Varoluşsal Felsefenin Atası, Özgün Filozof Søren Kierkegaard'ın Hayat Hikayesi

5 Mayıs 1813-11 Kasım 1855 arasında yaşayan ve filozofluğu her zaman tartışma konusu olan Danimarkalı düşünce adamının hayatına dair bilmeniz gerekenler.
Varoluşsal Felsefenin Atası, Özgün Filozof Søren Kierkegaard'ın Hayat Hikayesi

soren kierkegaard'ın tam adı søren aabye kierkegaard'dır. 5 mayıs 1813'de kopenhag, danimarka'da doğmuştur ve 11 kasım 1855'de, doğduğu yer olan kopenhag'da ölmüştür. varoluşçuluk ve protestan teolojisi üzerine önemli bir etken olan danimarkalı filozof, teolog ve kültürel eleştirmendir. insan varlığının en yüksek görevinin yanlışlığını açıklamak için gününün edebi, felsefi ve dini oluşumlarına -yani etik ve dinsel anlamda tekilleşmeye- saldırdı. çalışmalarının ana damarı, sonsuz gereksinime ve genel olarak dini varlığın yorucu zorluğuna, özellikle de hristiyan inancına dayanıyordu.

bir çatışma hayatı

kierkegaard’ün hayatı olaysız olarak adlandırılır ancak zor geçmişti. hayatının öyküsü, her biri kendine özgü krizleri veya sık sık bu olaylara değindiği “çatışmaları” olan örtüşen eylemli bir dramadır. babası michael pedersen kierkegaard hayatını, çocuklarını büyütmeye adayan müreffeh ancak emekli bir işadamıydı. baba kierkegaard, tanrı'ya çocukken küfreden, ilk eşinin ölümünden sonra hizmetçisini hamile bırakıp daha sonra onunla evlenen, kasvetli, suçlu ve baskın bir dindardı. otoriter mevcudiyeti, genç søren’in yaratıcı ve entelektüel yeteneklerini teşvik etse de oğlunun daha sonra şahit olacağı gibi normal bir çocukluk geçirmeyi imkansız hale getirdi.

kierkegaard, 1830'da kopenhag üniversitesi'ne kaydoldu ancak 1841 yılına kadar eğitimini tamamlamadı. alman filozof georg wilhelm friedrich hegel gibi kierkegaard de, sistemini ciddi bir şekilde eleştireceği teolojiyi incelemek adına, kendisini sırf edebiyat ve felsefeye adamak için üniversiteye girdi. bu dönemdeki düşüncesi, daha sonraki çalışmasının tohumunu içerdiği belirtilen 1835 tarihli bir dergide açıklanmıştır:

"mesele benim için doğru olan bir gerçeği bulmak, yaşayabileceğim ve ölebileceğim bir fikri bulmak... gerçek nedir, bir fikir için yaşamak mı?"

üniversitede bir öğrenci iken kierkegaard, gezgin yahudi'nin, don juan'ın ve özellikle faust'un edebi şahsiyetlerini araştırırken, kendi yaşamı için varoluşsal modeller aradı.

ilk çatışma, öğrenci günlerinde meydana geldi: hem babasından, hem de inancından uzaklaştığını fark etti ve aile evinden taşındı. fakat 1838'de babasının ölümünden hemen önce, hem babasına, hem de hristiyan inancına tekrar bağlandı. inancı, yaşayacağı ve öleceği düşüncelerinin beslediği kendine ait bir fikir haline geldi. o yılın mayıs ayında “tarifsiz sevinç” diyerek betimlediği deneyimine atıfta bulunmasına rağmen, dönüşümünün anında olduğu varsayılmamalıdır. bir yandan, genellikle babasının inancından uzaklaşıyor ve neredeyse aynı anda ona geri dönüyor gibi görünüyordu. öte yandan ise dönüşümün uzun bir süreç olduğunu vurguluyordu. bir ömür boyu görev olarak hristiyan olmayı seçti. buna göre, sygdommen til døden'i (ölümcül hastalık umutsuzluk), daha önceki çalışmalarda olduğu gibi takma ad kullanarak yayımlamaya karar verdi. diğer eserlerinin takma isimdeki yazarları da çoğu zaman üzerine konuştukları inancın haiz olduğunu reddeder. hayatının son yılında, “kendimi hristiyan olarak adlandırmaya cesaret edemiyorum” diye yazmasına rağmen, kariyeri boyunca kültürel tutsaklıktan kurtararak savunmaya çalıştığı şey hristiyanlıktı ve onun olmaya çalıştığı, hristiyan bir kişiydi.

babasının ölümünden sonra kierkegaard, resmi eğitimini tamamlama konusunda ciddileşti. doktora sınavlarına girdi ve sokrates'ten sürekli referanslarıyla dolu olan tezini, om begrebet ironi med stadigt'ı (ironi kavramı) 1841 yılının haziran ayında tamamladı ve eylül ayında sundu. o esnada, regine olsen ile olan ilişkisini keserek yaşamının ikinci büyük "çatışmasını" başlattı. sadece 15 yaşındayken 1837'de tanışmışlardı ve 1840'da nişanlanmışlardı. nişandan bir yıldan az bir süre sonra, “bir kızı mutlu edemediğini” söyleyerek yüzüğünü iade etmişti.

bu ilişkinin, hayatının geri kalanında onu rahatsız ettiği açıktır. nişanın, evlilik kadar bağlayıcı olduğunu düşündüğünü söyleyerek, bütün eşyalarını regine'ye bıraktı (regine eşyaları kabul etmedi ve kierkegaard ölmeden evvel başkasıyla evlendi). ayrıca bu krizin, kierkegaard'ün en iyi bilinen eserlerinin çoğunu yayımladığı, edebi bir üretkenlik dönemini tetiklediği açıktır: enten-eller (et-livs fragment) (1843; ya/ya da: bir parça felsefe) , gjentagelsen (1843; tekrarlama), frygt og baeven (1843; korku ve titreme), philosophiske smuler (1844; felsefi fragmanlar), begrebet angest (1844; kaygı kavramı), paa livets vei (1845; yaşam yolundaki aşamalar) ve afsluttende uvidenskabelig efterskrift (1846; bilimsel olmayan yazıların felsefi bölümlere yazılması). ancak bu çalışmaları yazdığını kabul ettikten sonra bile kierkegaard, eserlerini, sözde yazarlarına atfetmeye devam ettiği konusunda ısrar etti. takma isimler en iyi, ayırt edici dünya görüşlerini somutlaştırmak için gerçek yazar tarafından yaratılan bir romandaki karakterlerle, analojiyle anlaşılır; her birinin ne yapılacağına karar vermek okuyucuya bırakılmıştır.

kierkegaard bu noktada yazmayı bırakmayı ve bir papaz olmayı hedeflemişti. ama öyle olmadı. ilk edebi etkinlik dönemini (1843–46), ikincisini (1847–55) takip etti. emekli olmak yerine, liberal siyasal sempatileriyle tanınan bir gazete olan corsair ile kavgaya tutuştu, ancak corsair, kurguyu şişirmek için hiciv kullanan bir skandal gazetesi olarak ünlüydü. her ne kadar corsair, sahte olmayan bazı eserlere övgüde bulunsa da, kierkegaard kendi projesiyle gazetenin kafasına karıştırmak istemedi, bu yüzden hiciv yeteneği yerine satirik yeteneğini kullanmaya başladı. corsair yemi yuttu ve aylarca kierkegaard, kopenhag'ın en büyük şakacısının hedefi oldu. kierkegaard bu alaylarla derinden yaralandı ve gerçekten de tam olarak asla iyileşmedi. atılan nişan, ilk edebi dönemde asılı kalan bulutsa, corsair çöküşü, ikinci dönemi rahatsız eden hayaletti.

son çatışma, danimarka kilisesi (lüterci) ve lider piskoposları j.p. mynster ve h.l. martensen'di. gazete yazılarında kierkegaard, ölümcül hastalık umutsuzluk eserini, “hristiyan dünyasına saldırı” olarak nitelendirdi. benzer bir şekilde, indøvelse i christendom (1850; hristiyanlık eğitimi) ile, gerçek hristiyanlığın, hristiyanlığa tekrar sokulması gerektiğini ilan etti (gerçek hristiyanlık bu değil). bu tema, kierkegaard'ün yazarlık kariyerine devam etmesiyle daha da belirginleşti. ancak çocukluğundan beri aile papazı olan mynster hayatta olduğu sürece, kierkegaard, kendi adıyla yazmayarak kişisel saldırılardan kaçındı. fakat mynster’in cenaze töreninde, danimarka kilisesinin liderliğini kazanmış olan martensen, selefine, inanç şehitleriyle ilişkilendiren “gerçeğe tanık” olarak övgüde bulundu; bundan sonra kierkegaard artık sessizliğini bozacaktı. aralık 1854'te, danimarka'da hristiyan olarak yaşayanların sahte olduğunu söyleyen ve mynster ile martensen'in dinin “esnekliğe” indirilmesinden sorumlu olduklarını belirten ısrarla düzinelerce kısa, keskin parça yayımlamaya başladı. bu eserlerin sonuncusu ekim 1855'te kierkegaard’ün çalışma masasında bulundu.


yaşam yolundaki aşamalar

kierkegaard’ün ilk edebi döneminin sahte yazar isimlerine sahip olmayan eserlerinde, yaşam yolunda üç aşama ya da üç varoluş alanı söz konusudur: estetik, etik ve din. bunlar biyolojik veya psikolojik anlamda gelişimsel aşamalar değildir, ruhun ya da dna'nın doğal ve tamamen otomatik bir açılımıdır. hayatı, etik ve dini seviyenin altında yaşamak pek mümkündü ancak, önceki aşamaların daha sonraları uç hedefi olarak sahip olmaları yönünde bir yönlülüğü vardır, sonraki aşamalar ise öncekileri hem önemli hem de alt anlar olarak öngörür ve içerir. kierkegaard’ün bir bütün olarak yazdığı eserleri -sahte isim olsun ya da olmasın- baskın bir şekilde dini sahneye odaklanıp, tüm kurumun tümüyle dini yaşam hakkında olduğuna dair kendi retrospektif kararına güvenir.

kierkegaard'ün estetik evreyi somutlaştırmak için yarattığı şahsiyetler, sanat ve erotik olmak üzere iki meseleye sahiptir. estetiği, immanuel kant'ın sanatsal ve duyusal zevkler arasındaki farkını tek bir varoluşsal projede birleştirirken kabul eden, kültürlü bir hedonist (romantik hareketin oldukça açık bir yansıması) olarak görmek caziptir. ancak, ya / ya da'daki makalelerinden birinde, öfkeyi ve can sıkıntısını, tüm kötülüklerin kökü olarak görür ve hayatı ilginç kılmakla meşgul olduklarını belirtir. aynı ciltteki ünlü baştan çıkarıcı (johannes'in), kurbanını baştan çıkarmanın büyüleyici gösterisine göre seksle daha az ilgileniyor gibi görünür.

bu ipucu, hem estetik aşamayı tanımlamaya, hem de genel olarak varoluş alanının ne olduğunu görmeye yardımcı olur. estetik varoluşun çeşitli amaçlarının ortak noktası, doğru ve yanlışla ilgisi olmamasıdır. iyi yaşamın tanımlandığı kriterler premoral, iyiye ve kötüye karşı kaygısızdır. öyleyse bir varoluş alanı ya da yaşam alanı, yaşamdaki başarıyı kendi belirleyici ölçütleriyle tanımlayan temel bir proje, bir yaşam şekli, dünyadaki bir varlık şeklidir.

etik seçmek için bir estetiği ne motive edebilir? estetiğin ahlakını, ahlaksızlık olarak azarlamaya istekli olan iyinin koruyucularının varlığı dışsaldır, "farisi burjuvaları" olarak kolayca kovulurlar. ya / ya da'daki etik temsilcisi yargıç william ise, başka bir yolu dener. savcı, övgüye değer bir şekilde benlik olamayacağını, ancak david hume'un kaçınılmaz olarak söylediği şeyi, bizzat kendisinin seçtiğini iddia eder: "zaman, içinde kimlik veya uyum oluşturmak için iç çekirdeği olmayan olaylar dizisidir". dahası, etikte estetiğin devamlı olduğunu görmekte başarısız olur. hakim william, bu dönüşümün yegane uygun sahnesi olarak evliliği sunar; bu sayede bağlılık yoluyla benlik geçici bir devamlılık kazanır ve hegel'i takiben, duyusal ruh seviyesine yükseltilir.

korku ve titreme'de, bu etik aşama dinde teleolojik olarak askıya alınır; bu, ortadan kaldırılmadığı ancak mutlak ve uygun amacı olan göreceli geçerliliğe indirgendiği anlamına gelir. platon ve kant için etik, ebedi gerçeğe saf bir iç görü kazandırmak için saf bir neden meselesidir. ancak hegel insanoğlunun, bu saflığı elde etmek için tarihe çok derine gömülü olduğunu ve hakları ile iyiliğini kavramalarının, içinde yaşadıkları toplumların yasaları ve geleneklerine aracılık ettiğini savunur. bu hegelci sosyalleşme etiği, yargıç william'ı meşgul eden ve korku ve titreme'de göreceli olan şeydir. ibrahim'in hikayesini yeniden dile getirerek, dini sahneyi, insanların yasalarının ve geleneklerinin en yüksek norm olmasına izin vermemek, sosyalleşmeyi kutsallık ve kurtuluşla eşitlemek değil, daha büyük bir otorite sesine açık olmak için değerlendirir, yani tanrının sözlerinin.

kierkegaard'ün sahip olduğu bu yüksek normativite, platon ve kant'ın sahip olduğu gibi mantıktan kaynaklanmaz hatta mantıklı bakış açısından, saçma, paradoksal, hatta çılgıncadır. bu etiketler kierkegaard'ü rahatsız etmiyordu çünkü aklını insan olarak, mevcut sosyal düzenin gerekçesi olarak, kendisinden daha yüksek bilinmeyen bir şey olarak yorumluyordu. karl marx dilinde ise, kendini neden olarak sunan şey aslında ideolojidir. kierkegaard, ibrahim’in inancını hegel ve marx’la, bu tarihsel nedenin doğruluğu konusunda hemfikir olarak yorumlar ve tam da bu nedenle, tanrı’nın sesinin, şu anki kuruluşun rasyonelliğinden daha yüksek bir otorite olduğu konusunda ısrar eder. hem hegel'e hem de marx'a karşı kierkegaard, tarihin, insan aklının bu üstünlüğü aştığı ve gerçeğin nihai standardı haline geldiği sahne olmadığını ileri sürer.


dini hayatının üç evresi

üç evreden oluşan basit şema, "bilimsel olmayan yazıların felsefi bölümlere yazılması" eseri sonucu'nda daha karmaşık hale gelir. temel ayrım, iki örnekle nesnellik ve öznellik arasındadır. nesnellik, kendisini “dışarıda” olanlarla işgal etmenin adıdır; etnik-din anlamında "kendi olmak" zorlu içsel görevinden muaf tutulacaktır. bir örnek, önceki çalışmalarda sunduğu estetik duruştur; diğeri ise, bu metnin büyük ilgi gösterdiği spekülatif felsefe projesidir. hedef, kapsamlı ve mutlak bilginin başarısını en yüksek insan görevi olarak alan hegel felsefesidir.

ilk etapta spekülatif felsefenin, kendi vaatlerini bile yerine getiremediği tartışılmaktadır. önceden varsayımlar olmadan başlamak ve nihai, her şeyi kapsayan bir sistemle sonuçlanmak isterdi. bununla birlikte düşüncenin, ön varsayımlar olmadan var olması gerektiği düşüncesi, kendi başına bir varsayımdır ve bu nedenle sistem hiçbir zaman kendisini tamamlayamaz. nesnel bilginin amacı meşrudur, ancak hiçbir zaman yaklaşık olarak gerçekleştirilemeyecek bir şey olamaz. gerçeklik, tanrı için bir sistem olabilir, fakat herhangi bir "bilen insan" için olmayabilir.

ikinci etapta ise, spekülatif felsefenin vaat ettiği şeyi verebilse bile, en yüksek insanlık görevinin biliş olmadığı, iyiye ve doğru olanın elde edebileceği her türlü görüşün kişisel olarak tahsis edilmesi veya yapılandırılması olduğunu unutmuş olacaktı. bu şekilde bir öz olmak, varoluş, içsellik ve öznellik olarak adlandırılır. varoluşun, sınırlı olma, daima olma sürecinde olan insan benliği için teknik bir terim olarak kullanılması, varoluşçuluğun doğuşu olarak görülebilir. birçok bilim adamı buna göre kierkegaard'ü bu hareketin babası olarak adlandırır.

iki öznellik modu, beklendiği gibi etik ve dini aşamalar değildir. kişi basitçe başarılı sosyalleşme ile özleşmez. bunun yanı sıra, sonuçdışı bilimsel yazıda etik, yalnızca sosyal bir bağlamdan ziyade dini bir bağlamda yeniden yapılandırılmış olarak kabul edilir. bu nedenle, iki etnik-dini öznellik modu “dini a” ve “dini b” dir. ikincisinin hristiyanlık olduğu gerçeği, bir öncekinin başka bir dünya dini olduğunun düşünülmesine neden olmamalıdır. daha ziyade, herhangi bir dine özgü genel şarttır ve bu nedenle, herhangi bir dinin kutsal yazılarında bulunan vahiy bağımlılığına bağlı olarak mevcuttur. burada, platon'dan ayırt edilen sokrates'in spekülatifi, dini a paradigmasıdır.

dindarlık a, tanrı veya ruh gibi “orada ne var” ile ilgili inançlar değil, aynı zamanda akraba ile “göreceli” olarak eşzamanlı olma görevi olarak özetlenen karmaşık bir benlik olma görevleri açısından tanımlanır; mal-mülk ve "kesinlikle" mutlak iyilik. kierkegaard ve takma isimlerinin fikri, ebedi ya da tanrı olarak çeşitli şekillerde mutlak iyiliği ifade eder. dini sahnenin jenerik formu olan dini a, herhangi bir “neye” eşlik etmesi gereken odaklanmanın “neye” olan inancından uzak durur. mesela hegel sistemi, hristiyanlığın en yüksek şekli olduğunu iddia eder ama aslında, sadece nesnel amacı ile “nasıl” sorusunun cevabı, tamamen farklı bir cinse aittir. bu sistem, en yüksek hristiyanlık biçimi olamazdı çünkü "dünyanın en güzel kedisi bir köpekten fazlası olamaz."


dindarlıkla ile ilgili paradoksal bir şey söz konusudur. sokratik cehalet -sokrates'in erkeklerin en akıllısı olduğu iddiası, diğerleri bildiklerini düşünürken, o bilmediğini biliyor- var olan ilişkinin varlığını yansıtır ve zamansal, ebedi olan birey, insanın kavramsal çerçevelerine tam olarak uymaz. ancak hristiyanlık, dini b olarak, daha radikal bir şekilde paradoksaldır, çünkü ebediyet kavramına, zaman içinde tanrı'nın eklenmesi olarak paradoksal hale gelmiştir. bu yolla, kesinlikle mutlak olanla bağlantı kurma görevi daha da yorucu hale gelir, çünkü insanın sebebi, isa'nın hem tamamen insan hem de tamamen ilahi olduğu iddiasıyla, bunalmıştır. son bilim dışı sonuç yazısında, kant’ın kabulüne ilişkin bir yankı vardır: bu nedenle kant inancının çok farklı bir "ne” olmasına rağmen, inanca yer açmak için bilgiyi inkar etmeyi gerekli bulur.

kierkegaard’ün ikinci edebi döneminin bazı yazıları, ilkinin analizini genişletir. örneğin, ölümcül hastalık umutsuzluk'un iki yarısı, sırasıyla a ve b dini inancını farklı bir sesle yeniden canlandırıcı olarak okunabilir. fakat birçok metin, en önemlileri kjerlighedens gjerninger (1847; sevgi işleri), til selvprøvelse (1851; kendi kendine muayene) ve dømmer selv! (1851; kendin için yargıç!), “dini c” olarak adlandırılabilecek şeye, dini b'nin ötesine geçilmesini anlatır. odak hala hristiyanlık üzerindedir, ancak artık mesih sadece inanılacak paradoks değil, aynı zamanda olması gereken paradigma veya prototip taklit şeklindedir.

özellikle vaat edilen hristiyan ahlakını kaygı kavramı'nda sunar. sadece bir toplum yasalarına ve geleneklerine uyulmasını isteyen hegelci ahlakın ötesine geçmekle yetinmez. ayrıca, tanrı ile ruh arasındaki ilişkinin kamuoyu dışında gerçekleştiği, a veya b'nin gizli iç dininin de ötesine geçer. kierkegaard’ün, görüşüne göre dinin sosyal olarak sorumsuz olacağı kadar kişisel ve özel olduğu iddiasına cevabı, bu eserdir. içsel tanrı ilişkisi olan inanç, kendini sevgi çalışmalarında dıştan göstermek zorundadır.

aşk işleri eserinin ilk yarısı, “komşunu kendin gibi seveceksin” emri üzerine sürekli bir yansımadır (matta 22:36). bu komuta edilen aşk, erotik aşk ve arkadaşlıkla tezat oluşturur. toplum, şairleriyle bu iki sevgi biçimini kutlar, ancak yalnızca tanrı komşuların sevgisine hükmetmeye cesaret eder. kutlanan aşklar kendiliğindendir: doğal olarak, eğimli olarak gelirler ve dolayısıyla görev değildirler. ne çocuklara arkadaş aramak için ders verilmesi gerekir, ne de ergenlikte aşık olmaları için emredilir. kutlanan aşklar da tercihlidir: biri, başka bir kişiye doğru çekilir, fakat diğer kişi sevgili olarak çekilmiş değildir. diğerindeki bir şey çekicidir veya ilişki kurulabilmişse yalnızca birinin isteğini tatmin edecektir. kendiliğinden ve tercihli oldukları için kierkegaard, ünlü sevgi biçimlerini “kendini sevme” olarak adlandırır.

bu, her arkadaşın veya sevgilinin bencil olduğunu söylemek değildir. ancak, dışlayıcı niteliklerinden dolayı, bu tür ilişkilerde “ben” bencil olmasa bile “biz” in öz sevgisidir. burada, kişi emredilen aşkın politik çarpıtmalarını görür, kişinin kendi ailesine, kabilesine, ulusuna, ırkına veya sınıfına olan iyiliğini kısıtlayan bir etik için, yalnızca bizlerin kendi sevgisini ifade eder.

buna karşılık, emredilen sevgi kendiliğinden değildir ve kesin olarak emredilmesi gerekir çünkü tercihli değildir. bizim, başka birinin seveceği bir komşusu olmamız için çekici olmamız ya da onunla aynı olmamız gerekmez. birinin düşmanı bile komşusu olabilir; bu, toplumun, insanların komşularını kendileri gibi sevmelerini isteme zorunluluğunun bir nedenidir. hristiyanlar için bu emir, kendisini taklit etmek adına mesih'ten gelir.

bir kişi, edebi ve felsefi seçkin kimselerin, inançların gerekçeleriyle desteklenmeyen tanrı'yla kişisel bir ilişki olarak ya da toplumun ahlakı tarafından desteklenmeyen birinin komşusu için sevginin güçlülüğüne odaklanmasını beklemiyor olabilir. bu görev, kierkegaard’ün görüşüne göre, kilisenin olağanüstü bir şekilde yerine getiremediği bir sorumluluğuydu. bu temalara yazılarında daha net bir şekilde odaklandığı için, yaşamının son zamanlarıdan hristiyanlığa yapılan saldırı kaçınılmaz hale gelmişti.

kierkegaard bir bütün olarak yazılarının dini olduğunu söyler. eserleri en iyi şekilde, dini inançların kendilerini, hakaret eden dini cemaatlerin eleştirisi için temel haline getirdiği peygamberlik geleneklerine ait olarak görülürler. kierkegaard'den etkilenen 20. yüzyıl teolojileri, metafizik onay ve etik öğreti görevlerinin ötesinde, şikayetçi dindarlık eleştirisine dayanır. genellikle daha az açık bir şekilde teolojik olan ve bazen tamamen laik olan varoluşsal felsefelerde, bu eleştiri unsuru korunur, ancak insanın varoluşunun görevlerini yeterince ciddiye almayan kişisel ve sosyal yaşam biçimlerine karşı yönlendirilir. böylece, friedrich nietzsche laik çağdaşlarının tanrı'nın ölümünü yeterince ciddiye almadıklarından ve kierkegaard'ün, hristiyan çağdaşlarınca tanrı'yı yeterince ciddiye almadığından şikayet etmelerinden şikayet eder. aynı şekilde, alman varoluşçu ve fenomenbilimci martin heidegger, insanların ne yaptıklarını düşünerek ve sonrasında yaparak kendileri için hayatı nasıl kolaylaştırdıklarını açıklar. ve fransa'daki varoluşçuluğun önde gelen temsilcisi jean-paul sartre, insanların kendilerini garanti altına alma konusunda daha fazla düşünmek için kendilerini “aldatma inançlarına” yönlendirmelerine dikkat çeker.

Avrupa'daki Aydınlanma ve Akıl Çağı'nın Gerçek Kurucusu: İngiliz Filozof John Locke