Ruhi Su'nun "Hasan Güneş" Takma Adıyla Yayınlattığı Türk Halk Müziği Denemeleri

Türk halk müziği sanatçısı Ruhi Su, 1985'teki ölümünün ardından unutulmayan sanatçılarımızdan. Kendisi müzik dışında çeşitli denemeler de kaleme almış ve bunlar zamanında "Yağmur ve Toprak" dergisinde yayınlanmış.
Ruhi Su'nun "Hasan Güneş" Takma Adıyla Yayınlattığı Türk Halk Müziği Denemeleri

ruhi su, sadece müzikle uğraşmadı. felsefeyle, müziğin felsefesiyle, toplum sorunlarıyla da uğraştı. o dünyayı sadece anlamaya, yorumlamaya değil, aynı zamanda doğru bildiği yönde değiştirmeye de uğraştı. bu konularda düşüncelerini yazıya döktü. bu yazılarını ankara’da çıkan “yağmur ve toprak” dergisinde “hasan güneş” takma adıyla yayımlamıştı.

İlk yazı

"şu bizim türküler ne kadar da ah'lı, oflu imiş. şen, şakrak türkülerimiz yok muymuş? insanları neşelendirmek lazımmış. halbuki bu hazin türküler insanı bunaltıyormuş."

şehirlerde oturan, sinemadan, tiyatrodan, bütün oyunlardan ve sanattan anlayan bir zümre var ki, hepsi de okumuş insanlardır. türlü konular üzerinde konuşurlar, ince ince alay eder, gülüşürler. başka işlerde nasıl olduklarını pek bilmem ya türküleri birkaç defa dinledikten sonra verdikleri hükümlerden bazılarını yukarıya aldım. evvela büyük bir heyecanlanma, hayran olmalar, taktir etmeler. sonra, bütün bu hayranlıkların, taktirlerin bir saman alevi gibi söndüğünü ve bir sıkıntının çöktüğünü görürsünüz. "iyi ama canım, hep aynı şeyler, yeni bir türkü yok mu?" derler.

hayır bu sıkıntı türkülerden gelmiyor. bu zümrenin halinde bir bozukluk var. en yeni oyuncaklardan bile bir iki saatte bıkan çocuklar gibi, her şeyden böyle çabucak bıkıveriyorlar. onlar için esas olan: bir şey üzerinde uzun zaman heyecanlanmayı bilmekten çok her an yeni bir şey görmek merakıdır. daima yeni bir şey, eğlenceli bir şey. çünkü onlar bu dünyaya bir defa gelmişlerdir. bir gün, yabancıların da bulunduğu bir toplantıda türküler söyleniyordu, dinleyicilerden birinin," bu yabancılar hazin şeylerden hoşlanmazlar. aman biraz ecnebiler için olsun" diye ihtarı üzerine "vallahi yabancılar için türkü yok" dediğimi hatırlıyorum.

halkın, bu türküleri, kimseyi eğlendirmek için söylemediği, dış görünüşü ile böyle de olsa, hakikatte onlarla halini anlatmaya çalıştığı bir kere akıllarına gelse, gerisi kolay. o zaman bir milletin halini türkülerinden öğrenmek mümkün olacak. bu türküler halkın hayatının bir ifadesi değil mi? onlar çiçekten, sıtmadan, tarlasını basan selden ve çekirgeden bahsetmiyor mu?

felaketin nereden geldiğini bildiği halde, feleği diline dolayarak "kahpe felek sana nettim neyledim?/ asiyab'ın misali çarhı başımda söndürdün/ kimine zevki sefa verdin kimine minnet" diyerek yer yüzündeki adaletsizlikleri onlarla anlatmıyor mu? çocuk doğurmayan kadın, toplum düzenine karşı duyduğu korkuyu, acıyı, bu türkülerle anlatmıyor mu? asırlardan beri, bir lokma ekmek için memleketi bir uçtan bir uca dolaşan milyonlarca yurtsuz, yuvasız insanın garipliği, ıstırabı, bu türkülerle anlatılmıyor mu?

madem ki bu türküler bu kadar hazindir, o halde, halkın hayat şartları tahammül edilemeyecek kadar hazin demektir. hayatın öldürücü şartları o kadar yerleşmiş ve nasırlaşmış ki, bir an, bir nefes gülse, bir günah işlediğini, basma bir felaketin geleceğini vehmederek hemen tövbe istiğfar eder.

"n’olaydım da n’olaydım / keşke teslim olaydım"

"sepetçi oğlu bir ananın kuzusu / hiç gitmiyor kollarımdan sızısı"

biri batı anadolu'nun, diğeri kastamonu'nun iki zeybek havası. bunlarla oynar, fakat islamoğlu ve sepetçioğlu namındaki iki eşkıyanın yiğitliğinin ve nasıl öldürüldüğünün acısını da duyarak. bunun gibi, bütün orta anadolu'nun hareketli oturak havalarından, bir kadın uğruna veya bir ahbap uğruna insanların birbirlerini nasıl bıçakladıklarını, nasıl mahkum olduklarını anlatan mısralar ve bu mısralara uygun melodiler, hep aynı toplum düzeninin etkisi altındadır.

eğlenmek ve neşelenmek ne demek olursa olsun, biz bunlara bakarak, " eh bu milletin neşesini ifade etmesi de böyle demek" mi diyeceğiz? yoksa, türkülerin hakiki bir neşeyi, huzuru ve saadeti ifade etmesi için, halkın hayat şartlarının değişmesi mi lazım gelecek?

İkinci yazı

geçen yazıda halk türkülerindeki hüznün sebeplerini araştırırken, türküleri, hayat şartlarının ve toplumsal düzenin dışında bir varlık olarak düşünmenin doğru olmayacağını, okuması yazması olmayan halkın, ritmin ve melodinin devamlılığından faydalanarak, meselelerini ancak kulaktan kulağa duyurabildiğini söylemiştim.

hiçbir devirde işleri iyi gitmeyen, anlatacak pek çok şeyi olan, fakat türkülerden başka da devamlı bir ifade vasıtası olmayan halk, ağzını açtığı anı fırsat bilerek eğlencesinde bile hayatını bütünü ile hatırlamaktadır. hayatı ise daima kendi kaderine terkedilmiş olmakla, bir gün başka bir yere göçüp gidecekmiş gibi, asırlardan beri kendini bu topraklar üstünde garip hissetmekle, aşiret, zümre ve mezhep anlayışından daha üstün değerlerden ve düzenden mahrum bırakılmakla, hastalık, açlık ve adaletsizlik gibi nesilden nesile devredilen demirbaş felaketlerle geçmektedir. gerçi, türkülerinde halkın daima böyle tek taraflı olmadığı akla gelebilirse de, benim bunları, türkülerdeki hüznün sebeplerini araştırırken söylediğim ve türkülerin kendi bünyesinden çıkardığım unutulmamalıdır.

"bunlar haydut deyi emir verdiler
kavim kardeş demediler kırdılar
beş kişiydik bir mevzide vurdular
tezkeremden evvel vurdular beni
sılama hasret koydular beni"

"haciz geldi ocakları bozuyor
kimi vergi kimi sorgu yazıyor
can dayanmaz kul canından beziyor
böyl'olursa demir kalmaz sivrilir"

"uzun kavak ne bileyim, ne bileyim
kıçım kıcım kıcılar
anne benim sol böğrümde sancı var"

herhalde bu meselelerin şakaya gelir tarafı yok.

içerikleri itibariyle hiç de memnun olunmayacak bazı hadiseleri, halkın mizahla karışık olarak anlatması ise, her şeye rağmen bir neşe yaratıp eğlenmek arzusundan çok, başka sebeplerden olsa gerek. bir kere halk, her hadiseyi mizahla karıştırmaz: züğürtlük, görmemişlik, çekirge, fare, kaz, tahta kurusu, pire bit ve sivrisinek gibi konular, halk sanatkarları arasında klasik birer mizah konusudur. gelip geçen ustalar, bu konular üzerinde birer mizah destanı söylemeyi adet edinmişlerdir. hakikatte bunlar geri toplumlara musallat utandırıcı birer afettir.

gerilik yüzünden, yakasını bir türlü bunlardan kurtaramayan halk, utanç verici bu hayvanlar ve hallerle yüz göz olarak tabiileştirmek istemektedir. halk sanatkarları, bu hayvanların zararları ile cüsseleri arasındaki tezadı yakalamakta ve onu komik bir unsur olarak kullanmaktadır. fakat, halkın sivrisinekten, bitten, fareden mizah yaptığı halde, sıtmadan, vebadan ve lekeli hummadan mizah yaptığı pek görülmemiştir. başından geçen bir hadiseyi veya içinde bulunduğu bir hali sanatkarın bazen böyle şakaya getirerek anlatmasını, biraz da dinleyici ile arasındaki farklarda ve bazı psikolojik sebeplerde aramak lazımdır.

aziz hatırası karşısında saygıyla eğiliyoruz.

kaynak:

yağmur ve toprak dergisi,

(1) kasım-aralık 1948, c.l s.5-6-8, ve

(2) şubat 1949, s. 6-7, 12-13

(hasan güneş takma adı ile...)

Çayınızı Kahvenizi Alın Gelin: Ruhi Su'dan Selda Bağcan'a Türkiye'de Sol Müziğin Gelişimi