Japon-Çin-Kore Üçlüsünün Birbirine Duyduğu Nefretin Altındaki İlginç Sebepler

Sözlük yazarı "polly jean", çekik gözleri yüzünden sık sık karıştırdığımız üç ülkenin aslında birbirinden oldukça farklı dünyaları olduğunu anlatmış. Bu üç ülke insanının birbirlerine benzetilmeyi bile hakaret saydığı düşmanlık ilişkisi uzun bir tarihe sahipmiş. Bu nefretin altında yatan ilginç sebeplere bakalım.
Japon-Çin-Kore Üçlüsünün Birbirine Duyduğu Nefretin Altındaki İlginç Sebepler
iStock


öncelikle, yabancısı olarak biz karıştırıyoruz ama, japon-çin-kore insanının fiziksel görüntüleri sahiden bizim karıştırdığımız kadar benziyor mu, bununla başlayalım. 

fiziksel anlamda çinliler ve japonlar birbirlerine hiç benzemiyorlar. 

şöyle "hiç", yani aklınıza "türk" dediğinizde gelen ortalama görüntü ile, ortalama "alman" imajı ne kadar benzerse o kadar benziyorlar. yani türkler ve almanlar da beyaz, çekik gözlü değil, pigme değil, dev değil, ama "ohaaa çok farklı" ise, çinli ve japonlar da inanın o kadar farklıdır. ha, kore ve japon halkları nispeten birbirlerine daha yakındır ama onlar bile farklıdır. içlerinde en kısa, kavruk, ve sarı-kara olanları çinlilerdir (ki beslenme gibi faktörler de etkili olsa gerek, özellikle kırsal bölgelerde). kore biraz daha uzun boylu ve beyaz tenli insanlara sahip, en beyaz tenlileri ise japonlardır bu üçlemenin. 


unutmayalım ki, beyaz ten, sadece bu üç ülkede değil, tüm asya'da en makbul şeydir. ayrıca asya'da, özellikle japonya'da, yuvarlak yüz köylülere ve "köylülüğe", uzun yüzler soyluluğa dalalet ediyor, yani daha uzun yüzlü olmak arzulanır bir şey, keza bizim beğenmediğimiz ince-kemerli burun çok beğenilen, yassı-yuvarlak-basık burun (ki biz yuvarlak burnu da severiz "hokka burun" diye) ise yine köylülere atfedilen bir unsur. neden? bir şey bolsa "yuvarlak yüz-yuvarlak burun" gibi, hemen bir avam, banal, köylü etiketi yapıştırılıyor. keza bizde makbul olmayanlar, orada ender olduğu için gözde ve güzel. arada tutan tek şey, beyaz ten sevdası olsa gerek (ki bu da hem japonya, hem türkiye'de solaryum seven yeni nesiller için bir anlam ifade etmiyor.)

gelelim çin-kore-japon düşmanlığına

batı dünyasıyla tanışmadan evvel, asya'nın efendisi çin idi. ki, bunu askeri manada değil sadece... nasıl orta çağ'da kilisenin yarattığı bir evren algısı varsa, "evren=hristiyanlık alemi" gibi bir denklem kurulduysa, benzeri asya'da da vardı, bu da, konfüçyusçu evren anlayışıydı. kültür ve medeniyette, edebiyatta, felsefede en ileri olan (aynı zamanda bu unsurlarını adeta bir ürün gibi diğer asya ülkelerine ihraç eden) çin, aynı zamanda kurduğu mandarin sistemi ile devlet yönetiminde de en ileriydi.

Çin

peki nedir bu? 

bu şudur, hanedanlar değişir, ama devlet baki kalır. devletin sürekliliği esastır, tıpkı bugünkü bürokrasi gibi. hükümetler değişir, ama devlet aynı şekilde işler, bunu bugün bürokratlar, o zaman mandarinler sağlardı. (fakat durum, japonya gibi tek hanedanın hiç kesilmediği, hatta bununla övünülen devletlerde böyle değildi, o ayrı). sonuçta çin, her alanda diğerlerinden ileriydi, nüfusu ezici bir güçtü, ileri olduğu alanlarda da durumunun farkındaydı, haliyle kendinden başka bütün asya halklarına "ilkel, gelişmemiş devletler" gözüyle bakardı. japonya, nitekim çin alfabesi diyebileceğimiz -teknik olarak ideogram denen- kanjilerle yazardı; ki japoncanın çince ile hiçbir alakası yoktur, aynı dil ailesinde bile değildir, gramer yapısı tamamen farklı, sentaksı tamamen değişiktir. öyle ki, japonca'da, dilin içinde kullanılan sesler sadece çin alfabesi ile yazılamadığı için, kendisi de ayrıca alfabe yaratmak zorunda kalmıştır.


belirtilmelidir ki, okullarında direkt çince metinler okutmasına, çinli filozofların eserlerine japon filozoflardan daha çok yer vermesine rağmen, hani diğerlerine kıyasla japonya yine en ileri olandı, zira en azından komplike olmasa da, bir devlet geleneği vardı ve bu gelenekleri son derece güçlüydü. kore ise, japonya ve çin arasında yer alan coğrafi konumundan dolayı, daima iki ülke arasında kalmıştır, üzerinde iki ülkenin tepiştiği çimenlik gibidir, hep ezilmiştir, ya çin otoritesindedir, ya da japonya oraya hakim olmuştur. tarihi boyunca gelişmeye fırsat bulamamıştır pek, çünkü hep sömürülmüştür. çin ve japonya, birbirlerinin doğal düşmanıdır, çünkü asya'nın en güçlü iki devletidir, haliyle birbirlerini sevmezler. koreliler ise, bu iki devlet tarafından sömürüldüğü için ikisini de sevmezler. çinliler, japonları aşağı görür, korelileri zaten insandan bile saymaz, ilkel bulurlardı. japonlar, çinlileri de, korelileri de yeterince "savaşçı", yeterince "cesur" bulmazdı. (özellikle, batı'yla tanıştıktan sonra bu fikri daha sık dile getirir oldu japonlar.)


batı'nın çin'de yaptığı eylemlerden sonra, daha o zamanlar yüzlerce milyonluk nüfusu olan çin'in batılı devletlerin karşısında yenilmesiyle, japonya bu olaydan çok etkilenmiş, o korkuyla kendini gelişmeye adamıştır. öyle ya, o kalabalık çin bile yeniliyorsa, teknolojisiz kendisi un ufak olacaktır, bunun farkındadır. japonya, isteyerek değil, hayatta kalmak için gelişmek fikrine adamıştır kendini.. ha, elbette bu düşünce pat diye gelmemiş, uzun uzun tartışılmıştır, "dışa açılsak da teknoloji mi alsak, yoksa komple içe mi kapansak?" deyü. nitekim az biraz dışa açıldığı bahanesiyle devrilmesine çanak tutulan tokugawa şogunluğu'ndan sonra, "imparatora saygı-yabancıları kovalım" -japoncası sonno joi- sloganıyla yola çıkan kişiler, bu kez başa geçen imparator meiji, restorasyon kararı verdiğinde ona destek olmuşlardır. arada çıkan köylü isyanları da önemli olmakla birlikte, son tahlilde japonya'nın inanılmaz bir hızla değişim geçirdiği gerçektir.

neticede bu değişim sonrası japonya şunu keşfetmiştir ki, çin artık eski dünyanın efendisidir, yeni dünyada ise bir hiçtir. nitekim konfüçyusçu evren algısının yerini, batılı ilerlemeci mantık almıştır. her şeyin dengede durduğunu, bu dengeyi bozmamanın veya bozulduysa düzeltmenin en mühim amaç olduğunu söyleyen, sabit kalmayı, statükoyu ve hiyerarşiyi över konfüçyusçu felsefe (tıpkı orta çağ felsefesi gibi)... oysa şimdi devir, değişimi öven, hayatın hızlanarak akmasını savunan, statükoları kırıp kendi kurallarını yerleştiren ve bunu doğru bulan, sanayileşme yanlısı, kalıplaşmış sınıf mantığını kaldıran (tabii ileride kendi sınıflarını kuracak olan) ilerlemeci modernizmin devridir. japonya burada safını belirlemiştir. hatta o kadar iyi belirlemiştir ki, batı'da az-çok kabul gören tek asyalı devlet olmuştur. 

Japonya


yalnııız, bu sefer de o diğer asya halklarını aşağı görmüştür. 1940'larda japonya'da hitler'den hiç aşağı kalmayan bir "altın ırk" teorisi vardı, buna göre asya halkları altın ırktandı, diğer yerlerden üstündüler, ama kendi içlerinde de, yarı-altın ırklar vardı çinliler, koreliler, taylandlılar gibi... oysa japonlar "saf altın ırk" idi. e, bu teoriyi savunan/savunmuş birileri de doğal olarak asya'da sevilmesini beklemek hayal oluyor. mançurya'da, kore'de, tayland'da ve aklıma gelmeyen tüm asya adalarında yaptıkları düşünülünce bugün zaten bir çinli ya da koreliye "japon musun?" dendiğinde, kendisine "küfür edilmiş" gibi bakması normal. japonlarla kıyaslandığında, batılıları bile daha çok seviyorlar. sanırım bu biraz birilerini, "kendinden" görmekle ilgili, yani tıpkı sokaktaki adam bize bir şey yapsa gocunmayıp, aynısını ailemizden biri yapsa çok bozulacak olmamız gibi. "senin yaptığını el yapmaz" demek gibi bir şey bu... 

ha, "e çinli ya da koreli sandığım japona ne oluyor o zaman?" derseniz, onlar hala kendilerini tüm asya halklarından -az veya çok- üstün görüyorlar. en basiti, gelir seviyeleri daha yüksek, alışveriş skalasında dünyanın en marka delisi halkı olarak her sene arz-ı endam ediyorlar araştırmalarda, bir nevi "hıh! benim bir çinliyle, koreliyle ne benzerliğim olabilir!" modunda yaklaşıyorlar denebilir. bu durum, her ne kadar gençler için böyle değilmiş gibi gözükse de, ne hikmetse 30 yaşını geçmeye yaklaşanlarda bu eğilim yeniden gözükmeye başlıyor. yaşlandıkça milliyetçilik gibi itikatların etkisinin artması da olabilir bu, aradaki gelir farkı uçurumunun farkına varmak da olabilir... yok, çocukluktan "üstün japon kanı" inancıyla yetiştirilmişse, zaten çinli veya koreli zannedilmek onun için başlı başına küfürdür. 


neyse ki, japonların yabancılara duydukları korku (ki yaş arttıkça xenophobia sebebiyle yabancılarla konuşmayan, sorulara cevap vermeyen japon oranı da artıyor) ve/veya nezaket, sorduğunuz soruyu küfür gibi algıladığı yüzüne yansısa da, size ters bir cevap vermesine engeldir. lakin bir çinli bir japonu koreli zannetse, o japonun aynı derecede "kibar" davranacağını zannetmiyorum. ha, muhtemelen bir çinli bir japonu koreliden, bir koreli bir japonu bir çinliden kolayca ayırt edebiliyordur zaten, o ayrı..

sonuçta elimizde, tarihten gelen kibriyle herkesi aşağı gören bir çin ("heheyt, sizde daha yazı bilinmezken benim binlerce yıllık devletim vardı lan düdükler" modu), sürekli sömürüldüğü, fillerin tepiştiği çimenlik olarak diğerlerinden nefret eden bir kore ("gelen vurdu, giden vurdu, coğrafi konumun böylesi yere batsın!" modu) ve giriştiği reformasyon hareketi sonucunda asya'nın en güçlüsü olup, hiç kesilmeden akan hanedanıyla da ayrıca övünen, haliyle herkesi "yeterince gelişmemiş, ilerleyememiş" bularak aşağılayan bir japonya ("hepinizi geçtim, sonunda en birinci ben oldum" modu) var. 


tayland'a, endonezya'ya, filipinler'e filan da girersek, zati bitmez bu mesele... ama kısaca, böyle bir tarihsel geçmiş, üstüne 2. dünya savaşı'nda yaşananların tuz biber ekmesi derken, bugün asya'da kime bir diğerinin adını söylesek cin çarpmış gibi oluyor. singapur, çin ve güney kore'nin ilerleyişi, belki ileride bu dengelerin yeniden değişebileceğini gösteriyor. o gün geldiğinde, kim diğerini bu sefer ne sebeple aşağı görüyor, tekrar güncelleriz.

alt not: işbu entry bir demlik japon çayı eşliğinde yazılmıştır, belirteyim ki entry yazarken iyi gidiyor. esen kalınız.