Shakespeare Yaşasaydı Neden En Sevdiği Şarkılardan Biri "Jambi" Olurdu?
Tool grubunun 2007'de çıkardığı "Jambi" adlı şarkı, sözleri sebebiyle Shakespeare'in en sevdiği şarkılardan biri olabilirdi, eğer yaşasaydı...
Shakespeare Yaşasaydı Neden En Sevdiği Şarkılardan Biri "Jambi" Olurdu?
Tool (Müzik Grubu)

william shakespeare yaşasaydı sözleri itibariyle onun en sevdiği şarkılardan biri olurdu "jambi". hatta bu şarkının sözleri üzerine maynard james keenan'ı halefi dahi ilan edebilirdi belki. ama shakespeare yüzyıllardır aramızda olmadığından ve pun sanatında shakespeare denli yetkin insanlar olmadığımızdan keenan'ı shakespeare kalitesinde bir şair olarak "görmekten" fazlasını yapamıyoruz ne yazık ki.

bir albüm olarak "10.000 days" her ne kadar "lateralus" ile kıyaslandığında çift ve kapalı anlamlılık yönünden çok daha açık bir şarkı listesi ihtiva etse de söz konusu şarkılar arasındaki anlam örgüsü bu albümü dört başı mamur bir konsept albüm mertebesine yükseltiyor. albümün isim öyküsünden "jambi"ye, "wings for marie"den "right in two"ya dek albüme dair hemen her şey keenan'ın annesi etrafında şekillenen ve dinleyiciye daima dini bir üslupla takdim edilen özel hayatını yansıtıyor.

2014 ekim'inde bir şarkı olarak "10.000 days" hakkında yazdıklarımda keenan'ın kutsal üçleme'sinin "baba, oğul ve kutsal ruh"tan değil, "baba, judith marie ve kutsal ruh"tan meydana geldiğini iddia etmiştim. "judith"te beline doladığı meryemoğlu isa'yı halen daha tam anlamıyla affetmediğini sezinlediğim keenan'ın dinsel yaşantısında isa'nın yokluğunda açılan boşluğu dini bir figür olarak annesiyle doldurduğunu belirtmiştim. izaha çalışacağım "jambi" ise "judith" ile "wings for marie" arasındaki 6 senelik dönüşümün neleri kapsadığını özetleyen yedi buçuk dakikalık bir şarkı.

şarkının ismi hakkında suser'larımızdan levantin'in de belirttiği gibi üç farklı teori var. bunlardan ikincisi "jambi"nin isim babasının pee-wee herman'ın cini jambi olduğunu iddia ediyor ve adam jones'un şarkı hakkında söyledikleri ışığında bakıldığında bu tez kuramlaşmaya en yakın tez halini alıyor. zira justin chancellor şarkının ham haldeki bass yürüyüşünü yazıp gitarist jones'a dinlettiğinde jones pee-wee's playhouse'daki jambi'nin söylediği ve «meka leka hay meka hayni ho» diye giden şu tekerlemeyi anımsayıp chancellor'a dinletmiş. o da zaten aşikar olan benzerliği gözardı etmemiş ve demoya kahkahalar eşliğinde verilen "jambi" ismi şarkı son halini kazandığında da aynen korunmuş.

"jambi"de dört önemli figür olduğunu düşünüyorum ben. şarkının öznesi elbette maynard james keenan ve olaya onun penceresinden bakıyoruz. keenan'ın karşısında uğrunda tüm şanını, şöhretini hatta gözlerini dahi feda etmeye hazır olduğu annesi judith marie keenan var. şeytan, maynard keenan ile judith marie arasına girip keenan'ı annesinden uzaklaştırmaya çalışan üçüncü figür olarak çıkıyor karşımıza. dördüncü figür ise entry'nin girişinde coşkuyla shakespeare'i anmama sebep olan bir pun takip edildiği takdirde görünürlük kazanıyor.

"jambi"nin odağında geçmiş pişmanlıkların esareti altında kalmış bir anlatıcı var. sözlerin bugünü itibariyle "değişmiş" bir anlatıcı bu, daha doğru bir ifadeyle "değiştirilmiş" bir anlatıcı. ilk mısralar okuyucu ve dinleyiciye krallara yaraşır bir zirvede sultanlara layık bir ziyafet çeken bir adam sunuyor. yediği önünde yemediği arkasında bulunan bu adam için en uç hayalin dahi gerçekleşmesi işten bile değil. çok geçmeden öğreniyoruz ki tüm bu zenginliği, bu ziyafeti, bu zirve manzarasını mümkün kılan, adamın yazdığı şarkılarla şeytan'ı ayartması ve ruhunu ona satması olmuş. fakat gün geliyor ve anlatıcı fark ediyor ki ne altın, ne et, ne manzara... hiçbiri kar etmiyor çünkü anlatıcının varlık merkezini maddi zenginlikler değil, aklından, ruhundan ve canından bir "parça" saydığı ve kendisini bir bütün halinde tutan bir insan dolduruyor. bu insanın ateşler içinde geçen 10.000 günün* neticesinde bilinen dünyayı terk etmesi, anlatıcının varlık merkezinde şanla, şöhretle, maddi zenginlikle doldurulamaz bir boşluk açıyor. ve anlatıcı, yani keenan, bu boşluğun ancak annesi judith marie'nin isa-vari bir figür halinde sembolleştiği bir maneviyata sarılmakla kapanabileceğini düşünmeye başlıyor.

isa'nın judith marie'den bağımsız bir figür olarak kendini gösterdiği üç ayrı nokta var eserde. bunlardan ilkinde isa inananları tarafından kendisine atfedilen kurtarıcılığını yapıyor ve keenan tam kötücül zenginlikler içinde boğulacakken gelip işlerin seyrini değiştiriyor; keenan'ı yükseltip nihayetinde annesine kavuşacağı yola sevkediyor. ikinci nokta ise kendisini "güneş", yani "sun" üzerinden uygulanmış bir pun'da ele veriyor. pun, bir sesi bir cümlede iki farklı kelimenin iki farklı anlamda anlaşılmasına olanak verecek biçimde kullanma sanatıdır. shakespeare'den bir örnek: "hamlet"in ikinci sahnesinde hamlet ile babasını katleden amcası claudius arasında bir diyalog geçiyor. claudius kara kıyafetler içindeki hamlet'in matem havasındaki mizacını garipseyip ona «how is it that the clouds still hang on you?», yani «hala mı bulutlar altında, yas içindesin?» diye soruyor. hamlet ise buna «not so, my lord; i am too much i' the sun», yani «hayır, efendim, aksine güneş'in altında fazla kaldım» diye karşılık veriyor ve "güneş" anlamındaki "sun" ile "oğul" anlamındaki "son" kelimeleri arasında eşzamanlı bir anlam bağı kuruyor. yani diyor ki, «hayır, amca, matem havasında olduğumdan değil, babamın kanını temizleme görevinin yükü onun oğlu olduğum için benim sırtımda olduğundan böyle karanlığım.»

keenan da «shine on forever benevolent sun» demekle yanlızca güneş'i değil, aynı zamanda son'ı, yani oğul'u, yani isa'yı da daima parlamakla görevlendirmiş oluyor. isa'yı "jambi"de (tıpkı "10.000 days"te yaptığı gibi) cennet'e varan yolu aydınlatan bir "nur" ve (tıpkı "right in two"da yaptığı gibi) ikiye bölünmüş olanları birleştirmeye kabil bir "güç" olarak konumlandırıyor. isa'nın sözler arasında üçüncü kez dirilmesi ise son iki mısrada, keenan'ın «silence, legion. save your poison» dediği noktada vuku buluyor. burada "legion", "lucifer"a benzer şekilde şeytanı işaret ediyor. türkçeye "tümen" adıyla çevrilen legion'un farkı, klasik şeytan anlayışının aksine tekil değil de çoğul bir varlık olması. yeni ahit'teki markos kitabının beşinci babında yer alan bir şeytan çıkarma hikayesi şöyle:

«1) gölün karşı yakasına, gerasalıların memleketine vardılar. 2) isa tekneden iner inmez, kötü ruha tutulmuş bir adam mezarlık mağaralardan çıkıp o'nu karşıladı. 3) mezarların içinde yaşayan bu adamı artık kimse zincirle bile bağlı tutamıyordu. 4) birçok kez zincir ve kösteklerle bağlandığı halde, zincirleri koparmış, köstekleri parçalamıştı. hiç kimse onunla başa çıkamıyordu. 5) gece gündüz mezarlarda, dağlarda bağırıp duruyor, kendini taşlarla yaralıyordu. 6) uzaktan isa'yı görünce koşup geldi, o'nun önünde yere kapandı. 7) yüksek sesle haykırarak, ‹ey isa, yüce tanrı'nın oğlu, benden ne istiyorsun? tanrı hakkı için sana yalvarırım, bana işkence etme!› dedi. 8) çünkü isa, ‹ey kötü ruh, adamın içinden çık!› demişti. 9) sonra isa adama, ‹adın ne?› diye sordu. ‹adım tümen. çünkü sayımız çok› dedi. 10) ruhları o bölgeden çıkarmaması için isa'ya yalvarıp yakardı. 11) orada, dağın yamacında otlayan büyük bir domuz sürüsü vardı. 12) kötü ruhlar isa'ya, ‹bizi şu domuzlara gönder, onlara girelim› diye yalvardılar. 13) isa'nın izin vermesi üzerine kötü ruhlar adamdan çıkıp domuzların içine girdiler. yaklaşık iki bin domuzdan oluşan sürü, dik yamaçtan aşağı koşuşarak göle atlayıp boğuldu.»

evet, tümen'in incil'deki varlığı ile "jambi"deki varlığı arasında doğrudan bir ilişki var ve öyle görülüyor ki keenan çoğulluğu şeytanilik ile eşliyor. deyim yerindeyse «nerede çokluk, orada kötülük» demeye getiriyor. üstelik bölünmüş olanın, çoğul olanın birleşip tekilleşmesine dönük bu arzusunu "jambi"de bir yan konu olarak işlemekle de kalmayıp beş şarkı sonra "right in two"da bir ana konu haline getiriyor. keenan'ın algı dünyasındaki bu "bir olmak" fikrinin izini sürmek de mümkün. keenan'ın görüşlerini en fazla etkileyen isimlerden biri bill hicks'ti ve bill hicks gösterilerinde daima "bir olmak" haline vurgu yapıyordu. uyuşturucunun o kadar da kötü bir şey olmadığı iddiasına değindiği bir defasında (bizzat deneyimlediğini tahmin ettiğim) alternatif bir uyuşturucu tribini şöyle haberleştirmişti: «bugün uyuşturucu almış genç bir adam madde dediğimiz her şeyin yavaşça titreşen sıkıştırılmış bir enerji olduğunu, hepimizin kendisini öznel olarak deneyimleyen tek bir bilinç olduğumuzu, ölüm diye bir şeyin olmadığını, hayatın yalnızca bir rüya olduğunu ve kendimizin hayalleri olduğumuzu fark etti.»

bill hicks bu tespitlerinde haklı mı, bilmiyorum. doğrusu tüm bu metafizik yaklaşımlar hayatı materyalist bir yorumla izlediğim penceremden bana ziyadesiyle renkli birer masal gibi görünüyor. ben, hicks'in aksine insanın tek başınayken dahi bir bütün teşkil etmediğini, kişinin kendisine dair görüşlerinin her geçen an değişip yenilendiğini ve zaman içinde kendilerine dair milyonlarca "benlik" yaklaşımı edinen insanların bir bütün oluşturmaktan sahip oldukları benlik görüşü miktarınca uzakta oldukları kanaatindeyim. yine de, bill hicks ve maynard james keenan gibi insanlara bize hayata dair öznel tecrübelerini duyurdukları için ne kadar teşekkür etsek azdır herhalde. onları dinliyor, onları izliyor ve kimimiz ne olduğunu, kimimiz de ne olmadığını anlamaya bir adım daha yaklaşmış oluyor bu sayede.

o halde, sözlerin el emeği, göz nuru bir çevirisini de entriye ekleyip son noktayı koyuyorum.

~~

krallara layık bir dağ manzarası, işte burası
olmadık hayallerin gerçekleştiği yer, işte burası
sultanlara layık ziyafetleri işte burada yapıyorum
et ve ganimet dolu soframda azla yetinmiyorum
ama bilseydim ki gün gelecek ve seni kaybedeceğim
bunların hepsi benden uzak olsun isterdim
şeytan ve kötülüğü hazırlıksız yakaladı beni
sandım ki karanlık tarafta buldum gerçek sevgiyi
çırpındım durdum karanlık denizler boyunca
az kalsın boğulacaktım, boynuma gelen bu suda

ama sen geldin ve değiştirdin her şeyi
doğru yola sevkettin ve yükselttin beni
işte bu yüzden hepsi benden uzak olsun isterdim
yalvardım bir kahpe gibi tüm gece boyunca
dua ettim bir kurban gibi gün doğuncaya dek
ayarttım şeytanı çaldığım bir şarkımla
elde ettim sahip olmak istediğim her ne vardıysa
ama ben
isterdim
yapabilseydim
isterdim
benden uzak olsun
benden uzak olsun
hepsi benden uzak olsun
hepsi benden uzak olsun isterdim

yüreğimi koparıp atmamı sağlayacak
ya da yaptıklarımı haklı kılacak hiçbir paye yok
işte bu yüzden yapabilseydim hepsi benden uzak olsun isterdim
işte bu yüzden yapabilseydim hepsi benden uzak olsun isterdim
yarının gelip seni benden koparacağını bilseydim
aklımın huzuru, her şeyim, yüreğimdin sen
hayatta bir gün daha tutunmak için çabalıyordun sen

lanet olsun gözlerime!
eğer beni senden ayıracaklarsa
lanet olsun gözlerime!
arzular ve ihtiyaçlar arasında kararsız kalacaksa aklım
ölüp gideyim ben de...

daima parla cömert güneş
daima parla
parla kırılmışların üzerine
iki yeniden bir oluncaya dek
daima parla cömert güneş
daima parla
parla bölünmüşlerin üzerine
iki yeniden bir oluncaya dek
bölünmüşüz, sönüp gidiyoruz
bölünmüşüz, sönüp gidiyoruz
parla çokların üzerine, cömert güneş, parla
parla ve yolumuzu aydınlat ki
birlikte soluk alalım

işte böyle, birlikte tutunuyoruz hayata
bir gün ve bir mevsim daha
sus, tümen. harcama zehrini boşuna
sus, tümen. durma yolumda

Üzerine bu kadar konuştuktan sonra dinlememek olmaz!