"Türkler ve Türkiye Avrupalı Değildir" Önermesi Gerçekten Bir Doğruluk Payı Taşıyor mu?
Çok uzun zamandır bu konunun keşmekeşini yaşarız, Avrupalı mı yoksa Orta Doğulu mu olduğumuzu çeşitli örneklerle anlatmak neredeyse hobilerimiz arasına girmiştir. Peki Avrupa ile ne kadar ortak yanımız var? Gerçekten "Avrupalıyız" diyebilir miyiz?
"Türkler ve Türkiye Avrupalı Değildir" Önermesi Gerçekten Bir Doğruluk Payı Taşıyor mu?
iStock.com


ülkedeki kültür endüstrisinin ekmek yediği tek saha, ürettiği yegane şey bu avrupalılık mevzusu gibi şablonlardır; hatta gel zaman git zaman, mesaisinin cüz'i bir bölümünü değil, tamamını şablon fetişizmine gömebilir bu münevver sanayimiz, çünkü üretebildiği pek başka şey yoktur. yeri gelir "batının ilmi", "doğunun maneviyatı" şablonunu tekrar eder, alkış alır. yeri gelir kendini birden asyalı görür, dinleyicileri fenafillaha erdirir (çin medeniyeti de aguşunu açmış beklemektedir ya hani?); karşıda düşman ve homojen bir "batı" tasavvur etmesi bir yana, yekpare bir "biz" de bulunmadığını anlayamaz. böylesi mutlak yorumları nasıl yapabildiği, her bir cüzünden alamet-i farika fışkıran, birbirine benzemeyen birimlerin örgütlenmesi olan o muazzam kompleksiteyi nasıl olur da tek bir şablona oturttuğu üzerine düşünmez, çünkü alışılmış paketlerin pazarı büyüktür, ucuz duygusallık da hamurumuzdur. şablonculuk cevherinin özü, pek öyle farklılıklar içermez, farklılık ihtilaftır zira; kültür kitabımızın yaprakları battal gazi film dekoru gibi olmalıdır illa ki.


annales okulunun halen akdeniz tezi kabul gören büyük tarihçisi henri pirenne, eserinde (ortaçağ kentleri) örneğin güney fransa'da bile demografik açıdan anlamlı sayıda ortadoğulunun bulunduğunu, ortadoğu ile avrupa'nın birbiri içine geçmiş olduğunu yazar (kaldı ki tüm metni de din ayrımları haricinde keskin bir ayrımın bulunmadığı, kültür kaynaklarının coğrafyanın tamamına dağılmış halde bulunduğu üzerine dayalıdır.) daha erken dönemde roma'nın suriyeli generalleri, imparatoru bulunuyor. bu öyle bir dönem ki karl jaspers'a (the origin and goal of history) göre günümüz medeniyetinin, algısının, kültür dünyasının bütün temellerinin icat edildiği çağ; buna axial age der jaspers, m.ö. 800-200 arasında günümüz dünyasının tüm kültür temelleri icat edilmiştir aslında. şimdi bile konuştuğumuzda dahi farkında olmadan axial age göndermeleriyle konuşuruz, kültürümüz o çorbadan çıkmadır. bu dönemde ise "avrupa" yoktur (sözcük olarak da yoktur), daha yeni icatlarımız olan "ortadoğu" ise hiç bulunmaz. illa ki benzemezlik arayacak isek, aslında kafa olarak günümüzde ortadoğu, avrupa, kuzey afrika olarak toplayıp çıkardığımız coğrafya ile hindistan ve çin arasında (coğrafyanın da etkisiyle) büyük farklar bulunur (hatta bu farklardan bazıları için (bkz: #66941015)


bu ayrım ve şablonların kabareye döndüğü bazı noktalar da var hatta.

bizim pek sevdiğimiz 'yerliciliği', başka kamera açılarıyla yapanı var; örneğin grafton elliot smith, 1930'lu yıllarda tüm medeniyeti batının kurduğunu söyleyen biriydi ve en büyük argümanı da mısır medeniyetiydi. tarıma, sanat eserlerine, hikaye ve mitlere bakınca her yerde mısır medeniyeti'nin izlerini görüyordu ve batının doğuya olan üstünlüğü olarak kabul ediyordu bunu (buna göre çin her ne almışsa batıdan çalmıştır, "batı" ise özünde mısır, "ortadoğu" oluyor, şaşırabilirsiniz.) hatta elliot smith'e göre hepimiz kültür kaynağı olarak mısırlıyız aslında, yani batılıyız! (mısır medeniyetini abartarak çin medeniyetini gömen bu tezlerin artık kabul görmediğini ayrıca yazmama gerek yok sanırım.) 1930'lu yılların başka açıdan şablonculuğunu yansıtan bu örneği verme sebebim, şablon kullanıldığında bile bulunduğumuz coğrafyanın hiç de batıdan kopamadığı.


islamın ortaya çıkışıyla beraber kendimizi avrupa'dan (christendom) topyekün farklı, nev-i şahsına münhasır görmenin siyasi ideolojiler açısından pratik faydası çok fazla var elbette (tüm tartışmanın başladığı ve bittiği yer de burası aslında.) ancak şablona sokulmak gerektiğinde bile kaçınılmaz olarak o nefret ettiğiniz, tiksindiğiniz batıya ucundan kıyısından dahil olabilirsiniz. bunu daha açıklayıcı bir modelle ifade edenler de var, örneğin ian morris, eserinde (why the west rules) milattan önce birinci yüzyılda roma'yı batının merkezi kabul ederken, m.s. 800'lü yıllarda ise batının merkezini islam dünyası olarak kabul eder; kısaca güney avrupa, 800'lü yıllarda islamın doğuşu ve büyük bir imparatorluğun tezâhür edişiyle birlikte batının merkezi olmaktan periferiye, yani merkezin dışındaki çevreye düşmüştür. bu coğrafyada şehirleşme, ticaret, kültür nerede deviniyor ise "batı"nın merkezi orası olmaya başlar, ama bu kalıcı değildir, merkez ve çevre değişen şeylerdir. ancak buna göre de islam dünyası batıya düşüyor, "doğu" ise hint ve çin medeniyetleri. ezcümle, şablonculuk sektöründen de siyasi ideolojilere hayır gelmeyebilir.


peki neden bu kadar bayılıyoruz karmaşıklığı temsil etmesi mümkün olmayan, başlangıç güdülenmesi olarak da yanlış olan bu şablonlara?

çünkü nefret, şablona sokunca çoğalan bir şey. nefreti, "biz başkayız" böbürlenmesini siyasi gündemler-ideolojiler uğruna dolaşıma sokmak için de pek çok şeyi atlamak, sadece seçtiklerini göstermek (selective interpretation), yeri gelince tribünlere oynamak, duygulardan güç almak gerekiyor. çünkü keskin bir şablonda kendini konumlandırmak için illa ki diğerlerinden kendi şablonunu ayrıştırması, başkalarını insanlık dışı olmakla etiketlemesi (dehumanization) gerekiyor. bunun için ise kendisini övecek, bütün diğerlerini ise küçümseyecek moleküler boyutta sebepler arayıp bulmaktan imtina etmemesi gerek; bunu yaparak bir bakıma ford model t'yi baz alarak günümüz otomobil endüstrisini aşağılar gibidir. zaman-mekan sıkışmasının olduğu, yani bir mekandan başkasına verili zamanda artık hudutsuz ölçüde hızlı gidebildiğimiz ve coğrafyanın etkisinin azaldığı bir çağda, bunca iletişim aracına rağmen şablonculuğunu bir asır evvelindeki formatla devam ettirmek belki de bu geleneğin kaderi.

DAHA FAZLA İÇERİK