Toplumların Algılarını Tekrar Düşünmenizi Sağlayacak Akıcı Bir Din ve Bilim Kıyaslaması
Din ile bilim arasındaki bitmek bilmez kıyaslamaya Sözlük yazarı "immanuel tolstoyevski", akıcı üslubu ve bölümlere ayırdığı incelemesiyle cevap vermiş.
Toplumların Algılarını Tekrar Düşünmenizi Sağlayacak Akıcı Bir Din ve Bilim Kıyaslaması
iStock


bunların kıyaslandığı her tartışmanın alt metni:

- "benim tayfa": biz daha akıllıyız, koyun değiliz
- dindar tayfa: biz daha derin düşünüyoruz ve alçakgönüllüyüz
- isviçreliler: din neden sorusunu cevaplar, bilim de nasıl sorusunu, hadi öpüşüp barışın.

halbuki en uç kesimdekileri atarsak, insanlar arasındaki fark sandığımızdan az. egolar aynı, dünyevi çıkar ilişkileri aynı, tekrar tekrar yaptığımız düşünsel hatalar aynı. cehalet biraz farklı (eğitim seviyesi düştükçe dindarlık artıyor) ama bunun etkisi sınırlı.

yani bir ateist evrimi de, hatta islamı da daha iyi bilsin farzedelim. yine de algıda seçicilikten muzdarip olacak; otoriteye itaatten, yalancılıktan, motivated reasoning'den hep muzdarip olacak ve tüm bunlar, bildiklerini çarpıtacak.


asıl fark bireylerde değil sistemlerde: dinler bu zayıflıklarımızın üzerine bina ediliyor, onlardan besleniyor.

mesela, tüm düşünsel hataların anası olabilecek confirmation biası fazla yapman, seni dinden çıkarmıyor. imam gelip seni uyarmıyor, arkadaşların seni dışlamıyor. aksine ödüllendiriliyorsun. keza otoriteye itaat. keza groupthink... elbette her din "kafanızı kullanın" der ayıp olmasın diye (yakın geçmişe kadar bunu da demiyorlardı) ama tüm sistem, insan doğasının "bug"larının istismarı üzerine kurulu.

bilim ise tam tersine bunları dizginleme üzerine kurulu: "insan için, insana rağmen".

"confirmation bias" örneğinden gidelim: size 2, 4, 6 diye giden bir sayı dizisi veriyorum ve bu dizideki kuralı bulmanızı istiyorum. istediğiniz kadar rakam deneyebilirsiniz. hemen aklınıza çift sayılar kuralı gelecektir. bilimadamı da olsanız, dindar da olsanız ilk deneyeceğiniz rakam 8. "evet" diyorum. gaza gelip 10 ve 12'yi de denedikten sonra kuralı bulduğunuzu söylüyorsunuz. ama asıl kural "her sayının bir öncekinden fazla olması" idi. 3 veya 7 'yi de deneseydiniz görecektiniz.

neden patladık? sadece görüşümüze uyan örnekleri test ettik. onay (confirmation) aradık yani. "ne olmalı ki, beni görüşümün yanlışlığına ikna etsin?" diye düşünmedik.


bu hatayı bir bilimadamı da yapacaktır.
sonuçta kırk yılın başı bir teori bulmuşsun (çift sayılar kuralı), belki meşhur olacaksın, olamasan bile sonuçlarının doğruluğunu gösterip (8, 10, 12) seneye de devam etmek için araştırma fonu alacaksın. yani çıkarın da bu yönde.

ama bilim bunu ödüllendirmiyor. illa görüşünü çökertecek örnekleri de bulup denemeni istiyor. teorisine en çok pozitif kanıt bulmuş bilimadamı en iyi bilimadamı olmuyor.

din size, "beni görüşümün yanlışlığına ne ikna eder" sorusunu sordurmaz. bir dindar kendi çabasıyla bunu sorabilir elbette ama içinde bulunduğu kültür ve kurumlar bunu ödüllendirmiyor. "görüşümü daha da pekiştirecek başka ne mucizeler, ne kehanetler var? " sorusuna itiyor.

(bu arada, dindar olmayanlar da otomatikman bunları düşünme yetisi kazanmıyorlar. din-bilim kıyası yapıyorum, dindar-dindar olmayan kıyası değil)


benzer bir örneği, otoriteye itaat için de kurabilirdik.

einstein bir hiç iken ve tek bir laboratuvar deneyi olmadan "otoriteyi" yıkabilmişti. hemen sonra da kendi otoritesi kuantumcu gençler tarafından yıkıldı. burada öncüllerine saygı duymak (onların omuzları üstünde yükseliyorsun) ama onlara itaat etmemek esas (omuzlarının üstünden daha çok şeyi görebiliyorsun).

egomuzu ve kalıcı bir miras (hiç değişmeyen bir teori gibi) bırakma güdümüzü, evrene duyulan merakla terbiye eden, nesiller arası bir anlaşma bu. bir süreç.

işte bilim de zaten budur: belli kuralları olan (bilimsel metod) bir süreç. yoksa bir kişi değil, kurum değil, bir teoriler bütünü değil. çünkü bunların hepsi değişebilir, newton gider einstein gelir, oxford universitesi gider berke üniversitesi gelir, ama bilim sabit.


organize dinler ise kategorik olarak farklı olgular:

liderler dinin ayrılmaz birer parçası, kişi kültü büyük (peygamberler)

teoriler bütünü dinin değişmez ve yanlışlanamaz bir parçası (kutsal kitaplar)

kurumlar dini tanımlayan şeyler (katolik kilisesi)

yani ingiliz kraliyet bilim akademisi, bilimi tanımlamıyordu ama katolik kilisesi, 1 milyar insanın inancını tanımlayan bir kurum. ve düşünün ne kadar kapsamlı bir kurum: ordu toplayıp savaş açabiliyordu (siyasi kurum), vergi toplayabiliyordu (iktisadi kurum), eğitim veya sağlık gibi işleri organize ediyordu (sosyal kurumlar).

yüzeysel bakarsak, bilim ve dinin çatışma yaşayacağı alan, ikinci maddedeki dogmalar olacak.

bunu bolca yaşadık da. "bilim nasıl sorusuna, din neden sorusuna cevap verir" diyenler de az çok tarih okumuşlardır. dinler, bal gibi de her konunun nasılına cevap veriyorlardı. fakat bunlar kötü cevaplardı ve işe yaramıyorlardı. bilimin farkı işe yaraması.

bu değişim de öyle zart diye olmuyor. dinlerin geri adım ata ata metafiziğe sıkışmaları (kısmen), yüzlerce yıl verilmiş mücadelelerin sonucu. yoksa hangi din baştan kendini kısıtlamış, "sadece neden ile ilgileniyoruz, yoksa yediğinize içtiğine ve diğer fikirlerinize karışmayacağız" demiş?

tarihte yaşamış onca halife, papa, rahip, kendi dinlerinin amacını ve temel sorusunu yanlış anlamadılar herhalde.


bu neden-nasıl ayrımı, mevcut durumu da eksik betimliyor.

şu kavramlar metafizik mi artık: özgür irade, ruh, bilinç

insanın özgür iradesinin olmamasının, islam gibi sınav-ödül sistemine dayalı dinlere etkisi, kopernik devrimi sonucu dünya'nın merkezde olmadığının anlaşılmasından, yahut evrim teori'si sonucu insanın da bu dünya'nın merkezinde (tepesinde) olmadığının anlaşılmasından daha yıkıcı. en azından kağıt üstünde.

-"neden buradayız?"
-"adil bir sınavdan geçiyoruz, ona göre ödül alacağız"
-"e sınav adil değil ki?"

nörolojinin bulguları, doğrudan "neden" sorusunu etkiliyor.

bu konuyu şöyle bitireyim: zaten herkes neden sorusuna cevap arar, bu dinin özel alanı filan değil.

ama bu cevabı verirken, bilimsel bakış açısı neleri öğütlüyor: olasılıksal düşünmeyi, wishful thinking tuzağına düşmemeyi, belirsizlik ile barışık olmayı. dinlerin başarısı ise kesinlikleriyle doğru orantılı. yani zamanında "nasıl" sorusuna verdikleri kadar kesin ve muhtemelen o kadar da yanlış.

bu benim önyargım değil, mantıki bir zorunluluk: tarihte 5000 küsur din ve mezhep varsa, "en az" 4999 tanesi yanlış olacak.

genelde bu noktada da tartışma biter. halbuki balığın kafasını tabakta bıraktık...


dinlerin esası bu dogmalar filan değil. yanlışlanabilir olan ve bilimin alanına girenleri de, yanlışlanamaz olup metafizik olanları da, hepsini toplasanız, dinin ufak bir kısmını oluşturuyorlar.

ve bunların gerçeklik ihtimalleri çok mühim de değil. kimse inancına, yunus'un balina karnında tam olarak kaç gün kaldığına bakıp karar vermiyor.

önemli olan bu mitler etrafında bir grup oluşması. hariri'nin sapiensin ilk bölümünde anlattığı şeydi bu. grup, kişi kültü ve ortak hikayeler etrafında birleşiyor ve sosyal-ekonomik-politik bir güç oluyor, tıpkı katolik kilise'si gibi.

dinin esası bu güç işte. bir teori, bir metod, bir süreçten ziyade fiziki bir güç. en başarılı din, dünyayı en iyi açıklayan (bilimin amacı gibi) veya insanları en mutlu eden (bazı etik felsefelerinin amacı gibi) değil, en etkili ve en geniş ittifakları yaratabilen din. normalde, kişisel ilişkilerinle en fazla 150 kişiyi idare edebilecekken, bu sayede milyarları organize edebiliyorsun.


dogmalar doğru olmak zorunda değiller ama sabit olmak zorundalar, yoksa grup büyüdükçe, hikayeler çeşitlenecek ve ittifaklar kırılacak. değişime direnç, başarılı organize dinlerin dna'sında olmak zorunda.

elbette bu kırılmalar kısmen kaçınılmaz: bugün 1 milyar katoliğin her biri papa'yı takip ediyor ama düzinelerce ayrı protestan mezhebi, onların altında ayrı kiliseler var. bana okulda "müslümanlıkta hristiyanlıktaki gibi mezhep bölünmesi yoktur" diye öğretilmişti, gayet de var. ve her bir mezhebin, mitleri de evriliyor zamanla.

ama bu sınırlı dinamizm, dinlerin bir özelliği değil, buna zorlanıyorlar.

yani bilim süreç olduğundan, ideal bilim de sürekli değişen bilimdir (kahramanlarıyla, kurumlarıyla, teorileriyle). ama güç, değişmek istemez, ideal hali statükodur.

"en güzel günlerimiz, en büyük kahramanlarımız, en bilge çağlarımız çoktan yaşanmış olanlardır, ki gelecekten öyle çok şey beklemeyin, şu güzel ortamı bozmayın. tarihin en iyi müslümanı, en adil sistemi, en huzurlu toplumu hiçbir zaman değişmeyecek. biz bu atlantis'e tekrar kavuşana kadar, vekaleten iktidardayız"