İfade Özgürlüğünün Ne Kadar Önemli Olduğunu Anlatan En İyi Basın ve Gazetecilik Filmleri

Basın özgürlüğü, gelişmiş medeniyetlerin olmazsa olmazı. Bunu da filmlerle pratik bir şekilde görme imkanımız var.

1) Spotlight (2015)

spotlight, günümüz kahramanlığının steroide dayalı bir şekilde helikopterden helikoptere atlamak değil, sadece ve sadece doğruları aktarabilmek olduğunu herkese hatırlatan bir film.
elbette herkesin anlayacağı, ilgisini çekecek bir kafa değil bu. misal türkiye'de insanların en fazla neleri izlediğini biraz düşünürsek fazla tartışacak bir şey olmadığı da ortaya çıkıyor.
benim esas dileğim spotlight'ın bugün kendisine gazeteciyim diyen ama kart borcu dışında başka bir şeye kafasını yormayan, yukarıdan gelen emirler yüzünden işinden bıkmış, kendisini, hayallerini unutmuş gazeteci arkadaşlara bir şeyleri yeniden hissettirebilmesi.

çağımızın kahramanlığı doğruları söyleyebilmek. gerisi laf-ı güzaf.

2) Citizen Kane (1941)

sinemaya yeni başlamış genç bir yeteneğin yazdığı, çektiği, oynadığı bu film sinema tarihinde bir dönüm noktasıdır. w. r. hearst'i andıran bir basın kralının, psikolojik yap-boz denilebilecek parçalanmış bir portresi çizilirken, yönetmen toplumsal başarı denilen aldatmacayı, "ben"in derinliklerindeki sırları, psikanalatik aktarımların bulanıklığını sorgular. film rosebud şifresinin üzerinde döner. evet rosebud neydi, yoksam tamamlanamamış, eksik son bir puzzle parçası mıydı, ha haaa! film usulca gösterilen tabeladaki şu yazıyla son bulur:

"no trespassing"

3) Nightcrawler (2014)

network ten sonra izlediğim; canavarlaşmış, adeta taze et ve kana susamış medya sektörüne getirilen en sıkı, en ofansif ve direkt eleştiri... bizim ana haber bültenleri spikerlerinin neden yalandan üzgün ifadelerle ama içten içe coşkuyla 30-35 dk boyunca cinayet ve katliam haberlerine yer verdiklerini çok daha iyi anlayabiliyor insan. ama medyanın şu halinin en büyük faili hipnotize olmuş bir şekilde bu haberlere ilgi gösteren moronlar sürüsüdür. bu canavarların iştahını kabartan işte bu moronların ta kendileri...

4) Foreign Correspondent (1940)

başrollerinde joel mccrea, laraine day, herbert marshall, george sanders ve albert basserman'ın oynadığı , alfred hitchcock'un yönettiği 1940 tarihli film. hitchcock'un abd sınırları içinde çektiği ikinci film olan bu otobiyografi uyarlaması, savaşın ayak seslerinin duyulduğu 1938-1940 yıllarında, avrupaya gönderilen bıçkın bir gazetecinin başından geçenleri anlatıyor.

görmemesi gereken şeylere tanık olan masum muhabirimiz başını belaya sokar ve olaylar gelişir. sanırım sinema tarihindeki ilk uçak kazası sahnesi bu filmde yer alıyor. filmin sonundaki "avrupalılar savaşıyor ve karanlıkta ama amerika barış içinde aydınlıkta" temalı laflar pek komik geliyor insana.

5) Network (1976)

göründüğünden çok daha fazlasına sahip bir film. ince ince işlenerek izlenmeli. medya, filmin çekildiği tarihlerde şimdiki kadar azmamıştı. film daha çok anti-ütopya tadında çekilmiş. tuhaf bir şekilde ironi barındırıyor aynı zamanda. televizyona bağımlılığın kölelik olduğunu yine televizyondan duyuruyor network mesihi. bu sefer de insanlar bu mesihi izlemek için ekran başına kilitliyorlar kendilerini. ama günümüz medya ağının filmde anlatılan ile hala aynı olması ilginç. bir şeyler aranmalı bazı yerlerde sanki. ufaktan bi kıllanılmalı.

6) Sweet Smell of Success (1957)

iletişim fakültelerinde ödev diye verilen ıvır zıvır filmlerin yerine gösterilmesi gereken değerli bir eser. burt lancaster'ın oyunculuğuyla ezdiği bu filmde, şimdilerde pek olmayan "köşe yazarı ajanı" gibi bir mesleğin eleştirisi yapılır ki; sanırım melih aşık-fahrettin fidan ilişkisi, bu ölü işe verilebilecek sınırlı sayıda örnekten biridir. (tam olmasa da örnek kıstaslarını yerine getiren bir örnektir)

7) The Post (2018)

oldukça güzel film. film, washington post ve new york times'ın "devlet sırrı" olarak nitelendirilen belgeleri nixon'un tüm baskı ve zor araçlarına rağmen yayınlamasını, gazetecilik yaptığı için yargılanan ve yine pes etmeyen bir avuç insanı anlatıyor.

bi' şu amerikan gazetecilerine ve patronlarına bakıyorum bi' de bizimkilere.
medyanın özgür olmadığı ülkede kimse özgür değildir ve medya "halkın hizmetindedir, halkı yönetenlerin değil."

8) Good Night and Good Luck (2005)

ünlü gazeteci edward r. murrow'un joseph mccarthy ile olan savaşını konu alan film. biraz politika biraz da 50'lerin amerikasını sevenler için birebir bir film olmuş, özellikle david strathairn süper bir oyunculuk sergilemiş (bu sene en iyi erkek oyuncu kategorisi çok çekişmeli geçicek belliki), filmin müzikleri harika olmuş (tabi jazz seviyorsanız), bazı kesimlere sıkıcı gelebilir bu film, uyarmadı demeyin ama benim tavsiyem: mutlaka izleyin.

9) All the President's Men (1976)

tek kelime ile mükemmel bir film. gazetecilerin haber kaynağının ağzından laf nasıl alınır öğrenmek için, basınla sık sık muhatap olup da sır vermek istemeyen pr'cıların ise ser verip sır vermemek için defalarca izlemesi gereken kült film.

birinci izleyişte watergate'i bilmeyenler için karışık gelebilir. filmi izledikçe daha çok sevmeye, isimlere dikkat etmeye başlarsınız. 5. izleyişten sonra ise oyuncuların sergiledikleri performansa dikkat kesilir, redford ve hoffman'ın genç yaşlarına rağmen oyunculuklarını koltuktan kalkarak alkışlarsınız.

10) Frost/Nixon (2008)

bambaşka bir film. yakın dönem amerika siyasetine her ne kadar tam anlamıyla vakıf olmasak da, filmin genel yapısı "ne nixon'a geçireyim ne frost'u kahraman ilan edeyim; şiş de dursun kebap da" düsturuna denk düştüğünden, yalnızca hikayedeki karakterlerin strateji savaşlarına konsantre oluyorsunuz ister istemez. o savaşlar ki, tadından yenmez.

11) Broadcast News (1987)

1983'te çektiği terms of endearment filmiyle, en iyi film, yönetmen ve senarist dallarında oscar kazanan 5 yönetmenden biri olan james l brooks'un yazıp yönettiği ikinci film. zeki, başarılı ama televizyon suratı (o da ne demekse) olmayan televizyon muhabiri albert brooks'la, pek de zeki olmayan ama yakışıklı olduğu ve ekrana yakıştığı için hızla yükselen william hurt'ün hiciv dolu hikayesi. aralarında kalan kadını da holly hunter oynar. televizyonculuktan gelen ve bugüne kadar sadece 5 film çeken brooks'un kendi dünyasını en fazla anlattığı filmidir.

12) Christine (2016)

dönemi yansıtan dekorlar ve kıyafetlere hayran kaldığım film. performanslardan çok hikayenin konusuna takıldım. ne kadarı biyografik ne kadarı kurgu bilemiyorum. beni en çok etkileyen jean read karakteri ve dondurma ile olan terapisiydi. onun dışında christine karakteri, filmde resmedilen işine aşık ve dürüst bir insandan çok, özgüven problemi yaşayan, dürüstlük kisvesi altında içindeki kötülüğü zaman zaman göstererek yakıp yıkmaktan çekinmeyen, kendi hayatından çok başkalarının hayatını irdeleyen ve kıyaslayan, patolojik bir kişilikti bana göre. doğru olanı yapma ile kuralına göre oynama arasındaki ayrımı görmezden gelerek ve canlı yayında intihar ederek, inandığını söylediği şeylerle tezat içinde, boston'da girdiği buhrandan çıkamamış, çıkmaya çalışmamış ve mağduriyetini yaptıkları ya da yapamadıklarını meşrulaştırmak için manipüle eden bir kadının dramı.

13) Shattered Glass (2003)

billy ray'in senaryosunu yazıp yönettiği 2003 yapımı ödüllü film. genç ve kimse fark etmemesine rağmen hastalıklı olarak nitelendirilebilecek bir dergi editörünün (bkz: hayden christensen) çevirdiği dolaplar ve onların ortaya çıkması sürecinde dergide yaşananları konu alan ilginç bir yapım. peter sarsgaard ve chloe sevigny de filmin diğer önemli oyuncuları. christensen'in performansı kanımca gayet iyi zira filmin sonlarına doğru kendisine acımayla karışık bir tiksinti duygusu hissetmeye başlıyorsunuz.

14) Ace In the Hole (1951)

billy wilder denen yönetmen harikasından bir sinema harikası daha. filmimiz -bu yıl 100 yaşına basan- kirk douglas'ın olağanüstü şerefsiz gazeteci yorumuyla medya-insan denklemini ele alıyor. yönetmen, "ölmekte olan bir insan kendi haberinden daha değersiz olabilir mi" sorusunu öyle bir cevaplıyor ki bize "eyvallah abi" demekten başka bir şey kalmıyor.

bir gün hepimizin kendinden daha değerli bir haberin öznesi olabileceği bu dünya gerçekten dandik bir dünya. film için basın eleştirisi diyorlar ya yanlış diyorlar, bu film insan ruhunun bir çeşit röntgeni. allah şifa versin marazlı ruhlarımıza.

15) Kaygı (2017)

türkiye'deki kötülüklerin, bireye nasıl yansıdığını, bu kötülüğe ayak uyduramayanların nasıl 'delirdiğini' gösteren psikolojik gerilim türündeki film. filmin en başarılı yanı, seyirciye sürekli olarak verdiği huzursuzluk hissi. bu his; dünün somut ve tekil bir kötülüğünden, bugünün süren ve henüz bitmemiş çirkinlikleri uykunun ortasında çalan acı sirenler, dost sohbetlerine sinen inşaat sesleri ve televizyondaki iktidar paydaşlarının yalanları... istanbul'un ne kadar çirkinleştiğinin minimal örnekleri de filme gerçekçiliğini katan en güçlü ve başarılı yanlarından biri. 

kaygı, bireyi merkeze koyarak tarihsel açıdan geçmişte kaldığı düşünülen acıların geçmediğini, devam ettiğini, üstelik bugünün kötülükleriyle daha da katmerli hale gelebileceğini başarılı bir psikolojik yansıtma ile gösteriyor.

Listeyi, Sözlük yazarı "mbdinc"in güzel entry'sinden yararlanarak oluşturduk:


Gece Uyumak İstemeyenler İçin: Sinema Tarihinin En İyi Korku Filmleri

Platon'un Gerçekliği Sorgulayan Mağara Alegorisi ile İlgili Ufuk Açan Filmler

Çizgi Roman Uyarlamalarına Karşı Ön Yargınızı Darmadağın Edecek Adaptasyon Filmler