Sadece Amerikan Filmlerinde Görülen ve Hep Yapılmak İstenen Şeyler
Yıllardır Amerikan filmlerinde gördüğümüz ve ister istemez özendiğimiz bir sürü şey var. Belki farkında bile değilsiniz fakat okuduktan sonra ''aa aynen yaa'' diyeceğinize eminiz.

koşarak basamaklardan inerken kravatımı bağlamaya çalışır, kocaman mutfakta hazırlanmış masadan yalnızca portakal suyundan bir yudum alıp "geç kaldım toplantım var " derken hanımdan küçük bir öpücük ile devasa bir arabaya atlar ve bahçedeki kapalı otoparktan sessiz, sedasız ama yemyeşil bir caddeye çıkıveririm... (kahretsin köpekle şakalaşmayı unuttum)

bazen isterdim ki, oğlumla konuşurken, amerikan filmlerindeki gibi; "bak evlat ben küçükken babam bana şunu demişti" ya da " dedem derdi ki" diye başlayan cümleler kurmak, ona bilge bir akrabamdan, ya da sadece sıradan bir söz söyleyerek beni ta çocukluğumda bile etkileyebilen annemin bir lafını örnek verebilmek isterdim gerçekten. ama bakıyorum bakıyorum, arıyorum tarıyorum, yok ulan, bir tane ilaç olsun diye beni ciddiye alıp bir şey diyen olmamış mk.... ya "atkını sıkı sar üşütürsün" demişler, ya da "oğlum şu bakkaldan bi ekmek al eve gelirken" demişler. insan iki özlü söz eder, o yıllarda aklını alır evladının değil mi be hey ebeveynlerim.

amerikan filmlerinde en çok buna özeniyorum aq... işe bak

arkada bina patlarken arkasına bakmadan yürüyen tipler.

Kaynak: Tumblr

sakal trasi olan kisinin, suratinda geri kalan kopuklere direk havluyla girismesi.

amerika'da farkli bir camasir yikama standardi mi var da ben bilmiyorum, vur suratina suyu ondan sonra kurula iste havluyu neden sikiyosun?
lisede su hareketi bir kere yapmistim da annem amerikan standartlarinda kufurler edip havluyu toz bezi yapmisti. oyle bir animdir...

en kıçı kırık kenar kasabasında bile güzel bir bar olmasıdır.

koridorunda dolapları olan, haftasonları havuzlu ev partileri yapılan, ponpon kızlı, aptal sarışınlı, gothikli, nerdlü, bilge koçlu basketbol ya da futbol takımı olan bir lisede okumak. ne özentiymişim be..

bulunduğum yeri 86 ve 78. caddenin kesiştiği köşedeyim ya da 82. otoyoldan kuzeye doğru ilerliyorum, yaklaşık 8 dakika sonra hedefe ulaşmış olacağım diye tarif etmek. nerdesin, beşiktaş iskelesindeyim. piii!

evin genç kızı tribe girdiği zaman odasının penceresine götü dışarı taşmayacak şekilde oturabilir ve oturduğu yer de ahşap falandır ve üstünde minder bile olabilir. bizde kolumu yatırsam ancak sığacak buz gibi mermer hemen altında da (varsa) kalorifer peteği. nereye oturup da tribe gireyim allah kahretmesin böyle mimariyi. evdekilerle iyi geçinmek zorunda kalıyorum onun yüzünden. damn it.

o kocamaaan manda kasa amerikan arabaları ya da pick uplarla gelip zırt diye evin önündeki alana parketmeleri, evlerinin arka bahçesinde mangal partileri yapmaları, evlerinin çimlerini biçmeleri, evlerinin bizim evin salonu kadar mutfağı, 90'larda çevrilen filmlerde evin mutfağında duvara monte edilen ve 10 metre kablosu sayesinde kadın mutfakta tüm işlerini yaparken bir yandan da konuşabildiği telefon, evlerin banyosunda bi yandan da dolap olan aynalar, önündeki verandalar vb...

kısaca amerikan evleri...

ahh bee!

beyaz önlüklü kadın garsonların arada sırada ; ''bayım kahvenizi tazelememi ister misiniz?'' diye sorduğu bi' kafede yumurta ve pastırma sipariş edip, gelen hesabı da bozuk paralarla ödemek.

bisikletle her sabah gazete dağıtan çocuklar vardı. gazeteyi rulo yaparlar, bahçeye fırlatırlardı. evin sahibi uyuşuk uyuşuk çıkar gazeteyi alırdı. gazeteci çocuk "günaydın mistır brown" falan der, sonraki eve yollanırdı. gazeteci çocuklar 11 - 12 yaşlarında falan olurlar, harçlıklarını çıkartmak için çalışırlardı. lan bizi annemiz bakkala yollamazdı küçüğüz, kazıklanırız, parayı kaptırırız diye. elalemin çocuğu o yaşlarda harçlığını çıkartsın, serbest teşebbüsün ruhunu kapsın, biz de mal gibi büyüyelim. eh haliyle o velet büyüyünce ticarete atılır, bütün dünyaya mal satar, bill gates olur, rockefeller olur. biz de böyle güdük kalırız tabi. ah ah...

"hadi atla arabaya..yolda herşeyi anlatırım" diyen birinin arabasına hemen binmek.

noel - christmas - yılbaşı (adına ne derseniz) dönemlerinde tüm ailenin büyük akrabada toplanması.

bu ev ortamı her zamam en özendiğim şey olmuştur. dışarıda lapa lapa yağan kar, müstakil çok katlı sıcak ve sempatik bir ev, herkesin hediyeleşmesi, huzur, mutluluk ve umut dolu bir ambians.

gerçekte böyle mi yaşanıyor bilemiyorum ancak film sahnesi olarak insana verdiği enerji inanılmaz. bu konsepti içeren 1 milyon film vardır, çok klişe bir mizansen ancak insan özeniyor işte.
ha bir de bu özenmelerin çoğunda mükemmel cadde ve sokakların, şahane evlerin, süper araba ve yolların büyük payı var tabi.. yoksa biz türkiyede de bayramda seyranda ailecek bir araya geliyoruz ancak ambians o kadar gecekondu ki filmlerdeki atmosferin ucundan kıyısından geçmiyor..

telefonlarını "tamamdır", "hadi görüşürüz", "kendine iyi bak", "selam söyle", "hadi bay bay", "unutma haa tamam mı?" gibi sözcüklere gerek duymadan çat diye karşıdakinin suratına kapatmaları.

garajda rock grubu kurmak.

sonra neden türk rock piyasası böyle? müstakil evlerimizin yanında garajımız yok bizim olm. müzik bizde zaten pahalı bir uğraş bir de üstüne stüdyo parası verince insanın beli bükülüyor. bir de giriyorsun 1 saat, anlamadan dinlemeden çalıp çıkıyorsun. oysa bir garajımız olaydı, ikinci el aldığımız eski ama kullanışlı enstrümanlarımız olsaydı, saatlerce kimse bize kızmadan ya da kovmadan müzik yapaydık...

bir garajımız olaydı rock yıldızı olup sex, drugs & rock'n roll'un dibine vurduydum da işte ev apartman dairesiydi, komşulara ayıp olurdu...

buzdolabini açıp, beyaz kutudaki sütü ağıza dikip biraz içmek, ardından kapağını kapatıp yerine koymak.

orta halli bir kasabada yasayip charlie’s de ogle yemegi yemek. her zamankinden charlie demek tabi. bi de yemek yerken sherrifle geçen hafta kasabaya gelen gizemli kisi ve son zamanlarda olan olaylar hakkinda konusmak.

(bkz: i love you)

adamlar çocuğuna, babasına, halasına, hala oğluna, emmisine, dıdısının dıdısına bilimum tanıdıklarına bunu diyorlar ya işte buna bitiyorum. biz anca birbirimizi gırtlaklayalım.

deli gibi yağan yağmurda, gökdelenlerden birinden çıkan, döpiyes giymiş, ayağında topuklu ayakkabılarıyla, başına bir gazete kağıdını tutarak yağmurdan korunmaya çalışan bir bayanın önünüzden geçerek meşhur new york taksisini durdurması ve binmesidir rüya. bu görüntüye takılıp kalmışken sırılsıklam ıslanmış olsanız kaç yazar.

tabi bir de sabah ellerinde starbucks kahveleriyle işlerine gitmek için koşuşturan takım elbiselilerin arasında kalmak da olabilir. şu kahveci bizim buraya da açıldı ancak aynı havayı vermiyor ne yazık ki!

her ne kadar döndüğümde yeri öpecek durumda memleket hasreti ile dolu olmuş olsam da amerika bir başkadır ve filmlerde gördüklerimizin çoğu gerçektir.

ağaç ev başta gelir.