Sosyal Medyanın Hızlı Yükselişinin Fırsat Eşitliği Üzerine Etkileriyle İlgili Bir İnceleme

Son yıllarda sosyal medyanın inanılmaz yükselişi hem çok acayip bir fırsat eşitliği yaratıyor, hem de pek çok gerçekle yüzleşmemizi sağlıyor. İşte tam da bu konular üzerine sağlam bir inceleme yazısı: sosyal medya ve fırsat eşitliği.
Sosyal Medyanın Hızlı Yükselişinin Fırsat Eşitliği Üzerine Etkileriyle İlgili Bir İnceleme
İllüstrasyon: Margaux Quayle Cannon

öncelikle kabul etmemiz gerekiyor ki teknoloji, özellikle de akıllı telefon teknolojisi, en zengini ve en fakiri ortak bir paydada buluşturmayı başardı. iphone, gelir piramitinin en altında gezinenlerin bile bir şekilde para denkleştirerek içerisine ait olmaya çalıştıkları bir topluluk yarattı aramızda. peki akıllı telefonların bizlere açtığı yeni sanal dünyanın içerisinde fırsat eşitliği ne durumda? işte konumuz da tam olarak bununla alakalı;

görünen o ki, sosyal medyada her şey yine en başa, yani orman kurallarına dönmüş durumda. fiziksel olarak üstün olmak her şeyden daha önemli. bugün eğer 18 yaşlarında ve genetik olarak üst %10’lük bandın içerisindeyseniz, hayatı aslında baya “easy mode” şeklinde yaşamak mümkün. başarılı bir sosyal medya yönetimi ile hayatı schopenhauer'in "essays and aphorisms" kitabında tarif etmiş olduğu sürekli bir tatil modunda (leisure), aklınızı ve kendinizi sürekli geliştirerek ve öğrenerek fakat aynı zamanda gerçekliğe daha fazla yaklaşarak yaşayabilirsiniz. şimdi bu son söylediğimin çok kolay olmadığını öncelikle belirtmem gerekiyor, zira insanlık olarak bugüne kadar geldiğimiz nokta tamamen hikayeler üzerine kurulu idi. ancak ki o tarihin derinliklerinden gelip bugünlere ulaşan bilgilerin hepsinin tek bir nedeni var, o da insanlık olarak bizlerin(en azından kafası çalışan bir kısmın) sürekli sorular soruyor olması. bu eksende nietzsche'nin apollonian/dionysian olarak tarif ettiği, doğu felsefesinde ise yin/yang şeklinde geçen, bir bütünün iki parçasını aklımıza getirelim. içimizde her zaman dionysian bir “dark side” olduğu gerçeğini inkar edemeyiz, fantezilerimizin bir kaynağı olmalı ve o da işte onları sürekli körükleyen bir ateş; dionysian. işte tam olarak burada hedonizm başlıyor zira dionysian, içimizde tatmin edilmesi mümkün olmayan fakat aynı zamanda ancak ölüm ile sonlandırılabilen sınırsız arzular uyandırıyor her zaman. kaynaklara erişimi en yüksek olan kişiler ise bu dionysian dürtüleri maksimum şekilde tatmin edebilmek için ellerinden geleni yapıyorlar (bkz: dan bilzerian). apollonian ise aslında uygarlık olarak başlangıç koşullarına karşı geliştirdiğimiz, doğal koşullar ile sınırlanan, yani önceden belirlenmiş şekilde fakat bizim üzerine geliştirdiğimiz kültürel birikim ve medeniyet anlamına, düzen, birlik aynı zamanda da bireysellik anlamına geliyor. bireysellik güzel ama aynı zamanda da insan psikolojisi açısından biraz karanlık bir konsept açıkçası. buna daha sonra değineceğiz.

geçtiğimiz son 60-70 yılı değerlendirecek olursak, iyi para kazandıran ve yüksek statü sahibi mesleklerin kesinlikle bir şekilde ünlü olmayı da içerdiğinden bahsetmemiz mümkün olmakta. burada bahsettiğimiz ünlülük ülke çapında geçerli olmayabilir, belki 30-50, belki de 5-10bin kişilik bir şirketin ünlüsünüzdür. toplum genelinde konuşacak olursak, eskiden ünlüler ve ünsüzler arasındaki duvarlar çok daha belirgindi ve eşsiz bir doğal yeteneğiniz veya yüksek yerlerde tanıdıklarınız yok ise ünlü olmak gerçekten de çok kolay bir iş değildi. günümüzde ise sosyal medya sayesinde genetik olarak eli yüzü düzgün olan her genç kendisini “fashion model” olarak tanımlayabiliyor. eskiden bu mesleği icra edebilmek için yine iyi kötü bir ajans tarafından keşfedilmek, profesyonel fotoğraf çekimlerine katılmak, yürümeyi öğrenmek, gerektiğinde düzgün konuşmak vb. gibi iyi kötü bir öğrenim sürecinden geçmek gerekiyor idi eğer yanılmıyorsam, günümüzde ise tek ihtiyacınız olan güzel genler ve bir akıllı telefon. sosyal medya eskiden ünlüler ve ünsüzler arasında olan o keskin duvar arasında yeni bir sınıf yarattı; az ünlüler ya da sosyal medya ünlüleri.

güncel teknolojilerden bu kadar bahsettikten sonra insanın evrimsel sürecini hatta biraz da hegel’i işin içine dahil etmem gerekiyor ki anlatmak istediklerimi daha iyi aktarabileyim. hegel’in phenomenology of spirit kitabında “lordship and bondage” başlığı altında anlatılan iki farklı bilincin birbirini tanımlaması sürecini (hegelian recognition) sosyal medyanın yükselişi ve evrimsel mekanizmalar açısından değerlendirecek olursak, öncelikle hegelian recognition olarak tarif edilen prosesin ana amaçlarını özetlememiz gerekecek;

1- bilincin kendisi hariç farklı bir bilinçte yansımasını ortaya çıkararak varoluşsal şüpheyi ortadan kaldırmak

2- iki farklı bilincin hiyerarşi içerisindeki yerlerini belirlemek - lord/bondsman ilişkisi. (hiyerarşide yeri daha üst konumda olan kişi doğal olarak daha güçlü olacaktır ve evrimsel olarak genlerini bir sonraki nesile aktarabilmek için daha fazla kaynağa erişimi olacaktır)

3- geist(burası biraz karışık)

genler yoluyla, yani tamamen bireysel kontrolümüz dışında sahip olduğumuz fiziksel üstünlüğün, sosyal medya aracılığı ile kendimizden farklı bilinçler tarafından “follow”, “like” ve “comment” fonksiyonları aracılığı ile takdir görmesinin, beynimizin içerisinde bulunduğu sosyal ortam tarafından (teknoloji sayesinde artık neredeyse milyarlardan bahsediyoruz) kabul gördüğünü ve hayatta kalmaya devam edeceğini zannederek beynin ödül mekanizmasını çalıştırmasına ve mutluluk veren nörotransmitterların salınmasına yol açtığını iddia edebiliriz, zaten bağımlılık yapan tüm maddeler ve fikirler aynı çalışma mekanizmasına sahip. şimdi bu teknolojiyi alalım ve hobbes’un leviathan’da tarif ettiği doğa durumuna götürelim (tabii burada kümülatif bilgi birikiminin ortaya çıkabilmesi için önceki jenerasyonlara gerek olduğunu ihmal etmemiz gerekecek). hatırlayacaksınız ki hobbes, insanların kollektif olarak hayatta kalabilmek için bilinçli olarak bireysel özgürlüklerinden feda ettiklerini iddia ediyordu, bu iddiasının temelinde ise hayatta kalabilme içgüdüsü yatıyordu. günümüzde insan medeniyetinin geldiği noktayı değerlendirecek olursak; savaş, doğal afet, kıtlık, salgın hastalık vb. gibi olaylar olmadığını varsaydığımızda merkezi iradelerin yönetimi ve özellikle gelişmiş ülkelerde “welfare state” olarak geçen sistemler altında yaşayan bireylerin hayatta kalabilmesinin pek de zor olmadığını iddia etmek mümkün. peki günümüzde de hala hobbes’un tarif ettiği gibi bir tür içi kolektif aktiviteye katılmak ve türdeşlerimizden takdir görebilmek için özgürlüğümüzü bilinçli olarak feda ediyor muyuz? evet, kesinlikle. bugün internette paylaştığımız her bilgi ileride bir gün karşımıza çıkacaktır, ya da en azından çıkma potansiyeline sahip, konu hakkında detayları merak edenler edward snowden okuyabilirler.

insanlık olarak geçtiğimiz tarihsel süreçleri, tarım devriminin öncesi ve sonrasını, bu zamana kadar oluşan tüm doğal afetleri, yapılan onca savaşları, acıları ve ölümleri ele aldığımızda, sanayi devrimi sonrası geldiğimiz noktada kapitalizmin “hayatta kalma olanaklarını geliştirme açısından” insanlığa ne kadar faydalı olduğunu inkar edemeyiz, bakın zizek de bu noktada bana katılmakta. hadi dediniz ki ‘- eskh bırak bu işleri olm sen ne anlarsın aq?’ e işte diyorum ki hadi beni geç, zizek diyor. işin şakası bir yana gerçekten kapitalizm hayatta kalma olanaklarını insanlık adına geliştirmek açısından kesinlikle çok faydalı bir sistem oldu. şimdi buraya gelip de mevcut düzen tarafından oluşturulan güncel savaşlardan, eşitsizlik, adaletsizlik. vs. gibi sorunlardan dolayı beni eleştireceksiniz lütfen bir durun düşünün ve yazdıklarımı tekrar okuyun. benim burada kapitalizm güzellemesi yapmak gibi bir niyetim yok. ayrıca fukuyama gibi geldiğimiz en şahane noktanın bu olabileceğini düşünüyor da değilim, söylemek istediğim sadece şu ki hobbesian bir lens ile baktığımızda türün devamlılığını sağlama açısından oldukça faydalı. hayatın ya da iradenin gerek ve yeter tek amacı bu olduğuna göre kolektif olarak insanlık olarak fena gitmiyoruz aslında eğer küresel ısınma veya nükleer savaşlar sayesinde kendimizi yok etmezsek – ki bu ihtimaller de gayet olası gözükmekte.

bu noktada uzun süredir kendi kendime geliştirdiğim düşünsel bir egzersizden bahsetmek istiyorum; her ne zaman geleceğe dair umutlarım yerini karamsarlığa bırakıp, hayallerim bedenimi terk-i diyar eylediğinde; kendimi ikinci dünya savaşında savaşan bir kızıl ordu askeri olarak zihnimde canlandırırım. bilenler bilirler, o zamanlar kızıl ordu’da ön saflarda almanlara karşı savaşıyorsanız hayatın oldukça kolay ve hatta baya baya özgür olduğunu iddia etmek mümkün. şimdi oturup bir düşünün; kızıl ordu saflarından almanlara karşı hücum etmeye gönderiliyorsunuz, savunma pozisyonunda olan almanlar tarafından öldürülme ihtimaliniz oldukça yüksek. yalnız işin sıkıntılı tarafı şu ki herhangi bir cesaretsizlik örneği gösterip geriye dönerseniz kendi birliğiniz tarafından vurulacağınız da kesin çünkü zaten bu sizinle önceden paylaşılmış bir bilgi. dolayısıyla kim tarafından öldürülmek istediğinize dair vereceğiniz karar %100 size ait ve özgür iradeniz ile verilmiş bir karar. şimdi bir zaman makinası icat edip az sonra öleceği fikrini bilincinin derinliklerinde taşıyan bir rus askerini cepheden alıp 2019 yılına ışınlayalım ve kendine gelmesi için bir süre verdikten sonra balenciaga, gucci vs. gibi pahalı kıyafetlerle giydirip koluna da altın bir rolex taktıktan sonra bir süre yeni nesil youtuber rapçiler ve instagram modelleri ile takılmasını sağlayalım. tahmin ediyorum ki genel beklenti mevzubahis askerin ölümü gördükten sonra sıtmaya razı olup geriye kalan hayatında mutlu olacağı, hatta burada kullandığımız ‘sıtma’ metaforundan da daha iyi bir ortama girdikten sonra daha da mutlu olacağı yönünde olacaktır. yalnız burada atladığımız önemli bir nokta var ki insan psikolojisi maalesef böyle çalışmıyor. kültürümüzde hakim olan dogmatik ideolojide de ‘şükür etmek’ olarak geçen ve kendimizden daha kötü koşullarda olan insanları düşünerek elimizdekilerle mutlu olmaya çabalamanın da kendi içerisinde temel bir problemi var, o da şu ki geçmişi ve elimizdekileri düşünerek mutlu olmaya çalışmak beynimizde geleceğe dair bir umut tomurcuğunun yeşermesine sebep olmadığı için(tekrar düşünecek olursanız bu düşünsel prosesde gelecekle ile ilgili herhangi bir veri yok), bu proses anlık olarak içerisinde bulunduğumuz negatif duygusal durumu nötrlemek için faydalı olsa dahi uzun vadede bizler için teleolojik bir yaşam amacının (bkz: viktor frankl) ortaya çıkmasına sebep olmayacaktır. evet insanlık olarak çok acılar çektik, tarihe geri dönüp baktığımızda belki de hayatı boyunca kölelik yapmış veya yıllarca toplama kamplarında yaşamış bir bireyin çektiği acılar bugün on yüz bin milyon sosyal medya ünlüsünün çektiği hiperreal açılardan daha fazla olabilir fakat insan iradesi hayatta kalmaya ve içerisinde bulunduğu sosyal ortam tarafından takdir görmeye programlı, dolayısıyla başlangıç koşullarını değiştirdiğinizde içinde bulunduğu yeni ortama adapte olacaktır. eğer bulunduğu yeni ortamda, geleceğe dair bir umut kırıntısı birikmiyorsa içinde, doğal olarak mutsuz olacaktır. isterseniz adamı son anda idam mangasının elinden alın yine değişen bir şey olmayacak, en iyi ihtimalle belki bize gerçekliği tüm çıplaklığıyla anlatan yeni bir dostoyevski elde etmiş olursunuz.

bir önceki paragrafta yazdıklarımızı tek bir cümle ile özetleyecek olursak; bireyin mutlu hissedebilmesi için, ya da daha teknik terimlerle beynin ödül mekanizmalarını harekete geçirecek biyolojik prosesleri devreye sokabilmesi için, bireyin bir amaç uğruna çalışması ve mücadele etmesi gerekmekte. bunun gerçekleşebilmesi için ise bireyin anlamsız hayatına bir anlam atfetmesi gerekiyor. eğer dogmatik bir ideoloji altında düşünsel proseslerimizi oluşturuyor ve birincil önceliğimiz olarak ölümden sonra başlayacak olan sonsuz hayatı ön plana alarak ‘geçici’ kabul ettiğimiz bu dünyadaki eylemlerimizi mevzubahis prosesler ışığında şekillendiriyor isek, kendi türdeşlerimize göre mutluluk yarışında daha önde başlayabileceğimizi iddia etmek mümkün, zira beynimizde a priori bir amaç olacak ve bu amacı sıfırdan yaratmak için tıpkı bir rahatsız gibi sürekli sorgulayarak ve varoluşsal mücadelelerden geçerek amaç yaratmak durumunda kalmayacağız. şimdi bana gelipte ‘olm paragraflarca yazmışsın beynimiz uyuştu, sosyal medya ünlüsü olup karı kızın içinde sürekli havuz partisi yapsak yırtmıyor muyuz şimdi lan?’ diye soracak olursanız buna cevabım tabii ki de hayır olacaktır. sosyal medya ünlüleri her ne kadar genetik olarak ön planda olsalar ve evrimsel olarak türün devamlılığını sağlayabilme konusunda bir sıkıntıları olmasa da, veya ‘influencer’ değil de ‘follower’ olarak tanımlanan kitlenin lacanian terimler ile tarif edecek olursak “object petit a” veya arzu nesnesi olduklarının bilincinde olsalar dahi aslında bu insanların önünde çok daha büyük bir problem yatıyor; o da çok çok çok fazla seçeneğe sahip olmaları. bakın burası çok önemli gerçekten, insanlık tarihi boyunca kolektif olarak inşa ettiğimiz uygarlık ve ekonomik sistemler türün devamlılığını sağlama ve yaşamın genel olarak daha kolaylaşmasını sağlamak içindi, buraya kadar bir sıkıntı yok. hatta düz mantıkla düşündüğümüzde ortaya çıkacak bu bolluk ve bereketin genel mutluluğun artışı ile doğru orantılı olacağını da iddia etmek mümkün fakat bugün biliyoruz ki insan beyni bu şekilde çalışmıyor ve atladığımız çok önemli bir nokta var o da tam olarak schopenhauer’in tarif etmiş olduğu ‘irade’. hatta iradeyi yine yazımızın başında tanımlamış olduğumuz apollonian/dionysian ekseninde ele alır ve aynı zamanda evrimsel olarak yaşam amacının türün devamlılığını sağlamak olduğunu aklımızın bir köşesinde bulundurursak, hayatın anlamının biyolojik olarak bireyin eş seçimi ve çiftleşme sonrasında ortaya çıkacak son ürünün genetik özelliklerini maksimize etmeye ve yeni bireyi topluma adapte olacak yasa getirene kadar yetiştirmeye yönelik olduğunu iddia edebiliriz. bu noktada bireyin görevi aslında evrimsel olarak bitiyor, tabii birden fazla çocuk yapılabilir, zaman el verdiği sürece, bu da bir seçenek. fakat biz insanlar olarak aslında kısa bir zaman önce irademizi de aldatmayı başardık, günümüzde çeşitli doğum kontrol yöntemleri sayesinde normalde evrimsel olarak fiziksel birleşme sürecinin bir ödülü olarak ortaya çıkacak hormonal prosesleri artık gerekirse yüz veya binlerce kişi ile sonrasında oluşabilecek ‘doğal’ sorumluluğu en baştan denklemden atarak tekrarlama imkanına sahibiz. şimdi farzedelim ki sosyal medyada 3-5 milyon takipçimiz olsun ve doğal olarak balenciaga, lv, rolex falan giyebilecek maddi imkanlarımız da var, fitness da yapıyoruz diyelim yani taş gibiyiz, zaten genetik olarak her şeyimiz on numara, kısaca daha iyisi şamda kayısı. şimdi bu durumda tabii ki peşimizden koşan ya da belki daha doğru terimlerle bizi ‘takip eden’ler arasında yine bizimle birlikte olmak isteyecek bir çok insan olacaktır. hatta muhtemelen düzgün plan program yapabilirsek her gün birden fazla kişiyle birlikte olabiliriz, hatta belki de o kadar zenginiz ki bu programı yapabilmesi için maaşlı adam dahi çalıştırıyoruz. şimdi paragraflarca yazı yazdıktan sonra freud’dan ve ‘libido’dan bahsetmemek olmaz, kendisine buradan saygılarımızı iletelim. az önce yazdığım senaryo muhtemelen çoğu üst seviye sosyal medya ünlüsü için gerçek hayatlarının bir parçası, ben şahsım adına kendilerine kolaylıklar diliyorum çünkü neredeyse sonsuz fiziksel haz seçeneğinin arasında irade ile başa çıkmak hiç de kolay bir iş değil. konuyu biraz daha genişletip aslında sosyal medyanın bizlere karşı cinsle iletişime geçip cinsel hazları ortaya çıkarmak için sağladığı fırsatları düşündüğümüzde(unutmayın instagram 2012’den beri ortalıkta, daha çok fazla zaman olmadı) boşanma oranlarının niye arttığını da anlamamız mümkün olmakta, burada da yine her zaman olduğu gibi irade ile mücadele söz konusu. din bu mücadele içerisinde bizler için çok önemli bir araçtı fakat artık hikayelere inanacak zamanı insanlık olarak geride bıraktık, hala inananlar ise aslında bir kaç üst paragrafta bahsettiğim gibi baya şanslılar aslında.

bir üst paragraftan anlıyoruz ki sürekli dünyevi hazlar peşinde koşmak beyhude bir uğraştan ibaret zira hem bir amacı yok hem de libido, yani irade sonsuz. bilinç var olduğu sürece irade kendini yenileyecek, durup da ‘lan aslında ortam şahane iyi böyle’ demeyecek. sosyal medya günümüzde belirli bir azınlık için bu imkanı inanılmaz seviyede artırırken toplumun geri kalanı yani genetik olarak şanssız; çirkin, kısa, tıknaz veya doğuştan gelen herhangi bir görsel bozukluğu olanlar için ise oldukça zor duruma getirdi. bu yazıya sanıyorum ki daha sonra eklemeler yapacağım zira konuyu çok daha farklı eksenlerde genişletmek mümkün ama şu an için burada bırakmak daha doğru olacak. uzun lafın kısası şu ki, sosyal medya bizleri başlangıç koşullarına döndürerek insanlar arasındaki eşitsizlikleri daha da göz önüne çıkararak bizleri gerçekliğe daha fazla yaklaştırıyor. gerçeklik kaldırabilenler için ürkütücü, kabul etmek istemeyenler için ise sistem yeni savunma mekanizmaları geliştirmekte oldukça başarılı, kişisel gelişim fikri bunlardan sadece bir tanesi ama belki de en etkili olanı. bu konuya daha sonra kendi başlığı altında değinmeği planlıyorum. 

buraya kadar okuduysanız teşekkürler, sevgiler.

Telefon Bağımlılığı ile Değişen İnsan Davranışlarına Dair Düşündürücü Bir Yazı

Modern Çağın Vebası: Sosyal Medyada Başka Hayatları Görüp Depresyona Sürüklenme Hali