Thom Yorke'u Radiohead Türkiye'ye Gelsin Diye İkna Etmeye Çalışan Sözlük Yazarının Hikayesi

ABD'de, 2017'deki bir Radiohead konseri sonrası grubun solisti Yorke'u barda yakalayan Sözlük yazarı adeta duygularımıza tercüman olmuş.
Thom Yorke'u Radiohead Türkiye'ye Gelsin Diye İkna Etmeye Çalışan Sözlük Yazarının Hikayesi


2017'de radiohead'in seattle konserine gitmiştik

8 Nisan 2017 Radiohead Seattle konseri @ KeyArena / setlist

konser sonrasında seattle hipsterlarının uğrak yerlerinden biri olan sea monster lounge'a gittik. müziğin kuvvetiyle kendimizden geçmiş, birbirimizle güçlükle konuşabiliyorken sadece orgazmik bir ruh halinde kalmak için içmeye devam etmek istemiştik.

Seattle - Sea Monster Lounge

normalde içeri alırken pek de standardı olmayan bu barın o gece kılı kırk yarmasından kelli birbirimize 'lan acaba?' demiştik ama pek de ihtimal vermemiştik bu depresif turşunun insan arasına katılıp içeceğine. gitse gitse the rainier club tarzı elit kere elit yerlere takılır diye düşünmüştük.

neyse allem ve kallem edip içeri girmeyi başardığımızda o gece geç saatte çıkacak olan fuzz mutt henüz sahne almamıştı. o zamanlar daha ilk albümünü çıkarmamış bu enerjik grubu ara sıra gider dinlerdik. içeride olağandışı bir enerji, bir hareketlilik göze çarpıyordu. daha önce aynı mekanda birkaç kez sohbet ettiğimiz mudhoney'den mark arm'ı bardan içki alırken gördük, onu gözlerimizle takip ettiğimizde normalde sahnenin yanında olmayan, o gece peydah olmuş bir masaya doğru gidip oturduğunu fark ettik, kalabalığı yarmaya çalışıp biraz ilerlediğimizde thom yorke'u masada oturmuş yanındakilerle şakalaşırken gördük. bir yandan da demleniyordu. etrafında koruma ordusu demeyeyim ama ayakta bekleyen iri kıyım iki kişi vardı. greenwood kardeşlerden uzun saçlı olanı da yanındaydı; jonny herhalde, jonny, gitarist olan.

çok şaşırmış ama bir yandan da heyecanlanmıştık. acaba gidip bir merhaba dersek dev terslenir miydik yoksa beklemediğimiz bir sıcakkanlılıkla masaya mı davet edilirdik? bu hayalleri tarttığımız birer kadeh viskiden sonra ben cesaretimi topladım ve konuşmaya karar verdim. tam da o sırada thom masadan kalktı ve arkasında önünde birer iri kıyım koruma ile tuvalete doğru yönlendi. hemen atıldım ve korumanın beni iki bacağım kalınlığındaki koluyla hunharca itip saf dışı bırakmasına aldırmadan seslendim: "thom! hey thom, i want to talk to you man!" konuşmanın geri kalanını türkçeleştirerek yazacağım.

thom yorke: evet hey nasılsın, bak tuvalete gitmem gerekiyor, neden çıktığımda benimle beraber masamıza gelmiyor musun, orada söylersin söyleyeceğini tamam mı?

ben: ta... tamam tabii ki adamım, sorun değil.

buna inanamıyordum! thom tuvaletten çıktı ve yerine geri giderken bara doğru yaklaşıp eliyle bana da gelmemi işaret etti, heyecanla kalktım ve koruma kalkanının arasına girdim, thom önde ben arkada masasına ilerledik. hemen benim için bir sandalye eklendi ve ne içeceğim soruldu, buzsuz single malt isteyip oturdum ve masadakileri selamladım.

mark arm atıldı:
-hey seni tanıyorum, nasılsın ha?
-oh selam mark, iyiyim sadece..bilirsin, radiohead dostum..
-ha ha ha elbette.

thom yorke: vay canına, herkesi tanıyorsun? sen de kimsin böyle, burada ne yapıyorsun yoksa konserimizden mi çıktın, anlat bakalım?

ben: eheh adım kabahat evet konserinizdeydim ve hayatımın en...

ty: wow wow bu nasıl bir isim böyle, nerelisin sen?

ben: istanbullu'yum, türkiye.

ty: ooo türkiye demek. şu basın özgürlüğünün olmadığı, insan haklarının hiçe sayıldığı, yemekleriyle ünlü, avrupa ve asya arasında yıllardır bir köprü olmuş ülke olan türkiye öyle mi?

alay mı ediyordu, kafası güzeldi de sempatik mi olmak istiyordu tam kestirememiştim ama pek de umurumda değildi: 

- evet orası. bilirsin, pek de özgürlükler ülkesi sayılmayız ama yine de kafası çalışan bir sürü insanımız var...

ty: evet evet belli, görüyorum haha. mark'a dönerek: ne düşünüyorsun mark?

mark bana dönerek: pfff adamım ne düşüneyim, umarım o lanet olası adamı desteklemiyorsundur, biliyorsun, uzun boylu olan, ne lider ama haha.

ben: erdoğan'dan mı bahsediyorsunuz?

ma: evet aynen erdoğan (kırık aksanıyla) tam bir a..h...! (burasını başımı yakmamak için çeviremiyorum)

ben: bakın hayır, onun destekçisi değilim ama önünde sonunda o seçilmiş bir cumhurbaşkanı, evet berbat politikaları olabilir ama kusura bakmayın onun bir g..d..... olduğunu söylemenize izin veremem. hatta bence siz kendi lanet olası başkanınıza bakmalısınız, onu seçtiğiniz için utanmanız gerektiğini düşünüyorum. duvar örmek öyle mi? şaka yapıyor olmalı!

thom yorke: hey sen baya çetin bir cevizsin, üstelik idealist de!

mark kahkahalar atarak yanıtladı: hahaha çok haklısın o tam bir şerefsiz, aşağılık pisliğin teki, meksika sınırına duvar çekecekmiş düşünebiliyor musun? bir duvar adamım, hahaha lanet olası bir duvar?

masadaki herkesin keyfi yerindeydi. içkilerden birer yudum alındı ve thom yorke bana dönerek sordu: -e söyle bakalım benimle ne konuşmak istedin?

ben: ah bilmiyorum thom. neden? neden türkiye'ye gelmiyorsun? sizi ve müziğinizi seven belki yüzbinlerce insan var ve yurt dışına çıkıp bir radiohead konseri izlemeleri hiç de kolay değil. bak evet protestonu anlıyorum hatta buna saygı da duyuyorum ama neticede politikalar hükümetlerin işidir adamım öyle değil mi? radiohead'i dünya gözüyle izlemek isteyen insanların günahı ne?

ty: bak bu zor bir konu. bir grup olarak bazı dertlerimiz var

ben: tek derdinizin insanları üze üze ev almak olduğunu düşünüyordum...

bunu söylememle beraber jonny greenwood ilk defa söze girdi:

-hey bekle bir dakika, dur orada, bekle, bekle. bu da ne demek oluyor? ev almak mı?

ty: sakin ol jonny, bırak ben halledeyim.

ben: yanlış anladın jonny, bu bir yerel espri (inner joke?). bir karikatür var hakkınızda, komik bayağı aslında ama unut gitsin, bağlamını anlatmam çok zor.

jonny greenwood: hayır, bana bunu göstermelisin.

ben: elbette, izin ver bulayım.


telefonuma elimi atmıştım ki thom elimi tuttu ve gözlerime bakarak konuşmaya başladı:

- hey bırak onu beni dinle. bak... türkiye'ye gelmeyi aslında çok istiyoruz. bilirsin, harika yemeklerinizden yemeyi, ayasofya'yı ziyaret etmeyi ve belki bir türk hamamında rahatlamayı istiyoruz ama bunu yaparsak hükümetiniz asla geri adım atmayacak ve...

thom'un sözünü bir kez daha kestim:

- hadi ama thom, gelmiyorsunuz ve bir şey değişiyor mu? ha? cevap ver adamım, ne değişiyor, ben söyleyeyim mi? hiçbir şey. evet koca bir hiç. lanet olsun niye uğraşıyorum ki, asla gelmeyeceksiniz değil mi?

thom biri diğerinden daha küçük olan buz mavisi gözlerini gözlerime dikti ve şöyle dedi:

- bir gün... bir gün kabahat, hükümetiniz değişecek ve idealist insanlar tarafından yönetileceksiniz, işte bunu yapabildiğini...

yine keserek araya girdim:

- lanet olsun thom, bunu yapabildiğimizde muhtemelen artık radiohead olmayacak anlıyor musun? ah lanet! işte söylettin. bak affedersin, biraz içtim. ve sizi... (artık duygularımı kontrol etmekte zorlanıyordum ve masadan kalkma zamanımın geldiğini biliyordum) sizi çok seviyorum, sizin müziğinizle kendimi tanıdım, dünyaya baktım, aşık oldum, acı çektim, insanlara baktım, insanlar bana baktı, yüceldim, alçaldım, bu izlediğim ikinci konseriniz ve... ve ne dediğimi çok da bilmiyorum. lütfen thom. jonny? lütfen istanbul'a gelin. bir hatta iki stadyumu doldurabilecek seyirciniz var, aslında çok daha fazlası. bak bu düzen değişmeyecek thom. bana bir söz ver lütfen burada şimdi adamım.

thom suratında şu işe bak gibisinden bir ifade ile derin bir nefes alarak masaya döndü hemen ardından tuttuğu nefesini verdi ve:

söz veriyorum, geleceğiz dedi.

teşekkür ettiğimde gözlerimden yaşlar süzülüyordu ama ağlamıyordum. elimi uzattım, beni tutup kendine çekti ve boynuma sarıldı. yalan olmasın, o halde bir 20-25 saniye kaldık. beni bıraktığında derin bir nefes aldım, utançla karışık bir ifade ile masanın geri kalanını selamlayarak ayrıldım.

- jonny özür dilerim dostum, sen sen bambaşkasın. ve mark teşekkür ede...-fuzz mutt gürültülü bir akorla sahnesine başlamıştı-...rim, iyi eğlenceler.

bara döndüğümde arkadaşım şok içerisinde bana bakıyordu, uzunca bir süre ikimiz de konuşmadık. bana bütün bunların ne anlama geldiğini sordu, olan bitene kendim de inanamıyordum, bilemiyorum dedim. yeni bir içki söyledim. bu gece üst üste içilecek türden bir geceydi.

Caz Tarihini Araştırırken Tesadüf Eseri Telefonda Norah Jones ile Görüşen Sözlük Yazarının Hikayesi