Simülasyon Kavramını Literatüre Adeta Kazıyan Büyük Düşünür ve Sosyolog: Jean Baudrillard
Fransız Jean Baudrillard (1929-2007), medya ve internette örneklerini şimdilerde gördüğümüz yabancılaşma ve hayal dünyasını çok önceden, simülasyon adı altında sunmuştu bizlere. Bu "kuramsal terörist ve nihilist"i tanımak, günümüzü anlamaya da yardımcı oluyor bu yüzden.

baudrillard, gerek içinde yaşadığımız dünyayı gerekse sürdürdüğümüz alışkanlıklarımızı bizlere yadırgatan ve böylece hali hazırda olanın, ‘olması gereken’ olmadığını gösteren sarsıcı üslubu ile hep hatırlanmaya devam edecek.

baudrilard’ın, yaşamı boyunca verdiği tüm eserlerinde ortak olan bir tema varsa bu da bugün gerçek olarak algıladıklarımızın, üzerine anlam yüklediğimiz değerlerin, bağlandığımız kimliklerin ve aidiyetlerin mutlak ve ebedi olmadığı fikriydi. elbette, bu fikri ilk kez dile getiren baudrillard değildi. nietzsche’den heidegger’e, foucault’dan deleuze’e uzanan tüm bir yapısalcılık sonrası eleştirel kuram, baudrillard’ın düşüncesi ve yazınına damgasını vurmuştu. baudrillard’ın tüm bu adı geçen düşünürlere katkısı ise bu kuramsal eleştiriyi, gelişen teknolojiyle kurduğumuz ilişki üzerinden yeniden düşünmesi ve böylece bizleri gündelik tecrübelerimizi sorgulamaya davet etmesi oldu.

baudrillard’ın bu yönde verdiği şüphesiz en çarpıcı eseri, başyapıtı olarak da kabul edilen simulakrlar ve simülasyon kitabıydı

fransa’da henüz 1981’de yayımlanan bu eser, dilimize ancak 90’ların sonunda ve maalesef baudrillard’ın görüşlerini anlamayı imkansız kılacak derecede yetersiz, eksik ve yanlışlarla dolu bir türkçeyle çevrildi. baudrillard’ın ölümünün ardından, günümüzde yeni ve özenli bir çevirisi yapılan bu önemli eserinde yazar, simülasyon metaforunu, içinde yaşadığımız ve gerçek olduğuna sonsuz bir inanç beslediğimiz dünyayı bize yadırgatmak için ortaya atıyordu. zira, gerçeklik ile kurgu arasındaki sınır çoktan yıkılmış, dolayısıyla inandığımız anlamlar ve değerlere referans olarak vereceğimiz ne bir gerçeklik ne de bir köken kalmıştı.


Gerçeklik

yazar, 1995’te kaleme aldığı sonraki eserinde, gerçekliğin katlini kusursuz cinayet olarak adlandıracak ve böylesi bir cinayete kurban giden gerçekliğin ve kurguların hayaletinin tekrar tekrar her gün birer yanılsama olarak bize geri döndüğünden dem vuracaktı. televizyon, reklam, sinema, moda ve eğlence endüstrileri yoğun bir biçimde kurgusal bir evreni, simülasyonu, tekrar ve yeniden üretmekteydi. her gün maruz kaldığımız enformasyon bombardımanı, anlam ve değere dair ne varsa silip süpürüyordu. tüm alışkanlıklar, aidiyetler, kimlikler ve anlamlar her geçen an biraz daha hız kazanan bir yapı bozumuna uğruyordu. farklı siyasi parti ve görüşlerin gitgide ayırt edilemez hale gelmesi, sözde bir çoğulculuk söylemi altında gündelik yaşamların dünyanın dört bir yanında birbirine gitgide bu kadar çok benzemesi işte bu yüzdendi. ideolojilerin ve geçmişte uğruna mücadele edilen türlü kültürel, cinsel veya siyasi kimliklerin anlamını yitirmesinden sonra solculuktan, milliyetçiliğe, eşcinsellikten dindarlığa her türden kimlik ve aidiyet artık birer ‘yaşam tarzı’na ve ‘imaj’a indirgenmiş bir biçimde karşımıza çıkmaktaydı.

İdeolojiler ve kimlikler

baudrillard, kötülüğün şeffaflığı: aşırı fenomenler üzerine bir deneme adıyla dilimize kazandırılan eserinde ise ideolojiler ve kimliklerin imajlara indirgendiği böylesi bir dünyada politikanın, ekonominin, cinselliğin ve sanatın yiten anlamını sorguluyordu. baudrillard’a göre eski ideolojiler ve kimlikler yerini trans (geçişken) kimliklere yani trans-seksüaliteye bırakmıştı. baudrillard bir metafor olarak kullandığı trans-seksüel kavramı ile cinsel, dinsel, etnik, sınıfsal veya ideolojik her türlü kimliğin geçişkenleştiği ve böylece kadın-erkek, sağcı-solcu, dindar-laik arasındaki ayrımların silindiği bir dünyayı tasvir ediyordu. politikanın, cinsiyetlerin, ekonominin ve estetiğin ‘translaştığı’ bir dünyada, sansürün yerini söz patlamasının, kaynakları kısıtlı olarak varsayan üretim mantığının yerini tüketim çılgınlığının alması şaşırtıcı değildi elbette. buna dayanarak baudrillard yaşadığımız çağı, özgürlüklerin aşırı biçimlerde yaşandığı ve ütopyaların çoktan gerçekleştiği bir ‘orji sonrası’ olarak tanımlayacaktı.


Yapaylık

baudrillard’ın 1986’da kaleme aldığı amerika adlı eseri işte tam da böylesi bir orji sonrası dönemin çarpıcı bir örneğiydi adeta. amerika’ya yaptığı geziye dair gözlemlerini ve tecrübelerini aktardığı bu eserinde baudrillard, bir eğlence şehri olarak çölün ortasında inşa edilen las vegas’ın yapaylığından, hollywood sineması ile gerçek yaşamı birbirinden ayırmayan amerikan halkına, amerika’nın simülasyon evrenini tasvir ediyordu. avrupa’nın aksine, anlamın ve kökenin kaybına dair sorgulamayı ve dolayısıyla böylesi bir sorgulamadan dolayı yaşanan krizi es geçerek mutlak bir pragmatizmle doğrudan doğruya bir simülasyon evreni meydana getiren amerika, belki de çağın hem en ileri hem de en ilkel uygarlığı olarak çıkıyordu karşımıza. baudrillard, ‘amerika’da tüm anlam ve değerlerin çözüldüğü ve yerine yenisinin koyulmasının imkânsız olduğu bir dünyayı işaret ediyordu. 

bu karamsar hava, baudrillard’ın daha birçok eserinde de hakimdi

örneğin 1979’da yayımladığı baştan çıkarma üzerine adlı kitabında baudrillard aşkın, baştan çıkarıcı oyunların ve romantik ütopyaların yerini geri dönülmez bir biçimde tek gecelik aşklara, pornografinin bayağılığına, bedenlerin tüketimine bıraktığından yakınıyordu. ona göre buna yol açan, çağımız insanının karşısındakini baştan çıkaramama endişesi değil, ama baştan çıkmaya cesaret edememesi, kuralları muğlâk böylesi bir aşk oyununu oynamaktan ölesiye korkmasıydı. 

bedenlerimizi nasıl kullanacağımızı dahi belirleyen bu yaygın ve geri dönüşsüz iktidarın tasviri aslında baudrillard’ın daha 1977’de yayımlandığı foucault’yu unutmak kitabında kuramsallaştırılmıştı. 2004 yılında istanbul’da yaptığı söyleşide, bu kitabının sansasyonel başlığına yönelik bir soruya, aslında foucault’ya ve onun iktidarın merkezsizleştiğine ve yaygınlaştığına dair analizine tamamen katıldığını ancak onun görüşlerini daha da öteye taşımaya çalıştığını belirterek cevap vermişti baudrillard. 

baudrillard’ın, 1987-1997 arasında kaleme aldığı siyasi ve gündelik sorunlar hakkındaki makalelerinin bir derlemesi olan tam ekran’da da yazar, internetten, sanal gerçeklikten, turizm kültüründen, cinselliğin yeni biçimlerinden örneklere dayanarak kimliklerimize, tercihlerimize dair her geçen gün daha da sık dile gelen sözde bir farklılık ve çoğulculuk söylemi altında yaşadığımızı dile getiriyordu. ne var ki, bu çoğulculuk söylemi aslında aramızdaki farklılıklarımızın ve farklı bir dünya düşünün yitip gidişinin üzerini örten bir maskeden ibaretti. aslında her geçen gün hayatlarımız daha da sıradanlaşıyor, bayağılaşıyor, aynılaşıyordu. 


evet, baudrillard zaman zaman okurlarına abartılı gelen son derece karanlık ve çıkışsız bir tablo çizmişti eserleri boyunca

ne var ki, onun karamsar tasvirlerindeki bu abartı unsuru, içinde bulunduğumuz çağa özgü farklılıkları yok eden kapsamlı bir şiddeti ve tahakkümü ifşa etmek ve sürdürdüğümüz alışıldık hayatlarımızın bayağılığını bizlere yadırgatmak için başvurulan retorik bir stratejiydi belki de. zaten, baudrillard’ın üslubunu, yaptığı eleştirilerin içeriğinden ayırmak güçtü. dilimize ilk cildi siyah an’lar 1-2, ikinci ve üçüncü ciltleri ise cool anılar 3-4 ve 5 adlarıyla çevrilen ve baudrillard’ın 1990-2004 yılları arasında aldığı kısa notlarından oluşan ilginç kitapları, üslubun yıkıcı bir araç olarak kullanıldığı eserlerdi. arka arkaya sıralanmış birbirleriyle ilişkisi olmayan bir veya birkaç cümlelik paragraflardan oluşan bu kitaplarda adeta anlamın bütünselliği fikrine meydan okunuyordu. 

ne var ki, baudrillard, 1973’te yayımladığı üretimin aynası adlı eserinde marx’ın ‘yabancılaşmamış’ bir üretim değeri varsayımının aslında gerçekliğe değil bir kurmacaya işaret ettiğini söyleyerek marxist ekolden tam olarak ayrıldığından beri, akademik çevreler tarafından “ampirik verilere dayanmayan, bir iç tutarlılığı olmayan, soyut ve metaforlarla bezeli” eserler verdiği için eleştirildi. hatta, baudrillard’ı ciddiye almanın akademisyen kimliğine zarar vereceği endişesiyle, çoğu zaman düşünceleri göz ardı edildi. oysa baudrillard’ın zaten yapmaya çalıştığı da, kendilerini çok ciddiye alan birçoklarının, yüzlerine taktıkları maskelerin ardında gizlenen koca bir hiçlikten ibaret olduklarını göstermek değil miydi? 

şiirsel yıkıcı üslubu ile bizlere inançlarımızı sorgulatan, içinde yaşadığımız ve gerçek olarak varsaydığımız dünyayı bizlere yadırgatan ve tüm karamsarlığına rağmen aslında adeta bir bilimkurgu yazarı gibi bizlere yeni gerçekliklerin, yeni olasılıkların, başka dünyaların önünü aralayan bir yazardı baudrillard. o, yıktığı, yerle bir ettiği bu dünyadan 6 mart günü ayrıldı. bambaşka ve yeni dünyaları kurma işini bizlere, biz okurlarına bırakmıştı...

Bazı önemli görüşleri

amerika’sında harika bir amerika-avrupa karşılaştırması yapar. (ki, kimileri bunu kısa zaman içinde nasıl yapıyor deyip, eleştirir. çünkü yamulmuyorsam baudrillard yalnızca birkaç aydan mülhem amerika gözlemlerini aktarır bu kitapta)… mesela, amerikan demokrasisi'nden bahsederken, avrupa’nın nice kıyım ve yıkımın ardından vardığı demokrasiyi, amerika’nın şıp diye benimseyip içselleştirdiğini savunur.

özellikle de amerika’daki kozmolit yapıya odaklanır… ayrıca los angeles ile new york arasında da karşılaştırmalarda bulunur. los angeles yataylıklar kendi, new york dikeylikler kentidir… (tabii biz gezip görmediğimiz için oraları, baudrillard ne dese, “he” demek durumundayız şimdilik…).

türkiye'ye geldiğinde de radikal'e verdiği söyleşide şu lafları etmişti:

"bugün, ideolojik ve ahlâki bir entelektüel bilinçle, olup biten üzerinde bir etkileri olduğunu iddia edenlerin, aslında hiçbir etkisi yok. bu bir felaket ya da talihsizlik de değil. durum bu. aynı şey siyasetçiler için de geçerli. onların da nasıl bir güce sahip oldukları tartışılır. 'karar' denilen şeyin olmadığı üzerine onca yazılıp çizildi. sermayenin, şebekelerin dolaşımda olduğu bir dönemde siyasal iktidar da marjinalleşiyor."

istanbul'u da şöyle tasvirlemişti:

"istanbul, jeolojik olarak da pek çok uygarlığın, kültürün dibe çökmesiyle oluşmuş bir tortu kenti. amerikan kentlerinde yukarı, istanbul'da ise derine doğru bir dikeylik söz konusu. aynı şey roma için de söylenebilir. ama rio ya da new york gibi kentler için geçerli değil. istanbul, new york'un aynadaki yansıması gibi. belki psikolojik, bilinçaltı değil ama, bir tür derin zamansallık anlamında, düşler biçiminde de olsa kendini hissettiren tüm o fosil kültürlerden yayılan bir sızıntı söz konusu."

matrix filmine ve wachowski kardeşler'e ve sinemaya dair de şunu deyivermişti:

"matrix kıymet-i harbiyesi olmayan bir şey. öte yandan, sinema beni hep çekti. gerçeklik derecesini tartışmaya açan, hiper-gerçeklik, simülasyon konularına ilişen amerikan filmleri hep ilgimi çekti. kitabımın (simülasyon ve simülakralar'ı kastediyor) filmde görünmesi tümüyle ikincil bir olay. bence, 'truman show' ya da ne bileyim, 'john malkovich olmak' gibi, 'gerçeğe çağrı', 'bıçak sırtı' gibi filmlerde simülasyonun iyi anlamda masallaştırılması bulunabilir. yalnızca bir anlatı olarak değil, aynı zamanda kurgu olarak sinemayı kastediyorum. imgenin büyülü gücüne ulaşabilen bir vizyon olan bir sinemayı. benim, fotoğrafta da aradığım bu. ama sinemada da olabiliyorsa, harika bir şey. aslına bakılırsa, pek çok filmde, yazıda ya da söylemde olduğundan çok daha fazla, simülakranın dinamik imgesine uygun şeyler bulmak mümkün." (kaynak: radikal-serhan ada).

ayrıca şu karamsarlıklara uçuran ve nihilistik duyguları ateşleyen laflarına kimse n'ayır-n'olamaz diyemez:

“bugün artık sadece şu duyguların çekim gücü kaldı: nefret, tiksinti, alerji, iğrenme, hayal kırıklığı, bulantı, antipati, bıkkınlık. artık insanlar neyi istediklerini bilmiyor. neyi istemediklerinden daha eminler. günümüzün süreçleri red, soğukluk, sevgisizlik, alerji duygusu. nefret de bu tepkisel boşalmaya, içindekini dışa atmaya yönelik paradigmanın bir parçası: reddediyorum, istemiyorum, uzlaşmıyorum”

işte baudrillard, işte nihilizm...

Bonus: 8 Bit Felsefe / Baudrillard

Medyaya güvenebilir miyiz?


İnternetten Yıllar Önce Sosyal Medyayı Tanımlayan Ünlü İletişim Kuramcısı: Marshall McLuhan

Duayen Yazar ve Eleştirmen Noam Chomsky'nin Dilbilim Konusundaki Öğretileri