Simon&Garfunkel'den Paul Simon'ın Düşüşteki Kariyerini Kurtaran Albüm: Graceland
Simon&Garfunkel'i bilirsiniz, Sound of Silence, Mrs. Robinson ve daha nicesi... İkilinin yarısı Paul Simon'ın solo kariyerindeki dönüm noktası ise 25 Ağustos 1986 tarihli Graceland albümü oldu.


graceland hakkında söylenecek çok şey var

albümün en önemli özelliği o dönem artık adı sanı pek fazla anılmayan paul simon'a önemli bir liste başarısı kazandırarak ikinci baharını yaşatması. bu başarının zamanlaması paul simon'ın özel hayatında yaşadığı problemleri düşünürsek daha da önem kazanıyor. çünkü o dönem paul simon, müzik dünyasındaki ağırlığını kaybederken prenses leia'mız carrie fisher ile yaşadığı evliliği de bitirmek zorunda kalmıştı.

albümün bu kadar ses getirmesinin ilk nedeni dürüst olmak gerekirse albümdeki şarkıların kendisinden ziyade albümün yapılış amacı. düşünsenize, yıllar boyunca elinde akustik gitar, folk şarkıları söyleyen beyaz bir amerikalı bir anda dünyanın bambaşka bir ucuna yolculuk yapıyor ve güney afrikalı sanatçılarla bir albüm kaydediyor. bu ses getirmeyecek de ne getirecek? bu ülkenin güney afrika olması da apayrı bir tartışma konusu. apartheid rejimi nedeniyle kültürel bir ambargoya uğratılan bir ülkede albüm kaydetmek simon'a çok ağır eleştiriler yöneltilmesine neden oluyor. bu da bir yandan albümün promosyonu için malzeme oluyor. simon ise haklı olarak bu eleştirileri reddediyor ve albümün o dönemki rejime hiçbir şekilde destek olmadığını, aksine müziğin duvarları yıkabilecek ve insanları bir araya getirebilecek bir faktör olduğuna dikkat çekiyor. simon'a yönetilen bir başka eleştiri ise şarkılarında güney afrika'nın sorunlarına pek değinmemesi ve siyahi sanatçılarla çalışmasının sebebinin ticari bir strateji olması. bu eleştirinin ağır bir eleştiri olduğunu düşünsem de simon'ın eğer isteseydi biraz daha siyasi açıdan duyarlı bir albüm kaydedebileceğine inanıyorum.


albümün kendisine gelince çok farklı ve özel bir albüm olduğunu kabul etmeliyiz

simon, albümde çok yetenekli yerel sanatçılarla çalışmış. bunların en başında bu entry'de adı sıkça geçecek baghiti khumalo geliyor. aman allahım, onlar ne kadar güzel bas partisyonları. çaldığı her şarkı çok lezzetli bas melodileri ile bezeli. şarkıların afrika kokulu ritim bölümleri batılı normlara alışmış kulaklara bu kadar yıl sonra bile farklı ve taze geliyor. beni albümde genel olarak tek rahatsız eden konu ise genel olarak melankoli ya da kafası karışıklık barındıran şarkı sözlerinin hareketli afrika müzikleri ile tezat oluşturması. yukarıda da bahsettiğim gibi güney afrika gibi zor bir dönemden geçmiş bir ülkenin sanatçılarının çaldığı albümde daha fazla fakirlik, açlık, baskı, özgürlük temalarının işlenmesini beklerdim. ancak onun yerine paul simon'ın orta yaş krizlerini afrika enstrümanlarının eşliği ile dinliyoruz. bence albümün en iyi şarkıları, simon'ın sözleriyle uyum sağlamayı becermiş bestelere sahip graceland ve you can call me al ve de müziğin birleştiriciliğini afrika ezgileriyle anlatan under african sky. biraz şarkı şarkı mı gitsek acaba?

albüm lesotholu akordeonist forere motloheloa'nın çaldığı bir melodi ile açılıyor

bu kesik kesik gelen akordeon sesi, albümde çok farklı müzikal ritmlerle karşılaşacağımızın habercisi. hemen ardından şarkıya albümün yıldızı olan bas gitarist baghiti khumalo dahil oluyor. the boy in the bubble, afrika soslu, bob dylan-vari ama seksenler ruhunu da kaybetmemiş bir sentez. albümün devamında da bu hava devam ediyor. the boy in the bubble gerçekte varolmuş bir kardeşimiz. aşırı bir steril ortamda yaşamak zorunda kalan ve insanlar ile doğrudan bir ilişki hiçbir zaman kuramadan 14 yaşında hayatını kaybeden bu çocuk, yaşamak için bir babunun kalbini taşımak zorunda kalan bir bebek ile beraber anılıyor. çünkü şarkı 80'lerde hayatımıza artık hiçbir şekilde kaybolmayacak giren teknolojinin getirdiği iyi ve kötü şeyleri anlatıyor. bir yandan normal şartlarda ölmesi gereken insanları gelişmiş tıp sayesinde yaşatabiliyoruz. öte yandan aynı teknoloji yüzünden her şeyi hızlı tüketiyoruz, ormanları yok ediyoruz ve en kötüsü ölümcül silahlar yapıp masumların canlarına kıyıyoruz. şarkının konser versiyonunda khumalo ve gitarist ray phiri'nin soloları gerçekten muhteşem. keşke albümde de olsalarmış.

graceland albümün afrika sosuna en az değdirilen şarkılarıdan biri

keza söz müzik tamamen paul simon'a ait. künyeye bakmadığında amerikan müzisyenler tarafından çalınmış hafif country etkileşimli bir yol şarkısı olduğunu düşünebilirsin ama albümün çoğunda çalan afrikalı müzisyenler bu şarkının da altına imzasını atmış. bu imzayı anlamanın en kolay yolu belki de nakaratta "memphis tennessee, i'm going to graceland" sözü sonrası çalan farklı ve akılda kalıcı gitar melodisi. şarkının sözleri çok kişisel. şarkı, simon ve ilk evliliğinden doğan 9 yaşındaki çocuğunun elvis presley'in evi olan graceland'e gidip, orada huzur bulma çabalarını anlatıyor. bir yandan da simon'ın dağılan evliliği, onlar gibi huzur arayan insanların graceland'e gitmesi ve new york'lu bir "insan trambolini" gibi farklı konulara da değinmiş. amerikalılar için albümün dinlemesi en kolay şarkısı olduğunu düşündüğüm bu şarkı, 1988'de "yılın kaydı" grammy'sini kazanarak tarihe geçmiş oldu. şarkı için tek eleştirim paul simon'ın çok sevdiği ikon grup the everly brothers'ın bu şarkıda vokal yapmalarına rağmen bu vokallerin pek (hatta hiç) duyulmuyor olması - ya da benim kulaklar artık ayvayı yemiş - ki bunun ihtimali çok düşük olmayabilir.

albümün üçüncü şarkısı i know what i know

bu şarkı ile ile müzikal olarak afrika'ya dönsek bile sözlere dikkat kesildiğimizde amerika'daki bayık bir sosyete partisinde olduğumuzu anlıyoruz. daha önce belirttiğim gibi albüm, müzik ve söz uyumsuzluğundan muzdarip ve bu durum en çok bu şarkıda görülüyor. öte yandan en azından eğlenceli bir şarkı olan bu eser, simon'un sözlerindeki nüktedanlığa çok da ters gitmemiş. sözler sırf konuşmak için konuşan ve hemen unutulan insanları anlatmakta. nakarat ise simon'a eşlik eden şarkının asıl sahibi general m.d. shirinda ve the gaza girls'ün kendi dillerinde yaptığı geri vokaller sayesinde akılda kalıcı. albümü ilk kez dinledikten sonra bu nakarat kafamın içinde durmadan dönüp durmuştu. plak kapağındaki açıklamaya göre simon bu şarkı üstünde çalışmaya bu vokaller ve gitar melodilerini çok beğendiği için karar vermiş.

i know what i know

i know what i know'un getirdiği müzikal hareketlilik gumboots ile devam ediyor

bu şarkı tema olarak bir önceki şarkıyı andırıyor diyebiliriz çünkü şarkı yine etrafındakilerle pek bir uyum sağlayamayan, sevgi görmek isteyen bir adamın hafif espirili bir hikayesi. şarkıya adını veren "gumboots" kelimesinin ise şarkının temasıyla pek bir alakası yok. aslında gumboots, simon'ın bu projeye başlamasını sağlayan bir the boyoyo boys şarkısı. plak kapağında yazdığına göre de bu tarz müzik dinleyen madencilerin giydiği botlara "gumboots" deniyor. ancak daha önce de birçok kez değindiğim gibi şarkının ne güney afrika'yla ne de bu bölgedeki emekçilerle bir alakası var.

diamonds on the soles of her shoes

şarkı ladysmith black mambazo'nun zulu dilinde söylediği sözlerle açılıyor - ki bu sözler i know what i know'un nakaratı sırasında arka planda duyduklarımızı saymazsak albümde duyduğumuz ilk yabancı kelimeler. bu acapella bölüm sonrasında çok hoş bir afrika havasına sahip şarkı gerçek anlamda başlıyor. kısa bir süre sonra dünyaca ünlü olacak senegalli şarkıcı youssou n'dour şarkıda perküsyonları ile yer almakta. ancak şarkının yıldızı yine bas gitaristi khumalo olmuş. nakaratların başında çaldığı bas melodisi yine muhteşem. şarkı biraz abartılı bir zengin kız - fakir erkek hikayesi anlatmakta. biraz hayal gücüne bırakılan sözler, para ve aşk konusunda insanı düşündürtüyor.

peki bu kadar afrika müziği etkisi bulanan bir albümün en büyük hit şarkısının neredeyse klişe bir 80'ler şarkısı olması biraz ironik mi?

belki de. gerçi klişe bir 80'ler şarkısı dediğime bakmayın: birincisi klişe 80'ler müziğinin kötü müzik demek değil, ikincisi you can call me al halen bir miktar afrika esintileri taşıyor. bunu da perküsyonda ve flüt solosunda hissedebiliyoruz. ancak şarkının asıl esprisi akılda kalıcı synthesizer rifi. keza nakaratı da ağıza dolanan sevimli bir nakarat. şarkının ilk iki kıtası albümde daha önce çokça bahsedilen boşanma, yalnızlık, mutsuzluk temalarını işlemekte. beni en çok etkileyen kısmı ise her zaman üçüncü kıtası olmuştur ki bence burası albümün bir nevi manifestosu çünkü simon hiç dilini bilmediği bir üçüncü dünya ülkesinde müzik sayesinde, sanat sayesinde huzura eriştiğini anlatıyor. belki de albüme adını veren graceland, elvis'in graceland'i değil simon'a "hallelujah" dedirten bu "üçüncü dünya" ülkesidir. şarkının iki diğer güzel özelliğine de değinmeden edemeyeceğim: khumalo'nun kısa ama leziz bas gitar solosu ve chevy chase ile çekilen muhteşem klip.

you can call me al

albümün en güzel şarkılarından biri parliament pazar sinemasının güzel sesi linda ronstadt'ın simon'a eşlik ettiği under african skies

ikilinin uyumu gerçekten de muhteşem. simon bu şarkıda hem ronstadt'ın hem de ladysmith black mambazo vokalisti joseph shabalala'nın hatırladığı ilk görüntüleri anlatmış. iki farklı insanın iki farklı coğrafyada başlamış hikayelerinin nasıl müzik denen ortak paydada bir araya geldiğini anlatan güzel bir kompozisyon olan bu şarkı albümün sentez temasına da çok yakışmış. her ne kadar söz müzik tamamen simon'a ait olsa da orkestranın etkisi ile bir afrika ritmi arkada usul usul gidiyor.

homeless albümdeki afrika etkisinin zirve yaptığı an

şarkıyı simon ve ladysmith black mambazo ayrı ayrı yerlerde ve zamanlarda bestelemiş. bu nedenle şarkı biraz ingilizce, biraz zulu dilinde, biraz da karışık olarak devam etmekte. homeless çok deneysel bir eser. öncelikle tamamen acapella. sanatçıların yaptığı harmoniler pek güzel. sonlara doğru dikkat ederseniz zulu dilindeki dili damağa çarptırarak çıkartılan "q" seslerini duyacaksınız. bu farklı fonetik şarkıyı ilginç kılan noktalardan birisi. öte yandan ise şarkı kesik kesik bölümlerden oluşmakta. bu da şarkıyı biraz dinlemesi zor kılıyor. temasal olarak da bir bütünlük göremiyoruz. simon inglizce sözlerde evsiz bir adamı anlatırken, l.b.m. ingiltere'yi nasıl fethettiklerini ve bu acapella tarzında ne kadar iyi olduklarını anlatmış. her ne kadar parça parça bölümlerden oluşsa da şarkı biraz sıkıcı. bunu da becermek gerçekten zor bir iş. beni şaşırtan şeylerden biri bu şarkının albümün en beğenilen şarkılarından biri olması. bunu da batı dinleyicisinin ilk kez bu kadar farklı bir müziği doğrudan dinlemiş olmasına veriyorum.

crazy love, vol 2

ray phiri'nin eğlenceli gitar melodisinin taşıdığı ve albümdeki yalnızlık, mutsuzluk, boşanma temalarını bir kez daha keyifli bir mizah anlayışıyla anlatan bir şarkı. aslında benzer konuları benzer besteler ile dinlemek bir noktadan sonra sıkıcı. öte yandan şişman, bıkkın bir adamın bir sene boyunca boşanma işlemleri ile uğraşacağı ve bir yandan kilo vermeye çalışacağını dinliyoruz. böyle hikayeler belki dünyanın en ilginç hikayeleri değil ama bu insanlar şarkılara pek fazla konu olmayan insanlar. şarkının bu özelliğini önemsiyorum. bu arada şarkının hiçbir zaman "vol 1"i olmamış. sakın oturup aramaya kalkışmayın.

crazy love ile birlikte albümün afrika sayfasını kapıyoruz

bu da bence ilginç bir seçim. albüm afrika sanatçılarının katkısı ile bilinirken aslında son iki şarkıda hiçbir afrikalı müzisyen olaya dahil değil. o iki şarkının ilki simon'ın good rockin' dopsie and the twisters adlı grupla kaydettiği that was your mother. şarkı, bir amerikan barında geçen ve müzik ile iç içe bir aşk hikayesini geleneksel amerikan rock'ını kullanarak anlatıyor. simon'a göre akordeon ve saksafon katkılı bu şarkı afrika ve amerika arasında bir bağ kurmakta. ben ise bu argümana pek fazla katılmıyorum ve şarkıyı albümde biraz alakasız buluyorum.

albümü kapayan all around the world or the myth of fingerprints ile abd'yi de geçip meksika'ya geliyoruz çünkü ünlü grup los lobos bu şarkıda simon'a eşlik ediyor

bu şarkının da afrika ile doğrudan bir alakası yok ama bir önceki şarkıya göre bu şarkı albümü toparlayıp bir sonuca bağlama anlamında çok daha iyi bir iş yapıyor. öncelikle müzikal olarak baktığımızda yine akordeon ve saksafon var ama bu sefer bu enstrümanları bambaşka bir diyarın müzisyenleri kullanıyor. ayrıca şarkının kıtalarında duyduğumuz meksika ritmi albüm içindeki güney afrika ritmlerinden çok farklı gelmiyor kulağa. bu da insana "evet, farklılıklarımız var ama konu müzik olunca bir bütünüz" dedirttiriyor. sonra sözlere baktığımızda simon'ın tam da bu konuya değinidiğini görüyoruz. "her insanın parmak izi farklıdır" gerçeğini bir mit olarak adlandıran simon, "aslında hepimiz biriz ama bunu anlayana kadar yalnızlığa mahkumuz" diyor. bu da albümü kapatmak için çok hoş bir mesaj. öte yandan dostluk, kardeşlik mesajları veren simon'un parçayı beraber yazdıklarını iddia eden los lobos üyelerini şarkı yazarı olarak göstermemesi neden bir arada huzur içinde yaşayamadığımızın da ironik bir göstergesi olmuş.


toparlayalım

graceland gerçekten çok ama çok önemli bir albüm. önemli olmasının asıl nedeni şarkılardan öte simon'ın aldığı risk ve yüzmek istediği derin sular. hem albümün amacı insanlar tarafından takdir edildiği için hem de şarkılar oldukça güzel olduğu için büyük risk büyük bir başarıya dönüşmüş. graceland, bizi çok başarılı afrikalı müzisyenlerle tanıştırıyor, daha önce çok fazla duymadığımız ezgileri bizlere aktarıyor. sözleri afrikanın kara kaderine dokunmayıp apolitik kalsa da, evrensel temalar olan aşk, yalnızlık, mutsuzluk, gelişim gibi konulara simon'ın büyülü dili değmiş. albüm biraz daha cesur olabilseymiş, afrika ve amerika birbirine daha iyi yedirilebilseymiş, tutarlı bir konsept oturtulabilseymiş bir başyapıt olurmuş ama bu hali bile döndüre döndüre dinlenilmeyi hak ediyor. bas gitara dikkat vermeyi unutmayın.

4/5. (arctic monkeys'e selam olsun (four stars out of five)).

albümü temsil eden üç şarkı: under african skies (büyülü sözler, muhteşem düet), i know what i want (afrika ve paul simon uyum(suzluğ)u), graceland (paul simon'ın iç dünyasına sansürsüz bir giriş)

Bu içerikler de ilginizi çekebilir

DAHA FAZLA İÇERİK