya tam anlamıyla bir ağıt hissiyatı veren zurna. düğünlerden bildiğimizin zurnanın cenazede de ne kadar etkileyici olabileceği belki de müziğimizin ne kadar özel olduğunun göstergelerinden biri.

rakkas

bizi neredeyse ağlatacak gibi olan zurna, bu şarkı bittiği anda (bence yanlış bir strateji olsa da) hemen eğlence moduna geçip bizi rakkas ile buluşturuyor. rakkas, albümde çok da sevmediğim eserlerden biri. belki de her düğünde, birçok partide ya da eğlence mekanında bıktırana kadar dinlediğimden dolayı olabilir. şarkıya zaten türk sinemasının kendine has filmlerinden arabesk sayesinde aşinayız. halen şarkıyı duyduğumda "kavunları salla" sözünü duyar gibi oluyorum. şarkıda "dünya yanarsa yansın oynayalım" tadında bir hava var. zillerle, zurnayla, korosuyla da bu havayı vermiş. ama "ışık doğudan yükselir" dediğinildiginde konya'da göbek atan bir rakkas benim aklıma gelmiyor. ama eminim ki albümde sezen aksu'dan az da olsa hareketli bir şarkı bekleniyordu. o da bunu uygun görmüş.

onu alma beni al

albümün ikinci ve son hareketli eseri, albümün herhalde en büyük hiti olan onu alma beni al. zurna ve uflemelilerin alıp götürdüğü şarkı, rakkas'a kıyasla çok daha heyecan verici bir eser. onno tunc'un elinin değdiği aşikar. herkes çok sade nakaratıni bilir ve söyler (ve ilginçtir ki nakarat şarkıda sadece bir kez duyulur) ama sezen aksu'nun kıtalarda kullandığı türkçe, eğlenceli bir bulmaca gibi. söylemesi zevkli ama anlamak icin biraz sözlük karıştırmak gerekiyor. şarkının yıldız tilbe'ye yazıldığı söylense de bunun doğru olduğunu düşünmüyorum çünkü tilbe bu albümde sezen aksu'nun vokal desteğinde bulunmakta.

yeniliğe doğru

yeniliğe doğru onno ve arto kardeşlerin dokunuşu sağolsun, oldukça etnik ve ruhani bir havada ilerliyor. mevlana'dan gelen sözlere en uygun müziği arto tunçboyacıyan bestelemiş, kendine has vokalleriyle de imzasını bırakmış. kötü bir şarkı değil ama benim müzik zevkime göre fazla 'ilahi' kaçıyor. bu tarzı sevenler için başarılı bir eser olsa gerek. ben daha çok "acaba koroda şebnem ferah'ın sesini ayırt edebilir miyim?" diyerek şarkıyı dinliyorum ve maalesef cevap olumsuz.

ne ağlarsın 

albüm, ülkenin en iyi bilinen türkülerinden aşık daimi eseri ne ağlarsın ile devam ediyor. bu şarkının temeli olan bağlamaları arif sağ ve nuray hafiftaş çalmakta. sezen aksu'ya güzel güzel eşlik etmeleri bir kenara, çok iyi bir bağlama solosu çalmışlar. türkü güzel olunca aksu'nun pek de fazla bir şey yapmasına gerek kalmamış.

ben annemi isterim

anadolu'nun içinden kuzeyine gidip ben annemi isterim'i dinliyoruz. şarkının girişindeki enstrümansız vokal performansı hem şarkının anlatacağı hikayenin içine bizi sokuyor hem de kullandığı yerel lehçe ile sahici olduğunu bize hissettiriyor. ekşi'de karadenizli bir kadının vokal performansı yaptığı söylense de bence girişteki performans arto tunçboyacıyan'a ait. kendisi şarkının arka planını da tek başına hazırlamış. biraz vokal, biraz ilkel perküsyonlar ile ersin baykal'ın kemançesine destek vermiş. tarlada fındığı toplayan, evde bebeklerine bakan ama hala kocasının, kaynanasının dırdırından kurtulamayan bir kadının bir düğünde dans ederek rahatlamasını anlatan şarkı anonim bir karadeniz türküsü gibi duyulsa da sözü müzigı aslında sezen aksu'ya ait. bu da çok büyük bir başarı.

var git turnam

bu şarkı ile yeniliğe doğru'da duyduğumuz tarza geri dönüyoruz. hatta ilk birkaç saniyede ikisini ayırt etmekte zorlandığımı da kabul etmem lazım. şarkı vikipedi'den gördüğüm kadarıyla ve youtube'dan teyit ettiğim kadarıyla iki farklı şarkının birleşiminden oluşmuş. var git turnam diye başlayan nakarata kadar daha sakin ilerleyen bölüm yar qo parag boyin mernem adlı eserden, sonrası ise bingöl adlı başka bir eserden alınmış. bu eserlerin ikisinin de orijinal dili ermenice. şarkının bestecisi denilen avetik isahakyan aslında bir şair/yazar ve bu iki şarkıdan bingöl'ün sözlerini yazdığı söyleniyor. ama şarkıların asıl bestecisi kim bu biraz muamma. sezen aksu'nun aranjman yaptığı yabancı şarkılarda hep böyle bir muamma olmuştur zaten. şarkının orijinal sözleri öyle midir bilmem ama meral okay ile sezen aksu'nun yazdığı sözler, şarkının nereden geldiğini de düşünürsek, bana techiri çağrıştırmakta: yücelerinde erimeyen karları ile dağlar, evden, ocaktan, yerden, yurttan olan insanlar. müzikal olarak yeniliğe doğru için dediklerimi tekrarlamam lazım. seveni için güzel ama benim için fazla ilahi gibi.

la ilahe illallah

"ilahi gibi"den "ilahi"nin kendisine geçişimiz la ilahe illallah ile gerçekleşmekte. şarkı nakarata kadar attila özdemiroğlu'nun kemanıyla gerginliği veriyor. o gerginlik nakaratta korolu, "hu"lu "la ilahe illallah" tekrarları ile sona eriyor. bu kısım hatta bir miktar gaza getirici bir performans. ama ikinci tekrardan sonra benim için biraz sıkıcı hale geliyor. sözler değişse de müzikal anlamda farklı bir şey olmuyor. şarkının daha albüm çıkmadan çıkarttığı tartışmaya değecek bir eser olduğunu düşünmüyorum.

sonuç olarak

yukarıda uzun uzun bahsettiğim doğrudan ya da dolaylı siyasi anlamları bir kenara bırakırsak, albüm sezen aksu'nun popçu kimliği yerine sanatçı/müzisyen kimliğini öne çıkaran, bir yandan da "acaba world music adı altında yurtdışında da adımızı duyurabilir miyiz?" kaygısı taşıyan bir eser. adında ex oriente lux geçmesinin tesadüf oldugunu düşünmüyoruz herhalde. aksu'nun onno tunç ile son ortak çalışmalarının yer alması albüme tarihsel bir önem katarken, arto tunçboyacıyan, fahir atakoğlu ve attila özdemiroğlu ellerinden geleni yapmışlar. risk alınmış, radyoya ve müzik kanallarına oynanmamış, farklı bir albüm. sezen aksu'nun kendini bulduğu ege'den, istanbul'dan esen şarkılar muhteşem. karadeniz'i temsil eden çalışma da tutmuş bir deneme. ancak yaktılar halim'imi dışındaki neyli, bendirli, ilahi tadındaki şarkılar çok kez dinlesem de şahsıma hitap edemiyor.

3,5/5 verdim gitti.

albümü en iyi anlatan üç şarkı:

davet

yeniliğe doğru

ne ağlarsın

Deniz Kabuklarıyla Başlayan Paranın Evrimi Neden Durdurulamaz?