Zor Bir Hayat Geçirmesine Rağmen Kaleminden Vazgeçmeyen Öncü Şair: Stéphane Mallarmé
18 Mart 1842-9 Eylül 1898 arası yaşamış olan Fransız şair Mallarmé, şiirde sembolizmin öncüsü sayılıyor ve hala da dünya çapında yeterli ilgiyi hak ettiğini söyleyemeyiz.
Zor Bir Hayat Geçirmesine Rağmen Kaleminden Vazgeçmeyen Öncü Şair: Stéphane Mallarmé

varoluş labirentinin içerisinde insanlık için kendine özgü izler bırakan birisi olarak mallarmé, kafka’nın şato’sunun önünde konumlanmış köyün sakinleriyle aynı çaresizliğe ve çıkmazlara sahip düz bilinçler için yerleşmiş zaman/mekan algısını sarsıp labirentin boyun eğdirici gücüne karşı, anlamsızlığa karşı yalımlarla süslenmiş eğri ve ortaksız bir bilinç ileri sürmüştür: bu bilinçle varlığına bir türlü kavuşulamayan ve gözleri kendisinden uzaklaştırma üstünlüğüne sahip olan o en uzaktaki şato’ yu, o her şeyi denetlerken bile görünmezliğe bürünmeyi beceren yaşamın kader yaratıcısının mezarını kazmaya başlamıştır, şiirle: hiçliğin karşısına kendi giriş çıkışını yapmayı tasarladığı şiir labirentlerini koymuştur, kazdıkça derinlere doğru kaybolmamak için aralarda duraklamış ve şiirlerini iz olarak toprağın çeşitli katmanlarına bırakmıştır.

kazdığı yerde önüne en büyük engel olarak çıkan kendisini yaralamaktan ve öldürmeye girişmekten hiç çekinmemiştir

bedeninden, düşüncelerinden, duygularından tamamen kurtulup tanrısal hiçliğe ve ruhla doyurulmuş kendini gören bakışa erene kadar hiç durmadan yolculuğuna devam etmiştir çünkü ancak bu yolla kendisi değil ama şiiri özel isim olabilecektir, tarih mezarından geçmişsiz ve geleceksiz bir konuma yükselen bitimsiz anın karşılığı olarak. proust’ un anlatıcısının albertine’ i sevip sevmediğinden emin olamaması gibi ya da onu sevdiği zamanların yalnızca onun uzakta olduğu anlar olduğunu hissetmesi gibi mallarmé de kendi olarak adlandırabileceğimiz her şeyden arınan, uzaklaşan şiiri sevmektedir. her şeye rağmen insan olmanın ve zamanın algısının dayattığı zorunlu sınırlılık ilkesi gereği mallarmé’ de bir gizli ilimler öğreticisiymiş gibi, görüşünü tersten okumaya girişirsek, kendisi için istediğini özel isim olmaya yazgıladığı şiiri için istemiştir, bu isteğini onda gizlemiştir: kendi ölümsüzlüğünü ilkin şiirde ve onun üzerinden görme tutkusuyla.

(proust’ taki) anlatıcının kararsızlığının sona erdiği an olarak albertine’ nin ölümü ve sevginin en üstün ve artık anlatıcının kuşku duymadığı boyutuna yükselmesi gibi bizce de mallarmé ve şiiri mezarda, ölüm anında kesişmekte ve hegel’ in arı diyalektiği gibi, karşıtların sergilediği devinim gibi birbirlerine dönüşmektedirler. böylece ölen duygu ve düşüncelerden, labirentin algısının her parçaya sızdığı anlamsız, hiçlik ve melankoli dolu, çaresizlik dolu bütünün içerisinden eş deyişle mallarmé’ nin kendisi içerisinden ortaya çıkan girişi ve çıkışı yaratılmış, kavradığı kaybolmuşluk ve hiçlik bilincine rağmen güzellikle ve tarihin bilinciyle donatılı bir şiir yolu çıkmıştır, bir yol ki tamamen ele alındığında labirentlerin sırrını ve hiç görünmeyen mimarını açık eden bir aynadır. ve aynada kendini gören, sonra da onunla özdeşleşen de mallarmé’ nin kendisinden başkası değildir.

yürünen ve keşfedilen karşıt-labirent yolunun üzerindeki kazıcı şair bir taraftan kendisini öldürürken öte yandan labirentteki zamanın/mekanın dayattığı kuru hiçlikle doyurulan korkak ve ürkek bilince, düzlerin bilincine savaş açmıştır: kendisini kurtarmak için girdiği ve şiirinin ışığıyla görünür kıldığı yolda “ne mutlu ki tamamen ölüyüm” dediği ana dek bıkıp usanmadan, nietzsche ile söz birliği etmiş gibi ( zerdüşt’ ün öndeyişi bölüm 4 : “insanda büyük olan şey, insanın amaç değil, köprü olmasıdır: insanda sevilebilecek olan ise, insanın bir geçiş ve bir batış olmasıdır.”) kendi batışından yeni bir ben olarak doğmanın hayaliyle ve tutkusuyla yanıp tutuşmuştur. ölen kendisi ve doğan şiiridir, şiir üzerinden doğan evrensel tinsellik ise gene kendisinden, ölümsüz ruhundan başkası değildir.

çıkmazlarla, anlamsızlıklarla dolu hiçliğin mimar olduğu varoluşun, labirentler ağının karşısına dikilerek, labirentlerin görüntüsünü şiirlerden yaptığı aynasıyla çerçevesinin dışına çıkartmış (velasquez’ in çömezi pachero’ ya verdiği öğüdü duymuş gibi : “ görüntü çerçevenin dışına çıkmalı.”) ve kendi şerhini düşmüştür. şiirleriyle labirentlerden, kaybolmuşluk bilincinden çıkış için, yaşamın sırrı için, ölümsüzlük için bir “hatırlama poetikasının” temellerini atmıştır mallarmé.

1966 yılında ağır bir depresyona girmiş hatta delirmiştir

yaklaşık iki yıl kadar karısını ve çocuklarını tanımamış, kendi adını bile hatırlayamamıştır. ruh sağlığını biraz olsun düzelttiğinde ise migrene tutulmuş, çektiği çok şiddetli baş ağrılarını afyon kullanarak azaltmayı denemiştir. başarılı olup şiire geri döndükten bir süre sonra andre gide, paul valery ve marcel proust gibi isimlerin de aralarında bulunduğu salıcılar toplululuğunda yer alıp şiirde nasıl bir dil kullanılması gerektiğiyle alakalı uzayıp giden hararetli tartışmalarda boy göstermiş fakat yazdığı serbest ölçülü şiirlerin gelenekçi kesim tarafından ''kendini ifade edememenin göstergesi'' olarak yorumlanması üzerine salıcılar'dan çıkarılmıştır.

ne var ki mallarme yılmamıştır. onu beğenmeyen eski dostlarından intikam alabilmek için daha önce kimsenin duymadığı sözcüklere şiirlerinde yer vermiş ve kaynak olarak da çok eski fransızca sözlüklerini göstererek salıcı tayfayı (salı günleri toplanmalarından dolayı) ''daha bu sözlüklerden bile haberi olmayan cahiller'' olarak tanımlamıştır. bunun üzerine proust'un o meşhur ''dil şarlatanı'' yakıştırmasına maruz kalmış ve tartışma karşılıklı atışmalar eşliğinde bir süre devam etmiştir. yaşanan tüm bu tatsızlıkların sonucunda mallarme için başlayan -yayınevlerinin ünlü fransız şairlerinin hışmına uğramamak adına şiirlerini yayınlamaya yanaşmadığı ve ününün giderek azaldığı- sancılı süreç paul verlaine onu lanetlenmiş ozanlar'da en büyük fransız şairleriden biri olarak gösterene ve joris karl huysmans tersine adlı kitabında kendisinden övgü dolu sözlerle bahsedene dek sürmüştür. bu sayede yeniden ünlenen mallarme ölümünden kısa bir süre önce karısına yazdığı fakat yollamadığı bir mektupta yarım kalan şiirlerinin kalbinde yarattığı derin sızıya ''inan bitirebilseydim hepsi çok güzel olacaktı'' diyerek değinmiştir.

daha gençlik yıllarında şunları yazmıştı mallarmé

"müzik önümüzde güzel bir örnek. mozart'ı, beethoven'ı ya da wagner'i usulca açalım, yapıtlarının ilk sayfalarına şöyle gelişigüzel bakalım. o ciddi, göksel, bilmediğimiz işaretlerle dolu ve tıpkı bir cenaze alayı gibi kara şeyleri gördüğümüzde kutsal bir şaşkınlık duyarız..." yazıya şöyle devam ediyordu: "sorup durmuşumdur kendime, bu nitelik tek ve en büyük bir sanattan niçin esirgendi..." görüldüğü gibi ozan, müzikle şiirin bileşiminden, tek, güzel ve büyük bir sanat doğacağına daha gençlik yıllarında inanmıştı. şiirin arayıcı, biçimci ustası, büyük dize kurucusu, tasarımını yıllarca sonra, sanatının en yetkin döneminde, ölümünden bir yıl önce gerçekleştirdi. işe, wagner'in notalarını, partisyonlarını ödünç almakla başladı. sayfayı ve şiiri seslendirdi. ilk kez, zarla şans dönmeyecek'te, "sessizliği oluşturan" boşluklarla, "ses tonunun iniş ve çıkışlarını yansıtan" alt ve üst arasındaki ortalama uzaklıkla, sözcüklerin ortada toplanmasıyla, değişik puntoların kullanımıyla sayfa başlı başına bir anlam ve önem kazandı. sayfa düzeni, hurufat ve sözcüklerin uyumuyla şiiri bir senfoni haline getirmeye çalıştı. bütün şiirsel deneyimini, ustalığını ve bilgilerini zarla şans dönmeyecek'e koydu. ozan'ın, hakkında en çok yazı yazılan yapıtıdır bu. yorumcuların kimi, şiirin bir bütün oluşturduğu, kimileri de birbirlerinden kopuk, ayrı parçalar olduğunu ileri sürdüler. mallarme ise "her şey kısaltılmış olarak, varsayımda geçer, öykü anlatılmaktan kaçınılır" diyor.

mallarme şairler prensi , erdoğan alkan

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Mallarmé'nin evini ziyaretini anlattığı yazısı

...fontainebleau’da valvins’i bulmak pek güç olmadı. vâkıa fransızlar da yol tarif ederken bizimkilerden pek farklı değiller. "dosdoğru gidiniz,","istasyonun yanından sola sapınız", diye verdikleri sağlıklar, hepsi yanlıştı. fakat yer yakındı. köşkün önünden ve çarşıdan ayrılır ayrılmaz ancak bir iki dakikalık bir yol ve bir dönemeç; hemen arkasından mallarme’nin karısıyla, kızıyla, küçük atlı arabasında üzerinden o kadar çok geçtiği köprü yahut onun yerine yapılanı karşınıza çıkıveriyor. asıl güçlük evi bulmada oldu. kime sorduksa "mallarme mi?.. bilmiyorum" diyor ve tenis raketini sallıyarak, yahut oltasını koltuğunun altına biraz daha sıkı yerleştirerek acele acele yoluna devam ediyordu. nihayet babası mallarme’yi çok seven genç bir liseli bizi evin önüne kadar götürdü. meğer nehir boyunca giden caddenin üzerinde ve bizim arabamızı bıraktığımız yerden yirmi, otuz adım ötede imiş. belli ki nehir kıyısındaki sandal ve motorlar ve karşıdan bütün saltanatıyla inen orman dikkatimizi çelmişti. vaktiyle mallarme’nin küçük yelkenlisi şüphesiz bu kıyıda, bu sandalların yanı başında bir yerde bağlıydı.

ev küçük ve dar cepheli. zihnimizdeki niçin hayatımdaki demiyorum sanki? çehresiyle şâir mallarme’den ziyade devrin maarif nâzırlarına şimdi okurken insanın gözüne yaş getiren o mütevazı istidaları yazan orta mektep hocasına yakışacak gibi, kapısının üstünde tunç bir kabartma ve bir de levha. fakat küçük bahçedeki ağaçlar örtüyor. geçen harpte bir bombadan çok zedelenmiş olduğu için cephe hemen hemen yeniden ve betonla yapılmış. yazık ki yeni sahipleri veya kiracıları bizi içeriye almadı. sarışın bir kız amerikalı veya ingiliz bütün ricalarımıza karşı başını salladı, sonra da küçük bahçenin kapısını arkamızdan kapadı. halbuki bu kapıdan girmeyi, çalıştığı, notlarını sakladığı küçük odayı görmeği ne kadar isterdim. mallarme bu küçük evde genç valery’ye "bir zar atışı..."nın matbaadan yeni gelen provalarını göstermiş ve baskı için düşündüklerini anlatmış. bunlar senelerdir o kadar beraberlerinde olduğum, adeta hayatım boyunca yaşadığım şeyler ki...

mallarme, bu evde bir eylül sabahı (1898), beklenmedik bir anda, hem de doktoruyla konuşurken boğazındaki bir spazm yüzünden birdenbire ölür. kızı genevieve, valery’ye telgrafla haber verir: babam öldü. valery de etrafa ve tanıdıklarına telgraf çeker. bu iki şâirin birbirine bağlılığı bu asırbaşının en güzel masallarından biridir. cenaze günü, şimdi parmaklığından baktığımız bu bahçede heredia, henri de regnier ve birkaç dost ve valery toplanmışlardı. o zaman valery bu şöhretlerin yanında çok gençti ve edebiyatı hemen hemen bırakmış gibiydi. fakat şahsiyetiyle kendisini kabul ettirmişti. büyük bir saltanatın gurbette yaşayan tek vârisi gibiydi.

bir kedi, sade sevilme ihtiyacı ve sokulganlık, kapının pervazına sürtünerek nazlı ve ısrarlı miyavlıyor. onu seyrederken, kendisine dair hafızamın toparladığı bilgilerden çok başka ve canlı şekilde bu evin asıl sahibiyle karşılaştığımı sanıyorum. mallarme kedileri severdi. tek başına bu evde kaldığı bir mevsim, kızına yazdığı mektuplarda, kedisinin çapkınlıklarını âdeta mühim havadisler gibi anlatır. huet’ye verdiği o meşhur mülâkatta kedisinden uzun uzadıya bahseder.

evin duvarına dayanarak şehre, karşı kıyıda suya sarkan ağaçlara, uzakta sonsuz uzanan ormana bakıyoruz. bunlar şâirin her gün hayatına karışan manzaralardı. bu rüya prensi tabiata bağlıydı. "büyük bir parkım da olsa kapının önündeki sırada oturmayı tercih ederim." (hafızadan). bu hissi ne kadar iyi anlıyorum. şüphesiz ölümü ânında iç ve dış âleme o kadar güzel bakmasını bilen gözlerinde son sarsılan şey bu manzara idi. valery, m.teste’ine senelerden sonra ilâve ettiği parçalardan birinde "biraz sonra bir görüş tarzı sona erecek!" derken, belki de ustasının bu âni ölümünden duyduğu ıztırabın ötesindeki şeyi, asıl dramın uyandırdığı düşünceyi, yani asıl ıztırabın kendisini anlatıyordu. çünkü mallarme her şeyden evvel bir görüş tarzıydı.

tanpınar (cumhuriyet, 20 nisan 1958, nr. 12119)

mallarmé'nin yazdıklarından örnekler ile bitirelim

edgar poe'nun mezarı

gerçek haline dönmüş sonunda sonsuzlukla
şairimiz, elinde o çıplak, yalın kılıcı
ölümün bu acayip seste zafer çığlıkları
attığını bilmeyen çağını uyarmada!

bir zamanlar hidra'yı dinleyen meleğin hayın
sıçrayışı gibi oymağın sözlerine onlar
anlam verip içilmiş büyüyü açıklıyorlar
onursuz dalgalarında siyah bir karışımın.

ey yakarış! ey sızı! hasım topraktan, buluttan
imgeleminiz eğer poe'nun bu göz kamaştıran
mezarıyla bezenmiş bir kabartma yontamazsa

hazin bir yıkımdan buraya düşmüş dingin kitle,
en azından şu granit sınırını sonsuzca
küfrün kara kanadına göstersin gelecekte.

"bana göre, kendine saygısı olan kişinin, açlıktan ölürken yapabileceği tek şey, gökyüzüne bakışını sürdürmesidir."

rondel

sevişiriz dilersen şayet
aşkı anmadan dudaklarınla
bir şeycik yapamaz bize anla
susmaktan gayri bu gülden demet

o nağmeler ki gülüşün elbet
veremez pırıltısını asla
sevişiriz dilersen şayet
aşkı anmadan dudaklarınla

sessizce sarmaş dolaş nihayet
sylphe giymiş kıpkızıl urbasını
o hayal kanatların uçlarını
alev bir gülüş kavrar akıbet
sevişiriz dilersen şayet

(çeviren: salâh birsel)

"-ya da, esrik, yuvalanıyor
kan bataklarının içinde

-ya da umut, uyuşukluktan yakınarak,
solgun bir yıldız fışkırmadan,
kabartıp kayganlaştırıyor
kara bir kedi gibi kara geceyi."

deniz meltemi

ten soldu, hatmettiydim oysa onca kitabı,
durma buralarda artık, git bul o kuşları,
uçmaktan ser hoş, mâ ile semâ arasında.
gömseler beni güller, sümbüller arasına,
durmaz bu gönül, ister dalmak derin sulara.
aydınlatan kâğıdımı yıldızlar, siz bile,
gecenin o rahatlatan karanlığı öyle,
ve emziren çocuğunu annesi, kaç yazar söyle.
demir al gemi, kalkalım artık bu limandan,
savur direkleri, dolsun yelkenler havaynan.
beklentiler üzmedi mi yeterince seni,
anlamam hiç giderken arkamdan su dökmeni.
belki de, sen, gemi, alır götürür beni,
fırtınaya çevirip dümeni, batarsın ki,
o zaman tutunacak ne ada ne de duba;
yine de gönül tuttur bir gemici türküsü usulca.

"her türlü düşünce bir zar atımıdır."

yaz üzüntüsü şiiri (ilhan berk çevirisi ile)

sen ey, o uykulu savaşçı, kumlar üstünde,
yorgun bir su ısıtıyor güneş saçlarında
ve bir günlük yakarak düşman yanağında,
karıştırıyor bir aşk içkisini gözyaşıyla.

duruk sessizliği ak yalımın, üzüntü içinde
dedirtti, ey benim ürkek öpüşlerim, sana:
"tek bir mumya olmayacağız seninle asla
bu mutlu palmiyeler altında, eski çölde."

ama ılık bir nehirdir işte saçların,
ürküsüz boğmak orda bize tebelleş ruhu
ve bulmak o yokluğu senin tanımadığın.

akan düzgünü tadacağım gözkapağından,
verebiliyor mu diye ezik yüreğime
duygusuzluğunu gökyüzünün ve taşların

"dünyada her şey sonunda kitap olmak üzere vardır.." mallarmé