Toplumun Büyük Bir Çoğunluğunu Etkileyen Merak Edilenleri ile Anksiyete Bozukluğu
Anksiyete veya endişe, kaygı, korku, gerilim ve bir nevi sıkıntı halidir. Anksiyete bozukluğu da bu endişeleri kontrol edememe hali. Birçok çeşidi olmakla birlikte tedavisi de bulunuyor.
Toplumun Büyük Bir Çoğunluğunu Etkileyen Merak Edilenleri ile Anksiyete Bozukluğu
iStock.com

kisinin kaygisini, endiselerini kontrol edememesi. en kucuk seylerin, onemsiz insanlarin tum gunu, tum haftayi, tum hayati mahvedecek guce ulasmasi. olaylar arasinda olmayan ya da cok ince olan baglari gorup, gereksiz zincir reaksiyonlari ile ruhu, akli, bedeni mahvetmek. kisinin hayatin uzerine tonlarca agirliginda bir filin oturmasi..

bir süre sonra anksiteyenin sebebi anksiyetenin kendisi olmaktadır. yani "neden ben huzursuzum lan" diyerek huzursuz olmaktadır insan.

boşlukta kalındığı dönemlerde iyiden iyiye hayatı mahvetmeye başlayan hastalık. şöyle ki; düşünecek, kaygılanacak onca şey varken kişi sanki cımbızla çekercesine en önemsiz sorunları bulup üzerine gitmeye başlıyor. bu önemsiz sorunlar öylesine büyüyor, öylesine can sıkmaya başlıyor ki sonunda kişi hayatı için gerçekten önemli olayları takmamaya başlıyor.

bu özelliği taşıdığınızı farkettiğiniz zaman daha da ilginçleşen bir şeydir.

bir şey hakkında aşırı kaygılanıp sonra, abartıyorum evet abartıyorum dersin. ama işin çok çok ilginç bir yönü var. döngü bir çeşit.

kaygıları abartırsın, sonra abarttığını fark edip kendine abartıyorum dersin, sonra şu süreç başlar:

bence ben her boku abarttığımı düşünüyorum. gerçekten kaygılanmak gerekiyor olabilir. ya ben aşırı derecede kaygılanmıyorsam ve bu gerçekten benim yaptığım derecede kaygı duyulması gereken bir şeyse, oysa ben abarttığımı ve sonunda bir şey olmayacağını düşünüyordum. ya olursa o bir şey? abartıyor muyum abartmıyor muyum? abarttığımı abartıyorsam ya? dur dur topla kafanı, bir dakika. şimdi bu olay, bu derece kaygılanılacak bir şey mi? değil mi? bence değil çünkü ben abartan bir insanım. ama ya bu 'ben abartan bir insanım' cümlesi tamamen kendimi olayın gerçek etkisinden kurtarmak için kendimi teselli etme yöntemimse? ya gerçekten önemli bir olaysa ama ben gene de kendime abartıyorum ben nasıl olsa bir şey olmayacak diyorsam? madem öyle neden abartıyorum? of, şimdi korkmalı mıyım yoksa kendime abartıyorsun gene mi demeliyim? off, ya bir şey olursa?

insanın hayatını karartabilecek boyutta rahatsızlık. kendimde var oradan biliyorum ama benimki ciddi boyutta yaşayanların yanında solda sıfırmış. aldığımız bir e-posta ile bunu daha da net görmüş olduk. belki bir bilen görür de yardımcı olur umuduyla gelen e-postayı buraya kopyalayıp yapıştırıyorum.

2005 doğumlu bir kızım var.

dört aylık olunca ben çalışmaya başladım, babaannesi ve dedesi baktılar çalıştığım süre boyunca kızım 18 ay sadece anne sütü aldı, başka bir gıda almayı kesinlikle reddetti. bu 18 ay boyunca çalıştığım saatler dışında, kalan vaktimin hemen hemen dörtte üçünü memede geçirdi, memede uyudu. anne sütünü kestikten sonra da emzirme pozisyonu dışında uyumayı reddetti, kısaca kucağımda uyudu, yatağına yatırdığım anda tekrar uyandı.
iki iki buçuk yaş civarında kedileri çok sevdiği ve her yemek sonrası sokaktaki kedilere yemek çıkardığımız halde, tam kapıya geldiğimizde ağlama nöbetleri başladı, ‘kediler beni yemesin’ diye, susturamıyordum çünkü hem dışarı çıkıp onlara yemek vermek istiyor hem de korkuyordu. (o zaman bunu çok ciddiye almadım, birkaç ay sonra da geçti zaten, yazmamın sebebi gittiğimiz bir psikiyatrın bunun üstünde çok durmasıdır) iki yıl kadar da deniz korkusu yaşadı

üç yaşında okuyabiliyor, üç buçuk yaşında yazabiliyordu. önüne hiç matematik kitabı koymadım, ancak sözlü olarak sorduğumda karmaşık sayılabilecek matematik problemlerini çözebiliyordu. her sıradan anne gibi bundan çok mutlu oldum.

üç buçuk yaşında okula başladı, zorlu bir dönem yaşattı babaannesine, babaanne okul kapısında beklemek zorunda kaldı aylarca.

bizim de bu durumu fark etmemiz aynı döneme denk geldi. yani üç buçuk yaşına.

bir gün bilgisayarda independence day filminin afişini görmüş, ‘bu nedir?’ diye sormuş babasına, babası da ‘amerika’nın sular altında kalmasını anlatan bir film.’ demiş. aynı gün bir barış manço şarkısı dinlemişler. ‘barış manço nerde?’ diye sormuş. babası da öldüğünü söylemiş. biraz bastırmış, neden öldü, neden kurtaramadılar diye, babası da anlatmaya çalışmış. (bu arada belki belirtmem gerekir, biz kızımızı inanç dışı yetiştirdik. kısaca hiçbir dini inanç ya da inançsızlık öğretisi vermedik.)
ertesi gün ben işten yarım saat geç çıkmak durumunda kaldım. okula onu almaya gittiğimde öğretmeninin kucağında ağlamaktan bitap düşmüştü. aldım eve gittik her şey normal gibiydi. üniversitenin akşam derslerine giriyorduk, benim de babasının da dersi vardı. babaannesi akşam yemeğini yedirirken birden ağlamaya başlamış, babaannesinin dediğine göre normal bir ağlama değilmiş. (sonrasında ben de çok tanık olduğum için şimdi anlıyorum ne demek istediğini) o gün başlayan ve 20-21 gün süren bu ağlamanın sebebi, ‘sel olursa’ idi. ‘sel olacak, bursa sular altında kalacak, hepimiz boğulacağız, babam yanımızdan ayrılmasın, babam şnorkel getirsin, biz hiç ayrılmayalım, kimse bir yere gitmesin, sokağa çıkmayalım, pencereleri bantlayalım, kapı deliklerini bantlayalım’ diye günlerce ağladı.

bu dönemde psikoloğa gittik. haftada bir terapi aldı. bir fayda görüp görmediğimizi tam olarak söyleyemeyeceğim. yaklaşık yirmi gün sonra düzelmeye başladı, ama hiç boş kalmaması gerekiyordu. boş kaldığı anda bunları düşünmeye başlıyor ve ağlama nöbetleri seyrediyordu. buna deprem korkusu, dünyaya meteor ya da göktaşı çarpma korkusu gibi korkular eklendi. onun kafasında dünyanın bir başkanı vardı; ben de itiraz etmedim. arada bir dünyanın başkanını aramak ve konuşmak istiyordu. (bundan sonrası biraz garip gelecek belki, başka biri anlatsa ben de kınarım herhalde) bir arkadaşımın numarasını dünyanın başkanı diye kaydettim telefonuma, çok zorda kalınca arıyorduk. ona talimatlar veriyordu, deprem ile ilgili tedbirler alın diye, ya da bin tane demir direk siparişi veriyordu mesela, dünyanın her yerine o demir direkleri diktirmelerini istiyordu, o zaman dünyaya çarpacak olan göktaşları bu direklere çarpacak ve etkileri azalacaktı.
çok uzatmamak için başka anekdotlar paylaşmıyorum.

hep kaygılarla geçen iki yılın ardından beş buçuk yaşına geldiğinde bu korku ataklarına direk olarak ölüm korkusu eklendi. (bu arada hiçbir yakınımızı kaybetmedik, direk olarak ölümle yüzleşmedi yani. hatta uzaktan bir tanıdık öldüğünde de ona hissettirmedik hiç) beş buçuk yaşında yaşadıklarımız da en az iki yıl öncekiler kadar kaygılandırdı bizi, sürekli ağlıyor, ölümden korkuyor, bizim ölmemizden endişeleniyordu. bu dönemde bir gün anneannesi ona ‘seni melekler korur’ gibi bir cümle kurmuş, bu kez melek ne, neredeler, varlar mı gibi sorular eklendi. bazı zamanlar oyuna dalıyor arkadaşlarıyla oynadığını ve normal göründüğünü düşünürdüm, ancak çok kez çok sevdiği oyundan koşarak eve çıkar ve aklına kötü şeyler geldiğini ve arkadaşlarının yanında duramadığını anlatırdı. iki yıl önce yaşadığımız sürecin benzerini yaşıyorduk. birden ya da uyurken ölmekten korkuyor ve uyumak istemiyordu. melekler de kafasını biraz karıştırmıştı sanırım, ancak işin melek ve metafizik kısmı kızımın kafasını düşündüğüm kadar yormadı, ilk duyduğunda bir şok yaşayarak sorguladı ancak vazgeçti ve pek kafaya taktığını sanmıyorum. sürekli ölümsüzlük ilacı bulunmasını istiyordu. yüz yaşına kadar yaşamak değil, hiç ölmemek istiyordu. eğer böyle bir ilaç bulunursa öncelikle ölmek üzere olan beş yaşında bir kız çocuğunda denenmesi gerekiyordu. (bunlar okurken size komik ya da saçma gelebilir ancak bunları elleri kollarıyla çırpınarak ve ağlayarak anlatan beş yaşında bir kız çocuğu düşünün) aynı günlerde, yine ağlayarak ‘anne bir bıçak getir önce bana sapla sonra kendine sapla, ben bilincim yerinde değilken ölmek istemiyorum, nasılsa ölücez şimdi ölelim’ dedi. o dönemde durumun psikologla yürümeyeceğini anlayarak psikiyatra başladık. doktor terapi yapılamayacağını medikal tedavi uygulanması gerektiğini söyleyerek prozac başladı. bir yıl prozac kullandı, işe yaradığını söylemeliyim, kızım hala kendini kötü hissettiğinde ilaca başlamak ister.

yedi yaşında yeditepe üniversitesi hastanesinde akupunktur uzmanına götürdüm, hiçbir faydası olmadığı gibi kadının ‘sen uzakdoğululara benziyorsun, bilmemnelerin çok açık önceki yaşamında uzakdoğulu idin sanırım’ demesi ile çocuğum için yeni soru işaretleri başlamış oldu. neyse ki gözle görünmeyen şeylere inanmadığı ve korkmadığı için çok uzun sürmedi. bir daha da götürmedim zaten.

kızım bu konuda kendini korumayı da öğrendi aslında bu süreçte, asla hiçbir arkadaşına bu korkularından bahsetmez mesela, hiçbir arkadaşı bilmez durumunu.

hala bu durum devam ediyor, ancak o iki dönem yaşadığımız şiddetle değil. ama biliyorum ki çocuğum rahat değil, sürekli kaygılı. zaman zaman geceleri yatmadan önce küçük ataklar yaşıyor. kafasının içinde dönenleri tahmin bile edemiyorum. bu da beni çaresiz bırakıyor.

hayatı kontrol etmeye çalışan, belirsizliğe tahammül edemeyen ve geleceğe hapsolmuş insanların hastaligi.

anksiyete bozukluğu tanısı almış kişilerin ebeveynlerinden biri sıklıkla kaygılıdır ve ruhsal öyküde tamamlanmamış yas, zorunlu göç gibi hikayelere sık rastlanır.

psikoterapiden çok fayda görürler. ilaç tedavisi gerekli olduğunda bile, farmakoterapi muhakkak psikoterapiyle eşzamanlı yürütülmelidir.

geçtiğimiz 1 yıl sonunda ilaçla tedavi edilebildiğine emin olduğum hastalıktır.

korkmayın, endişelenmeyin ve sabırlı olun. doktorunuzun dediklerini harfiyen uygulayın ve ilaçları alma konusunda disiplinli olun. sonunda iyileşeceksiniz.

er ya da geç...

kriz dönemlerinde sakin olun ve şunu unutmayın, size hiç bir şey olmayacak. istediği kadar kalbinizi sıkıştırsın, göğsünüzü ağrıtsın, başınızı döndürsün, dizlerinizi kessin. hiç bir şey olmayacak! onunla dalga geçin, vay be ne biçim şey lan bu 100 km koşmuş gibi hissediyorum diyin, hatta üzerine gidin abartın, anam ölecem lan diye geyik yapın onunla. ama ne olursa olsun şunu unutmayın sonunda size hiç bir şey olmayacak ve iyileşeceksiniz.

er ya da geç...