Suriyeli Sığınmacıların Geri Dönüşünü Konuşurken Kaçırılan Önemli Nokta

Bu günlerde pek çok kişi Suriyeli sığınmacıların geri dönüşünü konuşuyor. Ancak meseleyi en başından, unuttuğumuz hatlarıyla ele alırsak, bu dönüşün pek mümkün görünmediğini göreceğiz.
Suriyeli Sığınmacıların Geri Dönüşünü Konuşurken Kaçırılan Önemli Nokta

herkes suriyelilerin dönüşünü konuşuyor.

akp'nin iktidara gelir gelmez ilk icraatlarından birisi, 1999'da imza altına alınmış "anti-personel mayınların kullanımının, depolanmasının, üretiminin ve devredilmesinin yasaklanması ve bunların imhası ile ilgili" ottawa sözleşmesi'ne türkiye'nin de taraf olarak dahil olmasını sağlayan imzayı atmaktı. türkiye-suriye sınırında yer alan ve yıllarca mayın sebebiyle "zorunlu nadas"ta kalmış verimli toprakların yeniden kullanımı ve mayın patlaması sebebiyle gerçekleşen sivil ya da askeri ölüm ve yaralanmaların yaşanmaması için mayın temizleme işi kulağa makul geliyordu.

bu işin akla soru işaretleri getiren ilk yanı ihalesi oldu. meclise gelen kanun teklifine göre mayın temizleme konusunda denetim yetkisi milli savunma bakanlığı’nda değil maliye bakanlığı'nda olacaktı. üstelik mayın temizleme işini de; dünyada mayın temizleme işini en iyi yapan kurumlardan birisi olan ve türkiye'nin de üyesi olduğu nato'nun kar amacı gütmeyen mayın arama ve temizleme birimi namsa, veya avrupa'nın en aktif ve donanımlı istihkam birliklerine sahip türk silahlı kuvvetleri ya da bölgede birçok araştırma yapmış türkiye maden tetkik ve araştırma genel müdürlüğü değil, alelacele düzenlenmiş bir ihale ile israilli bir firma üstlendi.

türkiye-suriye sınırındaki mayınların temizlendiği tarihlerde ne tesadüftür ki suriye'de iç savaş başladı. başta avrupa ve orta asya ülkelerinden olmak üzere suriye'deki ışid, pkk vb terör örgütlerine katılmak için türkiye'ye gelen kişiler istanbul, ankara, gaziantep gibi şehirlerden suriye'ye taşınıyordu. yine ne tesadüftür ki suriye'ye terörist ihraç eden birçok ülke ile türkiye arasında peş peşe vize antlaşmaları imzalanıyordu. bir ara bu terörist trafiği o kadar arttı ki fatih camii‘nde uğurlama törenleri düzenleniyor, kapalıçarşı'da ışid tişörtleri satılıyor, aksaray otogarından dualarla otobüs kaldırılıyordu.

savaşı bu kadar yoğun insan ile beslenen suriye'de büyük çapta mülteci hareketleri olması da ne yazık ki kaçınılmazdı. tam da bu hareketlilik başlamak üzereyken, ülke tarihinin herhangi bir döneminde olası bir “türkiye'ye toplu iltica” senaryosunda kriz yönetiminin en önemli görevlerinden birini üstlenecek kurum olan türk kızılayı'nın genel başkanı sağlık sorunlarını gerekçe göstererek birden bire istifa etti, ve kızılay'ın yönetimi değişti. ardından, başta gaziantep ve kilis olmak üzere birçok ilde kurulacak mülteci kamplarında "3 yıl" boyunca dönüşümlü görevlendirilecek personel listeleri belirlendi.

mülteci kamplarında yönetim yetkisi ve son söz, ne yazık ki, kilis'e her gün ışid bombaları yağarken skandal "roket düşerse çökün" afişlerini yaptıran, birçok personeli fetö operasyonu ile açığa alınmış afad'daydı. insani yardım yönetimi ana planlamasının çok kötü yapılmasından dolayı önemli sıkıntılar yaşanmaya başlandı. uluslararası mülteci sözleşmelerinde, genel teamüllerde ya da geçici kabul yönetmeliklerinde yer almayan birçok hatalı ve insanlık dışı uygulamaya izin verildi.


riskli ülkeye giden sıradan vatandaşına bile aşılarını tamamlamadan ülkeden çıkış izni vermeyen bir aşı yönetimine sahip devlet yapısı, herhangi bir aşı politikası ve takibi olmayan komşusundan gelen yüz binlerce mültecinin kontrolsüz bir biçimde kendi toplumunun içine karışmasına izin verdi. türkiye'nin yıllar önce eradike ettiği ve artık vaka görülmeyen birçok hastalık tekrar görülmeye, az vaka görülen hastalıklarda ise katbekat artış yaşanmaya başlandı. ne yazık ki, bunun nasıl büyük bir hata hatta felaket olduğunu 5-6 sene sonra daha iyi anlayacağız.

ama asıl sıkıntı mülteci kamplarında yaşanıyordu. kamplarda kurulan kadın pazarlarında birkaç bin liraya “kuma” satılıyor, bazıları tek gecelik ilişkiye zorlanıyor, namus cinayetleri işleniyor, bir orta doğu klasiği olan "sen niye baktın?" kavgaları çıkıyordu. bunların yanı sıra, geceleri suriye'de savaşan ışidlilerin sabah mülteci kamplarında hatta türk hastanelerinde tedavi edilmesi, hatta bazılarının sınır ötesine ambulansla taşınması gibi skandallar da bitmiyordu. daha ilk günlerde mülteci çadırlarına nargile götürülmesi ile başlayan "keyfi" ve kontrol dışı süreç bugün mültecilerin ülkelerine tatile gidip geri dönmesi ile devam ediyor.

kamplardaki ve şehirlerdeki kontrol zamanla tamamen kaybedildi. suriyeli mülteciler anadolu toprakları üzerinden avrupa'ya iltica şanslarını zorladılar. bir gemiye binmeyi başarabilenler ege ve akdeniz üzerinden avrupa kıyılarına ulaşmaya çalıştı. türkiye'nin ege sahillerinde akıl almaz boyutta insan kaçakçılığı sektörü oluştu. insanlar göz göre göre sahte can simitleriyle batacağı bilinen teknelere doldurulup taşınıyordu. birçoğu aylan bebek gibi hayalini kurduğu özgürlüğe ulaşamadan hayatını kaybediyordu. peş peşe gelen ölümlerden sonra medya ve sivil toplum kuruluşlarının etkisiyle güvenlik arttırıldı. kaçakçılar riske girmemek için insanları bodrum'dan, datça'dan, marmaris'ten çaldıkları lüks yatlarla kendi başlarına göndermeye başladı. yunan adaları türk yatlarının hurdalığına döndü.


gidemeyenler ise anadolu'nun her yerine yayıldı. uluslararası anlaşmalarla bir kısmına gelir sağlandı, hali vakti yerinde olanlar büyük şehirlere yerleşti. hepimiz biliyoruz işte, istanbul'da birbirini öldürenler de var en prestijli sitede oturan da. sapığı da var efendisi de. suriye atom enerjisi kurumunun baş mühendislerinden birisiyle tanıştım, önce gebze'deydi, şimdi romanya'da bir fabrikanın gece vardiyası sorumlusu. halep'in en büyük hastanelerinde çalışmış bir hekim en son ankara'da bahçıvanlık yapıyordu. karadeniz'in iç ilçelerinde tarım yapanlar da var; en yakın yerleşime kilometrelerce uzaklıkta olan ve cep telefonu çekmeyen valla kanyonu'nun kapısında bile dilenen de. ama florya’da donla denize giren zibidilerin aksine çoğu hala perişan halde.

chp bilim kurulu suriyeli sığınmacılar hakkında daha yeni çok kapsamlı bir rapor yayınlandı: "sığınmacıların yarısı günde 1 veya 2 öğün yemek yiyebiliyor. gıda bulmakta sıkıntı çeken 3 suriyeliden 1’i o günü yemek yemeden geçiriyor. 4 çocuktan 1’i günde ancak 1 öğün yemek yiyebiliyor. her 5 sığınmacıdan 2’si ilaca ulaşmakta zorluk çekiyor. suriyeli çocuklara dilencilik ve ağır işlerde ucuz işçilik yaptırılıyor. günde 100 lira toplayamayan dilenci çocuk şiddete maruz kalıyor. kız çocuklar zorla evlendiriliyor. çocuk yaşta gebe kaldıkları için bebek kayıpları yaşanıyor. suriyeli kadınlar fuhuşa ve ikinci eş olmaya zorlanıyor."

evet, kim olduğunu hepimizin bildiği birileri yine planladı, “lozan’ı beğenmeyip ülkeyi sevr’de istenenden beter hale getirenlerin” yardımı ile orta doğu’nun daha da istikrarsızlaşması için önce geçiş yolları temizlendi, sonra geçici konaklamaları planlandı. mesleki anlamda daha nitelikli olanları bir şekilde yolculuğunu uzattı, ama büyük kısmı türkiye'de kaldı, kalacak. tıpkı iran ve ermenistan sınırındaki mayınların temizlenmesinden sonra ülkeye giren ve bütün ülkeyi e-80 otoyolu üzerinden yürüyerek geçen afganlar, pakistanlılar ve bangladeşliler gibi azı gidecek çoğu kalacak. ister istemez, ülkenin nüfus, sağlık, eğitim gibi tüm toplumsal dengelerini alt üst edecekler.

özetle; suriyeliler dönmeyecekler, dönemeyecekler. evet, belki bir kısmı zaten suriye’de de istenmiyordu, ya da başka bir kısmı suriye’de yaşamak istemiyordu. ama onlar sıradan bir iç savaşta canlarını ve sevdiklerini kurtarmak için iltica etmiş insanlar değiller. 80 yıllık cumhuriyetin “yurtta barış dünyada barış” kültüründen uzaklaştığımız için geldiler. onlar, bir coğrafyanın paylaşılması, yeniden yapılanması ve o coğrafyadaki ülkelerin demografik değişim ile zayıflaması için büyük planlara kurban edilmiş sürgünler.

çünkü gerçekten, coğrafya kaderdir.

İbn-i Haldun'un Zamanları Aşan Tespiti: Coğrafya Kaderdir