Dünya Edebiyatında Kalıcı Olmayı Başaran ve En Çok Bilinen Şairler

Genellikle en çok bilinen ve okunan klasik şairleri derledik. "Şiir sevmiyorum" çağında bu şairleri hatırlamak ayrı bir önem teşkil ediyor diyebiliriz.

Rainer Maria Rilke (1875-1926)

yalnızlığı ve uzağı en iyi anlatan şairlerden. ancak -biyografisini okuyanlar daha iyi anlar- uzağı kendine yakınlaştırsa dahi onu gene yalnızlıkla karşılar. acıdan kaçmamayı öğütler, hayatın ötesine ulaşmak için insanı deneyimlenmeye davet eder. bu açıdan nietzsche'ye benzer. nietzsche'ye, binicen üstüne vurucam kırbacı, dedirten salome ile olan ilişkisi şüphesiz şiirini etkilemiştir, tıpkı nietzsche'nin felsefesine etkilediği gibi.

"ben, bilir misin sessizce,
sıyrılmak isterim taşkın, kalabalık çevreden
meşeler üstünde solgun,
nice yıldızların gece
açtığını bilirken
seçerim öyle yollar,
ayak basmadığı kimsenin.
solmuş akşam çimenlerinde,
uzak bir de şu düş ancak;
sen de gelirsin."

Vergilius (mö 15 Ekim 70-mö 21 Eylül 19)

ünlü bir romalı şairdir. roma imparatorluğu'nun destanı olarak kabul edilen aeneis'in de yazarıdır. matematik, felsefe, tıp, fizik, yunan ve roma edebiyatı eğitimi almıştır. aldığı bu eğitim onu, döneminde avukat olmaya itmesine rağmen o asla avukat ve siyaset adamı olmadı. daima şiir yazdı ve şiirle uğraştı. büyük eseri olan aeneis'i 10 yılda yazdı. yazdığı bu destansı eserin bazı bölümlerini incelemek için yunanistan'a çıktığında humma hastalığına yakalanarak hayata veda etmiştir. ovidius, dante, spenser ve milton gibi pek çok şairi etkilemiştir. dante'nin ünlü yapıtı ilahi komedya'da da ondan bahsedilmiştir. dante'ye cehennem boyunca yol arkadaşlığı yapmıştır. dante ondan "vergillius usta" olarak bahseder.

"ne kadar da güvenilmez ay boyunca, lanet ışığı altında, gölgesini dikerken göğe, iuppiter, yol ağaçların arasında, gece de, yüklüyorken karanlık rengini her bir şeye."

Edgar Allan Poe (1809-1849)

dünya edebiyatına "pulp" kavramının kapılarını açan ilk yazar olduğu idda edilir, bu gün 3. sınıf edebiyat diye nitelendirilen tüm türlerin fikir babası kabul edilir, yaşarken hayatını herkesin nefret ettiği son derece acımasız bir eleştirmen olarak kazanmıştır. "alkol bütün kötülüklerin anasıdır" lafı roosevelt tarafından onun için söylenmiştir.

"varlığını sabah diye selamlayanlardan
yokluğunu gece sayanlardan
yüksek göklerde kutsal ateşi gölgeleyen
ağlayarak ümit için her saat seni kutsayanlardan
yaşam için ah. hepsinin üstünde,
derinlere gömülü inancın gerçeklik
erdem ve insanlıkta canlanması için
ümitsizliğin menfur yatağında ölmeye yatanlardan,
birden yükselir, senin mırıldandığın sözler üzre,
'ışık olsun'
mırıldandığın sözlerin, gözlerinin
seraplara özgü bakışıyla gerçekleşen
sana en çok borçlu olanlardan şükranı
tapınmaya benzeyen ah, anımsa
en doğrusunu adanmış olanı en çok tutkuyla,
ve düşün ki bu güçsüz dizeleri o yazdı
o yazdı, yazarken ürperip düşünerek
bir olduğunu ruhunun bir meleğinkiyle."

William Shakespare (1564-1616)

dehasının göstergelerinden biri de ingiliz diline kattığı ve (bir kısmının anlamı biraz değişse de) hala kullanılan 1700'e yakın kelimedir (ki bu da yazdığı her on kelimeden birini kendisi uydurdu demek oluyormuş)...

"sen ki müziksin, müzik dinlerken hüznün niye? tatlılar kavga etmez; sevinç, sevinçle coşar. sana zevk vermeyene katlanırsın ne diye? can sıkanı bağrına basmakta ne anlam var? birbirine eş olan hoş seslerin uyumu. yine de kulağına sıkıntı mı veriyor? bil ki ahengin sana tatlı bir sitemi bu: 'parçaları dinleyip tümü unuttun,' diyor. dinle, iyi bir koca gibi, tek bir tel nasıl yaratırsa eşiyle birlikte hoş bir ezgi, baba, çocuk ve mutlu ana, yapıyor fasıl: kulakları okşuyor tek bir sesin ahengi. o sözsüz şarkı, sanki tek bir ağızdan sana 'değerin olmaz,' diyor, 'yaşarsan tek başına.'"

Charles Baudelaire (1821-1867)

güzel ve aristokrat kökenli bir anne ile üst rütbeli asker bir babanın hukukta okuyan ileride gelecek ve para derdi olmayan bir çocuğu iken bir hayat kadınına kendine kaptırıp okulu bırakan, üvey babası tarafından reddedilen ve frengiden ve yoksulluktan genç yaşta ölen alkol sorunu olan bir şair. victor hugo yakın arkadaşıymış diyorlar. arkadaşlığının sınırlarını ben bilemeyeceğim tabi. merhaba merhaba da olabilir. ben biyografilerin yalancısıyım.

"durmadan kımıldanır iki yanımda şeytan,
yüzer çevremde ele gelmeyen hava gibi.
duyarım ciğerimde onu yanan, tutuşan
sonsuz, tedirgin salar içime istekleri.
ara sıra bilip sanata düşkünlüğümü
döner en güzel kadınlara döner dünyada.
aldanıp sudan sözlerine tanrının günü,
alışır dudaklarım en alçak şuruplara.
işte böyle giderim, tanrı gözünden ırak,
yorgun, tedirgin, soluk soluğa ağlayarak
ıssız, derin can sıkıntısı ovalarına.
atar böylece şaşkınlık dolu gözlerime
kirli giysiler, açılmış yaraları sonra,
korkunç yıkım'ın kanlı takımını yıllarca!"

Arthur Rimbaud (1854-1891)

düzyazı şiiri bariz bi şekilde ilk o ortaya koymasa da (charles baudelaire), düzyazı şiirin babalarından sayılabilecek fransız şair. ortaokulda ustaca yazdığı latince şiirlerden bir sürü ödül almış, sonra 16-17 yaşında hala başyapıt kabul edilen şiirleri yazmış (sensation, le bateau ivre), 21 yaşında da düzyazı şiirlerle edebiyatı bi kenara it(ebil)en şair. hayatı sürekli evden kaçmakla ve yolculukla geçmiş. baudelaire'i şiirin tanrısı olarak gördüğünü söyler sağda solda.

"bir akşam güzelliği dizlerime oturttum.

ve acı buldum onu. sövdüm.

silahlandım tüzeye karşı.

kaçtım. ey büyücü kadınlar, ey mutsuzluk, ey kin, size emanet edildi hazinem. her insancıl umudu usumdan silip atmayı başardım. boğazlamak için onu yırtıcı bir hayvan sessizliğiyle her kıvanca saldırdım.

cellatları çağırdım ölürken tüfeklerinin dipçiğini dişlemek için. afetleri çağırdım kumla, kanla boğulmak için. tek tanrımdı mutsuzluk. çamurlara uzandım. suç güneşinde kurulandım. deliliğe yaman bir oyun oynadım.

budalanın o korkunç gülüşünü taşıdı bana ilkyaz.

ve son falsomu da yapmak üzereyken, iştahımı belki de yeniden kabartabilecek olan eski şölenin anahtarını aramayı düşündüm.

iyiliktir bu anahtar. belli ki düş görmüştüm, bu düşünce onu gösteriyor.

alnımı o canım haşhaş çiçekleriyle defneleyen iblisim haykırıyor: 'sen hep sırtlan kalacaksın.', 'tüm iştahlarınla, bencilliğinle ve büyük günahlarınla ölümü hak etmeye bak.'

ah! ölümden fazlasıyla aldım payımı: - ama, sevgili şeytan, senden tek dileğim, daha az öfkeli bir göz ve bu arada birkaç da gecikmiş küçük alçaklık. yazarın öğretim ve eğitim yetilerinden yoksun olmasını bilirim pek seversin, işte koparıyorum senin için şu birkaç iğrenç sayfayı lanetli defterimden."

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin (1799-1837)

yazdığı gizli güncede insanın tüm cinsel dürtülerini asla sakınmadan saklamadan ve korkmadan yazmış, karısıyla beraber olmayı istediğini zannettiği kayınçosuyla düellosu sırasında aldığı yara ile ölmüş rus yazarı. rus sokak diliyle edebiyat yapılabileceğini göstermiş ve modern rus edebiyatının babası olmuştur.

"dinmiş tufanın son bulutu!
bir sen gezinirsin açık mavi gökte.
senindir, kimsesiz, neşesiz gölge.
sevinç dolu günü, bir tek sen üzersin. az önce çepeçevrede sarmıştın gökyüzünü,
şimşek de seni sarıverdi dehşetle.
sen ise saçtın gizemli gürlemeni,
ve açgözlü toprağa yağmur içirdin. yeter! işin bitti artık.
toprak tazelendi, tufan da kaçtı buralardan.
ve işte rüzgar da yaprakçıkları okşarken,
kovuyor seni şu huzurlu göklerden.
tüm arzularımı yaşadım ben
hayallerime de soğudum artık
sadece acılarım kaldı içimde
meyveleri kalbimdeki boşluğun. hayın kaderin fırtınaları altında
soldu güller açan taç yaprağım da
yaşıyorum hüzünlü ve yalnız
ve gelir mi sonum diye bekliyorum. işte böyle, sonbahar soğuklarına yenik
fırtınanın kış ıslığı duyuluyor gibi
çıplak dalda tek başına
titremekte geç kalmış bir yaprak!"

Johann Wolfgang von Goethe (1749-1832)

genç yaşta yazdığı die leiden des jungen werthers ile dünya çapında bir ün kazanan, daha sonra ki yıllarda bu romanı başarısız diye niteleyen ve "şu yaşta yazacak olsam çok farklı yazardım" diyen romantik alman şairi ve yazarı. ayrıca kendisi faust gibi olağanüstü bir başka eser daha vermiş ,ve bu eserin önsüzünde "bu kitabın yazarı müslüman olduğu iddialarını kesinlikle reddetmez" ibaresi koydurarak benim büyük hayranlığımı kazanmıştır. ölürken söylediği o çok bildik cümlenin yanısıra şu sözün de sahibidir: "eğer duyarlılığım olmasaydı gözlerim görseydi bile kör olurdum."

"beni niçin dayanılmaz çekersin,
ah o depdebeye?
uslu gençken mesut değil miydim
o sıkıcı gecede? odama gizlice kapanmış,
mehtabın ışığı altında,
ürperten aydınlığıyla kuşanmış.
kanıksadım uykumda; rüyamda dolu dolu altın saatleri.
halis hevesle,
tatlı simanı hissettikten beri
yüreğimin en dibinde. hala ben miyim, onca ziyanın arasında oyun masasında tuttuğun?
çoğu çekilmez zırvaların karşısında
aslında lütfun?
daha cazip gelir bana baharın çiçekleri
şimdi artık koridorda olmayan;
sen, meleğim, nerdeysen, aşk ve şefkat veri,
nerdeysen, orada doğa sana hayran."

Paul Verlaine (1844-1896)

1873’te brüksel’de, duygusal bir kriz anındaki bir kavga sırasında kendisinden ayrılmak isteyen rimbaud’a ateş ederek yaraladı ve iki yıl hapis cezasına çarptırıldı. 1880 yılında yayımlanan ‘usluluk’ şiirleri, bu katolik döneminin duygusal arayışlarını dile getirir. 1875’te hapisten çıktıktan sonra bir süre tam bir rahip yaşamı sürdürdüyse de, daha sonra stuttgart’a rimbaud’yu görmeye gitti. ünlü bir şair olmuştu ama son yıllarını kira odalarında, akıl hastanelerinde, yalnızlık ve yokluk içinde geçirdi. şiiri, daha önceki dönemlerindeki gücünü kaybetmiş olsa da, yazmayı sürdürdü. 8 haziran 1896 yılında ölen şair, şiirlerinde değişik ölçüler kullanarak ölçüde tekdüzeliği bozdu, durakları kaldırdı, özgür dizenin ve serbest şiirin kuruluşunu hazırladı.

"buz tutmuş o ıssız eski park içinden
iki hayaletti demin kayıp geçen.
gözleri sönmüş, gevşemiş dudakları,
güç duyulur neler fısıldaştıkları.
buz tutmuş o ıssız eski park içinde
geçmiş günlerden söz etti iki gölge.
eski coşkumuzu anımsıyor musun?
ne diye anımsayayım istiyorsun?
yüreğini yine titretir mi adım,
yine girer miyim düşüne? - yok canım!
ah o dudaklarımızın birleştiği
anlatılmaz mutluluk günleri! - belki.
gök masmaviydi, umut koskocaman.
umut kaçtı kara göğe darma duman.
böyle geçtiler yoz yulaflar içinden;
yalnız geceydi sözlerini işiten."

Vladimir Vladimiroviç Mayakovski (1893-1930)

vladimir vladimiroviç mayakovski, bir orman bekçisinin oğlu olarak doğdu, ekim devrimi'ni destekleyerek bolşeviklere katıldı; ekonomik yapıyla birlikte eski sanat anlayışının da yıkılmasını savundu.. bu düşüncelerini "sokaklar fırçamız, alanlar paletimizdir" şeklinde özetledi ve bu düşünce mayakovskinin başının çektiği rus fütüristlerinin en belirgin özelliği oldu.. bir arkadaşının intihar etmesini eleştirdiyse de bundan çok etkilenerek 37 yaşında kendisi de intihar ederek öldü.. 

şiirinin şekli aynı nazım hikmet'inki gibi dalga dalgadır, (nazım hikmet bu dalgalanmaların aynı zamanda düşüncelerdeki dalgalanmalar ve kabarmalar olduğunu söyler), konusu ise yine nazım'ınki gibidir... nazım hikmet, mayakovski'nin şiirini kendisine örnek aldığını açık açık belirtir.

"bilirim gücünü sözcüklerin, o çınlayan sözcüklerin ben;
onların değil, o yığınları coşturan, kendinden geçiren,
başka sözcüklerin gücünü, çıkarıp ölüleri topraktan
tabutları meşeden adımlarla götürenlerin her zaman.
gün olur okunmadan, basılmadan atılırlar da sepete,
bir çıktıları mı oradan gemi azıya alırlar elbette,
güm güm öterler yüzyıllar boyu, tırmanıp gelen trenlerdir
öpüp yalamağa nasır tutmuş ellerini şiirin bir bir.
bilirim gücünü sözcüklerin. esip geçmiş de bir rüzgâr
bir halayın topraklarına düşmüş taç yapraklarıdır bunlar.
insandır bütün ruhu, dudakları ve bütün iskeletiyle."

Walt Whitman (1819-1892)

new york, long island'da doğdu. babası çiftçiydi. beş yaşında brooklyn'e taşındılar. on bir yaşında geçimini sağlamak için okuldan ayrılmak zorunda kaldı. matbaalarda çıraklık etti. on altı yaşında yazarlığa, yirmi yaşında gazete yayımlamaya başladı. new york kentini ve insanlarını çok iyi tanımasının yanında tiyatro ve müziğe düşkünlüğü, geçmiş edebiyatı derinliğine okumasıyla da zengin bir birikime sahiptir. akıllara ziyan güzellikte ki çimen yaprakları adlı şiir kitabı hararetle tavsiye edilir.

"şimdi beni avucunun içine aldın ya, kim olursan ol
her şey boşa gidecek bir şey eksik kalırsa
açıkça uyarıyorum seni daha fazla üstüme gelmeden
o sandığın kişi değilim ben, bambaşka biriyim
kim benim yolumdan yürümeye kalkar ki
kim talip olur ki benim dostluk ve sevgime
yol kuşkulu, sonuç belirsiz, yok edici belki de
terk etmen gerecek başka ne varsa,
yalnız ben umacağım senin biricik ölçütün olmayı
çıraklık dönemin bile uzun ve zorlu geçecek o zaman
vazgeçmen gerekecek tüm bir yaşam biçiminden
ve çevrendeki yaşamlara uyumundan
o yüzden bırak beni başın daha fazla belaya girmeden!
çek elini omuzumdan
beni yere bırak ve kendi yoluna git."

Ovidius (mö 20 Mart 43-ölüm zamanı bilinmiyor)

imparator augustus’u sinirlendiren “aşk sanatı” isimli yapıtının bedelini sürgüne gönderilmekle ödedi. sürgündeki 9 senede eşine yazdığı mektuplar insanlık tarihinin en güzel aşk mektupları sıralamasına girmiştir. ne yazık ki eşine kavuşamadan, ölüm tanrısıyla hemhal olmuştur.

"ne şanslıdır o erkek ki sevdiğini cesurca savunabilir
sevdiğinin 'ben masumum!' (doğruysa) dediği erkek ne şanslıdır.
taştan olsun, belki de deli ya da mazoşist, hiç şüphesiz,
o adam şüphenin gölgesinden uzak bir kanıt için canını verir.
ama dediğim gibi, gördüm seni; pekala da ayıktım,
yine de ne düşündüğünü biliyorum, yarı sarhoş, yarı uyanık.
ikimizi seyrediyordum ben, kaşlarını oynatışını gördüm;
başını sallarken ne dediğini bile anlayabiliyordum.
ne gözlerin susuyordu ne de parmaklarını şaraba daldırarak
masaya yazdığın yazılar, her harf bir işaretti.
ah, ya o masum görünüşlü konuşmalar,
o şifrelerle anlatılanlar; sanma ki anlamıyorum."

James Joyce (1882-1941)

joseph campbell tarafından 20. yy'ın mit yaratıcısı olarak gösterilen şahıs. kafayı taktığı monomyth (ne diyelim tekmit mi diyelim evrensel mit mi bilemiyorum) kavramıyla diller üstü eserler vermeye çalışıp başarılı olmuş bir insandır. okuya okuya gözlerini kör etmiştir ve son zamanlarında bir operada john sullivan isimli sanatçıyı dinlerken herkesin içinde ayağa kalkıp " yıllar sonra ışığı yeniden gördüm " diye çığırmıştır.

"şimdi, tam şimdi, eros’un tatlı ezgiler çıkardığı
bu kahverengi toprağın üstünde
dolanacağız ikimiz, el ele,
eski dostluğumuz hürmetine sabırlıyız,
güzelim sevdamızın böyle bitmesine
yas tutmayacağız. kırmızı ve sarılar kuşanmış bir budala
vuruyor yumruğuyla ağaca;
ve yalnızlığımızı çevreleyen her şeyin etrafında
vınlıyor rüzgar neşeyle.
yapraklarda yok ses seda
sürüklerken zaman onları sonbahara. şimdi, tam şimdi, duymuyoruz artık
ne bir gazel ne bir tekerleme!
öpüşeceğiz gene de, ey sevgili, gün bitiminde
bekliyor bizi kederli ayrılık.
yas tutma, güzelim, hiçbir şey için
zaman, biçerken ekinini zaman."

Horatius (mö 8 Aralık 65-mö 27 Kasım 8)

roma'lı şair, lejyonerlik de yapmıştır (üç asker, bir köprüyü koca bir orduya karşı -sanırım kartaca'lılar- savundukları söylenir). rint anlayıştadır (nunc est bibendum ~ şimdi içme zamanı dizesi onundur), şiirlerinin konuları ve üslubu açısından divan edebiyatı şairleriyle benzerlik gösterir.

"hangi adama veya hangi kahramana rübabınla veya keskin flütünle, kasideler çağıracaksın ey clio?
hangi ilaha? şen yankılar onun adını tekrar edecektir?
ister helicos'un gölgeli vadilerinde, ister pindus veya buzlu hemus üzerinde,

(o hemus ki, ormanları, şarkı çağıran orpheus'un arkasından yürüdü; ve bir ana sanatıyla ırmakların coşkun aşıkları ve tez rüzgarlar dururken, şarkı sesinin füsunu, saz nağmelerine takılmış çamları arkasından sürüklerdi.)

dilimizin nakaratı olan baba'ya duadan evvel ne diyebilirsin?
o ki insanların ve ilahların işlerini idare eder
ve değişik mevsimler yoluyla denizin ,
toprağın ve dünyanın akışını nizama sokar.
o kendisinden daha büyük veya kendisine benzer veya kendisine yardımcı hiçbir şeye vücut vermez.
yalnız, ondan sonra pallas birincilik şerefleriyle örtülüdür.
savaşlarda cesaretli liber, seni unutmayacağım,
ne seni, vahşi hayvanların düşmanı olan, bakire;
ne de seni, ey oklarının isabetiyle korkunç febus."

Catullus 

aşkı, yalnızca güzellikleriyle değil tüm ikilemleriyle anlatabilmiş, türünün ilk örneklerine imzasına atmış bir şairdir. ödi et amo gibi yalınlıkla ifade ettiği bir cümleyle, insan doğasının sevgiliyi unutma çabalarını nasıl mantığa bürümeye çalıştığını belki de en güzel biçimiyle örnekler.

"ilkbaharın ılık sıcakları artık dönüyor.
gece ile gündüzün eşit olduğu göğün öfkesi
meltemin hafif esintilerine boyun eğiyor.
catullus terk edelim firigya’nın topraklarını,
nicea’nın sıcaktan kavrulan verimli ovasını.
uçalım küçük asya’nın ünlü şehirlerine.
sabırsız ruhum yanıyor, bir öte bir beri dolaşırken özgürlük içinde.
ayaklarım güç buluyor neşeli ateşinde.
elveda dostların tatlı topluluğu;
uzak ülkemizden birlikte çıktığımız
döneceğiz değişik yollardan her birimiz."

Francesco Petrarca (1304-1374)

francisco petrarca, haklı birtakım nedenlerle bana pek sıkıcı gelen italyan bir manzume yazarıdır. lope de vega'dan tut nerdeyse bütün ortaçağ ve yeni çağ ve daha sonrası italyan ve ispanyol önde gelmek üzere manzum edebiyatı etkilemiştir. edebiyat dünyasında gerçekten büyük adamdır. dante'yi kıskandığı ve ona özendiği iddia edilir ancak o bunları reddetmiştir.

"dağılır yele karşı altın saçları
uçuşurdu binbir büklüm icinde.
bir hoş ışık vardı gözlerinde
pırıl pırıl, sönmüş o zamandan beri.
bir iyilik sarardı yüzünü bazen
bilmem, belki bana öyle gelirdi.
ben o sevdaya can atan deli
nasıl yanıp tutuşmazdım o zaman.
yürüdü mü yerden kurtulurdu sanki
melekler öyle yürürse gerek.
sözleri bir başka türlüydü
insan sözlerinden.
gökte bir ruhtu o, bir canlı güneşti.
öyle gördüm ben; öyle değilmiş simdi.
yay gevşemiş, ne çıkar,
yara gitmez gönülden."

Stephane Mallarme (1842-1898)

fransızların çağdaş şairler arasında anlaşılması en zor olanlardan biri olarak gösterdiği şair. fransızlar stephane mallarme için dili öyle zordu ki, onu sadece yabancılar anlayabilir derler.

şiirlerinden bazısı için tavandaki bir resmin cilalı masa üzerine düşen aksinden ilham almıştır. bir diğerinde bir bardak biranın köpüğünde ışığın aksine bakarak yazdığı bir şiir vardır.

"sen ey, o uykulu savaşçı, kumlar üstünde,
yorgun bir su ısıtıyor güneş saçlarında
ve bir günlük yakarak düşman yanağında,
karıştırıyor bir aşk içkisini gözyaşıyla.
duruk sessizliği ak yalımın, üzüntü içinde
dedirtti, ey benim ürkek öpüşlerim, sana:
'tek bir mumya olmayacağız seninle asla
bu mutlu palmiyeler altında, eski çölde.'
ama ılık bir nehirdir işte saçların,
ürküsüz boğmak orada bize tebelleş ruhu
ve bulmak o yokluğu senin tanımadığın.
akan düzgünü tadacağım göz kapağından,
verebiliyor mu diye ezik yüreğime
duygusuzluğunu gökyüzünün ve taşların."

Lord Byron (1788-1824)

gençliğinde oxford'da okurken yatakhane odasında yavru ayı beslemiş, londra sosyetesinde her kadının vermek istediği, bir ayağı topalımsı olmasına rağmen adını şimdi hatırlayamadığım yunan mitolojisinden bir kahramanın izinden giderek çanakkale boğazını yüzerek geçmiş, yunan kurtuluş savaşı'nda türklere karşı yunan güçlerine destek verirken ölmüş, eski yunan hayranı ingiliz yazar.

"mahzun, yarı kırık yüreklerimiz
yıllarca uzak kalmak üzere
o gün, ayrıldığımızda ikimiz
sessiz ve gözyaşları içinde;
solduğunda, soğuduğunda yanağın
öpücüklerin buz tuttuğunda.
çoktan çalmıştı saati acıların.
sabahın o serin, ürperten çiyi
alnımda donuvermişti,
o çiyler belki bu hüzünlerimin
gözyaşlarımın işaretiydi.
ettiğin yeminler bir bir bozuldu
gölge düştü güvenilirliğine;
paylaştığım yalnızca acı oldu
senin adını işittiğimde.
gizlice buluşmuştuk seninle.
sessiz, hüzünlenirim şimdi
çünkü ruhun aldattı ruhumu
yüreğin unuttu yüreğimi.
eğer bir gün, uzun yıllardan sonra
karşılaşırsak ikimiz yine
nasıl bakabilirim, nasıl sana
sessizce ve gözyaşları içinde
uzun yıllardan sonra
sana bir daha rastlarsam
seni nasıl selamlamalıyım
susarak mı, ağlayarak mı?"

Novalis (1772-1801)

goethe'lerin, hegel'lerin, tieck'lerin, schiller'lerin çağında yaşadı. yalnızca 29 yaşında öldü, derin bir romantikti ama kendisine ait çok eşsiz fikirleri vardı. transandantal (aşkınsal) bir büyüsel şiir anlayışından tutun da şiirsel bir ansiklopedi yazmaya kadar. kuşkusuz o, alman şiirinin erken solan en güzel mavi çiçeğiydi: die blaue blume onunla hafızalara kazındı.

"hep yeniden gelmek zorunda mıdır sabah?
hiç son bulmaz mı yeryüzünün gücü?
uğursuz bir koşuşturma kemirmek zorunda mıdır gecenin cennetsi uçuşunu ?
biçilmişti ışığa zamanı ,ve uyanıklığa.
ama amansızdır gecenin hükümranlığı
uykunun süresi sonsuzluktur.
ey kutsal uyku!
cimri davranma, mutlu etmekte geceye adanmışları.
dünya halinin bu koşuşturmasında.
yalnızca delilerdir seni yanlış tanıyanlar
ve başka uyku bilmezler,
senin acıyarak üstümüze örttüğün gölgeden başka."

Derlemeyi oluştururken Sözlük yazarı "beren and luithen"in güzel entry'sini kullandık:


Devrin Arka Bahçelerine Mahkum Edilmiş Divan Edebiyatı'nın Kadın Şairleri