Değişmez Sanılan Pek Çok Düşünceye Darbe Vurabilecek Güçteki Kuantum Fiziği Felsefesi

Kuantum mekaniği ve felsefenin iç içe geçtiği bu yeni fikir alanına dair düşünceleri derledik. Kuantum felsefesi, insanların sabit addettiği pek çok fikri kökünden değiştirebilir.
Değişmez Sanılan Pek Çok Düşünceye Darbe Vurabilecek Güçteki Kuantum Fiziği Felsefesi
iStock

Nedir, ne değildir?

kuantum fiziğinin geliştirilmesinde pay sahibi olan albert einstein'ın inanmadığı, inanmak istemediği düzensizlikler ve belirsizlikler felsefesi.

einstein, belki de dini görüşleri yüzünden, içinde bulunduğu çevre nedeniyle dünya üzerinde işletilen doğa kanunlarının raslantı sonucu oluştuğu fikrine sıcak bakmıyordu. onun düşünüş sistemine göre doğa hiçbir zaman zar atmazdı. bütün sistemler bir düzen ve kestirebilirlik içerisinde olmalıydı. ona göre hiçbir şey vardan yok, yoktan var olamazdı.

evet belki de ruhunda bunları hissediyordu einstein fakat kendi beyniyle bulduğu birçok teorem ve buluşlar bu görüşlerini çürütüyordu. bu yüzden einstein içerisinde bulunduğu ve geliştirilmesinde rol oynadığı kuantum fiziğini gelip geçici bir teoriler topluluğu olarak görüyordu. ya da öyle olmasını istiyordu.

Kuantum felsefesi üzerine detaylı bir deneme

"quidquid latine dictum sit, altum viditur." cümlesinin altında yatan anlam nedir; neden latince söylenen söz kulağa derin gelir?

Quidquid latine dictum sit, altum viditur: "Bir şeyin latince söylenişi daha anlamlı görünür" anlamındaki cümle.


bu algılamanın temelinde, dilin mana üzerindeki etkisini düşünebiliriz. latince'nin telaffuzundan doğan tınının büyüleyici etkisi, böyle bir derinliğe neden olurken, aynı zamanda, algılamada, söylenenlerin anlamları itibariyle zihnimizde bir derinliğe ulaşması da mümkündür ki, içerik yüzeysel dahi olsa, sözlerin yarattığı his idrakimizde belirli bir derinliğe ulaşabilir.

insana özgü iki kavram olarak akıl ve inancı ele alırsak, dilin doğuşuna ve etkilerine daha yakından bakabiliriz. dil, taşıdığı anlamların varlığı ile (semantik) doğadaki diğer iletişim şekillerinden ayrılır. insanlar için dil, basit bir mesaj iletme aracının ötesindedir. dil ile taşınabilen ne varsa, akıl ve hayal gücüyle, bir çeşit teleonomiyi sezdirircesine eşzamanlı bir biçimde evrilmiştir.

idrakimiz, varlık ve meydana geliş gibi konularda düşünebilmeyi kolaylamak; bağlantı kurabilmek adına, zıtlıklara tutunmaya mahkûm gibi görünüyor. bunun öncelikli sebebi, evrende, bir bütünün içindeki zıt yansıyanlardır. algılarımız zıt kavramlara odaklanarak, bunlar üzerinden bağlantılar kurmaya meyilli hâle geldiğinde, dilin temelinde gizlenen düalizm doğmuş oluyor: özne-nesne, iyi-kötü, güzel-çirkin gibi (dil, böylelikle, statik bir gizli gündemi olan, düalist bir monarşiyi andırır). bu gibi tanımlamaların temeli algılarımızda ve onlara atfedilmiş anlamlarda yatıyor. hâlbuki doğadaki basit iletişim biçimlerinde, bu tip bir ayrımı göremeyiz. taşınılan mesaj, bir varlığı, tehlikeli bir durumu yahut bir faydayı içerir.

biz ise aklımızın çözümleyici yönü ile hayal gücümüzü birleştirir, bütün etkiyi dile, dil ile yansıtırız (bkz: analiz) ve (bkz: fragmantasyon). zıtlıklar üzerinden analiz yaparken bir yandan da bunları sentezlemek için uğraşırız. ortaya koyduğumuz özne-nesne ayrımında, dilin üzerinde taşıdığı bu kompleks özellikler nedeniyle, sık sık yanlış anlama ve anlaşılmalar yaşarız. kullanımda olan dil, bize dair özellikleri (aklımızın zihin dünyamızda aydınlattıkları, hayal gücünümüzün iç dünyamızda ısıttıkları) özneleştirdiğinde, nesne ile ilişkimiz sayrıl bir karakter sergilemeye başlar.


algıyı ve almayı sadece varoluş ve meydana geliş zemininde yaşamak, içinde bulunduğumuz öznel durumda hayli zordur. basitçe ifade etmek gerekirse, doğada varlıklar ve meydana gelen olaylar, bütündür. kuantum fiziğinde neden-sonuç yapıları söz konusu olmayıp sadece süreçler vardır. yukarıda bahsi geçen zıtlıklar, doğayı algılarken istemsizce seçtiğimiz perspektifin ürünleri olup bütünlük dâhilinde bulunmaz. her ne kadar kabul ettiklerimiz ve inandıklarımız bağlamında hayatımız renklense de, bunların manalar atfettiği nesneden edindiklerimiz söz konusu olduğunda, yanlış olanı bile başka bir özneye doğru aktarmamız kimi zaman mümkün olmamaktadır. her ne kadar mananın kendisi, onu idrakimiz konusunda bir dezavantaja neden oluyor gibi görünse de, bu ikisini ayrı tutmayı, gerektiğinde becerebilirsek, evreni hem onun boyutlarında hem de kendi boyutumuzda daha etkili şekilde anlayıp belki de bilginin bütünlüğüne bir adım daha yaklaşabiliriz.

özneyi nesneden tamamen ayrık bir biçimde tasvir eden ya da maddeyi bilince hâkim gösteren ideolojiler, daha xix. yüzyılda bilimi, bilimin büyük sorularını ve bu soruların cevaplarını manipüle etmekteydi. 1920'li yıllarda patlayan kuantum fiziğinin bulutlarının biraz olsun dağılmasının ardından, richard feynman ve steven weinberg gibi fizikçiler, devraldıkları geleneksel bilim perspektifinin, kuantum fiziğini anlamaya yetmeyeceğini ilan ettiler (bkz: the character of physical law) ve collapse of the state vector.

elbette kuantum fiziğinin "resmi" bir felsefesi, henüz yok

(şimdilik kuantum fiziğine yönelik teknofil bir ilgi ve spiritüalist bir tufan söz konusu)

biz yine de en sonda yazılması kitaba uygun düşeni, en başta yazarak, "gayriresmi" bir alternatif deneyelim: geleneksel bilimsel düşünceyi kontrol eden inanç sistemi, xix. yüzyıl ideolojisinden köklenen bir iman hareketiydi. bu iklimin yüzyıl kapanırken konuşan meyvelerinden lord kelvin, "artık fizikte keşfedilebilecek hiçbir şey kalmadı; geriye kalan tek şey, mevcut ölçümlerin daha keskin bir biçimde yapılmasıdır." demişti. sağduyu doğrultusunda atılmış olsa bile, bir başka zehirli ok, "pandora'nın kutusunun" çoktan açılmış olduğu 1926 yılında, albert einstein'dan geldi: "tanrı zar atmaz." (einstein'ın bunu bağımsız bir metinde değil, bir başka fizikçiye (max born) yazdığı mektupta dile getirmesi, esasında bunu tartışmaya açmaya çalıştığını; dolaylı yoldan bir zar attığını gösteriyor olabilir).


kutunun ağzına kadar açıldığı yıllarda, bu kutuyu ellerinde bulunduran ve niels bohr ile werner heisenberg gibi genç isimlerden oluşan kuzey mafyası, kuzeyli soğukkanlılığıyla, atomlardan ve atom altı parçacıklardan ziyade, potansiyellerden ve olasılıklardan söz ediyordu. ulaşabildiğimiz en küçük boyutlarda, o güne dek "madde" diye adlandırılan her şey, bir olasılıktan ve rahatsız edici bir belirsizlikten ibaretti.

Çift yarık deneyi


şöyle: dalga fonksiyonu dediğimiz matematiksel tanım, atom altı düzeydeki fiziksel parçacıkların nesnel durumuna, varlığına ya da bıraktıkları ize değil; ölçüm cihazları tarafından verilen bilginin bir temsiline karşılık gelir. elimizde parçacığa dair nesnel bir gözlem değil, parçacığın hızına ya da konumuna dair, istatistiksel bir fonksiyon bulunur. klasik fizikte, bir parçacığın ilk konumu ve hızı bilindiğinde, belirli bir süre sonundaki konumu hesaplanabilirdi; fakat kuantum fiziğinde, eğer elinizde bir dalga fonksiyonu varsa, bu, size, parçacığın belirli bir andaki konumunu ve hızını veren matematiksel bir ifade olur. eğer bu parçacığın gelecekte nerede olacağını bilmek isterseniz, elinizdeki dalga fonksiyonunu, "schrödinger dalga denklemi" diye bilinen bir denklemin içine yerleştirmeniz gerekir (bu dalga denklemi, aslında klasik fizikteki newton'un hareket yasalarının (f=m.a), kuantum fiziğindeki eşleniğidir). dalga fonksiyonunu bu denklemin içine yazdığınızda, sonuçta elde edeceğiniz şey, söz konusu parçacığın gelecekte nerede olacağına dair istatistiksel bir tahminden ibaret olur. fakat gözlem yaptığınızda, yani bir dalga fonksiyonuyla birkaç elektronu gözlemlemek istediğinizde (ve gözlemlediğinizde), dalga fonksiyonu, birçok olasılıktan, geri dönüşsüz bir biçimde, bir tek özel duruma "çöker". yaptığınız gözlemin kendisi, bu parçacığa hızını ve konumunu vermiştir ("schrödinger'in kedisi" adlı düşünce deneyinin teorik temeli, budur).

dalga fonksiyonu kavramı hakkında daha fazlası için

Kuantum fiziğinin görselleştirilmesi

şimdi, eğer bilimsel bilgi, nesnel olarak doğanın bir tanımını vermenin peşindeyse; eğer gerçekliğe tekabül eden bir tanım bekleniyorsa, bu olasılık ya da belirsizlik kavramını inkâr eden herhangi bir görüş, daha ilk başta bilimsel araştırmanın hedeflerini ve gidiş yolunu reddetmiş olur ki, zaten kuantum mekaniksel dünyada bilimsel yöntemimizi güncellemek zorunda kalmamız, kuantum fiziğinin doğrudan bir sonucudur (dolayısıyla bilimsellik iddiası bulunan herhangi bir tezin minimumu, bu tekinsiz kavramlarla anlaşma içerisinde doğayı açıklamak; maksimumu ise bu kavramlarla anlaşma zorunluluğu olmaksızın, bize, doğaya dair daha iyi bir açıklama sunmaktır).

epilog

bilimin ilgi alanına girmeyen (popperci ifadeyle, yanlışlanma olanağı bulunmayan) önermeler üzerinde, "neden?" diye sorarak çalışmaya devam eden metafizik, imre lakatos için, bütün bilimsel teorilerin, bazı temel aksiyomlar barındıran sert çekirdeğinin bir niteliğiydi. hiçbir çağda son bulmamış olan "skolastik" düşünce, aslında fizik gibi bir çalışma alanı oluşturmadan önce, bu çalışma alanının bağlamını oluşturmalıydı ve bu bağlam da metafizikten başkası değildi. etimolojisinin aksine, metafizik, fizikten önce, fiziğe, sorgulamalar yapabileceği ve içinden yeşerebileceği bir çekirdek sağlamıştı. metafiziğin fizikle olan dolaşıklığı, aynı zamanda öznenin nesneyle olan dolaşıklığıydı. ünü geçtiğimiz senelerde güneş sistemi'nin ötesine varan bağımsız gözlemci, gözlemini kendisi yaratan bir garipten ibaretti. kuantum mekaniksel sisteme dâhil olan göz, baktığı noktada bir gözlem yaratıyordu.

werner heisenberg, bütün bunlar ortaya çıktığında, subjektif idealistti (bkz: subjektif idealizm). niels bohr, keza, bir fizikçi olmasının yanında, bütün bunlardan sonra bir mistikti. wolfgang pauli, albert einstein ve daha aynı ekolden birçok fizikçinin, meslek hayatlarının sonlarına doğru, xix. yüzyıl biliminin yöntemlerine aykırı bütün bu sonuçlardan, hayata dair öznel bakışlar damıttıklarını biliyoruz. sanki bilim insanlarıyla dolu, modern skolastisizmin bünyesine bir damla belirsizlik damlamış ve bu olgun insanları, oldukça zengin bir çeşitliliğe sahip bireyselliklere itmişti. einstein ile bohr arasında, adeta kasparov ve karpov arasındaki efsanevî satranç oyunlarını andıran karakterde, zaman zaman hiddetlenen tartışmalar, yerini zamanla, birbirlerinin yanı sıra, kendilerini bile anlayamayacaklarının farkında olan insanların, tedirgin olgunluklarına bırakmıştı.

Niels Bohr ve Albert Einstein

bilişsel arkeolojinin, platon öncesine kadar götürdüğü bu epistemolojik tartışma, kuantum fiziği bağlamında, insanın kendisinin, üretmeye çalıştığı bilginin meydana geldiği ortamda taraf olmadan o bilgiyi üretemeyeceği noktasına varmış durumda. bağımlılıktan doğan bilgi, bir olasılık kümesinin bir bütün olarak gözlemlenememesinden; bir seçme zorunluluğundan kaynaklanıyor.

internet ortamında, bütün bunların materyalizm ideolojisini çürüttüğünü iddia eden birçok yayına rastlamak mümkün, fakat bizler yine bütün bunların, kuantum mekaniksel bir dünyanın, kuantum mekaniksel kavramlarıyla açıklandığının farkındayız. yine de, bu keşfin, doğaya bütüncül bir tek perspektiften bakabilmeyi olanaksız kılması açısından değerli olduğunun da farkındayız. max planck, "bilinci, aşılması olanaksız bir temel olarak görüyorum. maddeyi, bilincin bir türevi olarak görüyorum. bilincin ötesine geçemeyiz. hakkında söyleştiğimiz, "var" addettiğimiz her şey, bilinci önermekte." cümlelerini kurarken, bu türden bir olanaksızlıktan da söz ediyordu. bu olanaksızlık bağlamında "gayriresmi" (ne demekse) kuantum fiziği felsefesi, subjektif idealizmin, herhangi bir öznenin duygu ve düşünce dünyasında yankılanmamış; uyarmamış ve uyarılmamış hâli gibiydi. düşünebiliyor muyuz? elbette hayır. subjektif idealizmin, insan zihninden bağımsız bir varlığı söz konusu değil (tıpkı geriye kalan, atomik yapıya sahip evren gibi).


Final yorumu

kuantum fiziğinin bir felsefesi var mıdır ya da kuantum fiziği bilgileri insanları hangi felsefi çıkarımlarda bulunmaya ya da hangilerini kabullenmeye iter, çok net bir şeyler söylemek mümkün değil kanaatindeyim. kuantum fiziğinin özü olmamasına rağmen onunla çokça ilintilendirilen belirsizlik ilkesinin bilimsel determinizm'e sekte vurduğu açıktır lakin. aynı sebeplerle de agnostisizm uygun görülebilir belki bilime.

öte yandan fiziğinin günümüzdeki en önemli zekalarından hawking penrose'un platonist oldugunu düşündüğünü söylemiş lakin penrose kendisini realist olarak gördüğünü ifade etmiştir.

sanırım, kuantum fiziğinin buluşları bilimadamları - özellikle de fizikçiler - arasında yaygın olan materyalizm'e sekte vurdu. godel teoremleri, belirsizlik ilkesi, kesikli konum-zaman ve enerji ile bunların ölçülebilirliklerindeki kesinsizlik maddeci inanışın taraftarlarında azalma meydana getirmiş olabilir. yeni bilimin kavranmasındaki güçlükler, kavranamazlığın oldugu her yerdeki gibi, bir çok insanı spiritualizme yaklaştırmıştır.

görünen o ki kuantum fiziğinin resmi bir felsefesi yok; insanlar, her zaman olduğu gibi, öznel yargılarını devam ettiriyorlar. ama kainatın pek de eskiden hayal ettiğimiz gibi olmadığı düşüncesi felsefeyi derinden etkileyecek sanırım.

bir çok bilim adamı gözünde kuantum fiziğinin bir sonraki teoriye geçiş yönünde bir adım olduğunu ve gerçeğin özü olmadığını belirtmekte de fayda var sanırım. bu bilgilere dayanarak felsefe kurmak gibi bir planınız varsa biraz daha bekleyin derim ben.

Atom Altı Evrene Dair Belirsizlikleri Çözmeyi Amaçlayan Kuantum Mekaniği Yorumları