1957 Yapımı Olmasına Rağmen Dün Çekilmiş Gibi Zevkle İzlenen Klasik: 12 Angry Men

Hollywood klasiklerinden 12 Angry Men'in neler anlattığına dair güzel analizleri derledik.
1957 Yapımı Olmasına Rağmen Dün Çekilmiş Gibi Zevkle İzlenen Klasik: 12 Angry Men

Filmin tanıtımı ve olay örgüsü

12 angry men... 10 nisan 1957 tarihinde yayınlanmış amerika birleşik devletleri'nde vizyona girmiş olan siyah-beyaz klâsikleşmiş bir suç ve eleştiri filmidir. türkiye cumhuriyeti'ne ise 1960 yılının nisan ayında vizyona sokulmuştur ki ülkede aşağı yukarı 1 ay sonra 27 mayıs 1960 ihtilali gerçekleşmiştir. filmin yönetmenliğini sidney lumet, yazarlığını reginald rose yapmıştır. başrol oyuncularını saymak istemiyorum çok fazla yer kaplayacak çünkü filmdeki 12 oyuncunun hepsi de başrol olarak tanımlanabilir. film, bu entrynin girildiği an itibarıyla, 8.9 imdb notuna sahiptir ve "imdb top 250" listesinde 5. sırada bulunmaktadır. film, 30. akademi ödülleri'nde toplam 3 dalda oscar adayı gösterilse de, maalesef o törenden ödül kazanamamıştır. bunun yanında ise farklı törenlerden toplamda 17 ödülü, 10 adet de ödül adaylığı bulunmaktadır. filmin bütçesi 337 bin dolardır ki daha net anlayabilmek için amerika birleşik devletleri enflasyon oranıyla hesapladığımızda günümüzde 3.1 milyon dolarlık bir bütçeye tekabül etmektedir. film, 2 milyon dolar civarında bir hasılat elde edebilmiştir.

ayrıca filmdeki oyuncuların toplamında 3 kez oscar ödülü kazanma, 2 kez altın küre ödülü kazanma ve 4 kez oscar ödülü için aday gösterilme başarıları bulunmaktadır. eğer kıstas veya kıstaslardan birisi ödül ise, bu konuda da bana kalırsa gayet iyi bir mazi ve referansı bulunmaktadır.

ben filmi çok beğendim öncelikle bunu söylemek isterim. gerçekten hem yılına göre olsun, yılının getirdiği sinema tekniklerine ve kalitesine göre olsun muazzam bir film. zaten tek mekan bir filmi olmasına, siyah-beyaz olmasına rağmen günümüzde dahi sıkmıyor. bu filmden sıkılanlar muhtemelen zaten bu tarz filmleri sevmeyen insanlar olabilir ki bu da çok normal ve tabiidir. tek mekan olmasına rağmen o kadar güzel oyunculuklar, nüanslar, diyaloglar, zeka pırıltıları var ki keyifle seyrediyorsunuz filmi. günümüzde dahi aktüelliğini hem sinema açısından, hem de işlediği olay açısından kaybetmemiş bir klâsiktir. muhakkak herkese tavsiye ederim eğer izlemediyseniz şu ana kadar fırsatını bulduğunuz an ertelemeden izleyin. adalet, eşitlik, imkan eşitliği, erişim, birisini kurtarmak, bir insana yaşam bahşetmek, kestirip atmamak, düşünmek, ihtimaller, olasılıklar üzerine daha farklı bakmanızı sağlayacaktır.

Uyarı: Buradan sonrası spoiler içerir.


öncelikle filmdeki ince ve zekice eklenmiş ayrıntıları çok beğendim. mesela sinirlenip de davis'in üstüne yürüyen 3. jüri "seni öldüreceğim! bırakın öldüreyim şunu." diye bağırmaya başlar ve o sırada davis "bunu isteyerek mi söyledin? gerçekten öldürecek miydin?" der. tabii üstünde durdukları davanın bir cinayet davası olması, çocuğu suçlu bulanların da "hiç kimse durdur yere 'seni öldüreceğim' demez." diye bir argüman sunmasının üstüne gerçekten harika bir ters köşe yapan bir diyalog olmuştur.

ikincisi bomba da yine 3. jüriden patlamıştır. yaşlı bir adam hakkında konuşurken, "yaşlı bir adam ne gördüğünden ne kadar emin olabilir ki?" diye bir şey demiştir. az önce yaşlı adamın verdiği ifadeyi kanıtlanmış gibi kesin olarak kabul eden bu jüri, kendi ağzıyla kendisini yanlışlamış, köşeye sıkıştırılmıştır.

tabi bunlar sadece filme birkaç kademe atlatan, filmi tatlılaştıran, "vay be! ne zekice diyaloglar ve köşeye sıkıştırmalar bulmuşlar!" dediğiniz yerler. ancak filmin ana olarak anlatmak istediği kavram bunların çok çok daha üzerinde ve ulvi bir şey.

ilk başta oraya gelen tüm jüriler zaten anlaşmış gibi, "çocuğun idamını onaylayalım da işimize bakalım." kafasında gelmiş gibiydiler. eğer oylamada 12'ye 0 olarak yani tüm jüri üyeleri tek bir kararda birleşebilirse, çocuğun idamına ya da serbest kalmasına karar verebileceklerdi. ilk oylama açık yapıldı ve 11 suçlu, 1 suçsuz oy çıktı. tabi bu beklenmeyen 1 farklı oy ile birlikte filmde üstünde durulan konu tartışılmaya başlandı.

birisini suçlamanın ne kadar kolay olduğunu, özellikle geldiği yerin biriktirdiği kötü nâm ve şânın o kişiyi ne kadar uzun süre takip edebildiğini, sırf gettodan ya da varoşlardan geliyor diye, bir banliyö mensubu diye kolayca "katil olabilme potansiyeli var, o yüzden katildir." damgası yiyebildiğini göstermektedir. film esnasında şu hep aklıma geldi, bazıları sırf oradan hızlıca kurtulabilmek için oylarını çoğunluğa göre değiştirebilmektedir. işte burada da aslında adaletin ne kadar ikili oynayabileceğini, güç veya rüzgar kime geçerse o taraftan yana durabileceğini, eğer adaletin ve o'nun sağlayıcıları sağlam olmazsa ne gibi haksızlıklara maruz kalınabileceğini çok iyi bir şekilde yansıtmaktadır.

Sidney Lumet (sağda)

tabi bu arada burada tartışılan her şeyin sadece bir olasılık olması, çocuğun suçluluğunun veya suçsuzluğunun ispatlanamamış olması, elimizdeki verilerin bir tarafa yakın olsa da iki tarafı da kesin olarak tatmin edemiyor olması da işin içinde bulunmaktadır. zaten o yüzden "bunlar bilimsel gerçekler değil." diyalogu filmin içinde geçmektedir. zaten amerika birleşik devletleri tarihinde çok fazla geriye dönük infazda çıkan suçsuzluklar, boş yere hapiste yatan insanlar ve bunların davaları bulunmaktadır. yıllar yıllar sonra açılan dosyalarda bile ne tür şeyler, yanlışlıklar, hatalar, görüş farklılıkları çıkabilmektedir. o yüzden burada, "emin olmadığımız için bir can kurtarabiliriz. bir insanı öldürmek, yaşatmaktan çok daha kolaydır ama biz büyük bir suçun altına girebiliriz." denmektedir bana kalırsa.

yani sen bu çocuğa suçsuz dersen ve bir gün suçlu olduğunu ispatlarsan hâlâ hapse atabilirsin; ancak bu çocuğa suçlu der ve idam edersen ama bir gün suçsuz olduğunu ispatlarsan o zaman geri getiremezsin felsefesi hakim gibi geldi bu jürilerde. daha doğrusu sadece davis'te diyebiliriz çünkü eğer diğerlerine kalsaydı ilk oylamada çocuğu idam edeceklerdi. davis biraz da, "hayat alıp vermek, birisine suçlu ya da suçsuz damgası vurmak bu kadar kolay olmamalı." düsturunu anlatmaya çalışmış.

tabi bunun dışında en son ikna olan 3. jüri, bir yandan da kendi oğlunun intikamını ve hırsını sanık olan çocuktan çıkartıyor gibiydi. babasından gördüğü geleneksel ve iptidai yöntemler ile oğlunu eğitmiş, kavgadan kaçtığı için o'ndan utanmış ve o'nu döve döve kendi deyimiyle "erkek yapmış" bir babadır. biraz daha biat kültürüyle, babadan dededen gördüğü gelenek ve göreneklerle yaşayan yerli modeli vardır üzerinde. filmin içinde "ben babamla 'siz' diyerek konuşurdum; şimdiki nesil ise babasına 'sen' diyor ve zamane babaları da buna alışmış durumda." diyen ve bu yöntemin doğruluğunu savunan bir insandır. tabii bu adam, oğlu ile kavga etmiş ve oğlunu kaybetmiş birisidir. yargıladıkları çocuk da babasını bıçaklayıp öldürmüş olduğu şüphesiyle orada olan bir sanıktır. bir parça kinle, ön yargıyla, alıştığı görenek ve ananelerle yanaşmaktadır bu davaya.

ayrıca filmdeki şu replik çok güzeldir ama yaptığı hatayı düzelttiğini göstermek için ingilizce olarak yazmak istemekteyim:

10. jüri: bright? he's a common, ignorant slob. he don't even speak good english.
(10. jüri: zeki mi? o da sıradan, cahil bir tip. doğru dürüst ingilizce dahi konuşamıyor.)
11. jüri: he *doesn't* even speak good english.
(11. jüri: doğru düzgün ingilizce dahi konuşamıyor!)

Bazı jürilerin kararını nasıl verdiğine dair

filmde net bir şekilde neden "suçlu" oyu verdiğini anladığımız iki tane karakter var: birincisi 3 numaralı jüri, ikincisi ise 10 numaralı jüri. 3 numaralı jürinin "suçlu" oyu vermesinin sebebi kendi çocuğuyla olan kopuk ilişkisi. film içerisinde de sık sık kendi ilişkilerine referans vererek yeni dönem çocuklarının saygısız olduğunun altını çiziyor. 3 numara için çocuğa verilecek ceza, babalarına saygısızca davranan başta kendi çocuğu olmak üzere tüm çocuklara verilecek bir cezadır. bu noktada gördüğümüz üzere, 3 numaranın verdiği "suçlu" oyu tamamen kişisel bir hesaplaşmadan ibarettir. yine 3 numara gibi, 10 numaralı jüri üyesi de kişisel bir hesaplaşma üzerinden "suçlu" oyu kullanır. ancak burada artık bir baba-çocuk ilişkisinin ötesinde bir sınıf hesaplaşması vardır. 10 numaraya göre çocuk suçludur ve idam edilmelidir, çünkü çocuğun ait olduğu sınıf, toplumun geneli için bir tehlike oluşturmaktadır. burada aslında durkheim'cı anlamda bir suç tasviri vardır: suç, kolektif bilinci inciten bir davranıştır. 10 numaranın içinde bulunduğu toplumsal grubun ürettiği normlara uymayan "fakir, alt kültürden ve vahşi" olan bu çocuk "suçludur".

filmde çocuğun kaderini değiştiren iki karakter vardır: filmin sonunda isimlerini öğrendiğimiz 8 numaralı jüri üyesi davis ve 9 numaralı jüri üyesi mccardle. bu üyelerin adının verilmesi elbette ki tesadüf değil. davis en başından beri herkesi sorgulamaya davet eden, mccardle ise bu sorgulamanın gerçekleşmesini sağlayan kişidir.

öte yandan filmde neden "suçlu" ya da "suçsuz" oyu verdiğini, yani gerekçelerini hiçbir zaman duyamadığımız tek karakter 1 numaralı jüri üyesi. bunun sebebi de sözcünün tarafsızlığını vurgulamaktır. öyle ki film boyunca 1 numaralı jüri üyesi sadece oylama yapmakta ve konuşulanları dinlemektedir.

7 ve 12 numaralı jüri üyeleri ise orada neden bulunduklarının idrakine varamamış iki karakterdir. bir tanesi akşam oynanacak maçın derdine düşmüşken, diğeri ise bir insanın hayatının tartışıldığı bir masada çizim yapacak kadar rahattır. bana kalırsa, bu iki karakter net bir şekilde keyfiliği ve grup etkisini temsil etmektedir. olay çözümüne katılmayıp oyalanan bu iki karakter genel atmosfere göre "suçlu" ya da "suçlu değil" oyu vermektedir. bu durum bize, karar vericiler konusunda hem keyfilik faktörünün hem de grup etkisinin önemini göstermektedir.

son olarak, filmde dikkatimi çeken noktalardan biri de jüride hiç kadın olmamasına rağmen tartışma yapılan odada bir "kadınlar tuvaleti" bulunmasıdır.