Türkçedeki "Kültür" Kelimesinin Farklı Kültürlerle Kesişen Etimolojik Serüveni
Günlük hayatta en çok kullandığımız kelimelerden biri olan kültürün bu taraflarını detaylı bir şekilde incelemek oldukça güzel.
Türkçedeki "Kültür" Kelimesinin Farklı Kültürlerle Kesişen Etimolojik Serüveni
iStock

biraz önce bir kitabı karıştırırken dikkatimi çekti. kültür kelimesi bizde ziyadesiyle sığ bir anlama sahip. hatta cem yılmaz'dan gidersek bir mefhumun başına "genel" geliyorsa o daha da sığlaşıyor, dip noktalarda geziniyor. türkiye'de anlayış kültürü "genel kültür"e indirgeyip bir nevi içini boşaltmaktan ya da "genel kültür"ü yüksek tutarak çeşitli fantezilerini gerçekleştirmeye çalışmaktan ibaret.

kültür, kullanımı en karışık kelimelerden biridir

türkçedeki anlamıyla 19. yy. türkçülük/uluslaşma tartışmalarından öncesine gidememekteyiz. "kültür" sözcüğünün türkçe (yaklaşık) karşılığı "hars"tır. sözcük, izlenebildiği kadarıyla ilk kez ziya gökalp tarafından bugünkü anlamına yakın (ve daha çok alman romantizmi'nin terime yüklediği anlamda) popülarize edildi. bilindiği üzere gökalp kavramı daha çok teknik ve kozmopolit "medeniyet" karşısında, ulusun (tikel) "ruh"unu karşılayacak bir tarzda kullanıyordu. "ekin" sözcüğü ise, tdk tarafından "kültür"ün temelindeki "cultiver" kavramına gönderme yapmak üzere uydurulmuş bir terim. bu bağlamda görüldüğü gibi türkçede batı esinli bir tartışmanın yapılması, kelimenin batı dillerindeki etimolojik yerini araştırma yapmanın daha sarih bir güzergah çizeceği anlaşılmaktadır.


kök, latince'deki colere kelimesidir

“colere bir dizi anlam taşırdı: ikamet etmek, yetiştirmek, korumak, ibadetle onurlandırmak.” “ikamet” anlamı colonus vasıtasıyla colony’e dönüştü ve sömürge anlamını dahil etti. “ibadetle onurlandırmak” ise cultus aracılığıyla cult’a dönüştü. “cultura, cicero’da olduğu üzere, cultura animi’yi kapsayacak biçimde, yetiştirme veya bakma anlamlarını kazandı.” fransızcadan ingilizceye geçen culture, doğada var olan ekip biçme, tarım sürecinin ta kendisiydi. 16. yy’dan itibaren insanın doğal gelişimini kapsayacak bir yan anlam daha kazandı. 18. yy sonları 19. yy başı itibariyle “civilization” ile yakın bir anlama sahip olmuştur. bu noktada kelimenin anlam değişikliğine ve “insan yetiştirmek” anlamına sahip olabilmesinin temel sebeplerinden birini de “ilerleme” ve “rasyonalite” fikirlerinin hakimiyet sağlaması oluşturur.

sanayi toplumlarına geçişle beraber, iktidara geçen “ilericiler”, bu iktidarı insanların alışkanlıklarında, işlerinde, yaşam tarzlarında, ahlaki davranışlarında ve dünya görüşlerinde çok büyük değişiklikler yaratmak için kullanmak istediler. bu inanç james scott tarafından “yüksek modernizm” olarak kavramsallaştırılır ve “en iyi, batı avrupa’da ve kuzey amerika’da kabaca 1830’lar ile birinci dünya savaşı arası dönemdeki sanayileşme ile bağlantılı bilimsel ve teknik ilerlemeye duyulan güçlü (hatta azametli bile denebilir) bir inanç olarak anlaşılır.” velhasıl “yüksek modernizm”, teknik ve bilimsel ilerlemenin kazanımlarının insan etkinliklerini nasıl “uygarlaştırılabileceği” bağlamında kapsamlı bir görüştür.


“civilization”, uzunca bir süre “culture” ile aynı anlamda kullanılmış ve ileriye dönük bir süreci imliyordu

almancada da, fransızcadan alınarak önce cultur, sonra kultur olarak yazılmıştır. ilk kullanımı civilization ile aynı anlamdadır. sömürgeci fetihlerle beraber, artık “kültürler”den söz etmek gerektiği dile getiriliyordu. aynı zamanda ulus içindeki toplumsal ve ekonomik grupların kendine özgü kültürlerinden bahsediliyordu. romantik akım içinde de, egemen “uygarlık”a karşı geliştirildi. alman romantik hareketin kültürü kullanışı “bugün kullanış biçimiyle almanca “kültür” kavramı ise başka bir hareket yönüne sahiptir: bu kavram, “bir halkın özelliklerini içeren” sanat yapıtları, kitaplar, dini ya da felsefi sistemler gibi, tarladaki çiçeklere benzer şekilde var olan insan ürünlerine işaret eder. almanca kültür kavramı sınır çekici, dışlayıcıdır” şeklinde açıklanabilir.

almancadaki bu anlamın, sarayda hakim olan fransız uygarlığına dair özentinin karşısında entelektüel üretim yapan avam tabakasından düşünürlerin bir mücadelesi ve uluslaşma sürecinin bir ayağı olarak görebiliriz. bu genç alman entelektüelleri arasında derebeylerine, saray yaşantısına, saraylı aristokratlara, fransız hayranlığına, akıl düşmanlığına duyulan nefrete ve onların “doğal” olmayan yaşamının karşında “doğal” olan yaşantıya özlem duyguları hissedilir. “kültür, aktif doğal gelişme eğilimi anlamına geldiğine göre yapay ve doğala, dünyaya yaptıklarımız ve dünyanın bize yaptıkları arasındaki diyalektiğe işaret eder.” bu da kategorik olarak “uygarlık” ve “kültür” arasında, maddi ve manevi olarak anlam ayrışmasına neden olur. dolayısıyla kültürün üç farklı anlama tekabül ettiğini söylenebilir:

“(i)18.yüzyıldan itibaren zihinsel, manevi ve estetik gelişime ilişkin genel bir süreci anlatan bağımsız ve soyut ad; (ii) ister özgül ister genel biçimde kullanılsın, gerek bir halkın, dönemin, grubun gerekse genel olarak insanlığın belli bir yaşama biçimini anlatan bağımsız ad. fakat entelektüel özellikle sanatsal etkinliğin ürünleri ve uygulamalarını anlatan bağımsız ve soyut adı da (iii) olarak kabul etmemiz gerekir. şu anda en yaygın kullanım bu gibi görünmektedir: culture müzik, edebiyat, resim ve heykel, tiyatro ve filmdir.”


günümüzde iki farklı kullanım ve anlam biçimi mevcuttur

arkeoloji ve antropolojideki “culture”, maddi üretim ve dolayısıyla toplumsallığı simgelerken, kültürel çalışmalar simgesellikle ilişki kurar. görüldüğü üzere kavram belli bir karmaşıklığa sahip olsa da, anlamdan ziyade kullanım farklılıklarından dolaylı bu yaşanmaktadır. peki bütün entry ne işimize yarayacak? pek tabii ki işkembe-i kübradan orda burda kültür hakkında konuşmamanızı. vallahi genel kültür dediğinizi duyarsam binerim tepenize.

türkiye entelektüelleri ise bir anlamda almanların "das kultur" kullanımına yakındır. fransızların aksine almanlar bağımsız entelektüelleri küçük görür ve düşünsel aktiviteye pek kıymet vermezler (örneğin bir sanatçıyı, düşünürü vb. hamisine alma gibi bir olay pek yoktur). bu yüzden denilebilir ki sarayın değil yerelin pastoralliğini öne çıkarırlar. türkiye'de de hem batıya bir öykünme hem bir bağımsızlık anlayışı hem de cumhuriyet kadrolarının saraydan değil orta sınıftan gelmesi nedenleriyle genel kanının aksine alman düşüncesinin daha yaygın olduğu söylenebilir.