Yakın Tarihin En Kahredici Olaylarından Biri: 800.000 İnsanın Öldürüldüğü Ruanda Katliamı
Afrika ülkelerinden Ruanda'da, Nisan 1994'te gerçekleşen katliamda yaklaşık sekiz yüz bin insan, ülkede uzun yıllardır devam eden (önce Almanya, sonrasında Belçika yönetiminde) sömürgecilik ve ırk ayrımı çatışmalarının sonucunda katledildi ve bu, maalesef yakın tarihimizin en feci olaylarından biri olarak tarihe geçti.
Yakın Tarihin En Kahredici Olaylarından Biri: 800.000 İnsanın Öldürüldüğü Ruanda Katliamı
Getty Images/Scott Peterson

radyodan yapılan "yüksek ağaçları kesin!" koduyla başlatılmış soykırım.

6 nisan 1994 tarihinde, bir hutu olan devlet başkanının uçağı düşürüldü. ertesinde, bu olayı bahane eden interahamwe (aşırı milliyetçi tutular) üyeleri, tutsilere ve ılımlı hutulara karşı katliama başladılar. daha sonra yapılan soruşturma ve araştırmalar sonucunda, uçağı düşüren roketin ya da füzenin hutu kamplarından birinden atıldığı iddia edilmiştir.

ve o yıl fransa cumhurbaşkanı olan françois mitterand, "o ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir olay değildir. (dans ces pays là, un génocide, ce n'est pas trop important.)" diyebilmiştir. birleşmiş milletler, o süreçte, 10 askerinin ölümünü sebep göstererek, barış gücü askerlerini bölgeden geri çekebilmiştir.

düşünün ki, parası olan tutsiler, kurşunun parasını karşısındaki hutuya ödeyerek, acısız bir ölüm şekli satın alıyorlarmış. orada yaşanan ve yaşatılan şiddetin boyutlarını anlatmaya yetmeyen bu durum karşısında, gayet rahat bir şekilde tüm dünya sessiz kalabilmiştir. dahası, daha da sonra başka bölgelerde başka şekillerde işlenen, aynı insanlık suçlarına karşı kayıtsızlıklarına da devam etmiştir, bu dünya insanı ve hükümetleri.

insanın ve hayatının değerinin hiçbir zaman olmadığının kanıtlarından sadece biri. aklımın alamadıklarından, duygularımın açıklayamadıklarından, hakkında konuşamadıklarımdan, dünyanın duyarsız tavrını hiçbir zaman algılayamadıklarımdan sadece ama sadece biri...

Katliamdan kalan kafataslarından bir görüntü.


tek bir açıklamayla izahi mümkün olmayan, katliamların sebebinin neredeyse parametre yığınına döndüğü facia

belçikalı yöneticilerin hutu ve tutsileri ayrı kimlik kartları taşımak zorunda bırakmaları, birbirinden ayrı iki kitle oluşturmaları ve bunun soykırıma olan etkisi biliniyor. ancak meseleyi salt ırki bazda açıklamak, altyapı-üstyapı ilişkilerinden yoksun bir açıklama olur, eniştemi yorgan sandım der dururuz. özellikle de söz konusu olan, bütün ülkenin zamanla büyük bir tarlaya dönüşmesi ve toplum içerisindeki çatlakların artık dayanılmaz boyutlara taşınması ise, tek bir açıklama getirmek oldukça zor. afrikanın en yoğun nüfus oranlarını barındıran ruanda ve burundi gibi ülkeler için karışıklıkların olması beklenebilir bir realite. ayrıca soykırımın sadece tutsileri kapsamaması, ülkenin %1'ini oluşturan ve tehdit olarak görülmeyen pigmelerin de katliama uğraması düşündürücü. fazlasıyla malthus'çu görünmek istemem ama ülke kaynaklarının sabit kalırken nüfusun fazlasıyla arttığı bir bölge için malthusçu bir yorumun da eklenmesi kaçınılmaz. kendisi artık fazlasıyla meşhur oldu gerçi, ama jared diamond'ın kitabından bir alıntı yapalım (çöküş):

"kuzeybatı ruanda'da olup bitenler özellikle çok şaşırtıcıydı. bu bölgede neredeyse herkesin hutu olduğu ve yalnızca tek bir tutsi'nin bulunduğu bir topluluk bulunuyordu, yine de burada bile hutu'nun başka hutular tarafından katledildiği kitle halinde katliamlar gerçekleşti. "nüfusun en az %5'i" olarak tahmin edilen bu bölgedeki oransal ölüm miktarı, ruanda'nın geri kalanındaki orandan (%11) daha düşük olmasına rağmen, neden bir hutu topluluğunun, etnik motiflerin bulunmadığı koşullar altında neden kendi üyelerinin %5'ini öldürdüğünün bir açıklaması olmalıydı. 1994 yılındaki katliam devam ettikçe ve tutsilerin sayısı azaldıkça, ruanda'nın başka bölgelerinde hutular birbirlerine saldırmaya başladılar."

"iki belçikalı ekonomist, catherine andré ve jean philippe platteau tarafından detaylı şekilde çalışıldı. platteau'nun öğrencisi olan andré, durumun daha da kötüye gittiği, ancak soykırımın patlak vermediği 1988 ve 1993 yılları arasında bölgeye yaptığı iki ziyaret sırasında burada tam 16 ay kaldı. bölgedeki hane halkının büyük bir çoğunluğuyla görüşmeler yaptı. bu iki yılın her birinde görüşmeler yapılan her bir aile için, evlerinde kaç kişinin yaşadığını, sahip oldukları toplam toprak miktarını ve üyelerinin çiftlikteki işlerinden kazandığı toplam gelirin miktarını tespit etti. aynı zamanda toprak satışları veya transferlerinin ve arabuluculuk gerektiren anlaşmazlıkların da bir çizelgesini yaptı. 1994 yılındaki soykırımdan sonra, hayatta kalanlardan gelecek haberlerin izini sürdü ve hangi hutunun, bir başka hutu tarafından öldürüldüğüne ilişkin herhangi bir kalıp teşkil etmeye çalıştı. andré ve platteau daha sonra bütün bunların ne anlama geldiğini çıkarmak için bu veri yığınının üzerinde birlikte çalıştı. "

"1988 yılında milkare başına 1740 kişi; 1993'te bu sayı 2040'a çıkmıştı (bu değer dünyanın en yoğun nüfusa sahip tarımsal nüfusu olan bangladeş'in değerinin bile üstündeydi.) bu yüksek nüfus yoğunlukları çok küçük çiftlikler anlamına gelmekteydi; 1988 yılında ortalama bir çiftliğin boyutu yalnızca yaklaşık 3.5 dönümdü, bu sayı bile 1993'te 2.88 dönüme düştü. her bir çiftlik (ortalama) 10 ayrı parsele bölünüyordu, öyle ki çiftçiler 1988 yılında yalnızca 0.36 dönüm ve 1993 yılında ise 0.28 dönüm gibi anlamsız küçüklükteki parselleri sürmek durumunda kalıyorlardı... daha büyük çiftliklerden elde edilen daha fazla çiftlik dışı gelir yoğunluğu, kanama toplumunun zenginler ve fakirler arasında giderek daha artan şekilde bölünmesine zenginlerin daha zengin ve fakirlerin daha fakir hale gelmelerine katkıda bulundu... zaten çok küçük olan ve umutsuzca daha küçük toprağa ihtiyaç duyan küçük çiftlikler, çiftlik dışı gelirleriyle satın almalarını finanse eden büyük çiftliklere toprak satarak fiilen daha da küçülüyor."

ayrıca açılan toprak davalarının yoğunluğu ve yıllara göre artışı da ilginç. cosby ailesi albümünün kana bulanmasının öncesinde arkaplanı hazırlıyor:

"her iki bilgi kaynağına göre, en ciddi çatışmaların kökeninde topraklarla ilgili anlaşmazlıklar yatmaktaydı; çatışma ya doğrudan bir toprakla ilgiliydi (tüm vakaların %43'ü) veya nihayetinde bir toprak anlaşmazlığından kaynaklanan koca/karı, aile veya kişisel anlaşmazlıklardı... veya bu anlaşmazlık yerel olarak "açlık hırsızları" olarak bilinen, neredeyse hiç toprağı ve çiftlik dışı herhangi bir geliri olmayan ve başka seçenekleri olmadığından çalarak geçinen çok fakir insanlar tarafından yapılan hırsızlıklardan (tüm anlaşmazlıkların %7'si ve tüm hane halkının %10'u) kaynaklanmaktaydı."

peki iç savaş patlak verdiğinde kuzey batıdaki kanama bölgesinde ne olur? tahmin edileceği üzere andré'ye rapor verenlerin %5.4'ünün öldüğü anlaşılır. bu muazzam rakam içerisinde ise sadece bir tek tutsi vardır. gelir eşitsizliğinin ve toprak mülkiyetindeki adaletsiz koşulların sonucunda bölge halkına savaş çıktığı sırada gelirlerini artırmak için emsalsiz bir imkan doğar. gérard prunier'in röportaj yaptığı ve savaşta tüm ailesi yok edilen bir tutsi öğretmenin söyledikleri düşündürücüdür:

"çocukları okula yalın ayakla yürüyerek gitmek zorunda kalan insanlar, kendi çocuklarına ayakkabı alabilecek durumda olanları öldürdü."

Bugün Demokratik Kongo Cumhuriyeti sınırları içinde kalan bölgede kurulmuş olan Zaire içindeki Ruanda sığınma kampından bir görüntü.


almanya ve belçika sömürgesi olan ruanda'ya siyahları incelemeye antropologlar gitmiş ve kafa taşı ölçmüşler, ve kimliklere etnik kökeni yazmayı da onlar akıl etmiştir 19 yy'da

1994'te soykırım planlanırken fransa; ruanda hükümetiyle son derece yakın ilişkiler içindedir, olacakları az çok tahmin eder de durdurmak için hiçbir şey yapmaz.

birleşmiş milletlerin 'barış' gücüne belçika da katılır. normalde eski sömürgelerle ilgili meselelerde sömüren ülkenin güce iştirak etmemesine özen gösterilirken ruanda'da böyle olmaz. belçika aksine barış gücünün bel kemiğini oluşturur. zaten var olan nefret burada 10 belçikalı'nın ibret-i alem için öldürülmesi ile zirve yapar. ruanda hükümeti çok iyi bilir ki 'beyaz'ların ölmesi kabul edilmeyecektir. bu noktada birleşmiş milletler barış gücünün komutanı romeo dallaire "neden askerleri korumadın" diye eleştirilir. dallaire ise böyle bir kararın binlerce afrikalını hayatını tehlikeye atacağına inandığı için insanı bir karar verdiğini söyler. belçika barış gücünden çekilme kararı alır. zaten az sayıda olan birleşmiş milletler askerleri iyice azalır. bu sırada sokaklarda her gün binlerce tutsi öldürülür. adresleri önceden tespit edildiği için son derece sistemli yapılır her şey. romeo dallaire canla başla dünyayı haberdar etmeye çalışır ama dünyanın gözü o sırada oj simpson 'dadır. yine de birkaç muhabiri ruanda'da tutmayı başarır dallaire. bbc muhabiri mark doyle'a örneğin 'kalırsan seni koruruz, besleriz. ne haberi geçtiğin umurumda değil yeter ki burda kal ve ne görüyorsan haber yap' der.

2004'de üzerinden 10 yıl geçmiştir. fransa'nın olaydaki şaibeli konumu devam eder. romeo dallaire yaşadıklarından sonra uzun yıllar ağır depresyon geçirmiş, ancak 7 yıl sonra anılarını yazmaya başlayabilmiştir. kitap: shake hands with the devil olarak piyasaya çıkar. soykırımın 10. yıl dönümünde ziyaret ettiği ruanda'da yaptığı konuşmada açıkça bütün avrupa'yı ve birleşmiş milletleri olana bitene göz yummakla, basiretsizlikle suçlar.

olayların başladığı ilk birkaç gün bütün avrupa kendi vatandaşlarını ruanda'dan çıkarmak için seferber olmuş, tepeden tırnağa silahlı güçler ve uçaklar göndermiş ama bir tanesi bile afrikalıları kurtarmak için kılını kıpırdatmamıştır. 10 yıl geçmiş bir tanesi bile 'bok yedik özür dileriz' dememiştir. bill clinton afrikalıların gözlerinin içine baka baka 'benim gibi bir sürü insan ofislerde oturdu olayın şiddetini ve hızını algıyamadık, geç kaldık' demiştir. ama artık kimsenin umurunda değildir. dallaire'in komutasındaki subaylardan birinin de kitaptan esinlenerek çekilen belgeselde dediği gibi: "clinton biliyordu, clinton burada olanları çok iyi biliyordu". yine aynı subay şöyle der: "bazı günler telefonla herhangi bir yeri aramak ve herkes oldu mu, bütün dünya da canlı kimse kalmadı mı burada olanlardan haberiniz yok mu nasıl olurda sessiz kalırsınız demek isterdim" der.

yine bu belgeselde new york'daki bm merkezinde ruanda'nın ve binlerce insanın kaderini beliryecek kararı, bm gücü'nün çekilmesi kararını, alan bm üyelerinin nasıl lise1 matematik dersinden çıkmış gibi el sallayarak (madeleine albright başta) yemek yemek için salondan çıktıklarını görürüz.

vahşet eline en az kan bulasanın suçudur en çok. evet öyledir.

medeniyeti belgeleyen her şey aynı zamanda barbarlığın da belgesidir.


tutsi'lerin üstün ırk olarak tanınması, aslında almanların egemenliği döneminde başlamıştır, belçikalılar tarafından da işlerine geldiği için sürdürülmüştür. biz bu ismi bir yerden hatırlıyoruz değil mi? yani, madem onlar yaptı, ben de ırkçılık yapmaktan çekinmeyeceğim izninizle, sağolsunlar, yakın zamanlardaki en büyük iki soykıyımın fikir babası almanlardır. sadece almanları da suçlamayalım, biri pişirdiyse biri yemiş, fransa da soykırım milislerini bifiil eğitip, üstüne üstlük sokaklarda insan doğramakta kullanılsın diye o palaları satmıştır.
üst üste iki dünya savaşı çıkardıkları yetmedi, yugoslavya'da, arnavutluk'ta, çeşit çeşit milletin burunlarının dibinde birbirini öldürmesini el el üstünde izlediler.

avrupa'nın elleri kirlidir özetle.

ruanda soykırımı, fransa ve belçika'nın iki farklı kabileyi birbirlerine düşürerek, ellerini sürmelerine bile gerek kalmaksızın uzaktan kumanda ile soykırım gerçekleştirdiği bir hadisedir

yakın tarihte ruanda, öncesinde cezayir başta olmak üzere soykırım kavramlarının miladi uygulayıcıları olan bu ülkeler kendi "resmi" yüzleşmelerini yapmadan, meclislerinden politik bir oyunun tarafı olmak adına çeşitli soykırım yasalarını geçirdiler. fakat nedense dünyada bu kara derili insanların trajedisi hiç gündem oluşturamadı. en vahşi yöntemlerle katledilip, kaçmaya çalışırken birbirlerinin yollarını kesip birbirlerini deşen, sakat bırakılan, tecavüzlere maruz kalan insanların bu yaşadıkları çok yakın tarihlerde gerçekleşmesine rağmen sanki kaderleriymiş gibi hep sinelere çekildi..

işte küresel düzenin hali bu; acının, çığlığın, göz yaşlarının bile insandan insana bir kıymet-i harbiyesi var. alım gücünün dibe vurduğu, insan emeği dahil her şeyin en ucuzunun olduğu afrika, insan değerininde en ucuz olduğu soluk benizlilerin sömürü cenneti talihsiz bir kıta. yüz yıllardır bu sistemden rant sağlayanların işine geldiğinden, pansumanı yapılmayan ama insanoğlunun kanayan en büyük yarasıdır ora..

emek köleliği, bulaşıcı hastalıklar, açlık, çocuk ve organ ticareti, sömürenlerin kendilerine hiç layık görmediğini bu acı kavramlar, o insanların adeta hayatlarının daimi birer parçası durumunda. bu insanlık algısındaki ve soykırımlardaki çifte standartı görmek istemeyen, üstüne üstlük kendilerince insanlık kriterleri ve tarihleri onama yetkisi belirleyip, meclislerinde başka "soykırım yasaları" geçiren sömürü güçlerinin vicdanlarında ruanda'daki o masumların çığlıkları her daim inlemeli...


ruanda'daki soykırımda, kiliselere sığınan pek çok kişi dahi öldürülmüştür. (katliamlardan birinin yaşandığı ve tavan ve duvarlarında binlerce kurşun deliği bulunan bir kilise, günümüzde soykırımın korkunçluğunu yansıtan bir müze olarak faaliyet göstermektedir.)

ancak tabii bunlar bütün kiliselerin ya da bütün hıristiyanların soykırıma katıldığı anlamına gelmez.

ruanda'daki müslüman azınlık, soykırım esnasında kurbanları koruma ve saklama eğiliminde olmuş, bu nedenle soykırım sonrasında bazı tutsiler islam dinini benimsemiştir.


katliamın önemli ögelerinden gacaca'ya da değinmek gerekir

gacaca, ruanda'ya özgü halk mahkemeleridir. tutsi soykırımından sonra katliama katılan 100bin küsür hutu'dan pişman olduğunu söyleyenlerin tekrar yargılandığı mahkemelerdir.bilgisayar, tutanak kelepçe yoktur. sadece 2 adet silahlı muhafız ve katliam mağdurları vardır. özür dileyen mahkumlar özeleştiri yapar, mağdurlar affederse ya mağdurun hizmetinde yada toplum hizmetinde çalışarak cezalarını tamamlarlar. 3 kişiye kadar cinayet işleyenleri yargılar. bundan fazla cinayet işleyenler, birleşmiş milletler gözetiminde arusha tanzanya'da kurulan uluslararası bir suç mahkemesinde yargılanmışlardır.kelime anlamı çayırdır. hıristiyan yüzleşme ve ikrar kültüründen esinlenmiştir. ruanda yurseverler birliğinin yönetime el koyduğunda yürürlükte olan yasalara göre soykırıma karışmış 200 bin hutu'yu idam etmesi gerekmekteydi. ryb bunu uygulamadı. tutsi'lerin adalet hissinin incinmemesi için gacaca mahkemeleri kuruldu.

ruanda soykırımı ile ilgili dikkate değer film ve belgeseller şöyledir

belgesel

a culture of murder (1994) yönetmen: steve bradshaw
a generation after genocide (2010) yönetmen: torey kohara and jonathan weiman
as we forgive (2009) yönetmen: laura waters hinson
do scars ever fade (2004) yönetmen: paul freedman [video]
exploring rwanda and darfur (2006)
flower in the gun barrel (2008) yönetmen: gabriel cowan
flowers of rwanda (2008) yönetmen: david muñoz
gacaca: living together again in rwanda? (2003) yönetmen: anne aghion
ghosts of rwanda (2005) yönetmen: greg barker [video]
in rwanda we say... the family that does not speak dies (2005) yönetmen: anne aghion
intended consequences (2008) yönetmen: jonathan torgovnik - [video]
journey into darkness (1994) yönetmen: fergal keane
keepers of memory (2004) yönetmen: eric kabera
my neighbor my killer (2009) yönetmen: anne aghion
rwanda, how history can lead to genocide (1995) yönetmen: robert genoud.
shake hands with the devil: the journey of roméo dallaire (2004) yönetmen: peter raymont
the bloody tricolor (1995) yönetmenler: stephen bradshaw ve elisabeth jones
the notebooks of memory (2009) yönetmen: anne aghion
triumph of evil (1998) yönetmen: steve bradshaw
valentina's story (1997) yönetmen: fergal keane
when good men do nothing (1997) yönetmen: steve bradshaw

film

100 days (2001) yönetmen: nick hughes
a sunday in kigali (2006) yönetmen: robert favreau
hotel rwanda (2004) yönetmen: terry george
kinyarwanda (2011) yönetmen: alrick brown
munyurangabo (2007) yönetmen: lee isaac chung
shake hands with the devil (2007) yönetmen: roger spottiswoode
shooting dogs (2005) yönetmen: michael caton-jones [video]
sometimes in april (2005) yönetmen: raoul peck [video]
the overwhelming (2006) yönetmen: max stafford-clark
the day god walked away (2009) yönetmen: philippe van leeuw

DAHA FAZLA İÇERİK