Şimdiden Türkiye'nin Unutulmaz Sanatçıları Arasına Giren Efsane İsim: Elif Aybüke Koçak
2014'ün Kasım ayında bir tanıtım için çekilen video ile tanıştığımız Elif Aybüke Koçak, kendine has tarzıyla oldukça ilgi çekmiş ve tartışma yaratmıştı. Sözlük yazarlarının yorumlarıyla kendisini bir hatırlayalım istedik.


"madem sanatçıyım o halde niye evin içinde güneş gözlüğü ve kapşon takmıyorum?"

elif aybüke koçak, 2014.

bak; halıya sıçarsın ve bu sanattır dersin, eyvallah der kabul ederiz. mesela yere göğe sığdırılamayan fikret mualla'nın tablolarını beğenmem ben. çok basit gelir, ha keza abidin dino da öyle. ama bu estetik beğenme/beğenmeme süreci yapılan işin sanat olarak kabul edildiği gerçeğini değiştirmez. 

bu kızın yaptığı foto maniplasyonlar, desenler bilmemneler bana göre gerçekten ucube denebilecek kadar kötü şeyler ama neticede birer sanat eseri. buradaki eleştirenlerin ortak paydası ise kızın "tavrı". kızım napıyosun sen? kaan tangöze böyle konuşurdu bak bi dönem. böyle ağır ağır, hafif dumanlı gibi. 2000lerin ortasında vardı bu ağır ve arızalı konuşma tarzıyla prim yapma. sonra o tipler de dahil olmak üzere herkes bu çiğliği fark etti ve döndü bu yanlıştan.

gerçek bir sanatçı nasıl konuşur biliyor musun? o sanatçı titizliğini, estetiğini diline de yansıtır. her kelimesinden doluluk akar, birikim akar. açın youtube'da cemal süreya'nın tv konuşmalarını dinleyin. adam tek bir cümlede bile anlam bulanıklığı oluşturmadan yoğun ama yalın bir türkçeyle anlatır meramını. fakat adamın sesindeki en başat duygu tevazudur. "siz hepiniz böceksiniz" yoktur onun sesinde. "ben kendimi ifade etme yollarına sahip olduğum için sanatçıyım" vardır belki. işte bu kızın sahip ol(a)madığı ve eleştirilen şey bu.

Cemal Süreya'nın TRT arşivinden çıkan bir röportaj kaydı.

post-falanfilanizm'in öncüsü.

(bkz: ciddiyetsiz)
(bkz: nezaketsiz)
(bkz: post-sürrealist)
(bkz: otobiyografik)
(bkz: mutlu)

sanatçıdan çok ismini vermek istemeyen seyirciye benzeyen bayan.


öncelikle benzeri için (bkz: gaye su akyol)

üstadların günümüz genç "ressamlarını" eleştirdikleri bir konu var. o da şu ki soyut veya modern çalışanların olay somuta geldiğinde oldukça yeteneksiz ve teknikten yoksun olmaları. büyük modernist ve post-modernist sanatçılar bir rönesans dönemi ressamı kadar teknik kabiliyete sahipken ve sahip olduktan sonra modern alanda resimler çizmeye başladılar. şimdi ise bu bohem olduğunu sanan kızımız gibi odasının karşısındaki binayı, mutfaktaki meyve tabağını çizemeyecek tipler "absürd, abstract ekspresyonist ve post-sürrealistim ben" diye takılarak bomboş ama sanatsal diye yutturulan şeyler yapıyor. bu işi kotardığını, sanatçı olduğunu falan sanıyor ve millete de çok güzel yediriyor.

senin modern çizme sebebin çiziminin teknik açıdan en son o noktaya ulaşabilmesi be gülüm. sen anca kıçı kırık bir şirin baba çizip yanına mtv yapıştırabilecek teknik kabileyete sahipsin çünkü. senin insan silüetlerini kübik çizme sebebin üç boyutlu çizemediğin için buna mahkum olman. geometrik minimal portreler yapma sebebin annenin portresini bile çizebilecek bir temelinin olmaması. tüm figürlerini tercihen değil mecburiyetten yapıyorsun. ancak öyle çizebildiğin için olayın o senin. tembelsin ve kolay yoldan sanatçı olmak istiyorsun.

çağımızın iyi ressamlarının çalışmalarının kalitesi güçlü bir tekniğe ve somut resimde de donanımlı bir altyapının getirdiği bir birikime sahip olmalarından kaynaklanıyor. ve bu tembele kaçan yeni bohem komik gençliğin resimleri altyapısızlığını hemencecik belli ediyor. alan alıyor. yersen. çok başarılı genç ressamlar da var. ama onların burada entrysi ya yok ya da çok az sayıda.

allah gençlere akıl fikir versin.

--- spoiler ---

proje ilk önüme geldiğimde

--- spoiler ---

voink voink.

türkçe çok güzel gelsene.

bir de mutluymuş. acaba mutsuz hali nasıl?

aklıma umut sarıkaya'nın bu eserini getirmiştir:


her an "o kadar strong bir presence var ki" diyecekmiş gibi konuşan abla.

belki de beş yıl sonra çılgın atacak, yaptıklarıyla hepimizi göt edecek, bunu şu an bilmiyoruz. fakat kesin olan şu ki, üzerine yakıştırmaya çalıştığı bu bohem tavır yememiş. en azından şimdilik. özgün değil çünkü, öğrenilmiş hareketler. hele o küratör muratör lafları.

entelektüel enerjinin son on yılda beyoğlu'ndan kadıköy'e kayması neticesinde bunlardan biraz fazla türedi. iyi olacağına eminim ama temelleri pek sağlam değil şu an. yani bir ekol oluşturmaktansa, taklide dayalı işler, tavırlar gırla. 30-40 kişinin birbirlerinin sergilerine gidip durduğu, altın günü gibi gala günü yapılan, sikko bir atmosfer hakim artık kadıköy'e. bol ot içip, gruba 3-5 tane de erasmuslu öğrenci katan kitle, kendini andy warhol'un fabrikasında zannediyor.

elif bacımız gençliğinden ötürü işlerinden ziyade, karizmasını öne çıkarmaya yeltenmiş şimdilik. bu kadar vurmaya gerek yok. çünkü bu denli ağır eleştirmek de "ulan benim yapamadığım artizliği, benden fazla hiçbir boka sahip olmadan sen niye yapıyorsun ki" siniriyle ilişkili.

kendisini gündeme getiren röportajın sanat adına, hayat adına hiçbir derinliği yok. herkes çok ciddi manifestolar ortaya atamaz tabii ama en azından kafası açık izlenimi yaratsa, ben zaten takip ederdim bundan böyle neler çiziyor diye. önümüzdeki birkaç yıl boyunca ortaya koyacağı üretimin ciddiye alınmamasını şimdiden garantiledi, zira çizdiğini değil, röportaj yapılır halini sevmiş, bu anı kafasında kurmuş da kurmuş ve kötü bir performans ile sergilemiş.

en kısa zamanda daha ince bir tevazu ile sergileyeceği, daha nitelikli işlerini görmek isteriz.

unutursak kalbimiz kurusun. otobiyografik bir insan.