Toplumumuzun En Büyük Bug'larından Birisi: Türk İnsanının Kavga Çıksın İster Gibi Konuşması
Maalesef insanımız hakkında yapılmış haklı tespitlerden biri.
Toplumumuzun En Büyük Bug'larından Birisi: Türk İnsanının Kavga Çıksın İster Gibi Konuşması

türk insanının kavga çıksın ister gibi konuşması... bana mı öyle geliyor bilmiyorum ama sanki müşteri temsilcisi veya satış elemanı değilse, yani üstününastı konumda bulunmuyorsa, iletişime geçtiğimiz her tipin medeni cesaretten yoksun, devamlı kompleksli bir şekilde ters yapmasıdır.

- ne yani kardeş biz godoş muyuz?

- anlamadım kardeş, yani sen dinsiz misin tövbe haşa?!

sürekli terslemeler. "birader kafan basmıyor herhalde; sana kaç defa anlatacağız" vs... bu ve buna benzer laflar. canımı sıkmasınlar bilmemne. trafikte de böyle mesela. yol boyu herkes yayalara ve birbirine sövüyor. gündelik yaşam sürekli restleşmeyle devam ediyor. herkes sinir küpü. herkes kompleksli. nasıl konuşuyon sen birader... yalnız erkekler de böyle değil. sürekli aşağılamalar; kalk oradan sen; çekil kenara; ben yapacağımı bilirim...

her şey diken üstünde anlayacağınız.

eğitimsiz olmamızdan kaynaklanan durum.

s*kile s*kile s*kmeyi öğrenmesinden dolayıdır.

misal ilk defa mobilya alıyorsunuz ve mobilyalarınızı siz naif takıldığınızdan olsa gerek y*rrak gibi monte ediyorlar, tamir istiyorsunuz 2 ay geçiştiriyorlar. ama çileden çıkıp doğrudan fabrikayı aradığınız anın 20 dakika sonrası montaj ekibi "abi sabah sabah fabrikadan aradılar hemen tamire gelelim" diye telefon açıyor.

bu sadece bir örnek. naifliğe, yumuşak karınlılığa bu ülkede yer yok.

istanbul özelinde konuşuyorum. sertlik, sallapatilik, rüzgar yapma, işinizi gördürmek için olmazsa olmaz haline gelmiştir. mobilya örneğini veren arkadaşı can-ı gönülden kutluyorum. daha dün akşam yaşadım. ki internettir, tv'dir, doğalgazdır, vergi borcudur, site yönetimidir, ptt'dir her yerde bu en aşağılık tavırlarla ancak iş gördürebiliyorsunuz. insanlara tehdit unsuru olduğunuzu hissettirmezseniz değer görmüyorsunuz. kısaca varoş kültürü artık genel bir düstur, bir gereklilik halini almıştır.

istanbul'da yaptığını rize'de yaparsan seni sabaha kadar döverler. rize'de, trabzon'da beyefendilik, hanımefendilik yaparsan insanlar meşrebince saygı gösterir. burada kimse beğenmez ama bu taşrada çoğu zaman böyledir. sakarya'da, erzurum'da adam olursan seni adam bilirler, kral olmaya kalkarsan da dayak yersin.

paris'te restoranda, kafede arsızlık yaparsan sana öyle bir ayar verirler ki doktora yaparsın medeniyet üzerine.

tayland'da yüksek sesle ters çıkarsan herkes "invasion of body snatchers"daki uzaylılar gibi sana döner "bu ne çeşit bir hayvan diye" bakar.

sürekli söylüyorum bunu, bu ülkenin milli duygusu "aşağılık kompleksidir". hiçbir diğer fikir, yaşam tarzı, paradigma bu denli baskın değildir. bu aşağılık kompleksi isveçlisinde, hollandalısında, avustralyalısında, ingilizinde de var. yani milli bir husus değil tarihsel, sosyal ve en önemli sınıfsal unsurların bir sonucu, görünümüdür. yalnız bunun en iğrenç versiyonlarından biri bizim yaşam tarzımıza entegredir ve iş, aşk, spor her alanda dört bir koldan bastırır.

insanların zor yaşam koşullarına dayalı olarak stresli ve gergin olmasının yanı sıra büyük şehir kalabalığında sık sık birbirleriyle nahoş temaslara girmek durumunda kalmaları; kapitalist toplumun rekabet anlayışının doğal sonucu olarak kendini ezdirmemek için başkasını ezme düsturunun yaygın olarak benimsenmesiyle birleştiğinde ortaya böyle bir tablo çıkmaktadır.

türk insanına özgü değildir; kavga çıksın istemekten ziyade birikmiş öfke ve huzursuzluğun kendini koruma refleksiyle bezenmesidir. biraz da insanın rahatsız olduğu şeye daha çok dikkat etmesiyle alakalıdır, zira gayriresmî rakamlarla nüfusu 20 milyon civarına ulaşmış istanbul'da her gün milyonlarca insanın kullandığı toplu taşımalarda çıkan kavgalar haber değeri taşıyacak kadar ender görülür. 20 milyon insan çük kadar şehirde kavga çıksın ister gibi davransa sonuç olarak kavga değil meydan savaşı çıkar.

herkes borçlandı ve cinselliği yaşayamaz oldu. bu iki dış ve iç sosyal aksamalar, yetişkinleri kara delik gibi kendi içinde büzdü. yaklaşınca yutmaya başladılar.

yoldan birini çevir, etinin budunun 10 katı banka borcu vardır. ışığı göremiyor millet. eskiden elden borç vardı. şimdi sistem, bankalar eliyle borcu son kullanıcıya yükledi. aldığın balon evlerden her biri aslında inşaat temelli ekonomiye hizmet ediyor. diğer tüketim araçları da yüksek vergi olarak aynı şekilde. güya devletin gelirine göre azalan borcunu vatandaş üstlendi. haliyle bi kalkan el kol oluyor.

bir de tv ve sosyal medyadan atar gider yapmalar, ünlüler ve devleti yönetenler tarafından utanmadan yapılıyor. bunları gören vatandaş, ohooo diyor bunlar böyleyse ben neler yapmam diyor. babaaa babaa diyor. bizde niye yok diyor. gençler de bu kişiliklere öykünüyor.

asabi türk insanı hakkında katıldığım tespit. bazen karşınızdaki kişinin orospu çocukluğuna oranla bunun birkaç tık ötesi de olabiliyor.

normalde hiç adetim olmamasına ve huylarını da bilmeme rağmen geçenlerde bir avm oto yıkamacısına gitmek durumunda kaldım. arabadan indiğim andan itibaren sarışın kirli sakallı çelimsiz bir velet (en fazla 20'li yaşlardadır) vücut dili olarak kollar yanlara açık kavgaya girişmeye ramak kalmışçasına "merhaba?" diyerek çıkageldi :) fiyat sordukça da "30 lira? 100 lira?" gibi böyle ne soruyon der gibisinden vurgularla ve kavga çıksın ister bakışlarla cevap verdi. bakın verdiği cevaplarda bir terslik yok; tamamen adamın hal,hareket ve tavırlarından bahsediyorum. zira uzaktan bizi gören birbirimize dayılanıyoruz birazdan da kavgaya tutuşucaz sanır.

neyse bu bana arabanın üzerindeki reçinenin normal yıkamayla temizlenemeyeceğini, mutlaka indirimli 250 liralık paketten yaptırmam gerektiğini filan anlattı. dedim sen yıka, paket maket uğraşıcak vaktim yok. çıktım yukarıda işimi hallettim 45 dk sonra uğradığımda başka adamlar da olmasına rağmen direkt buna gittim araba oldu mu nerde diye, yüzüme bile bakmadan şu arkadaş bakıyor diye işaret etti. yıkamanın ardından reçine meçine hak getire, tamamen temizlenmişti. ödemeyi yaptık aldık arabayı.

tabi duyarcı tayfa "ama onlar da günde kaç kişiyle karşılaşıyo :((" diye duyar kasacaktır illa ki de siktirtmeyin duyarınızı, biz de çalışıyoruz. sana yapılan en kötü muameleyi kendine rol model olarak seçip herkese öyle davranırsan senden bi bok olmaz. hele hizmet sektöründe kusura bakma hiçbir bok olmaz.

muhtelif sebeplerin oluşturduğu bozuk psikolojinin yansımalarıdır efendim.

aklıma gelen birkaç tanesini sayayım da topluma bi faydamız dokunsun:

- türk toplumu maalesef eğitimsiz. bunu cahiller işte yeaaaa manasında küçümsemek için söylemiyorum. içine düştüğünüz bir psikolojik semptomu tanımlayıp adını koyabilmek, yani onun farkında olmak onu yarı yarıya çözmeniz anlamına gelir. maalesef bu ülkedeki birçok temizlik hastası kadın obsesif kompülsif bozukluk nedir bilmiyor, birçok kilolu insan obezite ile mücadeleden bihaber, türlü korkularla yaşamı zindan olmuş birçok vatandaşımızın anksiyetenin tanımına dair herhangi bir fikri yok. bilmedikleri, duymadıkları, tanımadıkları bir düşmanın eline biçare bir biçimde esir düşmüş haldeler. ha, kimse bunları bilmek zorunda değil, bilmiyorsan da bilene git, bir uzmana danış diyorsun ama nafile. türk insanı psikolojik destek almayı küçümseyici, aşağılayıcı bir şey gibi görüyor. saçmalık? parmağın kırıldığında nasıl pratisyen hekime, ortopediste vs. gidiyorsan, kafa bozulduğunda da bunda uzman adama gideceksin, sakin ol.

- sosyo-ekonomik problemler. toplumumuz maalesef tüketim odaklı bir toplum, ev ekonomisi konusunda pek de bi otokontrol sahibi değiliz. asgari ücret alan adamın çıktığı gün iphone kuyruğuna girmesi buna net bir örnek. x-y jenerasyonları duruma biraz vakıf ama z jenerasyonu, yani yeni nesil bu konuda komple mantar ve bu da gençlerimiz öğrenim kredisi, kredi kartı, ihtiyaç kredisi gibi yüksek faizli kredilerin ödenememe krizi ile baş başa, sırt sırta yaşıyor. bu da ne kadar takmıyorum ödenir denirse densin, insanlarda ister istemez bir gerginlik yaratıyor. ay sonu hesabı yapan adamla borçsuz olup kenarda 20 bin lirası olan adam bir olur mu? olmuyor.

- seks denen doğal olguya tabu gözüyle bakılması. evet efendim, bu dediğim bir kısmınıza marjinal gelebilir ama türk toplumu sevişmiyor yahu. sevişmiyor ulan. ayıp, günah, ışığı kapat, kilom gözükmesin, erken boşalırım, bla bla bla... abiler uyanın, kendinize gelin. demiyorum ki herkes sokağa çıksın ve birbirini siksin. eyvallah, toplumsal edep ve ahlak kuralları önemli. ama tabu başka şey usta. bak ilk insandan, milyonlarca yıl önceden bugüne dek değişmeden sabit kalabilmiş çok az şey var ve bunların temelini yine ilelebet, sene 3442 bile olsa değişmeyecek doğal ihtiyaç ve eğilimler; yani yeme-içme, barınma, emniyet ve üreme, yani seks içgüdüsü oluşturuyor. insanı geçtim her canlıda var olan içgüdüler bunlar. demem o ki sevişmek çok doğal, çok olağan, çok normal ve olması gereken bir şey. şuna hiç yaşanmaması gereken bir kabus muamelesi yapmayı bırakın, siz zihnen ve ruhen bunu inkar edip yasaklasanız da bedeniniz ve onun salgıladığı hormonlar sekse ihtiyaç duyuyor ve bu açlığı doyurmadığınızda -tıpkı acıkmış bir karnı doyurmadığınızda yaşandığı gibi- huysuzluk, sinir gibi reaksiyonlar yaşanıyor.

edit: ilk paragrafta belirttiğim içine düştüğünüz psikolojik semptomu tanımlayabilme geyiği var ya. işte burada bahsettiğim şeyin tanımlanmış hali de (bkz: cinsel tansiyon)dur. türk halkının cinsel tansiyonu çok yüksek ama bundan haberi yok veya bunu bi şekilde bastırabildiğini zannediyor.

- birçoğumuzun yaşama ve onun amacına dair bir bilgeliği yok. yani çıkıp da dalaylama olun demiyorum yanlış anlamayın. neye inanıyorsanız inanın, mutlaka bir bilgelik ve tefekkür haliniz olsun yahu. allah'a inanıyorsan, namaz kılamıyorsan dahi günde 20 dakikanı sana bu yaşamı bahşetmiş, seni bir bok sineği olarak yaratabilecekken ruhunu bir insan bedenine üflemiş yaradana ayır, şükret, tefekkür et, düşün, teşekkür et. yok ben inanmıyorum mu diyorsun, otur o zaman kapa gözlerini, doğaya mı inanıyorsun neye inanıyorsan artık ona şükranlarını sun, kimsin, nerden geldin nereye gidiyorsun bunu bi düşün. ha bu arada dipnot; tüm bu dediklerim de oturup gözlerini kapatıp tefekkür ederek pat diye ortaya çıkabilecek güzellikler değil tabi. her neye inanıyorsan ona dair kaynakları oku, bol bol oku, hayata dair farklı görüş ve yaklaşımları izle, takip et.

- ve son olarak sanat ve spor yok usta. hangi türünü seviyorsan sev, ister bilardo oynayıp azer bülbül dinleyen biri ol, ister hiking yapıp radiohead dinleyen biri ol, ister basketbol maçına çıkmadan önce lose yourself dinle, ister otur bi enstrüman çal, ister bi resim çiz, istersen de iki satır bir şey karala. tamamen sana kalmış; ama sanat ve sporun değip de güzelleştirmediği hiçbir şey yok, sen dahil.

bunlar gibi birçok tespit ve öneriyi içeren yüzlerce kaynak var; birazcık nlp'ye inanan herkes bunları biraz kurcalayıp bu gerginlikten az da olsa sıyrılabilir diye düşünüyorum.

en azından asansörde görüp merhaba, bu sabah nasılsınız dediğinizde anasına sövmüşsün gibi bakmaz, yani, umarım.

türk insanı kavgadan korkar.
türk insanı ağız dalaşını sever.

kendisi kavga etmeyi bilmediği için karşındakinin de kavga etmeyi bilmediğine inanır ve karşısındaki de kavga etmeyi bilmediği için küfürleşirler ve buna kavga derler. 

sağlam birine çarpmış birisi iyi bir dayak yedikten sonra tüm gerilimini kaybeder ve efendi bir insan olur. 

türk insanının kavga arar gibi konuşmasının sebebi hiç bir gerçek kavgaya karışmamış olmasıdır.

dayak bu adamları akıllandırır.