Sürekli Savaşan İnsanlığın, İstediğinde Nasıl da Ortak Paydada Buluşabileceğinin Kanıtı: Para
Din, dil ve ırk ayrımcılığı yapan ve hayatta kalma ile üreme güdülerini tatmin etmek için tarih boyunca savaşan insanlığın bugüne kadar ortak paydada buluşabildiği tek şeye farklı bir bakış açısı.
Sürekli Savaşan İnsanlığın, İstediğinde Nasıl da Ortak Paydada Buluşabileceğinin Kanıtı: Para
iStock

para, insanların istediğinde nasıl ortak bir güven tesis edebileceğini göstermesi açısından oldukça ilginç bir medium of exchange'dir (değişim aracı).

ilginç diyorum çünkü devletler, savaşlar, katliamlar, soykırımlar, cinayetler, suikastler vs. ile dopdolu olan bir insanlık tarihinde bunların belki de temelindeki mefhumun karşılıklı güvensizlik ve hayatta kalma dürtüsünden başka bir şey olmadığını düşünüyorum.

içinde insan olan her sistemi, yani insanı, toplumu, kanunları, orduyu, devleti vs. ele alacaksak gelin öncelikle insandan başlayalım. birçok biyolog/doktor temelde insanla hatta canlılarla ilgili iki tane içgüdüyü sıralar.

1) hayatta kalma içgüdüsü
2) üreme içgüdüsü

bana kalırsa bugün yıllardır tartışılıp duran iyi ve kötü kavramları insanların bu iki içgüdüsünün toplumla yani bir arada yaşamaya çalışma serüveniyle olan ilişkisinden türediler.

mesela sürü halinde yaşamayan herhangi bir hayvanı düşünün, mesela kaplanı. yaklaşmaya kalkarsanız size saldıracaktır şüphesiz çünkü sizi tehdit olarak algılar, böyle algılamak içinse çok sağlam bir nedeni vardır: hayatta kalma içgüdüsü. zaten bildiğim kadarıyla kedigiller arasında aslan dışında sürü halinde yaşayan yok. diğerleri sadece çiftleşmek için sosyal bir etkileşim içine giriyorlar.

evrensel ve hukuki kuralların tam olarak oturmadığı çocuklar arasında da aynı durumu daha düşük ölçekte görmek mümkündür. akran zorbalığı bu konudaki en temel örneklerden birisidir ve gelişmiş ülkelerde bu durumun önüne geçmek için çalışmalar yapılır.

konuyu çok dağıtmadan bu hayatta kalma içgüdüsünün toplumsal yaşamda bize ne gibi sorunlar açtığına geri dönelim. mesela açgözlülüğün aslında hayatta kalma içgüdüsünün dışarı yansımalarından birisi olduğunu hiç düşünmez misiniz?

bir insanı ne açgözlü yapar sorusuna kuşkusuz herkesin kendi meşrebince verebileceği birçok cevap vardır

- koyu dindara göre dinden çıkması olabilir
- bir komüniste göre kapitalizmin ta kendisi
- tüketim toplumunu durmaksızın pompalayan sosyal medya

daha da uzatabiliriz ama bunların hepsi aslında sadece bir katalizörden başka bir şey değildir bence. toplumsal yaşam yani çok daha geçmiş tarihte bile insanların birbirlerine karşı güven duymasını mecburi kılan şeydir. yani homo habilisten çok daha önce ağaçlarda daldan dala atlayan maymunlarda dahi bir iç hiyerarşik yapı ve beraberinde karşılıklı güveni sağlayacak kurallar bütünü gelişmek zorundaydı. yıllar süren bir arada yaşama tecrübesi sonucu önce iletişim ve dil gelişti, daha sonra dinler ve din adamları, en nihayetinde devlet en sade tanımıyla belirlenmiş bir alan içinde şiddet kullanma tekeline sahip olan kurum, bu kurumların birbirleriyle olan ilişkilerini düzenleyen sistemler, uluslararası kuruluşlar, diplomasi, askerler, savaşlar, savaş hukuku...

bunun mümkün olabilmesi için insanların bu karşılıklı güvenlerini artırmasını sağlayacak sistemleri kurgulamak gerekir. çünkü her insanın içinde olan bu hayatta kalma içgüdüsü farklı şekillerde suç olarak toplumsal ilişkilerde yerini alıyor.


toplumlar ise farklı seviyelerde ve farklı olaylara karşı reaksiyon düzeylerinde kendi önlemlerini devletleri aracılığıyla hem yasama hem de yasaları uygulama düzeyinde şiddet kullanma tekelleriyle almışlardır. kuşkusuz ölüm kalım mücadelesi veren bir toplumun karşılıklı güven duygusunu pekiştirmesi ve bunu günlük siyasette milli birlik ve beraberlikle başlayan uzun tiratlara giriş olarak görmemiz bu durumun bir sonucudur.

mesela atatürk'ün kurtuluş savaşı esnasındaki aksiyonlarını türk milletinin varoluş mücadelesi üzerinden ele alalım. ağır bir savaş kaybedilmiş, imparatorluk dağılmış, elde kalan son vatan toprakları da işgal altında, kısacası durum şu ki millet yok olmak üzere. şüphesiz ki bu durum, bir toplum olarak kendi devletini ve dilini tarihsel süreçte ortaya koymayı ama öyle ama böyle başarmış bir milletin hayatta kalma içgüdüsünden başka bir şey değildir.

böyle bir durumda, bu içgüdüyü topluma hakim kılacak bir lider tek başına yeterlidir. bunun dışındaki toplumsal sorunlarda ise varlıksal bir tehdit söz konusu olmayacağından dolayı işler bu kadar kolay yürümez. oyun teorisindeki tipik prisoner's dilemma örneği aslında bunu çarpıcı bir şekilde açıklar.

bilmeyenler için kısaca geçeyim, iki suç ortağını polis yakalar ve çapraz sorguya alır. ikisi de itirafta bulunmazsa 1'er yıl hapis cezası alıp yırtacaklar, ikisi de birbirini satarsa 2'şer yıl hapis cezası alacaklar, biri satar diğeri satmazsa satan ceza almadan çıkacak, satmayansa 3 yıl hapis yatacaktır. kuşkusuz iki taraf için de en mantıklı tercih birbirini satmamaktır ama bunun için gereken şey de karşılıklı güvendir.

bu örnek içinde insan olan her şeyi anlamamızı oldukça kolaylaştıran bir şeydir aslında. bugün neden bazı toplumlar refah içinde yaşarken, bazıları açlıktan sürünür bir halde diye soracak olursanız bunun cevabını o toplumlardaki yerleşik siyasi güç kompozisyonu verebilir. bunu insan üzerinden biyoloji ile irdeleyecek olursanız bu kuşkusuz prefrontal korteks ile limbik sistem arasındaki bir mücadeleden başka bir şey değildir.


%100 adil bir toplum tasavvur edilebilseydi eğer ben iddia edebilirdim ki o toplumun içindeki bütün bireylerin korteksi, limbik sistemlerini mat etmiştir. böyle bir şey izentropik kompresör tasarlamaktan farksız yani imkansız. geçen gün ekşi şeyler'e çıkan üstteki korteks ile ilgili bilgiler mesela. evet belli bir bilinç düzeyindeyiz artık, birçoğumuz sinirlendiğinde bir diğerini öldürmeye kalkmıyor, ya da göz göre göre birinin cebinden cüzdanını çalmaya ama bu karmaşık hale gelen toplumsal ilişkilerin karmaşıklaşan adalet ihtiyacını karşılamaya yetmiyor.

bu sefer toplumun içinde devletin şiddet kullanma tekelini örtülü biçimde devletten de destek alarak kullanan suç şebekeleri ortaya çıkabiliyor. ya da adil olmamasına rağmen vergi tabanını kasten daraltarak kendi yandaşını yaratmak isteyen siyasi güçler de ortaya çıkabiliyor.

aslında ortadaki temel çıkış noktası fırından ekmek çalan fakir çocukla birebir örtüşüyor, ki bu nokta hayatta kalma içgüdüsüdür. açgözlülük de bunun bir yansımasıdır mesela aynı şekilde cimrilik de, devlet kaynaklarını kendi yandaşına peşkeş çeken bir iktidar da. olayı son örnekte kompakt hale getiren ise, çıkış noktası limbik sistem olan aynı içgüdünün, toplumun herhangi bir alt kırılımındaki farklı kişiler tarafından karşılıklı güven duygusu içinde ortak hareket mekanizmasını yaratmayı başarmasıdır.


yani o kadar tuhaf ki aslında insanların karşılıklı güven duygusu atfetmeyi başardığı bir kavram var ortada, adı da para. kimsenin elindeki malı parayla başkasına vermediğini düşünün. dolar dediğin şey ne ki aslında değersiz bir kağıt parçasından başka? ama değil işte ve bunun nedeni dünya'daki bütün insanların o kağıt parçasının bir şeyleri alabilecek kadar, yeteri kadar çoksa her şeyi alabilecek kadar değerli olduğuna olan güvenleri ortak bir değer yaratmayı başarıyor.

para bir yandan da ilginç bir şey öyle ki dünya'daki bütün insanlar birbirine sonsuz bir şekilde güvenmezken bu insanların istisnasız hepsi diğer bütün insanların güvendiği şeye yani paraya güvenebiliyorlar. bunu sanırım, paraya değil de birbirlerine karşı yapmayı başarmış olsaydık bugün dünya'da dil, din, ırk namına hiçbir ayrım kalmayabilirdi.

sanırım paranın bu denli bir mucizeyi gerçekleştirmeyi başarmış olmasının nedeni, hem toplumsal katma değer üretiminde ödül olarak sunulabilmesi ki bu kapitalizm'in merkez ülkeleri için geçerli, hem de yeteri kadar çok paranın diğer insanlara karşı bir nevi gönüllü kölelik edinebilmesinin önünü açması ki bu da çevre kapitalizm ülkeleri için geçerli. yani kendi içgüdülerinin tatmini için kendi frontal kortekslerini insanların buna alet etmeyi başarmayı başarabilmesi gerçekten çok şaşırtıcı.

hatta o kadar şaşırtıcı ki dünya üzerinde yaşayan bu insanlar aynı durumda limbik sistemlerinden gelen temel içgüdülerini tatmin etmek için birbirleri arasındaki karşılıklı güveni yani frontal kortekslerini en temelinde toplum yararına olacak katma değerli üretim metotları yerine, limbik sisteme yenilmiş frontal kortekslerini, frontal korteksleriyle birleştirerek organize suç şebekesinden tut terör örgütlerine kadar geniş bir yelpazade toplumsal ilerleyişe karşı bir dinamit olarak kullanabilmeyi başarıyorlar.

Bu içerikler de ilginizi çekebilir