İsviçreli Filolog Heinrich Gelzer'in 1899 Yılındaki İstanbul ve Türklerle İlgili İzlenimleri

İsviçreli klasik filolog, eski çağ tarihçisi ve bizantolog Heinrich Carl Guido Gelzer'in 1899 yılında İstanbul (o zamanki adıyla Konstantinopolis) izlenimlerini de içeren, Türk-Yunan manevi kültürünü irdelediği kitabında o zamanın Türkleriyle ilgili ilginç izlenimleri varmış.
İsviçreli Filolog Heinrich Gelzer'in 1899 Yılındaki İstanbul ve Türklerle İlgili İzlenimleri

isviçreli klasik filolog, bizantolog heinrich carl guido gelzer, 1899 yılında istanbul'da türkler hakkında çok güzel ve günümüze ışık tutan izlenimler edinmiştir. gelzer bu izlenimleri 1900 yılında geistliches und weltliches aus dem türkisch-griechischen orient: selbsterlebtes und selbstgesehenes'le kitap haline getirmiştir.

bu kitabı aşağıdaki linkten orijinal dilinde indirebilirsiniz: geistliches und weltliches aus dem türkischgriechischen orient: selbsterlebtes und selbstgesehenes

türklerle ilgili bölümün ilginç ve önemli sayılabilecek kısımlarını noktasına virgülüne dokunmadan, birebir olarak türkçe'ye çevirmiş bulunuyorum. çok uzun bir yazı; türklerle ilgili bölüm oldukça uzun ama okumaktan çok keyif alacağınızı düşünüyorum.

başlangıç

bugünlerde türklere hayranlık duymak çağa uygun ve bu modayı görmezden gelerek katılmayanlar dar görüşlü ve geri kalmış olarak sayılmaktadır. mühendisler, gazeteciler, stangenli (carl stangen) yolcular, hepsi haftalık dergiler ve gazetelerde uslu türk'ün iyi haberlerini müjdeliyorlar.

bu türk hayranlığına biraz şüpheyle yaklaştığımı itiraf etmeliyim. doğuyu ilk ziyaretimden bu yana bütün sempatim hristiyan halkınaydı. uzun zamandır yunan ve ermeni ulusunun seçkin temsilcileriyle bilimsel ve dostane anlamda fikir alışverişinde bulunuyordum. gerçeği söylemek gerekirse bugün, temiz yürekli ve art niyetsiz dostlara bu denli bağlı halka hayranlık duyan birçok yolcuları artık anlayabiliyorum.

aynı zamanda eklemek isterim ki, edindiğim izlenimler belirleyici olmaktan uzak olarak görülmelidir çünkü ben türk halkını tam anlamıyla tanımıyorum, sadece yok denecek kadar az bir kısmını tanıdığımı belirtebilirim ve bu kısım da türklere duyulan övgüyü yüksek derecede hak ediyor.

ben aslında haliç’in, yani galata ve fener arasındaki ulaşımı sağlayan ve dört haftalık (bkz: kariye) ziyaretimde her gün münasebette bulunmak zorunda kaldığım kayıkçı ve sandalcıları tanıyorum. geri kalan ve çok dil bilen diğer doğulular çok rahat ve biz avrupalıları iletişim konusunda son derece rahatlatıyorlar. türkler ise, yani eğitimsiz türkler, halktan olan türkler, farklı. onlar sadece kendi dilini konuşmakla yetiniyorlar ve bizleri onlarla iletişim kurabilmemiz için kendi dilini öğrenmeye zorluyorlar.

ilk iki yolculuğumu otel dragomanıyla (tercüman), yani bütünüyle iğrenç bir insan türüyle yaptım. onlar asli görevlerini yerlilere olabildiğince kötü davranarak ve akla gelebilecek en düşük maaşla çalıştırmakta görüyorlar.

çevreyi bilen rehberimle birlikte çokça bağırışmalar altında üç-dört kayığa binmek ve sonunda kayıkçının biçtiği fiyatla onun mutlu olduğunu görmek benim için hakikaten iğrençti. ineceğimiz zaman bahşişte ısrar etti ve o sırada tekrar utanç verici tartışmalar yaşandı. o bana, kayıkçıların insanlıktan nasibini almamış birer çingene sürüsü olduğunu söyledi. ben ise bunu tüm saflığımla, sadakat ve inancımla kabul ettim çünkü calışma odamda da türklerle alakalı düşüncelerim bu resme uyuyordu.

bu arada türklerle iletişim kurma ve sayı isimlerini öğrenme konusunda mutlak bir gereklilik duyuyordum. sayı isimlerini öğrendikten sonra bu zavallı (bkz: frenk)'i aldatıp aldatmayacaklarını görmek istedim. basamaklara yaklaştığımda dehşet bir canlılık gördüm. kayıkçıların bir kısmı fok balıkları gibi kıyıda, diğer kısmı ise kayıklarında yatıyorlardı. şimdi hepsi ayağa kalkıp çırpınır bir şekilde burada! burada! diye bağırmaya başlamışlardı. soğukkanlılıkla kayıkları inceliyordum; rehberimin bir keresinde fener’e gitmek için üç, bir keresinde de dört kuruş ödemek zorunda kaldığını biliyordum. birincisine "ne kadar istiyorsun?" diye sordum - beş kuruş, ikincisine - dört kuruş. hemen akabinde genç bir çocuk bana üç üç diye bağırıverdi. tabii ki de onu tercih ettim ve yirmi dakikalık bir yolculuk için bu ücret gerçekten çok bir şey değildi, kaldı ki rehberim de aynı ücreti ödemişti.

Emirgan, 1899

ben tabii ki de sabır ve inatla bu zavallı kayıkçıların istediği ücreti aşağı çekebileceğimi biliyorum. birinci sınıf yolculuk yapan ve hiçbir şeyi kaçırmayan doğu avrupalılar böyle zavallı bir çocuğu küçük ve mütevazı bir sekilde yakaladıkları zaman, yolculuğu neredeyse bedavaya getirdikleri için kendileriyle inanılmaz derecede övünüyorlar. bu benim hoşlanmadığım bir şey. ben aynı zamanda, buradaki yerli halkın, yani yunanların, türklerin ve ermenilerin bu noktada hatırı sayılır işler yaptıklarını da biliyorum.

doğulular dahi ingilizlere ait (bkz: time is money) sözünün yarısının ne anlama geldiğini biliyor. onlar money’nin ne anlama geldiğini iyi biliyorlar, ancak zaman konusunda sorumsuzca bir savurganlıkta bulunuyorlar. ben çoğu kez, kimi zaman eğlence olsun, kimi zaman da bölgeyi ve insanlarını tanımak olsun diye, buna benzer tartışmalara şahitlik ettim. bir keresinde kadıköy vapur iskelesindeki yeni köprüden geliyordum. genç ve çok elegan bir yunan ve babası nuhu nebiden kalma sayısız, çiçek motifleriyle bezeli ve göze batan renklerdeki sandık ve valizlerden oluşan ev eşyalarını ve iple birbirine bağlı yataklarını (bkz: pera)’ya taşıyacaklardı. oldukça gösterişli kürt bir hamal yanındaki iki yaveriyle kiralanacaktı. yunanlı o kadar rezil bir miktar ödemek istemişti ki, iplerini çıkartıp yükü taşınabilir hale getirmek isteyen kürt, enerjik bir şekilde anlaşmadan çekilmişti. ardından oldukça canlı ve sevimli mimiklerden oluşan, adeta sözlü bir havai fişek gösterisi başlamıştı ve tarafsız bir izleyici olan bendenizi bu sahne son derece eğlendirmişti. yunanlar bu bağlamda doğuştan oyuncudurlar ve duygu anlamında — çünkü cüzdanlarına yapılan suikastler ahlaki anlamda kızgın olmalarını sağlar — hayranlık duyulacak şeyler yaparlar.

19 yüzyıl sonlarında yaşamış bir hamal örneği için pascal sébah'nın fotoğrafı


bu arada toroslar'ın çocuğuna retorik ve mimik tıpkı bir rocher de bronze’ye çarptığı gibi çarpıyordu. graeculus (yunan) şansını başka bir hamalla denemek zorundaydı. aralarındaki meselenin nasıl sonuçlandığını bilmiyorum çünkü hem on dakikadan fazla dinlemek yerine olayları izliyordum, hem de yoluma devam etmek zorundaydım. bir başka kez de (bkz: divanhane) basamağında sırtında devasa altın bronzu çerçeveli ve kafasını neredeyse bir metre aşan bir ayna taşıyan kürt hamal beni eğlendirmişti. oldukça tehlikeli görünüyordu. asilzade (bkz: pera)’dan (bkz: stambul)'a geçecekti ama o kadar sefil bir yol parası teklif etmişti ki, sandalcıların hiçbiri bu alışverişe girişmek istememişti. asil kürdün yarı çürük iskele tahtalarından bir diğerine, söz dinleyen bir sandalcı bulma ümidiyle topallaması oldukça komik bir hal almıştı. hepsi nafileydi. burada da sözlü turnuvanın sonunu bekleyememiştim çünkü olayın kahramanı bende içinde bulunduğu o rahatsız durum sebebiyle silinmez bir etki bırakmıştı.

ben türklerimle bu tür kavgalardan her defasında yol parası için olabilecek en düşük contratto (sözleşme) sayesinde kaçındım. "bunu sonra hallederiz" dedikleri her seferinde anında indim ve ikinciyi kiralamak istediğimde ise birincisi mütevazı fiyatı zaten vermişti. daha sonra benim için yakışık olmayan ama sandalcıların anlayabileceği türkçe ile şöyle izah ettim: "eğer dürüst olursan, bahşiş: eğer küstah olursan ade bahşiş."

türklere pedagojik şekilde, aynı bir çocuğa davranıldığı gibi davranmak gerekli çünkü otuz yaşında bir türk yaklaşık on dört yaşındaki bir çocuğun aklına sahip.

doğu'daki insanlar yapmacık varlıklar değiller ama iyiliği iyilik olsun diye değil de, bahşiş icin yapıyorlar. benim gibi unutkan insanlar kimi istasyonda birkaç parça eşyasını unutabiliyor. unuttuğum eşyalarımın geri gelmesini bana hizmet eden ve kalplerini bahşişle kazandığım nazik yardımcılarıma borçluyum. buna ilaveten unutulmamalıdır ki, biz (bkz: frankonya) insanlarına yerliler tarafından, ister hristiyan, ister peygambere inanan olsun, mükemmel bir şekilde, adeta üst bir ırka mensupmuşuz gibi davranılıyor. mağaza ve pazarlarda bizlere yerlilerden çok daha fazla nezaket gösterilerek gayretle hizmet ediliyor. seçkin bir ermeni bana, ermeni ve yunanların bazen avrupalıların yarım yamalak türkçe konuşmalarını taklit ettiğini çünkü daha hızlı hizmet gördüklerini; türkçe konuşan bir hristiyanın ise hemen yerli olarak kabul gördüğünü ve ona daha az dikkatle davranıldığını söylemişti.

lostracılar frenklerin ayakkabılarını boyayacağı zaman korkunç bir gayretle işine sarılıyor çünkü biliyorlar ki, o kişi yerliler gibi hizmetinin karşılığında bir métallique değil, iki métallique verecek. birçok yolcunun asıl hedefi, doğululara olabildiğince aşağılayıcı, neredeyse (bkz: en canaille) gibi davranmak. onlar kötü muameleye alışkın ve düşük seviyedeki avrupalıların dahi sahip oldukları onura sahip değiller. ancak kaba davranarak onları etkileyebileceğinizi düşünürseniz kendinizi aldatmış olursunuz. tam tersi çoğu doğulu doğru ve insancıl muamele gösterenlere minnet duyarlar ve de dokunaklı bir şekilde de bağlılık hissederler. ben kendimden bu konuda en iyi tecrübelere sahip olduğumu söyleyebilirim. başkaları da bu ırkın korkunç derecede kokuşmuşluğundan dem vururlar. "onları nerede gördün?" "düşünün, (bkz: douane)'a vardığımda 12, dönüşte de 25 (bkz: franc) ödemek zorunda kaldım. bu dolandırıcı insanlardan edindiğim tecrübeler büyüleyici konstantinopolis'in bütün güzelliğini alıyor." "sevgili dostum, anlaşılan o ki sen soyguncu ve günahkar gümrükçülerin eline düşmüşsün. yerel dili tamamıyla bilmemek, fransızca ve italyanca konusunda da güçbela bir şeyler bilmek çok yüksek tarifeyle cezalandırılır." o yüzden yerel dillerden birisini öğrenmeli. bu çok büyük bir avantaj sağlar.

türk kayıkçılarla olan münasebetim en başından beri çok güzeldi. yolculuk için anlaşmamın gereği olan üç kuruş yerine beş kuruş vermiştim; kendi keyfim için değil, ihtiyaç hissettiğim için. türk başkentinin sıkıntılı maddi durumunu gözettiğimizde ki, smyrna'da (izmir) her şey çok daha iyi, bir ve iki kuruş çok büyük nadirlik olarak sayılabilir. beşlik bozdurmak istendiğinde, faizciler ücretten bir ya da iki (bkz: métallique) düşüyorlar. uslu türk’e nezaketen bir kuruş bahşiş vermem gerekiyordu. bu parayı ona vermek için para bozan yahudiye gittiğimde, çeyrek yerine 20 (bkz: paras) kalıyordu. o yüzden yahudiyi sevindirmek yerine türk’e çeyrek vermeyi uygun görüyordum.

galata’daki kayıkçılar çoğunlukla trabzonlu lazlardan oluşuyor; trabzon ve çevresinde tarif edilemeyen bir yoksulluk var, bu zavallılar da istanbul’da güçbela ekmeklerini kazanıyorlar ve bu imparator şehrini kendi (bkz: el dorado)’ları olarak görüyorlar. türkiye’deki her meslekte olduğu gibi, laz kayıkçılar da hemşehricilikle ayakta duruyorlar. türkçeyi karadeniz'in bu çocuklarından öğrendim, gerçekten felaket bir şive; benim kaba telaffuzum iyi eğitimli bir persli’de en hafif tabirle dehşetle karşılanıyordu. buna rağmen sandalcılar beni anlıyordu, esas olan da buydu zaten.

günümüzün olağanüstü öğrenme hevesi türkleri de ele geçirmiş ve bu halkın en dipteki tabakasına kadar sirayet etmiş durumda. yunanlar ve ermeniler uluslarının verdiği en büyük kayıplardan sonra çoktan ilk okul kurdular bile. türk gençliği de fakat bugünlerde eğitilmekte. çok büyük şaşkınlık içinde bu kaba ama genç jenerasyon sandalcıların okuma ve yazma bildiklerini gördüm ve kâğıda birkaç arapça kelime karalayarak onların ne kadar mutlu olduklarını fark ettim. sandalla yolculuklarımı birkaç günden sonra hep aynı sandalcıyla sürdürdüm.

(bkz: venedik)’te bu pratik benim işime çok yaramıştı, o yüzden aynı şeyi haliç’te de deneyimledim. kadir baştan aşağı saygıdeğer bir insandı: ücret konusunda hiçbir zaman tartışma yaşamadık. türklerin asil bir tarafı var. yunanlar ve italyanlar hoşnutluklarını en kibar şekilde dile getirirken, türkler bunu sürekli törensel bir şekilde yapıyor. teşekkürlerini elegan bir şekilde selam hareketini yaparak dile getiriyorlar. güzel sözleri de kabul etmesini biliyor. kadir’in en büyük derdi, benim fener’den ne zaman geri döneceğim ve galata basamağında ne zaman belireceğimdi. ona zaman konusunu (bkz: alla franca) ve (bkz: alla turca) olarak izah etmiştim ve o dakik bir şekilde anlaştığımız saatte, hatta benden de dakik bir şekilde, bazen yarım-bir saat beklediği zamanlar olmasına rağmen hep orada oluyordu. zamansız olan doğu’da bu durum çokta önemli değil aslında.

Galata Kulesi'nden Beyazıt ve Süleymaniye istikametine bakış, 1899

sandalcımın yardımcısı, oğlu aslan mükemmel bir sandalcıydı, onun dışında bayağı saf ve biraz da utanmaz biriydi. çoğu zaman ekstra bahşiş ya da tütün için yalvarıyordu (lazlar tutun der). ona küçük bir şeyler verdiğimde şöyle karşılık veriyordu: az bahşiş. ona bir keresinde durumu şöyle izah etmiştim: "eğer aslan yetingen olursa, bahşişi alır; eğer utanmazlık yaparsa, başka bir sandalcı kiralarım." bu onda bomba etkisi yaratmıştı. babası sopasını alıp, edepsiz oğluna iyi bir ders vermemi istedi. ben ise avrupa’da böyle bir şeyin olmadığını, yani çocukların dövülerek yetiştirilmediğini belirttim. o andan itibaren hep şöyle oldu: aslan memnun, büyük bahşiş! bu şekilde karadenizin çocuğuna pedagojik olarak etki etmiştim.

sandalcı meslektaşlar doğal olarak birbirlerini kargalar gibi kıskanıyorlar. ikisine verdiğim bahşişi kıskanıyor, onlara ödeme yaptığımda tıpkı yırtıcı kuşlar gibi bakıyorlardı. kadir için bu çok kötüydü, o yüzden yeni bir ödeme şekli geliştirmiştim. yolculuk esnasında denizin ortasında, olabildiğince tenha bir bölgede ücreti veriyordum. ineceğim esnada kısa bir şekilde selamlaşıyorduk, kadir de azı dişleriyle gülüyordu.

türkler ve kürtler (halktan olan yunanlar da) tarifi olmayan bir şekilde basit yaşıyorlar ve neredeyse hep vejetaryen olarak besleniyorlar. alkolü en alt tabaka dinleri uygun görmediği için kullanmıyor. gün boyunca kürek çeken ve inanılmaz ağırlıklar kaldıran kuvvetli ve iri yapılı sandalcıların, birkaç tane meyve, kızartılmış kestaneyle açlıklarını bastırmaları ve su içmeleri benim için hep bir bilmece olmuştur. bizim işçilerimiz bunu yapmaz ama burada oluyor. bittabi buranın havası da etkili oluyor ancak bu denli kıtlıkta bu şekilde devasa bir güç sarfiyatı gerçekten takdire şayan. 

bu arada türk aile yaşantısına dair çok hoş izlenimler edindim

yaşlı mustafa, trabzonlu bir laz, geç yaşlarda genç bir kadınla evlenmişti. trabzon’dan konstantinopolis’e, zamanını doldurmak için taşınmış, varını yoğunu sandala yatırmıştı. kendisi güçsüz ve yaşlı olduğu için sandalı ali ve aslan’a, on sekiz ve on yedi yaşındaki oğullarına bırakmıştı. anneleri ev işleriyle ilgileniyordu ve bu iki genç de ailesine bakmak zorundaydı. (bkz: heybeliada)’dan geri dönüşümde hangi manastırda, (bkz: aya triada) ya da (bkz: panagia)'da çalışıp çalışmadığımı sormuşlardı ve bu bende çok büyük şaşkınlık yaratmıştı. bu bilgisiz türklerin bu derece malumata sahip olduklarını düşünmemiştim; gezimin amacı, yani oradaki kütüphaneleri ziyaretim konusunda da fikir sahibilerdi.

bu sandalcılar beni ve dost bir yunan ailesini bir zamanlar avrupa'nın en tatlı sularına taşımışlardı. günlerden pazardı ve oldukça büyük bir halk toplanmıştı: yunanlar, türkler, ermeniler, her alana mutlu bir kalabalık hakimdi. kimileri çimlerin üstünde, kimileri de at üstünde koşuşturuyordu; diğerleri de usulca akan ve yaşlı ağaçlarla çevrili nehirde kürekle yarışıyorlardı (bahsi geçen yer (bkz: abdullah frères) (abdullah biraderler) fotoğraf stüdyosu çalışanları tarafından 1890 yılında fotoğraflanmış:


biz ise uzun süre (bkz: sultan mahmud)’un sarayına ait parkta geziniyorduk. pazar günleri bizim ülkemizdeki eğlence mekânlarının verdiği görüntüye kıyasla, sevinç gösterilerinde bulunan kalabalığın arasında bir tane bile sarhoş yoktu. sadece gençten iki türk, eşlik edilen şarkıya son derece zarif, sonlara doğru da müstehcen şekilde dans ediyorlardı. bize hizmet eden yaşlı yunan kahveci de küçümseyici yüz ifadesiyle: einai tourkoi (onlar türk) dedi.

osmanoğulları çocuksu espirilere çok açıktır. bir keresinde bir kürtten iki kuruşa kızartılmış kestane almıştım ve iskelede esnafların "kestane kebap" bağırışları altında ganimetimi göstermiştim. tanrıtanımaz (bkz: hacerliler)e kestaneleri dağıttımda çok mutlu olmuşlardı. özellikle aslan payını alan hüseyin diye biri çok mutlu olmuştu. haliç’in ortasında beni her fark ettiğinde, mutlu bir kahkahayla: "kestane kebap" diye bana sesleniyordu; anlaşılan o ki, o bunu mükemmel bir espri olarak algılıyordu çünkü sürekli yorulmadan aynı espriyi tekrar edip duruyordu.

türklerin en büyük mutluluk kaynağı tütün. bütün türkler, kadın ve çocuklar dahil, tutkulu birer sigara içicisi. osmanlı rejisinin dağıttığı ucuz ve kötü sigaralar sebebiyle de çok mutlu olmuştum ve iskeleye yaklaştığımda birçok kişi "mussju! tütün!" diye yalvarıyordu. yaşlı biri sululuk yapıp sigara kutumdan kendi eliyle sigara almaya çalışınca onu geri çevirerek: "sana sigara yok, utanmaz" dedim. oldukça müteessir bir şekilde ve utanç duyarak yanımdan uzaklaştı ve tıpkı bir öğrencinin kötü not aldığı gibi: "utanmaz, utanmaz" diye sayıkladı.

türklerin dindarlığı 

türklerin dindarlığı bende çok büyük bir etki bırakmıştı. çoğu kez konstantinopolis ve izmir’de dinler tarihi anlamında yüksek derecede önemlilik arz eden ve bütün hayat ve uğraşları dans (sema) etmek ve bağırmak olan dervişleri ziyaret etme şansına erişmiştim. suriye ve doğu anadolu, şeyhler ve babaların yurdu. amasya’da (bkz: bektaşi)lerin kurucusu ikamet ediyor; konya’da da mevlevilerin aile kabristanı bulunuyor. bu topraklar mistisizm ve dini çılgınlığa ev sahipliği yapıyor. (bkz: ibn-i battuta)’nın seyahatlerinden 14.yüzyıl’da dahi anadolu’daki islamın gelişmiş bir fizyonomiye sahip olduğunu biliyoruz. bu arap gezginini cömert bir şekilde her yere alan ve çoğu kez de dini ibadetlere katılmasını sağlayan kardeşlikler özellikle anadolu’ya özgü bir müessese. insan kendisine elinde olmadan soruyor: bu dervişlik mistisizmiyle spesifik bir islami müessese mi yoksa kökleri muhammed öncesi zamana mı dayanıyor? islami doğu’da ahmakların mübarek bir insan olarak sayıldığı yeterli derecede bilinmekte.

türklerin en büyük kutsallarından biri (bkz: osmancık)’ta yatan yeniçeri'nin yoldaşı, günde beş vakit namaz saatlerinde konuşmak yerine koyun gibi meleyen (bkz: hacı bektaş), nam-ı diğer koyun baba. buna benzer mübarek kişiler islam öncesi doğu’da da bilinen bir şey. 6.yüzyıl’da daha sonra arapların (bkz: schilda)’sı olan (bkz: humus) (suriye), isa için deliren ve delilikleri sebebiyle bütün şehir tarafından saygı gören (bkz: symeon salos) (simeon the holy fool) yükselir. yunanlar ve ruslar’da da çokça halefleri bulunur. (bkz: lev nikolayeviç tolstoy) halk hikayelerinde (tri starza) bu inanca harika bir deyiş katmıştır.

dervişlerin dansları ve bağırmaları (bkz: kibele) rahiplerinin koribantik (transa geçmiş) coşkusunu hatırlatıyor. bugün bile manisalı dervişler (bkz: apuleius)’un metragirtliler anlatısındaki gibi kutsal öfke içinde bıçaklarla kollarını kesiyorlar. dini anlamda derin bir şekilde dağılmış (bkz: frigya), coşkun kadın kahinleriyle (bkz: montanizm)’in yurdu olarak bilinir ve mezhebin öncüsü olan (bkz: montanus)’un da kibele rahibi olduğu ve bu ilk hıristiyanların sert doğaüstü ve heyecanlı tabiatlarının reaksiyonunun hakiki kibele fanatizminden beslendiği söylenir. bir başka islam öncesi fakir ve derviş (bkz: nissalı gregor)’un himayesinde olan kapadokyalı diyakoz (bkz: glykerius)’tu.

kendisi, ona sürekli eşlik eden genç kızlarla, şarkıların söylendiği ve genç erkeklerin devasa izdihamlar oluşturduğu danslar organize ederdi. aziz (bkz: basilius) bu konu hakkında çok hafif bir kızgınlıkla şöyle yazıyor: "bunun nasıl bir fırsat olduğunu bir düşün. (bkz: venasa)’daki şenlik kutlanmış ve alışıldık üzere her bölgeden kocaman bir topluluk akın etmişti. o, genç erkeklerin döndükleri ve dindarların gözlerini aşağı devirmesini sağladığı dansın başını çekiyordu."

(bkz: glykerius) kendisine şöyle yazıyor: "tanrı seni, şarkılarını ve genç kızları tanrı'ya değil de cehenneme yönelttiğin oyunlarını kahretsin." genç kızların diyakoz’un önderliğinde ve erkeklerin de ortama eşlik ettiği gece dansları sebebiyle kilisenin öfkelenmesi ise oldukça doğal. ancak piskopos gregor neden bu denli hoşgörülü? (bkz: william mitchell ramsay)’de çok yerinde olarak (bkz: venasa)’nın kapadokya’nın yüksek derecede kutsal merkezlerinden biri olduğunu hatırlatıyor; (bkz: zeus)’un, oradaki baş rahibin birçok (bkz: hierodul)’a hükmettiğini ve on beş (bkz: talanton)’a (yaklaşık 36 bin euro) sahip olduğunu belirtiyor.

belli ki glykerius eski yerel pagan şenliğini sessizce dönüştürmüş ve ülkeye özgü olan çok eski zeus danslarını hierodulların çocuklarıyla herhangi bir hristiyan azizi için ifa etmiş. komşu ermenistan’da yaşamış aziz gregor’un hayatını konu alan parelel gelişmeler de bize bunu gösteriyor çünkü hristiyanlığın aracılık ettiği dervişlik müessesi ve eski doğa hayranlığı ilişkisine de ramsay, "the church in the roman empire" adlı kitabında fevkalade bir şekilde vurguda bulunuyor: "koro halinde şarkı söyleme ve halka dansı dinlerin eski ve basit türlerini düzenli şekilde takip eden şeyler. bu hem paganlarda, hem de musevilerde böyle; venasa’da da bu durum hristiyanlar tarafından sözler ve hareketlerde birkaç sınırlamalarla muhafaza edilmiş. pagan formüllerinin yerini hiç kuşkusuz dini övgüler almış. basilius, dans ve şarkının sanki sakin ve gösterişsiz değilmiş gibi hakkında hiçbir imada bulunmuyor. eski pagan adetleri artık terk edilmişti ama birkaç bağlamda şüphesiz eski pagan ve yeni hristiyan kutlamaları arasında bir akrabalık bulunuyordu. muhtemelen (bkz: karahisar) ve (bkz: konya)'da bulunan bugünkü büyük derviş dergâhlarınlaki danslar bizlere basilius’un venasa’daki günlerinden en güzel örneği veriyor, her ne kadar muhammediliğin resim düşmanı ruhu bu eski ritüele olan coşkulu bağlılığı ve ekstazı bastırmış olsa da. fakat ney’in ve simbal’ın çıkardığı tuhaf ve hayal gibi sesler ve telaşlı olmasına rağmen edilen kibar dans, seremoniyi şimdiye dek gördüğüm en büyüleyici ve sevinçten sarhoş olmamı sağlayan olay haline getiriyor."

O dönemden bir İstanbul sokağı.

türklerin dindarlığı

bu analojiyle doğuştan kabiliyetli ve dinen tutkulu bir erkeğin nasıl çok sayıda genç kazandığı konusunda fikir sahibi oluyoruz. basilius’un anlattığı kadarıyla glykerius bir patriğin ünvanını ve kostümü almıştı… ayrıca seremoninin de yöneticisiydi fakat modern bir derviş şeyhi gibi kendisi dans etmiyordu.

konstantinopolis’te yabancılar birbirine karıştığı ve paralı birer oyuncu oldukları için, dervişleri tanımak ve çok eski pagan otoktonunun ve eski frigya'nın coşkulu dininin, her ne kadar bozulmuş ve kısmen solmuş olsa da, hala hayatta kaldıklarını görebilmek için konstantinopolis’te kalmak yerine illere açılmak gerekli. izmir’de, samimi bir şekilde kabul etmem gerekirse, daha çok dinler tarihi ve de aynı zamanda hastalıklı derecedeki ilgimden ötürü, evliyaların bağırışmaları ve ani sıçramaları karşısında kendimi eğlendireceğimi düşündüğüm için birçok kez ağlayan dervişlerin zikirlerine katılmıştım.

her ne kadar bu konuyla ilgili etkilenmeyeceğimi düşünmüş olsam da, katılımcıların içten dindarlığının bende muazzam bir etki bıraktığını kabul etmem gerekiyor. doğu’daki hristiyanların artık neredeyse hiç sahip olmadıkları ve uygar batı'da dahi söylenti halinde işitemediğimiz ortaçağ’dan kalma naif dindarlık türklerde kesintisiz bir şekilde devam ediyor. (bkz: lidya)’da çokça şahit olduğum üzere ezan okunduğu zaman köylü eşeğinden inip izleyicilere ve yol üstündeki toza aldırış etmeden, çok büyük huşu içinde namaz tamamlanana dek eğilip yere kapanıyordu. aynı hissi dervişlerde de gördüm. yabancılar izmir’i çok nadir ziyaret ediyor; seyahat kitaplarında tekkeler not edilmediği için avrupa'nın üstü kapalı nezaketiyle henüz tanışmadılar, sadece kendilerini ve ibadetlerini yaşıyorlar.

cemaatin toplanması bayağı uzun sürmüştü. daha sonra şeyh ortaya geçip, diğerleri de kuzu derisinin üstünde etrafında çember oluşturmuştu. başlangıç duasından sonra hepsi diz çökerek şeyhin önden söylediği kur'an'ın ilk suresine eşlik ediyorlar. bu ibadet basit bir okumadan ibaret değil, aksine litürjik ibadet şeklindeki gibi modülasyonlu ve kadanslı. bunun üzerine her defasında son üç heceyi yüksek sesle: la ilahe illallah (allah’dan başka ilah yoktur) diyorlar. bunu en az yüz defa tekrarlıyorlar ve şeyh bunu çok daha hızlı bir tempoda tekrar ediyor. son derece hızlı bir tempoda koro bunu yaklaşık yüz defa tekrarlıyor.

bunu yaparken vücut ve kafa her defasında öne ve arkaya sallanıyor ve buna kulakları sağır eden ney eşlik ediyor. yaşlı bir kör ve kocaman elleriyle ne yapacağı konusunda bir fikri olmayan genç bir çocuk, dokunaklı bir şekilde dini şarkılar söylüyordu. ancak doğululara bu tekdüze müzik çok büyük etki ediyor ve gittikçe çoşmalarını sağlıyor. bu müziği sadece dinlemek bile bir avrupalıyı heyecanlı bir şekilde ele geçirmesini sağlıyor. şeyhin emri üzerine sayısız kere allah allah, ondan sonra daha boğuk ve fanatik bir şekilde ollah, ollah ve akabinde delice ve ateşli bir şekilde burada burada diye bağırıyorlar. bütün cemaat çılgın bir heyecanlılık içinde soluk soluğa sayısız kere: hu! hu! diye bağırıyorlar.

dergah giderek avrupalılaşan izmir şehrinin tam ortasında adeta doğu’daki bir vaha gibi duruyor. her iki taraf yüksek ağaçlarla dikili ve o ağaçların gölgesinde işlerini gören kahveciler ve küçük zanaatkarlar bulunuyor. dergâh’ı ikinci kez dostum olan ve izmir’de doğmuş ve bütün hayatı boyunca orada bulunmuş, fakat şimdiye dek hiç bir dergâh’ta bulunmamış ermeni bir hanımefendiyle ziyaret ettim. dergâhı gördüğünde istemsiz bir ürpermeyle: oh! comme j’ai peur (ah çok korkuyorum), dedi. her ne kadar izmir, asil (bkz: kıbrıslı kâmil paşa)'nın ermeni soykırımından muaf olmuş olsa da, yapılan soykırım bu talihsiz yurttaşın bütün uzuvlarında canlılığını koruyor. bu ermeni hanımefendi de bu kişilerin dindarlığı karşısında şaşırdığını bana itiraf etti.

sanki bütün tahsilliler dinlerini yitirmiş gibi bir durum da söz konusu değil. daha iyi mevkilerdeki erkekler de huşu içinde dini seremonilerini yerine getiriyorlar. öyle ki, bir keresinde (bkz: ahmediye camii)'nde son derece ilginç bir olayla karşı karşıya kalmıştım. paris modasına uygun bir şekilde giyinmiş; açık pembe gömlekli ve güvercin grisi takım elbiseli genç bir türk, abdest alıyordu. ilk önce çok şık kravatını çıkartıp yakasını gevşettikten sonra kollarını sıvayıp yüzünü ve ellerini yıkamaya başladı. bunun üzerine sarı ayakkabı ve ipek çoraplarını çıkartıp aynı şeyi yaptı. bu muhammed ve paris karışımı o kadar dayanılmaz bir tuhaflıktaydı ki, ben ve yanımda bulunan bir dostum gülmemek için kendimizi zor tutmuştuk. tabii ki bu durum osmanlı (bkz: dandy’)sini yüksek bir ciddiyetle abdestini almasına engel olmamıştı. buna benzer kişilere istanbul’da da oldukça nadir rastlanır.

o zamanki dervişleri merak edenler için aşağıdan (bkz: guillaume berggren)'nin 1899 öncesine ait fotoğrafını inceleyebilirsiniz:


türk efendileri (türkiye’nin yükselişi)

doğulu hristiyanlar da açık açık halktan olan türk’ün müthiş insanlar olduğunu itiraf ediyorlar. yüksek rütbeli yunan katolik ruhanî reisler de düzenli olarak "einai kaloí ánthropoi" (onlar iyi insanlar) şeklinde bunu bana doğrulamıştı. bu arada yıllardır türkiye’de bulunması dolayısıyla ülkeyi ve insanlarını iyiden iyiye tanıma şerefine nail olan bir alman bana, haklı olarak: "eğer bir türk sadece astsubay olabilmiş ise, ondan hiç bir şey olmaz/bir işe yaramaz" demişti. osmanlı soyundan olan yüksek tabaka ise şaşırtıcı derecede düşük kaliteli. bunu kendi edindiğim izlenimlere göre değil de, yetkin avrupalıların bana anlattıklarına dayanarak söylüyorum.

ben şahsen yüksek mertebedeki türklerle iletişime geçme anlamında, bunu aramamama rağmen çok az fırsata sahiptim. aslında seve seve pek değerli izmir valisini ve eski sadrazam kâmil paşa'yı tanımak isterdim ama gerek karşı tarafın eksik teveccühü, gerekse bir dizi olumsuz şartlar buna engel olmuştu. benim gibi konstantinopolis’i otuz yıla aşkın bir süredir ziyaret etmeyenler, sadece pera’nın değil, istanbul’un bile devasa yükselişi karşısında hayretler içerisinde. tamamen yüzeysel bakıldığında bile büyük (bkz: justinianus)’un (bkz: aya sofya)’sı ve hipodromunda bir zamanlar venetoi (maviler) ve prasinoi’ların (yeşiller) esip geçtiği yerde at arabalarıyla gezmek ne kadar tuhaf! bu aynı zamanda, avrupa medeniyet hareketinin güçlü bir şekilde yarı ortaçağ, yarı antik doğu’ya yayıldığına dikkat çeken etiketin sadece dış yüzü. bu değişim sürecini takip etmek her tarih dostu için son derece çekici ve anlamlı.

buna benzer düşünce ve hisler, bir (bkz: polybius) gibi yavaş yavaş geleneksel barbarlıktan kurtulan italya'yı dolaşan kültürlü yunanların göğsünde de oluşuverir. avrupa hiperkültürü ve saf asya barbarlığının oluşturduğu tezatlık, konstantinopolis ve izmir’de görüldüğü üzere son derece şaşırtıcı bir şekilde etki ediyor. istanbul boğazı ve marmara'dan geçen vapurların çıkardığı tiz düdük sesi müezzinlerin müminleri namaza davet eden melodik sesiyle birbirine karışıyor. izmir’den demiryoluyla anadolu’nun kalbi olan yarım ada’ya hızlı bir şekilde gidilebiliyor ve demiryolu banketlerinin yanında bin yıllar önce olduğu gibi yük taşıyan deve kervanları görülebiliyor.

(bkz: therapia)’daki (tarabya) grand otel elektrik aydınlatmalı ama pera ve izmir’deki yan sokaklar geceleri en ilkel aydınlatmalara dahi sahip olmadığı için canları kıymetli olanlar güzel bir şekilde evlerinde kalıp, en azından tek başına gezintiye çıkmıyor. işte hilal diyarı da aynı zamanda bu denli ilginç tezatlarla dolu. bununla beraber konstantinopolis ve türkiye’nin son yüzyıldaki muazzam ilerlemeleri devlet sayesinde değil, ona rağmen mümkün olmuştur. avrupalıların ve hristiyan tebaanın aklı ve enerjisi ve süper güçlerin anlaşılabilir emirleri sayesinde gönülsüz (bkz: bâb-ı âli)’den güçlükle elde edilebilmiştir.

eski türk imparatorluğunun büyüklüğünün sebepleri

kültürel ilerleyişte bâb-ı âli’nin katkısı düşündürücü derecede azdır ama onlar tek başına bu durumda suçlu sayılamaz. çalışkan memurların eksikliğini çekiyorlar ve bu durum ilk bakışta, geçmiş yüzyıllarda tüm avrupa'nın önünde titrediği hükümdar türk milletini düşününce daha bir esrarengiz hal alıyor.

bâb-ı âli bir zamanlar avrupalı elçilerin hayranlık duyduğu devlet adamlarına sahipti. tabii ki bu sadece bir yanılsamaydı. türk imparatorluğu hristiyanlar sayesinde bu denli büyümüştür. onların dâhi sadrazamları, kapudan paşaları ve beylerbeyleri konstantinopolis’in fethinden bu yana neredeyse istisnasız bir şekilde yunan, hırvat, bosnalı ve sırp, arnavut, ermeni, gürcü ve italyanlardan oluşuyordu. düzenli bir şekilde devşirilen küçük çocuklar imparatorluğun sadece en cesur generallerini değil, aynı zamanda da en büyük düşünsel değerlerini kazanmasını sağlamıştır.

türk devlet kurumunun içinde bulunduğu bu durumun bu şekilde değerlendirilmesine (bkz: joseph von hammer-purgstall) dikkat çekmiştir (geschichte des osmanischen reichs). dinlerini değiştirenler, kanuni sultan süleyman ve selim iktidarının en büyük komutan ve devlet adamlarıydı ve onlar osmanlı imparatorluğu'nu en yüksek mertebeye taşıyan ve bu mertebeyi onyıllarca muhafaza etmeyi başaran kişilerdi. bu dönemdeki on sadrazamdan sekizi dinlerini değiştirenlerden oluşuyordu:

hadım süleyman paşa ve hadım ibrahim paşa yunan;

ayas mehmet paşa, damat çelebi lütfi paşa, ahmed paşa arnavut;

semiz ali paşa, pertev mehmed paşa, hersekzade ahmed paşa, dukakinoğlu ahmed paşa bosnalı;

rüstem paşa ve kardeşi sinanüddin yusuf paşa, sadrazam serdar ferhat paşa, mısır sultanlığını ilan eden hain ahmed paşa, koca davud paşa arnavut ve hırvat;

sadrazam sokollu mehmed paşa, sadrazam mustafa paşa, gazi ekrem hüsrev paşa, yahyaoğlu’nun ailesi, parlak mustafa paşa, sal muhammed paşa, kıbrıs’ı fetheden lala mustafa paşa, mısır beylerbeyi maktul muhammed bek, baltacı ahmed paşa, cenabi ahmet paşa, temerrüd ali paşa, müezzinzade ali paşa (sofu ali) bosnalı;

hasan paşa, hadım cafer paşa rus;

truva bölgesinden salih paşa yunan,

piyale paşa (ya macar, ya da hırvat)

kılıç ali paşa kalabriyalı,

barbaros hayreddin paşa ise yunan kanından idi.

osmanlı imparatorluğu bu nedenle karada ve denizde türk gaddarlığı sayesinde değil, yunan ve slavların ince düsünmesi ve kurnazlığı, bosnalı ve hırvat sarsılmazlığı ve inatçılığıyla; din değiştirenlerde ortak olan cesaret ve insafsızlık ve feth edilen ülkelerin yerlilerinin tanrı vergisi hükümdarlık yeteneği sayesinde bir dev gibi yükselmesini sağlamıştır.

yavaş yavaş 

melez ırk diye tabir edilen egemen türk sınıfının hüküm sürme anlamında pek bir işe yaramamasının sebebi kendilerini (bkz: selçuklu) atalarından kalma özellik olan ve bunu çok sert bir bağlılıkla sürdürdükleri, zapt edilemeyen tembelliklerinden alıkoyamamaları. tahsilli efendiler ve yüksek makamdaki memurlar akıcı bir şekilde franszıca konuşuyorlar ve ikili ilişkiler anlamında da çoğunlukla cana yakınlar. genç bir bürokrata ne iş yaptığı konusunda soru sorulduğu zaman, karakteristik bir şekilde "j’ai un place" (benim bir konumum var) diye cevap veriyor. bu durum onların memur olarak sorumluluklarını nasıl algıladıkları açışından çok belirleyici. bir konuma sahip olmak ayda on-yirmi ya da daha fazla lira kazanma anlamına geliyor; bunun karşılığında çok sayıda bulunan hükümet bürolarına gidilip, büro kapanana kadar sigara ve kahve içilip, gönlünce muhabbet ediliyor.

mutsuz bir yunan ya da ermeni, bir köşede masa başında oturup bütün işleri az bir maaş karşılığında yapmak zorunda kalıyor. bu huzurlu hayat büro kapanana kadar kendini her gün tekrarlıyor. doğuluların bu çalışma arzusu bazen oradaki doğu akdenizlilere de sirayet ediyor. messageries russes (osmanlı döneminde faaliyet göstermiş rus ulaştırma şirketi) bürosundan izmir yolculuğum için biletimi almak istediğimde sigara içen ve aralarında gevezelik eden dört kişiyi gördüm. hiçbiri benimle ilgilenmiyor ve bilet hakkında sorduğum tüm sorular nazik ve de kararlı bir biçimde "asseyez-vous, attendez!" (otur yerine ve bekle) denilerek karşılanıyordu, ta ki yarım saat sonra teşrif eden beni ve bilet ücretinden altı franc daha fazla dolandıran kasa memurunu görene kadar.

bu takdir edilesi türk efendileri, bizim kaba ve başçavuş tonuyla konuşan yüksek ve aşağı mevkideki bürokratlarımızdan çok daha sevimli bir üslupla ayrılıyorlar. işini görmek ya da bir şikayette bulunmak isteyen biri geldiğinde çok büyük sabırla uzun soluklu konuşmaları dinliyorlar ve birkaç güzel teselli sözüyle bu işi düşüneceklerini, ellerinden gelenin en iyisini yapacaklarını "yarın gelin" diyerek sonlandırıyorlar. ertesi gün tam vaktinde meramını anlatmak için tekrar geliyor ve yine sevgi dolu bir şekilde yarın gelin deniliyor ve bu durum haftalarca sürebiliyor. tanıdığım bir rus, türk devletinden maddi anlamda alacağı olanlardan biriydi.

her gün savunma bakanıyla görüşebilmek için önce (bkz: serasker) sarayına, daha sonra da (bkz: yıldız köşkü)ne gidiyordu. rusla olan bu oyun üçüncü ayına girmişti ve ben ülkeme geri döneceğim zamanda da henüz son bulmamıştı. buna rağmen yunan tanıdıklarım bana "geç de olsa parasını alacaktır çünkü o bir rus; eğer yerel halktan olsaydı hiçbir şey alamazdı" diye karşılık vermişlerdi. bu yüzden türklerin en sevdiği kelime yavaş yavaş'tır ve bu tüm büroların ve de devletin altın ilkesidir. ideal olan ise hiçbir şeyin gerçekleşmemesi. memurlar için ümitsizliğin baş kahramları da bu nedenle elçiler, konsoloslar ve dragomanlar’dır. bu kişiler her defasında yeni isteklerle beliriyorlar. her defasında yeni evraklar ve izin belgeleri verilmesi gerekiyor ve "yarın" diye teselli edildiğinde büyükelçi sekreteri ya da dragoman enerjik bir şekilde: hayır, hemen şimdi! diye cevap veriyor ve akabinde hakikaten korkunç anlar yaşanıyor.

kontemplatif sakinliğinden kurtulup, ahlar ve vahlar altında sabırsız ve hüküm sürme düşkünü avrupalılara itaatkar olmalı çünkü tüm erteliyici muameleler hiçbir işe yaramıyor. istedigi belge verilene dek hiçbir şekilde boyun eğmiyorlar. (bkz: avusturya-macaristan)’da da denildiği üzere imparator’un iradesinin "akması" (vuku bulması) sayısız kere ziyaret, sonsuz sabır ve bolca bahşişe mâl oluyor. arsa sahibi inşaat izni alana kadar sayısız zahmetlere giriliyor. sivil şahıslar ellerinden geldiği kadar kendilerine yardım etmeye çalışıyorlar. bir öğretim kurumunun ruhani müdürü enstitüsüne yeni bir kat çıkmak istiyordu fakat izin alamamıştı.

kestirmeden inşaat isçilerini kiralamış; isçiler manastırda gecelemiş, manastır da muafiyet statüsünde bulunduğu ve büyük devletlerin himayesi altında olduğu için şehir polisleri içeri girememişti. yapı tamamlandığında ise (bkz: santa hermandad), çıkışı verilen isçileri hapise atarak öç almıştı. manastır bu sebeple bahşiş ödeyerek zavallı isçileri kurtarabilmişti. bu saçma yönetim biçimi sakin ve muhafazakar insanları kesintisiz bir şekilde ve büyük soğukkanlılıkla kanunu çiğnemeye zorluyor.


aydın türkler

baştaki türk memur güruhu pek işe yaramadığı için – ki bunu türkler de biliyor – aralarından sıyrılarak jön türk partisi ortaya çıktı ve onlar bütün güçlerini türkiye’den bir avrupa devleti yaratmak için kullanıyorlar. doğrusu bu hedef şimdi bir fantomdan ibaret. teokratik temel üzerine kurulu bir toplum hiçbir zaman modern bir ülke olamaz, eğer ki kendi varoluşunun temel sütunlarını yok etmeyecek ise.

avrupalı diplomatlar bu durumu haliyle anlayışla karşılayamadıkları için zavallı padişah’ı istese de kabul edemeyeceği ve bu yüzden zorunlu olarak sadece kağıtta kalan anlaşmalara mecbur bıraktılar. bunun akabinde jön türklerden öğrendiğim şeyler de bana pek güvenilir gelmedi. bulunduğum otel’de kahireli ve jön türklerin önderlerinden olan asil bir arap kalıyordu. her sabah saat sekiz ve dokuz arası sigara içme alanına gelirdi; akabinde iki adeptus (öğrenci) belirdi. biri orta yaşlı, diğeri ise oldukça gençti fakat ikisi de sinirli tiplerdi. bunun üzerine kahireli olağanüstü bir hazırcevaplılıkla öğrencilerinin korkunç dikkatle dinlediği uzun politik anlatılarda bulundu.

ikna edici bir tok sesle icra edilen öğreti, isterse en büyük saçmalık olsun, doğulu için adeta büyüleyicidir. karmatî, fâtımî ve haşhaşilerin elçileri hicri 14 ve 15. yüzyıl'da bulanık kafalara benzer şekilde etki etmiş olmalılar. bazen de ikinci bir tarikat yöneticisi gelir ve o anda ne arapca ne de türkçe, sadece fransızca konuşulurdu. tabii ki ben merakla bu tartışmalara kulak verirdim ama aynı zamanda çok büyük bir hayal kırıklığı da yaşamıştım. devlet adamlığına uygun düşüncelerden eser yoktu; sadece bazı nihilistik katkılar içeren sıradan liberal paris jargonu. kahireli reformcu yüksek derecede elegan bir giyime sahipti ama onda hakiki doğulu kirliliği vardı.

bu özgürlük havarisi ve yeni çağın öncüsünün karakteristik özelliği, otel personeline acımasızca ve yukarıdan bakarak muamele etmesiydi. özgürlüğün ideal çağını nasıl idrak ettiği konusunda bizlere bir seferinde açık yüreklilikle şöyle bir açıklama yapmıştı: "moi, je suis le mari de toutes les femmes" (ben tüm kadınların kocasıyım). reformcular en çok dini hükümlerden tamamiyle ayrılmalarıyla bilinirler. yüksek rütbeli, aynı zamanda da hristiyan olan, yunan ve türklerin tarihi konusunda oldukça iyi eğitimli bir memur ile birlikte akşam yemeği yediğimiz sırada bana şöyle demişti: "voyez-vous, au 18. siècle tout le monde était religieux, comme maintenant tout le monde ese athéiste" (18. yüzyılda herkes dindardı şimdi herkes ateist).

ben de tabii ki kibar ve kesin bir şekilde, bu gruba dahil olmadığımı belirtmiştim. o da bana sert bir şekilde bakıp, beni akli melekeleri yerinde olmayan, ya da en azından geri kalmış biri olarak değerlendirdi herhalde. en azından şimdi din konusundaki radikal görüşlerini bir nebze de olsa yumuşatmıştı. mevcut hükümet ne kadar kötüyse, reform türkleri onlardan da kötü ve eğer ki başa gelirlerse, bu yeni efendi sınıfının devlet üzerinden kendi ceplerini dolduracakları anlamına gelecektir...

Kadın Futbolunun Yasakları Aşarak Ses Getirir Hale Gelişinin Öyküsü

Kadın Milli Futbol Takımımızın 10 Numarası Melike Pekel'in İlham Verici Hayat Hikayesi